İKİNCİ BÖLÜM
Allahu Teâlâ'ya Îmân Ve Yüce Varlığını Isbat Eden Deliller
I- Allah'a Îmân Ve Bu İnancın Fıtrî Olduğu
Daha önce de belirttiğimiz gibi, «îmân» kelimesinin lügat mânası ; inanmak ve tasdik etmektir. Yâni bir kimseye, bir habere veya bir hükme kesin olarak ve içten gelerek inanmak, haberin ve haber verenin doğru ve gerçek olduğunu kabul etmektir.
îsîâmî ıstılahta ise îmân; her şeyden önce, Allah'ın varlığına ve birliğine, yani Allah'dan başka Tanrı (ilâh) bulunmadığına, sonra, Peygamberimiz (s.a.v.)'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna, yani Allahu Teâlâ tarafından kendisine vahiy yoluyla gönderilen ve dinden olduğu kesin olarak bilinen şeylerin hepsinde Hz. Muhammed'in sâdık (doğru ve gerçek) olduğuna tereddütsüz inanmak, bunu kalb ile tasdik etmektir.
İslâm dînine girmenin ilk şartı olan bu iki esae, her müslüman-ca bilinen «Şahadet kelimesinde toplanmıştır. Bu kutsal cümleyi dil ile ikrar ederek, kalb ile tasdik eden kimseye, «inanmış» anlamına gelen «mü'min» adı verilir.
İşte îslâmda îmân; şahadet kelimesinde ifadesini bulan, Allah'a ve Resulü Muhammed (s.a.v.)'in Peygamberliğine îmânla başlar. «Âmentü»de belirtilen altı esasa, yani; Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe, Kaza ve Kadere kesin olarak inanmakla tam ifadesini bulur.
Bu esasların herbirini, iki cilt halinde plânlayarak hazırladığımız bu kitabın bölümlerinde ele alarak etraflıca beyan edeceğiz.
Bu bölümde; Allah'a îmânla ve Yüce Zâtı ile ilgili hususlar üzerinde duracağız.
insanlık tarihi bize gösteriyor ki, en iptidâi (ilkel) devirlerden beri, her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapma meyli, do-layısiyle bir din inancı vardır. Zira bütün insanlar, her asırda, ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten inanagelmişler ve bir dine sahip olmuşlardır. Çünkü nereye gidilmişse orada, basit ve bâtıl da olsa bir dîne ,bir Tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi veya yıldızları takdis ederek onları kutsal sayanlar dahi, bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, her şeyi yaratan, terbiye eden ve esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri, O'na yaklaşmak için birer vesile ittihaz etmişlerdir. Cinsleri, devirleri ve memleketleri ayrı, birbirini tanımıyan milletlerde görülen bu mutlak inanç birliği, din fikrinin umûmî, Allah inancının da fıtrî olduğunu isbat etmektedir.
Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve her şeyi yaratmağa kaadir olan bir Allah'a inanmak, erginlik çağına gelmiş ve âkil hükmünde olan her insana farzdır. Allahu Teâlâ'nm varlığına, birliğine, îmân, her akl-ı selîm (sağduyu) sahibinin ilk ve mutlak borcudur. Bu sebeple, ilâhî dinlerin kesintiye uğradığı fetret devrinde yaşayan insanlar dahî, kendilerine ihsan edilen akıl nimetiyle, Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah'a îmânla mükelleftirler. Uzak ve meçhul yerlerde yaşayan ve hiçbir dinden haberi olmayan kimseler, Namaz, Oruç ve Zekât gibi ibadetler ve diğer şer'î hükümlerle mükellef olmadıkları halde, Allah'a îmân etmekle mükelleftirler. Bu görüş, Mâtürîdîyye mezhebi imamlarının görüşüdür. Çünkü bunlara göre Allahu Teâlâ'ya îmân, insan fıtratının icâbıdır. Zira her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir Yaratıcısı olduğuna aklen hükmeder. Her akl-ı selîm buna şahadet eder. Yani, akıl ve nazar «MarifetuHah» da kâfidir, derler ve Kur'an-ı Kerîm'de buyurulan;
«Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır.»
Âyet-i Kerîmesini delil olarak zikrederler.
Eş'arîyye imamları ise; akıl ve nazar «Mârifetullah» da kâfideğildir, derler ve
«Biz bir kavme, Peygamber göndermedikçe azap etmeyiz.» Âyetini, delil olarak gösterirler.
Bu konuda Mâtürîdîyye 'nin görüşü daha kuvvetli ve kabule şayandır. Çünkü her şeyden önce, Semavî dinlerin esâsı olan, Allah'ın varlığına ve birliğine inanmadan, O'nun Kitaplarına, Peygamberlerine, Meleklerine, Din gününün sahibi (mâliki), hayır ve şerrin, hülâsa herşeyin yaratıcısı olduğuna ve sonunda O'na dönüleceğine inanmak gibi dînî esaslar, tetkik konusu dahî olamaz. Zira, Allahu Teâlâ'nm varlığına ve birliğine îmân, İslâm akidesinin ve bütün Semavî gerçek dinlerin esasını teşkil eder. Çünkü Allah, herşeyin aslı, var oluşunun sebebidir. O, her varlığın yaratıcısı ve gayesidir. Bütün dinler, bu inanca dayanır. Her türlü güzellik, hayır, adalet ve fazilet hissi, her insanda fıtrî olan bu inançtan, Allah'a îmân esasından doğmuştur.171
Iı _ Vücüd-I Îlâhl'yi İsbat Eden Deliller
Vücûd-ı Ilâhî'yi isbat etmek; şer'î delillerle değil, ancak aklî veya vicdanî delillerle veya her ikisiyle mümkün olabilir. Çünkü ilâhî bir dîne inanmak, her şeyden önce, onu vaz'eden Allahu Teâlâ'-ya inanmakla kaabil olur. O halde, Allah'ın varlığını isbat ederken henüz isbat edilmemiş olan ve isbatı Allah'ın isbatıria tevakkuf eden dînin beyân ettiği şer'î deliller zikredilemez. Zira Allah'a inanmayan bir kimse, ilâhî bir dîne, mukaddes bir kitaba inanmıyor demektir. Bu sebeple, bu gibileri ikna etmek için, yalnız akla hitabeden aklî ve mantıkî deliller beyan etmek gerekir. İşte bunun içindir ki Kur'an-ı Kerîm, insanları Allah'ın varlığı konusunda dâima düşünmeğe, muhakeme etmeğe ve akla müracaata davet etmektedir. Ancak, Kur'an'a inanan samîmi bir müslüman için, naklî delil sayılan âyet-i kerîmeler, onun îmanını kuvvetlendiren birer kesin delildir.
Her devirde, Yüce Allah'ın varlığını inkâr eden ve yalnız maddeye inanan materyalistlerle, Allah'a ortak koşan müşrikler —az da olsa— bulunduğundan, Allah'ın varlığını isbat konusu, islâm Mütefekkirlerini ve İlâhiyatçı Filozofları çok meşgul etmiş ve bu hususta çeşitli deliller zikretmelerine sebep olmuştur.
Şimdi biz burada, Hak Teâlâ'mn yüce varhğını isbat hususunda İslâm Mütefekkir ve Kelâmcılarıyla, İlâhiyatçı Filozofların ileri sürdükleri ilmî ve felsefî delillerin en mühimlerini beyan edeceğiz. Bu' konuda «Maddeciler»in görüşünü de kısaca izah ettikten sonra, onlar gibi maddî ilimlerle meşgul olan tabiat âlimlerinin yalnız maddeye inanıp, Allah'a inanmayan Maddecilere güzel bir cevap teşkil eden, ilmî delillerinden bazılarını zikredeceğiz.
İslâm Mütefekkirleriyle, İlâhiyatçı Garp Filozoflarının bu konuda beyan ettikleri deliller esas itibariyle bir olup, hepsi de, bu varlık âleminin ilk illetinin (yani yaratıcısının) «öncesi ve sonu olmayan, hududsuz ve mutlak kemâl sahibi bir varlık» olduğu esasına dayanır. Hepsinin hedefi, bu ilâhî varlığı isbat etmektir.
Bu konuda, seçilen çeşitli yol ve metodlar ile, zikredilen delilleri, şu üç gurupta toplayabiliriz :
A) Dış âlemden çıkarılan »Tabiî deliller»
B) Akıl yoluyla elde edilen «Metafizik deliller»
C) İnsan tabiatından çıkarılan «Ahlâkî ve Vicdanî deliller».
Şimdi bu delilleri sırasiyle görelim : 172
Dostları ilə paylaş: |