1 İmam Mâturidi'nin Hayati Ve Yaptıkları: 2


(Âlemin Kadim Olduğunu İddia Edenlerin Sözleri)326



Yüklə 1,06 Mb.
səhifə12/26
tarix17.01.2019
ölçüsü1,06 Mb.
#98916
növüYazı
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   26

(Âlemin Kadim Olduğunu İddia Edenlerin Sözleri)326

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Sonra âlemin kadim olduğunu iddia edenlerin sözlerini zikrederiz. Âlem, müşahede edildiği gibi kendisini yaratanı olmaksızın bulunduğu gibi bir şeyin bir şeyden olma sistemine göre son olarak var olandır. Görünen âlem, görünmeyene delil teşkil eder. Bu husus, görünmeyen hakkında da lâzımdır. Çünkü mevcudatın hilafı olan mevcudat ile icad edilmesi caiz olsaydı makul olanın hilâfına olarak cismin ve insanın icad etmesi caiz olurdu. Oysaki bu husus akılda tahmin etmek ve düşüncede tasavvur etmekten dışarı çıkmayı gerektirici bir haldir. Bu da nefyetmenin alâmetidir. Vakit ve zamanlar gi­bi bir şeyden olmaksızın her hangi bir şeyin varlığına itikat etmek de bunun gibidir. Vakitler, başkalarına tabi olarak vaki olurlar. Vakıtları olması düşünülmeyen, vakti bulunmayan şeye var olduğu benimsemiştir. Bu hususun düşünülmesi ancak kendisinden önce nihayetsiz olarak müm­kündür. Ve yine baki olmayan bir şeyle bekanın caiz olduğu kabul edil­miştir.

Onlardan bazıları âlemin hâkim olan Allah'ın yaratması ile var ol­duğunu ve kendisinin nihayeti olmıyan şey ile var olan bir şey olduğunu söylüyorlar. Bunlar, yaratıcı olan Allah'ı âemin illeti olduğunu öne sür­düler. Halbuki mâlûlsüz illetin olması mümkün değildir. Bununla bera­ber kıdem, vücud ve kudret sıfatıyla mevsûf olmayandan hâli kalmaz. Bu ise aciz ve muhtaç olmanın alâmet ve işaretidir. Veyahut adı geçen sı­fatlarla mevsuf olup bu sefer kudretin üzerine cari olması ve herşeye varlığın izafe edilmesi ve onlar için zikredilen düşünmenin bulunması va­cip olurdu.

Onlardan bazıları asıl olan toprağın kadîm olduğunu, sanat eseriiıin hadis olduğunu öne sürüyorlar.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Onun, toprağın kadîm olduğunu söy­lemesi zikrettiğimiz gibi bir şey bulunmadan, bir şeyin var olmasını red­deder.

Sonra her şeyin var olması, ilkinde hasıl olan değişme ve yok olma anındaki meydana gelen şeyden hasıl olmuştur. Tıpkı yumurtadan ve meniden meydana gelen şey gibi.

Bazıları onun hadis olmasını, toprağa hulul eden ve ihtilâf ve itidal­den bulunmuş olduğu tabiate dönüşen arızalar iledir demiştir.

Onlardan327 bazıları âlemin hadis olmasını Bari Teâla Hazretleri ile olduğunu öne sürerler. Hazaları da âlemin hadis olmasını «asi» iledir de­yip o asla «heyÛlâ» ismini verdiler.

Ebu Mansur (r.h.) dedi ki : Bunların öne sürdükleri görüşlerin ve benimseyip söylediklerinin hepsi fikirde düşünülmiyen ve nefiste tas­vir edilmesi, benzetilmesi mümkün olnııyan şeyi reddeder. Çünkü âlem onlarca böylece bulunmuştur. Ve onların anlayışları bunun hilafını ka­bullenmeye mütehammil değüdir.

Onlara şöyle denir : Sizin fikirlerinizde nefisde şekli, sureti görün­meyen ve bulunmayan bir şeyin reddedilmesi düşünülebilir mi? Eğer «evet» derse kendisine şekiller sahibi olanlar hakkında iştirak etmiş ol­duğumuz hususa muhalefet etmiş olur. Fikirlerimizde bu hususu reddet­mek düşünülemez. Eğer «hayır, fikirlerimizde tasavvur edemeyiz. Bilâ­kis onu takdir ederiz» derse, bu takdirde kendisine şöyle denir : Birbi­rinden ayrı olduktan sonra bir şeyin kadîm olması veyahut baki olması, gözün, o şeyi görmemesi ile var olması, zihin ve fikirde ne zaman düşü­nülebilir? Nefislerde işitmek, görmek, yemekten bir maddenin kuvveti­nin cari olması328 ve o madde ile işitmek, görmek, anlamak, el, ayak ve bunlardan başkası329 benzerinin bu cümleden olduğu delillerle inkâr edil­mesi mümkün olnııyan şey330 gibi, muhtelif cevherlerin meydana gelmesi­nin şekillenmesi mümkün olmıyan şeyin, nefislerde düşünülmesi ile be­raber bunların hepsini ifade etmek ister.

Sonra kendisine denir ki bir şeyin bir şeyden olması o şeyin diğeri­nin içinde bulunup sonra zahir olmasından hâli kalmaz. însanm kendisînin tümü ile var olması ve ağacın da kendisinde bulunan meyve ile bera­ber bir tüm olarak331 bu asılda var olması mümkün değildir. Veyahut da bütün beşerin cevherleri ile insanın sulbünde bulunan ve asıl madde olan, sudan olup bir şeyin sayıîrnıyacak kadar çoğalıp genişlemesi mümkün olan bir şey değildir. îşte bu sahih olan bir nefisde şekillenmesi muhte­mel olmıyan ve akli selimin üzerinde sabırla durup kabul etmiyeceği bir şeydir. Ve bu onun, «şeyin bir şeyden olduğunu» ifade eden sözünü iptal eder. Çünkü insanın küllisi, meniden olmamıştır.

Onun, insanın gıda maddelerinden var olduğunu iddia etmesi müm­kün değildir. Çünkü insan, büyümede öyle bir zamana ulaşır ki yemiş ol­duğu gıda maddelerinden kendisinde kesinlikle bir fazlalık belirmez. Halbuki gıda maddelerinin hepsi kendisinde mevcuttur. Veyahutta. gıda maddelerinde cevher itibariyle ziyadeiik vardır. Nice cevherler vardır ki insanı semizletir, ve nice başka gıda maddeleri vardır ki insanın ömrünü yer, bitirir de açıkta bir şey belli olmaz. Mesela dut ağacını ve yaprağını görürsün; yaprağını çeşitli hayvanlar332 yer. Sonra her birinden, diğerin­den çıkmış olduğu şeyin başkası hasıl olur. Hurma ağacı ve yemişi ve ondan başka meyveler de böyledir. Bu husus açık açığa izah ediyor ki bu meydana gelme gıda maddelerinin işi değildir. Çünkü gıda maddelerinin kendileri cansız, ölülerdir. Bunların meydana gelmesi mümkün değildir. Bunların meydana gelmesi ancak âlim olan, müdebbir olan Allah-u Te-âla'nm kudreti ve iradesi ile olur. Bu mâna, tedbirsiz olarak başkasın­dan istifade edilmek suretiyle hasıl olmuş değildir. Bu hususta bizim söylediklerimizin aynısını söylemek lâzım gelir.

Veyahut âlemden bir şeyi veyahut bazısı -o şeyin adı geçen husus­lardan olmamak suretiyle- hadis ve var olmuştur. Böylece âlemin bazı­sının hadis olması ile âlemin tümünün hadis olduğunu söylemek vacip olur.

Sonra onlara denir ki: Her görünen sonludur. Siz bunu âle­min kadîm olduğuna delil kıldınız. Niçin her görünen böyle değildir? Yoksa âlemden bir şeyin sonsuz olması caiz olursa niçin hepsinin sonsuz olmaması caiz olmasın? Niçin âlemden olan bir şeyin bir şeyden var ol­ması caiz olmadığı görüşü kabul edilsin de, âlemin hepsinin bir şeyden olduğu caiz olmasın? Yine böylece biz âlemin bazısının bazısına mekân olduğunu görürüz. Âlemin tümünün taşınması mümkün olmadığı için mekânı bulunması imkân ve ihtimal dahilinde görünmez. Bu hususta da âlemin hadis olmasının lâzım olduğu tezahür eder. Güç ve kuvvet Allah'­tandır.

Beka hakkında zikrettiğimiz hususları geçen konuda açıklamış bu­lunuyoruz.

Düşünme hakkında zikrolunan şeye gelince; o da böyledir. Yani düşünülen vakitten hiç bir vakit yoktur ki kendisinden sonra olan bir vaktin düşünülmesi mümkün olmasın. Bununla da onun hadis olduğu vacip olur. Bununla beraber onun evveliyatı için bir vakit hasıl olmazsa vaktin hepsi batıl olur.

Bundan sonra eğer âlemin veyahut da onun aslının hadis olanlara ihtimali olan şeyden hâli bırakılması caiz olsaydı ölü çe dirinin bir anda bulunmasının caiz olması gibi, her makulün değişmesi caiz olurdu. Bu­nunla âlemden hali kalmıyan şey ile her bütün olanın hadis olması ispat edilmiş olur. Güç kuvvet ancak Allah'tandır.

Allâme Ebu Mansur diyor ki : Fikirde tasavvur olunmayan şey ile makul olanın dışına çıkanlardan zikrettiğimiz hususları biz açıkladık.

Bundan sonra, gerçekten bu öyle bir akıldır ki, akılsız olan kimseye has kılınmıştır. Çünkü o kimse his ile anlaşılmayan şeyi bilmek istemiş­tir. O kimse, tıpkı, seslerin arasını görmekle, renklerin arasını da işit­mekle ayırt etmek isteyen kimse gibidir. Yine, his ile bilinen her şeyin hisden başkasıyle anlaşılmasını isteyenin aklı kısaltılır, yani kendisinde akim noksan, az bulunduğu söylenir.

Bilinmesinin yolu, duyu organlarının dışında olan şeyin, bilinme­sine duyu organları ile ulaşmak isteyen kimse de aynı bunun gibidir; onun aklı dardır. Geniş bir akla sahip değildir. Bu cevap aynı zamanda onun : «Şeysiz, bir şeyin olması makul değildir» sözüne cevaptır.

Her iki görüşe verilecek başka bir cevap vardır : O da şudur : Denir ki; o, zihinde tasavvur edilmek ile, delillerle var olmayı kasdediyor. Evet bir şeyin var olduğunun anlaşılması için o şeyi düşünmek lâzımdır. Zi­hinde bulunmayanın düşünüldüğünü söylemiyoruz. Sen eğer benzemeyi murad ediyorsan, Rabbimiz olan Allah, bu gibi benzemekten beri ve mü­nezzehtir. Bilakis o, her benzetilene, bir benzeyen yaratandır; benzeme ve benzetmenin yaratıcısı da odur. Âlemin hadis olduğunun bir delili de, ölüden, dirinin meydana gelmesidir. Çünkü Allah ölü olanı diriltir. Bunun­la da eşyanın hayatının hadis, yani sonradan var olduğu sabit olur. Eş­yanın ölümü de böyledir. Zira eşyanın ölümü hayatından sonra vuku bu­lur.

Allame Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Onun «Allah-u Teâla, âlemin var olması için illettir» sözü, eğer bununla yaratılanın tabiatı ile var ol­duğunu murad ederse bu mümkün değildir. Çünkü bu mecbur olma yo­ludur. Sıfatı bu olan kimse ile âlemin var olması imkân ve ihtimal dahi­linde olmaz. Oysa ki âlem, çeşitlidir ve sonradan var olmuştur. Kim ki kendisi ile bir şey var olursa o, nevi' sahibi olur. Hayır eğer bu sözü ile Allah'ın âlemi yoktan var ettiğini murad ediyorsa, bu sözü doğrudur. Fa­kat Allah'a illet ismi vermesi doğru değildir, fasittir. Bu mâna, şeyin yok iken sonradan var olduğunu bir kaç yönden icabettirir.

Birincisi : Birbirine olan muhalefet. Çünkü yokluk bulunur. Bunun için yokluğun kendisini icad edene muhtaç olduğu vaki olur. Bu suretle sabit olur ki gerçekten onun böyle olması hadis olmasının vacip olduğu­nu ifade eder.

İkincisi : Âlemin küllî olmasının Allah'la vukubulması; şu husus bi­linen bir gerçektir ki hadis olan gey yok iken sonradan var olandır. (Al­lah-u a'lem.)

Üçüncüsü : Hakikaten bunda tefrika ile beraber içtima, sükûnla be­raber hareket ve hayatla beraber ölüm vardır. Bu şeylerde de tenakuz, yani birbirine uymama vardır. Öyle ise bunun birbiri ardınca yani birin­ci, ikinci, üçüncü ve... benzeri şekilde olması sabittir. Kuvvet ancak Al­lah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Biz diyoruz ki gerçekten Allah-u Te­âla daima âlim'dir, kadir'dir, fâil'dir, çok cömertdir. Bu hususlar, aklen sahih olan yönleriyle Allah'da bulunur ve tedbir ve tedvir de Allah'la beraber kaimdir. Gerçekten Allah, her olmasını dilediği şeyin «ol» em­rini verdiğinde olması için, devamlı olarak böylece yani bu sıfatlar ile mevsuf olur. Bu vecih Öyle bir vecihtir ki bununla Allah-u Teâla'nm tekvin sıfatından müsteğni333 olduğunu vasfetmeyi reddetme ve kudretin üzerine vukuundan imtina edilmesi sahih olur. Gmâ, bizatihi Allah-u Teâla tarafından var edilmiştir. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.

Bu husus, görülen âlemde olmıyan eşyanın var olması İçin, irade ve ilim hakkında malumdur. Bizim nezdimizde kudret, irade, cömertlik ve zikrolunanlarm hepsi bunun gibidir. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.

Zihinde düşünme hususunda adı geçen gey ise o, her ihtiyar334 hak­kında ihtiyarlığının ilk anında onun kadîm olması düşünülebilir. Fakat, ezelfle bununla vasfolunması ieabetmez. Her hareket ve sükûn içtima ve ayrılık da böyledir. Eğer sen, o mümkün değildir dersen bunun gibisinin de ezelde hadis olması mümkün değildir. Tevfik Allah'tandır.

Sonra âlemin aslı karanlık ve aydınlıktan olmak üzere ikidir, diye iddiada bulunan kimsenin âlemin kadîm olmasına bununla hükmetmiştir. Bu sözü söyliyen kimseden daha gerçeği, doğruyu söylemiş olur, bu gö­rüşü benimsemekten kaçman kimse. Çünkü onların söyledikleri sözler­den biri de karanlıkla aydınlık birbirlerine zıt varlıklar idi, sonradan im­tizaç ettiler, âlem de bu imtizaçlarından hasıl olmuştur, demeleridir. Ger­çekten imtizacın hadis olduğu malumdur. Çünkü birbirlerine zıt olmala­rı imtizaçlarına tekaddüm etmiş bir hâldir. Bunlar, âlem ile değişikliğe uğramış delillerdir. Ancak şöyle demeleri müstesna : Aydınlık ve karan­lık iki muhtelif cevherler idiler, bunlar aslında mekânlarında bulunuyor­lardı335. Aydınlığın bulunduğu yer, hep ziya, aydınlık ve hayır idi. Karan­lığın bulunduğu yer de hepsi karanlık ve şer idi. Öyle ise böyle demeleri neticesinde imtizaç etmiş olan âlemin kadîm olması hususundaki sözü batıl olur. Özellikle mani'nin336 sözü batıldır. Çünkü mâni, şöyle bir ba­tıl inancı öne sürüyor : Hakikaten ziya, karanlığı gördüğü vakit karan­lık kendisine doldu ve kendisi ile imtizaç etti ve bu suretle bu âlemi mey­dana getirdi. Çünkü bununla ziyanın parçaları, karanlığın parçalarından kurtulmak istedi. Bu söz üzerine yani hadis olduktan sonra var olma, var olduktan sonra da imtizaç etme ile âlem kadîm oldu. Bu cahilleşmenin, bilgisizliğin ta kendisidir. Çünkü onlar ziyanın hayırlardan bütün yardımcıları ve hasenattan bütün yaranları ile beraber bulunduğunda hâkim olduğu zaman onu aciz kıldılar. Çünkü ziya, kendisine karanlığın ve taraftarlarından birinden337 imtina etmeğe kadir olmamıştır. Ve ziya­yı karanlığın kendisine yayılması anında cahil kıldılar. Çünkü bilmiş ol­saydı karanlığın gelmesinden kurtulurdu338 Sonra onlar kendinde karan­lık yerleştikten sonra karanlığın parçalarından kurtulması için ziya bu âlemi icad etti diye batıl bir fikre saplanıyorlar.

Heyhat; onlar bu görüşleri ile gerçeklerden ne kadar uzaklaştılar ve ziyayı kadimleştirip her hayrın ondan olduğunu ve her ilmin, hayrın ilki bulunduğunu söyliyen kimse ne denli cehalete düşmüştür. Hakika­ten zikrolunan şeyi ve her hayrın kuvvetle büyüdüğünü bilmemektir. Ziyanm bütün hallerindeki en kuvvetli durumunu hıfzetmekten aciz kalmıştır. Sonra madem ki ziya âlemin yaratıcısıdır, nasıl olur da âlemin çoğu şer olur? Öyle ise o, şerrin tuzağından ziya ile kurtulması için şerri meydana getirmiştir. Güya o şerre ve karanlığa yardım etmiş bulunu­yor. Çünkü bunu yapan odur. Sonra karanlığın cüzlerinden ziyanm cüz­lerine katmada bulunmuştur ki onunla âlemin cüzlerinde âlemi icadet-sin. Böylece kendisinde tutuklanma ve helak olma durumu ziyadeleşmiş-tir. Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.

Ebu Mansur (r.h.) diyor ki : Senviyye mezhebinden olanlar imti­zaç hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Onlardan bazıları imtizacı karanlığa veriyorlar. Fakat bu hususta da ihtilâf etmiş bulunmaktadırlar. Bazıları karanlık için fiili gerçekleştiriyorlar, bazıları da bu durumu kabullen­mekten çekiniyorlar ve karanlığı tabiatiyle, bulunduğu halde yayılmış gibi görüyorlar. O, yoğundur, örtücüdür. Ziya ise incedir, tâbidir. Bunun için karanlıkta vaki olur. Bununla da imtizaç vukubulur. Bir kısmı ise bu hususun ziyada bulunduğunu kabul eder.

Lâkin bunların hepsi hezeyandan ibarettir. Onlara bu hususu bildi­ren şey nedir? Bu meselede asıl olan şudur : Gerçekten karanlık olsun, ziya olsun her ikisinde değişmek, hâlden hâle intikal etmek, cüzleşmek, parça parça olmak, güzel ve çirkin olma, temiz ve pis olma ihtimali var­dır. Her şey birdir, eşittir. Eğer karanlık ile ziya âlemin cüzlerine rücu etmiş olsalar idi, her ikisi de âlemin hadis olması ile hadis ve yok olması ile de fani olurlardı. Sonra her ikisinden biri, diğerinin ilâhi olması caiz değildir. Çünkü her ikisinde acizlik ve cehalet zuhur etmiştir. Âlem ise âlim ve hâkim olanın kuvvetli olmasına delâlet etmektedir. Bunlar da bu cümledendir.

Sonra ziya ile karanlıktan biri kendisine delâlet edecek bir fiili icad etmeye kadir değildir. Böyle olunca her ikisinin fail değil, Mef'ul olduk­ları sabit olur ve her ikisinin bir olan Allah'ın fiili olduğu açıkça ortaya konmuş olur. Âlemde kendi cevheri ile339 hayır olan bir şey yoktur ki on­dan ebediyyen şer olmasın ve yine şer olan yoktur ki ondan ebedi ola­rak hayır olmasın. Öyle ise bunun gibisini birden inkâr etmek mümkün değildir. Sonra aslolan şudur ki imtizaç, şer veya hayır olmaktan, hâli kalmaz, böylece karanlıktan da hayır çıkmış olur. Bununla hayır'dan şer olmaz, serden de hayır olmaz gibi iki çeşit sözleri batıl olur. Çünkü eğer şer olursa kabullenmekte hayır; ona katıldığı için hayır da şer olur. Eğer bu ziya da olsa her iki vecih de kendisinde bulunur.

Bununla beraber eğer ziya ile karanlık imtizaç etmemiş idilerse son­radan imtizaç etmişlerdir. Her ikisinin imtizaç etmeleri kendi nefisleri ile olmaktan hâli kalmaz. Böylece iki zıt olan cevherle imtizaç etmiş olur­lar ki bu da tenakus teşkil eder. Eğer bu caiz olmuş olsaydı kendi kendi­leriyle hareket etmiş, sükûnet bulmuş, dirilmiş, ölmüş, oturmuş, ayakta durmuş olmaları caiz olurdu. Bununla beraber birbirine zıt olanın kendi zatı ile vaki olmasının batıl olması bu hususu fesada uğratır. Sonra bun­da birbirine zıt olan ikisinin diğeri ile imtizaç etmesi vardır. Görmüyor musun ki mevcudatta üeğişen hâllerin ancak başkası ile bulunması caiz­dir. Birbirine zıt olan iki varlığın imtizacı da böyledir. Bu suretle sabit olur ki ziya ile karanlık kendilerinden başkası ile imtizaç et­mişlerdir ve kendilerinden başkası ile birbirine zıt, muhalif hâl almışlar­dır. Bu da her ikisinin sonradan var olup hadis olmasını icabettirir.

Sonra onlar, kesilen hayvanların haram olduğunu öne sürerler. Ke­silen hayvanları onlara helâl kılan kimse daha haklıdır. Çünkü kesmekle karanlık olan cesetle aydınlık olan ruh'un arası ve açıcı olan340 ziya ile ör­tücü olan karanlığın arası ayrılmış olur. Bununla ziyayı ince ve tâbi olmakla vasfettiler, ruhu da böyle vasfettüer: Karanlığı, karanlık ile değil. Öyle ise kesilen hayvanın bununla helâl olması gerekir. Kuvvet an­cak Allah'tandır.

Bu meselenin aslı şudur : Gerçekten onlar, şerrin hayır cevherinden olmasını, hayırm da şer cevherinden meydana gelmesini inkâr ediyorlar. İşte bu görüştür ki onları iki asıl vardır demeğe sevketmiştir. Sonra on­lar katlin bulunduğunu ispat ettiler. Ve katlin, onların nezdinde günah olduğunu da kabul ettiler. Eğer kati katledenin gayrinden hasıl oldu ise bu yalandır ve serdir. Eğer ondan ise masıyet olduğunu ikrar etmekte sadıktır. Böylece sabit olur ki şerrin yaratılmasındaki hikmeti anlamak­tan aciz kalmak, iki asıl vardır demeye insanı mecbur kılmaz. Çünkü şer­rin de incelenmesi vardır. Kuvvet ancak Allah'tandır.

Oysa ki onlar :341 hikmet veya ilim talep etmeyi söylemekten imtina etmekte, mahlukat için de daha haklıdırlar. Çünkü onlar diyorlar ki : Gerçekten ziya cevherinden asla şer gelmez. Cehalet şer'dir. Eğer o cev­herden hasıl olmuş ise o.kimse cevherini biliyor ve onun hikmetini de bi­liyor. Kendisinde cehalet ve aptallık ihtimali bulunmaz. Öğrenmek ve hik­meti talep etmek ise her ikisini bilmiyenin hakkıdır. Yok eğer ger cev­herinden ise onu kendisinde kabul etmez342. Çünkü o, cevherini kabul et­mez ve ondan hayır da beklenmez. Böyle olunca onlarla münazara etmek ve onların hikmet ve ilim hakkındaki davaları batıl olur. Çünkü gerçekten onların bu konudaki münazarası, eğer ziya cevheri ile beraber olursa o münazaradan önce onu, bilmiş olur ki artık münazaranın bir manası yok­tur. Eğer münazara karanlık cevheri ile beraber ise o gayri kabil olur ve sözü de dinlenmez. Çünkü abestir muhakkak bu mananın her ikisinin cev­herinde ilmi ve cehli tahkik etmek lâzımdır. Bunda ise iki emrin hepsini, birinde toplamak vardır. İşte bu manâdır ki onları iki asıl vardır demeye icbar etmiştir. Ve böylece Allah'a hamd olsun görüşleri iptal edilmiştir.

Bunda asıl olan şudur : Onların gerçekten hikmetten söz etmesi ya kendi cevheri ile konuşmalarından343 öteye geçmez, o zaman konuştu­ğunu bilir ve bu abes olur. Veyahut konuşulanları bilmez. Kendisinde bu iki husustan hangisi bulunursa iki emrin birinden veyahut kendi cevhe­rinin gayrinden olduğu subut bulur. Çünkü o kabul etme veyahut abes olmakdan hâli kalmaz. Bu her ikisinden hangisi olursa olsun bu hususta bizim söylediğimiz geçerli olur. Güç ve kuvvet Allah'tandır.

Sonra onlara denir ki : Ziya ile karanlıktan birinden hayır ve şerrin gelmesi caiz olmaz dendiğinde bu noktadan söz ele alınıp nasıl olur da onlardan her birinin vasfı bu olur da her ikisinden âlem meydana gelir? Onların fiilleri kendilerine ters düşer. Bunun içindir ki bu husus onlar hakkında iddia edilmiştir. Sen onların kendilerine yaptıklarından daha büyük bir aptallık veyahut ondan daha açık seçik bir cehalet gördün mü? Güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.

Onlardan biri çıkıp derse ki : Siz hakim olan Allah'tan aptallık fiili­nin meydana gelmesinin caiz olduğunu nasıl iddia ediyorsunuz? Biz'ona cevaben deriz ki : Bu bizatihi hakim olandan gelmez. Bu, ancak cahil olandan gelir. Tıpkı sizin ziya hakkında, bilmiyerek, karanlığın fiili ile hasıl olur, demeniz ve buna benzer sözleriniz gibi. Allah-u Teâlâ bundan beridir, yücedir. Lâkin Allah-u Teâlâ'nm beşerin aklının ulaşamıyacağ344 hikmeti yaratması caiz olur. Yoksa o bu gibi şeylerden yücedir. Hikmet, herşeyi yerliyerine koymakta isabet etmek demektir. Ve her nasip sa­hibine nasibini vermek, hiç kimseye hakkını vermekte noksanlık etme­mek demektir. Bu hususlardan Allah hakkında zanda bulunmaktan ka­çınır veyahut muvahhitlerin bunu Allah'a izafe etmelerini kabul etmez­ler. Bu da hikmetin hududunu ve nasiplerin ulaştığı noktayı bilmemele­rinden ve hakkı oîmıyanlara hak vermekten ileri gelmektedir. Biz bu mev­zuu inşaallah başka bir yerde beyan ederiz ki o bundan daha açık ve daha kuvvetli bir ifade ile olur. 345




Yüklə 1,06 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin