Adab-i muaşeret allah Teâlâ, âyet-i kerime de şöyle buyurmuştur: لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ "Andolsun biz insanı ahsen-i takvimde yarattık"



Yüklə 112.35 Kb.
tarix01.11.2017
ölçüsü112.35 Kb.


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيم

أَجْمَعِينَ وَصَحْبِهِ وَآلِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِناَ عَلىَ وَالسَّلاَمُ وَالصَّلاَةُ الْعَالَمِينَ رَبِّ لِلهِ اَلْحَمْدُ


ADAB-I MUAŞERET
Allah Teâlâ, âyet-i kerime de şöyle buyurmuştur:
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
"Andolsun biz insanı ahsen-i takvimde yarattık" 1
İnsanın hem bedenî suretinin güzelliğine, hem aklının, zihninin doğruluk ve iyilik işaretlerini idrak edebilecek yetenekte yaratılmış olduğuna, hem de ilâhî ahlak ve sıfatlarla bezenebilecek derecede gelişme ve tekâmüle elverişli bir ahlâk güzelliğine sahip bulunduğuna işaret edildiğini belirtir. Ve "gerek fizikî ve cismanî bakımından gerek ahlâk ve maneviyat itibariyle insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır." 2
Edep, Arapça bir kelime olup, "iyi terbiye, naziklik, zariflik, hicap ve hayâ" gibi anlamlara gelir. Geleneksel örfümüzde ahlâkî tüm güzellikler edep kelimesiyle özetlenmiştir. Ahlâk denilince edep, edep denilince ahlâk akla gelir.
Adâb ise edebin çoğuludur, insanı kötülükten alıkoyan, güzel huylar kazanmasına sebep olan bütün ahlâkî meziyet ve hasletler "âdâb" kelimesiyle özetlenmiştir.
Muaşeret ise "birlikte yaşayıp iyi geçinme” anlamına gelir. Adâb-ı muaşeret denince topluluk içinde insanların birbirleriyle geçinme usulü akla gelir.
Halk arasında "görgü kuralları" diye zikrettiğimiz "âdâb-ı muaşeret", insanların birbirleriyle iyi bir münasebet kurabilmesi ve bunları sürdürebilmesi için gereklidir. 3
Adap kavramı geniş ifadesiyle de Allah’ın ve Peygamber (s.a.v.) Efendimizin emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmek anlamına gelir.
Dolayısıyla adab-ı muaşeretin özünde Efendimiz (s.a.v.)’in sünneti vardır. Adab-ı muaşeret kuralları da O’nun güzide anlayışına yaklaşmak için bize sunulan yansımalardan ibarettir. Adab-ı muaşerete giden yolda sünneti anlamak bir zarurettir. 4
İnsanoğlu birbiriyle ve çevresiyle olan münasebetlerinde nazik ve adaba riayetkâr olursa, toplum hayatı güzelleşir, bir ahenk ve nizam içinde devam eder. Oraya huzur, sükûn ve refah gelir.
Bunun tam aksine, bir toplumda ilişkiler bozuk, insanların birbirine davranışı kaba ve özensiz olursa, başka bir huzursuzluk kaynağı aramaya gerek yoktur, bu kabalık ve özensizlik onlara yeter. Böyle toplumların üzerinden rahmet eksilir, bereket kalkar. İnsanların birbirine saygısının olmadığı yerlerde toplum yapısı çözülür, yardım ve dayanışma ahlâkı unutulur, türlü çeşit zorbalıklar ortaya çıkar.
Kişinin bu zerafet ve nezaket libasına bürünebilmesi bir terbiye işidir. Aile, okul ve içinde yaşanılan ortam bu noktada son derece önemlidir. Fakat daha önemlisi kişinin kendini terbiye etmesidir. “Ne yapalım, biz böyle gördük, böyle geldik!” diye düşünmek geçerli bir mazeret değildir. Her insan olgunlaşmakla yükümlüdür ve bunu gerçekleştirecek donanıma sahiptir. 5
Büyük veli Hucviri (k.s.) der ki "İnsanın bütün kaybı her işin esası olan Edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu hep böyledir değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi Edeple güzel olur. Edep olmadan, hiç bir güzel iş ortaya çıkmaz."
Rehberimiz ve örneğimiz Fahr-i Alem (s.a.v.)'in yemesi-içmesi, giyinmesi, oturup-kalkması, konuşması, aile hayatı, insanlarla muaşereti, cihadı, ibadeti, tebliği... bütün hayatı gönül ikliminde çiçek çiçek açan rahatlatıcı bir denge, bir itidal ortamı sergilemektedir. O'nun izi üzere yürüyen tüm muttakiler ve vârisi olma şerefine ermiş rabbanî âlimler, Allah dostları da O'nun ahlâkıyla ahlaklanmış, her türlü taşkınlık ve aşırılıktan uzak, dengeli bir hayat yaşamışlardır. Çevresindekilere nebevî birer örnek olmuşlar, kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir. 6
Menkıbe
Bâyezid-i Bistâmî (k.s), yağmurlu bir havada cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağanak şeklinde yağan yağmur, yolu çamur haline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir Mecûsî'nin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek,
"Onunla helâlleşmeden nasıl cuma namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah Teâlâ'nın huzurunda durursun?" diye düşündü ve geri dönüp o Mecûsî'nin kapısını çaldı. Kapıyı açan Mecûsî, "Buyurun, bir arzunuz mu var?" diye sorunca, "Sizden özür dilemeye geldim" dedi. Mecûsî hayretle, "Ne özrü?" diye sordu. O da,

"Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu" deyince Mecûsî hayretle,
"Peki, ama bunun ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez ki" dedi.
Bâyezid-i Bistâmî,
"Doğru, ama bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lâzımdır" diye mukabelede bulundu. Mecûsî,
"Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?" diye sorunca, "Evet, dinimiz ve bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed [s.a.v] öğretti" dedi. Mecûsi, "O halde biz niçin bu dine girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu. 7-8
Sınırlara Riayetin Adı
En önemli adap kitaplarımızdan biri olan Kimya-yı Saadet’te İmam Gazali (rah) hazretleri edep konusunda şöyle diyor:
Adab-ı Muaşeret esasları, hadislerde ve İslâm kaynaklı eserlerde bildirilmiştir. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki fark, bu edeplere riayet etmek iledir. Zira hayvanlar tabiatlarının iktiza ettiği şekilde yerler, içerler, yaşarlar. Onlara akıl yeteneği verilmediği için güzel ile çirkini birbirinden ayıramazlar. İnsanlar akıl ve temyiz (iyi ile kötüyü ayırt etme) yeteneğini yerinde kullanmazlarsa akıl ve tercih nimetinin hakkını vermemiş ve nimeti reddetmiş olurlar.”
Yine Hanefi fukahasından İbni Abidin (rah) “farz-ı ayn” olan ilimleri tasnif ederken şu hükmü ortaya koyuyor: “Kulun dinini yaşaması, Allah için amelinin ihlâsı ve kulları ile muaşereti hususunda muhtaç olduğu ilmi öğrenmesi İslâm’ın farzlarındandır.” Dikkat edilirse, insanların birbirleriyle olan münasebetleri (muaşeret kaideleri) hususunda bilgi sahibi olmaları farz-ı ayn olarak işaretleniyor.
Sûfi geleneğinde derinliğine işlenen bu konu hakkında Abdullah b. Mübarek Hazretleri ise; “Adabı küçümseyip önem vermeyenler sünnetlerden mahrumiyetle cezalandırılır, sünnetleri küçümseyenler farzlardan fire vermeye başlar, farzları küçümseyenler ise ilâhi anlayıştan mahrum olur.” ikazını ifade buyurur.
Ahlâk Temizlikle Başlar
Müslüman bedenini, elbisesini ve çevresini temiz tutar. Bu sebeple temizliği; beden temizliği, yiyecek-giyecek temizliği ve çevre temizliği olarak ele almak gerekir. Kur’an-ı Kerim’de de bu üç temizliğe işaret eden ayetler vardır.
Hadis-i şeriflerde, “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler” ve “Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir” buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), el, ağız ve diş temizliğine verdiği önemi göstermiştir. Bu sebeple misvak veya fırça kullanarak dişleri temizlemenin önemli bir sağlık ve adap kuralı olduğu unutulmamalıdır.
Allah Teâlâ örtünmek ve süslenmek için giyecekleri insanlara bir nimet olarak vermiştir. İsrafa ve gösterişe kaçmadan, temiz ve sade giyinmek her müslümanın görevidir. Kılık-kıyafet kişinin ruh dünyasına ve karakterine göre bazı ipuçları da verir. Kirli ve pejmürde bir kıyafet ve zevk yoksunu elbiseler, yalnız giyineni değil, çevresindekileri de rahatsız eder. Hz. Peygamber (s.a.v.), her konuda olduğu gibi, üst-baş ve giyim kuşam konusunda da, temizliği ve derli toplu olmasıyla eşsiz bir örnektir.
Çevre temizliği ise toplumsal bir konudur. Müslüman, yediği içtiği ve giydikleri kadar içinde yaşadığı çevrenin de temiz olmasına dikkat eder. Bu önemli bir ahlâkî sorumluluktur. Burada fertlerin karşılıklı hak ve görevleri söz konusudur. Mesela, yere çöp atan veya çekinmeden tükürüp geçen; dinlenmek için gittiği gezinti yerlerinde yiyip içtiklerinin artıklarını çevreye saçan; gürültü yapan, etrafını kirleten bir kişi, yalnız çevresini kirletmiş olmakla kalmaz. Aynı zamanda o çevrede yaşayan insanlara karşı da haksızlık yapmış olur. Bunun için çevre temizliğini toplumsal bir görev olarak değerlendirmek gerekir. Bu konuda çok titiz davranmak müslümanlar için bir yükümlülüktür.
Özetle müslüman; üstü-başı, çevresi, yiyeceği ve giyeceği ile temiz, derli toplu, intizamlı olmaya çalışır. Her zaman toplumsal değerleri, gelenek ve dinî ölçüyü dikkate alır.
Menkıbe
Bâyezid-ı Bistâmî (k.s) zamanında zühd ve takvasıyla meşhur bir zat vardı. Halk kendisini ziyarete giderdi. Bâyezid bir gün arkadaşlarına:
"Kalkın, halkın arasında veli diye meşhur olmuş şu adamı bir de biz görüp ziyaret edelim" dedi.
Bahsedilen şahsın bulunduğu yere vardıklarında o, mescide gitmek üzere evinden çıkmıştı. Mescide girerken bir edebi terk ederek kıble tarafına doğru tükürdü.
Bunu gören Bâyezid-ı Bistâmî, "Haydi, dönelim" diyerek adama selâm bile vermeden geri döndü ve,
"Bu adam, Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) en kolay edeplerinden birini bile koruyamazken nasıl olur da yüksek manevi hal ve ilimlere sahip olduğunu iddia edebilir?" dedi. 9
Adab-ı muaşeretin çok önemli kollarından biri de “konuşma adabı”dır. Bu konudaki ilk ölçülerden birisi konuşanın sözünü kesmenin nezaketsizlik olduğudur. Hadis-i şerifte, “Arkadaşı konuşurken susmak mürüvvettendir.” buyrulur. Mürüvvet; insanlık, iyilik cömertlik, faydalı olmak gibi manalara gelir. Hallerin en güzeline riayet etmek demektir.
Bir gün Peygamberimizin inci gibi dökülen mübarek sözleri karşısında, Hazreti Ebubekir (r.a) kendini tutamayıp “Ey Allahın Rasulü!” der, “Bu kadar güzel konuşup davranmayı, bu kadar mükemmel edebi nereden öğrendin?” Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Beni Rabbim terbiye etti ve en güzel şekilde terbiye etti!”
Toplumsal ahengi tutan ve muhafaza eden unsurlardan biri olan konuşma; ölçü, nezaket ve tevazu ile yapılırsa güzel ve tesirli olur. Rica ve teşekkür edebilen, insanlara seslenirken, bir şey sorarken ve söylerken nezaket gösteren, az konuşan ve dinlemesini bilen, konuşurken muhatabının yüzüne bakan, onun sözünü kesmeyen kişinin konuşma adabına riayetinden söz edilebilir.
Müslüman evinde eşine, çocuklarına ve komşularına, işyerinde mesai arkadaşlarına, alışveriş yaptığı, selam verdiği bütün insanlara karşı nazik ve güler yüzlü davranır. Başta çocukları olmak üzere, söz ve davranışındaki adap ve zarafeti ile çevresine örnek olan, “modellenen” kişidir.
“Yakın bir gelecekte kendisi gibi yetişkin bir insan olacağını düşünerek kişinin çocuklarına eksiksiz bir adab-ı muaşeret eğitimi vermesi şarttır. Bunun için de evvela kendisinin kötü ahlâk ve alışkanlıklardan uzak olması ve adabı muaşereti kendi söz ve davranışında yaşaması lazım gelir.” 10
Sokağa tükürmek, çöp atmak, geliş geçişe mâni olmak, tiksindirici çirkin şeyler bırakmak, görgüsüzlüktür. Taşıma araçlarında itişmek, sıra olan yerlerde sırasını beklememek çirkin davranışlardandır. Gençler, yaşlılara ve hastalara yer verir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, “Büyüklerini saymayan bizden değildir.” buyurmuştur.
Alışverişte, izin almadan satıcının malına dokunulmaz. Malın görünüşünü, kalitesini bozacak şekilde ürüne ellenmez ve bakılmaz. Fiyat konusunda fazla ısrar edilmez. Alınsa da alınmasa da teşekkür edilir. Satıcı müşterisinin memnun olacağı hâl ve harekette bulunur.
Adab-ı Muaşereti Öğreten Sure
Müminlerin şanına ve adına layık olan edep ve terbiye esaslarını ihtiva etmesi münasebetiyle Hucurat suresi, bazı müfessirler tarafından “ahlâk ve adab suresi” olarak nitelendirilir.
Hucurat suresi, toplum hayatında müslüman ferdin davranışlarını düzenlemeye dair ahlâkî hükümleri içerir. Sure, Allah Tealâ’nın dinine, Rasulü’ne, O’nun yanında konuşma adabına, dedikodulara kulak asmamaya, duyulan haberi tahkik etmeye, küskünlerin arasını bulmaya, alay ve hakaret etmemeye, suizandan sakınmaya, gıybetten kaçınmaya, tecessüs etmemeye, yani gizli halleri araştırmamaya dair hükümler ihtiva eder.
Hucurat suresi, insanın Allah’a ve Rasulüne itaat ve teslimiyetinden aile yaşamında uyulması gereken kurallara, yalan söylemenin çirkinliğinden bireysel ve toplumsal yaşama sirayet eden temizlik ve titizliğe, israf konusundan müslümanlar arasındaki selamlaşma, doğru iletişim ve yeme içme adabına kadar hayatın her alanında en ince ayrıntısına kadar uyulması gereken görgü kuralları getirmiştir. 11
Kıssa
Bir gün Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) bir içecek getirilir. Ondan bir miktar içer.
Bu esnada sağ tarafında bir çocuk, sol tarafında ise ashabın büyüklerinden yaşlı kimseler bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) sağındaki çocuğa, "Müsaade eder misin, bu içeceği evvela şu büyüklerine vereyim" der.
O ferasetli çocuk da herkesi şaşırtan şu büyük cevabı verir:
"Yâ Resûlallahl Senden bana ikram olunan nasibimi hiç kimseye vermem!"

Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz mübarek ellerindeki içeceği o çocuğa uzatır. 12


Sünnet Üzere Yemek Yeme Adabı
Önce Elleri Yıkamak ve Besmele İle Başlamak
Rasul-i Ekrem (s.a.v) bir hadislerinde “Yemeğin bereketi yemekten önce elleri, yemekten sonra da elleri ve ağzı yıkamaktır” 13 buyurmuştur. Bu hususun sağlık açısından da ne kadar önemli olduğunu izah etmeye gerek yoktur.
Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: “Nebi (s.a.v) bir gün, ashabından altı kişi ile bir yiyecek yiyordu. Derken bir bedevi geldi ve yemeği iki lokmada yiyip bitirdi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ‘Bakınız şayet o, Allah’ın adını ansaydı (besmele çekseydi) yemek size yetecekti! Biriniz bir şey yediğinde Allah’ın ismini ansın, (besmele çeksin). Şayet Allah’ın ismini anmayı (başında) unutursa, Bismallah fî evvelihi ve ahirihi (Başında ve sonunda Allah’ın adıyla)’ desin.” 14
Yemeğe Tuzla Başlayıp Tuzla Bitirmek
Rivayet edildiğine göre; Rasulullah Efendimiz (s.a.v), Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur: “Ya Ali! Yemeğine tuzla başla ve tuzla bitir. Çünkü tuz, cinnet, cüzzam, ala tenlilik, karın ve diş ağrıları dahil, yetmiş derde devadır.” 15
Yemeği Topluca Yemek
Yemeği bir arada yemek müstehaptır. Nitekim Cabir (r.a), Rasulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah Teâlâ’ya en sevimli olan yemek, üzerinde çokça ellerin uzandığı yemektir.” 16
Bir grup insan, Rasulullah’a (s.a.v) gelerek, “Ya Rasulallah! Biz çok yiyoruz ama doymuyoruz!” dediler. Nebi (a.s), “Herhalde siz yemeğinizi ayrı ayrı yiyorsunuz. Yemeği topluca yiyiniz ve evvelinde besmele çekiniz ki; yemeğiniz bereketlensin” 17 buyurdu.
Yemeği Sağ Elle Yemek
Ebu Hüreyre’nin (r.a) rivayetine göre; Rasulullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “Sağ elinizle yiyin, sağ elinizle için, sağ elinizle alın, sağ elinizle verin. Çünkü şeytan sol eliyle yer, sol eliyle içer, sol eliyle alır, sol eliyle verir.” 18 (Ancak sağ elle yemek yerken sol el yardımcı olarak kullanılabilir. Sol elini kullanmaya alışmış olanlar ise sağ el ile yemek yemeye, alıp vermeye v.s kendilerini alıştırmalıdırlar.)
Yemeği Tam Ortasından Değil, Önünden Yemek
Efendimiz (s.a.v) yemeğin topluca yenildiği ve yemeğin büyük bir kap içinde getirildiği durumlarda, yemeğin nasıl yenileceğini de haber vermiştir: “Önünüze konulan yemeğin kenarından yiyin, ortasına uzanmayın. Çünkü bereket, yemeğin ortasına iner.” 19 Kenardan yenildiği zaman herkes yemeğin ortasındaki bereketten istifade etmiş olur.
Yemekte Kusur Aramamak
Ebu Hureyre (r.a) diyor ki: Rasulullah (s.a.v) hiçbir yemeğe kusur bulup ayıplamazdı. Eğer iştahı varsa yer, yoksa yemez; öylece bırakırdı.20
Yemek Kabını İyice Sıyırıp Temizlemek, Yemeğe Üflememek
Yemek kabının (tabak veya sahanın) güzelce sıyrılıp temizlenmesi de sünnettir. Enes (r.a) Hz. Peygamber’in (s.a.v) yemek kabını sıyırmayı kendisine emrettiğini haber vermiştir. Yemeğe üflemek konusunda ise Hz. Aişe (r.anha) Rasulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yemeğin içine üflemek, bereketini giderir.” 21
Yemekte Suskun Durmamak
Sofrada hiç konuşmadan durmak uygun değildir. Çünkü bu, İslam milletinin dışındaki kimselerin âdetidir. Onlar, hırsla yemeğe yönelip, başka şeyle ilgilenmezler. Hâlbuki bu, sofrada oturanlar arasında soğukluğa sebep olur. Fakihler, yemek yenirken sofradakilerin güzel şeylerden bahsederek yemek yemelerinin sünnet olduğunu haber vermişlerdir. 22
Menkıbe
Molla Adburraman- Câmî (k.s) hazretlerinin yanına, bir gün yarım molla biri gelmişti. Adam edeb ve nezaketten uzak, takva ve bilgiçlik taslayan bir tavır içindeydi. Bir süre sonra Molla Câmî’nin de bulunduğu bazı kimselerle bir sofraya oturmuşlardı. Adamcağız yemeğe tuzla başlamanın müstehab olduğunu düşünerek, sofradaki büyükleri hiç hesaba katmadan hizmetçilerden birine talimat verdi:
‘’Sofrada tuz yok, getirin de yemeğe tuzla başlayalım.’’
Bu kaba müdahale, Molla Câmî hazretlerini biraz rahatsız etmişti. Gülümseyerek, şaka yollu şöyle dedi:
‘’Ekmekte tuz vardır, onunla başlayın.’’
Yemeğe başlanmıştı. Yarım molla ise ortada bir kusur ararcasına yemek yiyenleri gözden geçiriyordu. Birinin ekmeği tek elle koparmakta olduğunu görmüştü. İşte bir hata yakalamıştı. Derhal adama setçe ihtarda bulundu:
‘’Ekmeği tek elle koparmak mekruhtur!’’
Fakat kaba softa, sofrada başkasını kontrol etmenin mekruh olduğunu unutuyordu. Molla Câmî (k.s) hazretleri de şu karşılığı verdi:
‘’Yemekte sofradakilerin eline ve ağzına bakmak, daha da mekruhtur!’’
Molla Câmî hazretlerinin bilgi ve seviyesini takdir eden herkes, o anda saygı ve edeblerinden suskunluğa bürünmüştü. Fakat bilgiç adam, böyle bir nezaket anlayışından uzak olduğundan sükût edemedi:
‘’Yemekte konuşmak sünnettir, neden suskunsunuz’’ deyiverdi.
Molla Câmî de suskunluğu bozarak karşılık verdi:
‘’Çok söyleyip gevezelik yapmak ise mekruhtur.’’ 23
İslâmda Âdabı Muâşeret (Güzel Geçinme Âdabı)
İslâm dini, insanların birbiriyle görüşüp konuşmalarına, toplum halinde medeniyet üzere yaşamalarına büyük bir önem vermiştir. Müslümanların birbirleriyle geçinmelerinde samimiyet, tevazu, sadelik, zorlanmama, karşılıklı yardım, nezaket, saygı, sevgi ve hayırseverlik bir esastır.
İslâm’da halk ile geçinmenin çeşitli yönleri ve dereceleri vardır. Bunların bir kısmı şunlardır:
1) Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalpli olmak.
Bir Müslüman daima güler yüzlü bulunur. Hiçbir kimseyi asık bir yüzle karşılamaz. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Şüphe yok ki, Allah yumuşak huylu, açık yüzlü kimseyi sever.” 24
2) Herkesle güzel şekilde görüşmek, insanlara eziyet vermekten kaçınmak.
Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur. "Müslüman odur ki, dilinden ve elinden Müslümanlar selamette bulunur." 25
3) İnsanların eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilik yapmak.
Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur: "Senden ilgiyi kesene sen bağlan, sana kötülük yapana sen iyilik et, senin aleyhine de olsa doğruyu söyle." 26
4) Dargınlığa hemen son vermek ve Dargınların arasını düzeltmeye çalışmak.
Müslümanlar arasında bir dargınlık olursa hemen barışırlar, birbirlerinden üç günden ziyade küs kalmazlar. Müslümanların gönüllerinde düşmanlık ve kin duyguları yaşamaz. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Üç günden ziyade kardeşine dargın kalmak bir Müslümana helâl olmaz.” 27
Bir müslüman, iki din kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık olduğunu görünce aralarını bulmaya ve o küskünlüğü gidermeye çalışır. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur ki: "Sadakanın en faziletlisi, dargınların aralarını bulup düzeltmektir.” 28
5) İnsanların kusurlarını araştırmamak ve yaymamak, aksine örtmeye çalışmak.
Müslümanlar kimsenin kusurlarını araştırmazlar. Kimsenin ayıbını ve kusurunu araştırıp ortaya çıkarmaya ve göstermeye çalışmazlar. Buna aykırı hareket dinde yasaktır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Bir kul bir kulun kusurunu örterse, Allah Teâlâ Hazretleri de onu kıyamette örter.”
6) Dostları arkalarından savunma.
Bir Müslüman gerektiğinde dostlarını, din kardeşlerini arkalarından savunur. Onlar hakkındaki yanlış fikirleri düzeltmeye çalışır. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur ki: "Bir kul kardeşine yardımda bulundukça, kendisine de Allah daima yardım eder” 29
7) İnsanların kalplerini kötü zandan korumak için sakıncalı yerlerden uzak durmak.
Buna aykırı davranmak birçok kimselerin günaha girmesine sebep olur, insanlar arasında dedikoduya ve nefrete yol açar. Bir haberde şöyle buyrulmuştur: "Töhmet yerlerinden kaçınız...” 30
8) Yaşlılara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek.
İslâm’da büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır. Bu esas, aileler arasında bir kat daha önemlidir. Anaya-babaya pek ziyade hürmet etmek bunun bir örneğidir. Bunları adları ile çağırmak terbiyeye aykırıdır. Bir kadının kocasını adı ile çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur. Bir hadîs-i şerifin anlamı şöyledir: "Bir genç bir yaşlıya sadece yaşından dolayı hürmet etti mi, Allah da ona bir mükâfat olmak üzere, ihtiyarlığı zamanında hürmet edecek bir kimseyi muhakkak yaratır.” 31
9) Selâm vermek.
Şöyle ki: Müslümanlar arasında selam vermek bir sünnettir, bir dostluk ve hayırseverlik alâmetidir. Selâm almak da bir farzdır. Bir hadîs-i şerife buyrulmuştur: "Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Size bir şey göstereyim mi ki, onu yaptığınız zaman birbirinizi sevmiş olursunuz: Aranızda selâmı yayınız.” 32
Selâm vermenin bazı edebleri vardır, bunlardan bir kısmı: Bir topluluğun yanına girilirken konuşulmadan önce "Esselâmu aleyküm" diye selâm verilir. İçinde insan olmayan bir yere girildiği zaman "Esselâmu aleyna ve alâ ibadillâhissalihîn" denilir. (Selâm bizlere ve Allah'ın iyi kullarına olsun, demek).
Gençler yaşlılara, binekliler yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere selâm verirler. Bir topluma verilen selâma: "Ve aleykümüsselam" diye içlerinden birisi karşılık verirse, diğerlerinden selâm alma görevi düşmüş olur. Fakat o topluluk içinden hiç biri karşılık vermezse, hepsi de günahkâr olur. Bir topluluktan ayrılırken de selâm vermek iyidir.
Kendisine selâm verilen kimse, daha güzel bir karşılıkta bulunarak şöyle der: "Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtüh." (Selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin de üzerinize olsun).
Bir kimsenin selâmını getirip tebliği edene "Aleyke ve Aleyhisselâm" (selâm size ve ona olsun) diye karşılık verilir. Bir mektupla selâm yazılmış olursa, ya dil ile veya yazı ile: "Ve aleykesselâm" denilir. (Günümüzde mektup fazla kullanılmamakta bunun yerine telefon mesajları, emailler ve internet üzeri yazışmalarda verilen selamda da aynı hüküm geçerlidir.)
Selâma karşılık veremeyecek durumda olanlara selâm vermek mekruhtur. Onun için yemek yiyene, Kur'an-ı Kerîm okuyana, hutbe dinleyene, namaz kılana selâm vermemelidir. Verilirse, cevaplanması mutlaka gerekmez.
10) Musafaha (el sıkışmak).
Şöyle ki: İki müslüman bir araya gelince birbirinin elini tutarlar. Salât-selâm getirerek birbirinin hatırını sorarlar. Bu da sevgi ve dostluk nişanıdır. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur: "Birbirine rastgelen iki müslüman musafaha yaparsa, onlar daha birbirinden ayrılmadan bağışlanırlar.” 33
11) Teşmitte bulunmak (aksırana hayır ve bereket istemek).
Şöyle ki: Bir müslüman aksırınca: “Elhamdülillah” der. Yanındaki müslüman kardeşi de: "Yerhamükellah = Allah sana rahmet etsin" diye dua eder. Aksıran adam da: “Yehdîna ve yehdîkümullah = Allah, bizleri de sizleri de hidayet üzere bulundursun," diyerek karşılık verir.
12) Toplantılarda temiz bulunmak ve edebe uygun davranmak.
Şöyle ki: Müslümanlar, toplantılarda yıkanmış olarak temiz bir halde bulunurlar. İçleri ve dışları temiz olur. Toplantılarda ilim sahipleri ve yaşlılar baş tarafa geçirilir. Gerek olmadıkça söze karışmazlar, söylenilen yararlı şeyleri dinlerler. Toplantıya sonradan gelenlere yer verir ve birbirlerine karşı güler yüzlü bulunurlar. Müslümanlar bulundukları bir toplantıdan, arkadaşlarından izin alarak ayrılırlar. Geçici olarak toplantıdan ayrılanların yerine de hemen oturmazlar.
13) Dostların ziyareti.
Müslümanlar uygun zamanlarda gidip din kardeşlerini, büyüklerini ve yakınlarını ziyaret ederler. Bu ziyaret de, bir sevgi ve bağlılık nişanıdır. Ancak bu ziyaret, usandırıcı ve pek sık olmamalıdır. Ziyarete gelen misafirlere mümkün olduğu kadar ikram edilmesi gerekir. Bir hadis-i şerifte buyrulmuştur: "Sizi ziyarete gelenlere ikram ediniz.” 34
14) Ziyafetlere (davetlere) icabet etmek.
Bir müslüman, din kardeşinin davetine uyar, ziyafetinde bulunur. Böylece aralarındaki sevgi ve yakınlık artmış olur. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur: "Sizden birinizi, kardeşi düğün yemeğine veya başka bir şeye çağırırsa, ona icabet etsin (uysun)” 35
Yeter ki, ziyafet yerinde haram bir şey bulunmasın. Çünkü bir müslüman, haramların işleneceğini bildiği bir yere gidemez. Ancak o haramları engelleyebilecekse veya kendisine saygı için işlenmeyecekse, gidebilir.
15) Saygı için ayağa kalkmak.
Müslümanlar, yanlarına gelen din kardeşlerine karşı ayağa kalkabilirler. Bu bir hürmet belirtisidir. Mescidde bulunan veya Kur'an-ı Kerîm okuyan bir kimsenin, hürmet edilmeye hak kazanmış bir kimse için ayağa kalkması mekruh değildir.
16) Değerli zatların ellerini öpmek.
Müslümanlar, âlimlerin, takva sahibi kimselerin ve âdaletli hâkimlerin ellerini sevgi ve saygı göstermek niyetiyle öperler, onlarla musafahada bulunurlar; bunda bir sakınca yoktur. Bunlardan başka büyüklerin ellerini dindarlıklarına saygı ve ikram için öpmek de caizdir. Fakat dünyaya ait bir maksat için öpmek mekruhtur.
Birde, bir müslümanın, başkası ile karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi tahrîmen mekruhtur. Âlimlerin ve diğer büyüklerin huzurunda yerleri öpmek de haramdır. Bunu yapanlar ve yapılmasına razı olanlar günaha girmiş olurlar. Bu, bir nevi putlara yapılan ibadeti andırır. Bir Müslüman için asla câiz değildir.
17) Komşuluk haklarını gözetmek.
Şöyle ki: İslâm’da komşuluğun büyük önemi vardır. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur: "Ev satın almadan önce komşu, yola çıkmadan önce de yoldaş arayınız” 36
Komşulara ikram bir sünnettir. Bir Müslüman komşusunun hakkını fazla gözetir, ona güler yüz gösterir, gerektiğinde ödünç verir, bir kederi olunca onu teselli etmeye çalışır, taziyede (baş sağlığı dileğinde) bulunur. Komşusuna eziyet verecek şeyleri yapmaktan sakınır. Evin akıntı suları ile ve çöplerle komşularını rahatsız etmez. Yüksek sesle devam eden çalgı ve radyo sesleri ile komşularını rahatsız edenler, hasta ve okur-yazarları düşünmeyenler komşuluk haklarını gözetmemiş olur ve topluma karşı görevlerini çiğnemiş sayılırlar. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur: "Kötülüklerinden komşusu emin olmayan kimse, gereği üzere Allah'a iman etmiş olmaz.” 37
İnsan, komşularının sevgi ve övgülerini kazanmalıdır. Hazret-i Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Komşusu, yakını ve yol arkadaşı tarafından övülen kimsenin güzel hal ve ahlâk sahibi olduğundan şüphe etmeyiniz."
18) Hastaları ziyaret etmek.
Müslümanlar hasta olan dostlarını ve komşularını uygun zamanlarda yanlarına giderek ziyaret ederler. Sağlıklarına duada bulunurlar. Bu da sevgiyi kuvvetlendirmeye ve kalpleri hoşlandırmaya yardım eden bir görevdir. Bunun da birtakım edepleri vardır. Şöyle ki: Bu ziyaretler pek sık yapılmamalıdır, hastanın yanında çok oturmamalı, hastanın canını sıkacak sözler söylememelidir. Bir hadîs-i şerifte buyrulmuştur ki: "Beş şey vardır ki, bunlar kardeşine karşı Müslümana vacip olur: Verilen selâmı almak, aksırana teşmit (hayır dua) etmek, davete gitmek (icabet etmek), hastayı ziyaret etmek, cenazelerin arkasından gitmek.” 38
19) Cenazeleri teşyi etmek (uğurlamak).
Bu da önemli ve sevabı çok olan bir kardeşlik görevidir. Müslümanlar ölen din kardeşlerinin cenazelerini mezarlarına kadar üzgün ve düşünceli olarak götürürler, şefkat ile toprağa bırakırlar, haklarında rahmet isteyerek duada bulunurlar. Bir hadîsi şerifte buyrulmuştur: "Bir cenaze üzerine namaz kılana bir kırat (ağırlık birimi), gömülmesinde bulunana da iki kırat sevap vardır. Bir kırat ise, Uhud dağı kadardır.” 39
20) Müslümanların mezarlıklarını ziyaret etmek.
Müslümanlar kendi aralarında, âhirete göçmüş olanların, özellikle yüksek alimlerin ve salih kimselerin, mezarlarını zaman zaman ziyaret ederler, onları rahmetle anarlar. Bu da bir vefakârlıktır, değer bilmedir. Bir hadîs-i şerifte beyan olunduğu üzere, mezarları ziyaret etmek ölümü hatırlatır, uyanmaya sebep olur. Onun için kabirleri saygı ve ibretle ziyaret etmeli, insanlığın acıklı sonucunu düşünerek gaflet içinde yaşamaktan kaçınmalıdır. 40

Çocuğun Anne Babasına Karşı Edebi
Anne ve babana karşı şu edep kurallarına dikkat et:
1. Anne ve babanın sözünü dinle.

2. Ayağa kalktıkları zaman onlara hürmeten ayağa kalk.

3. (Allah'a (c.c) isyanın dışında) emirlerini yerine getir.

4. Yolda giderken önlerinden yürüme.

5. Yanlarında yüksek sesle konuşma.

6. Sana seslendiklerinde yumuşak bir sesle onlara cevap ver.

7. Rızalarını almaya çalış

8. Onlara karşı alçak gönüllü ve yumuşak huylu ol.

9. Onlara yaptığın iyilikleri başlarına kakma. Anne ve babanın sözünü dinleyerek yaptığın bir işte zarar ettiğin zaman, bu işten onları sorumlu tutma.

10. Onlara sinirli ve öfkeli bir şekilde bakma ve yüzünü onlara karşı ekşitme.

11. Onlardan izinsiz yolculuğa çıkma. 41
Zarafet ve nezaket müminin halidir, öyle olmalıdır. Allah'ın kullarını O'nun hatırına saymak ve sevmek, O'nun rızası için hizmet etmek... Bu, nezaketin en büyüğüdür ve başta peygamberler olmak üzere evliyayı izamın nezih ahlâkıdır. 42
Hangi şey ki adâb-ı muaşerete muhaliftir, o aynı zamanda şeriat-ı İslâmiyye’ye de muhaliftir. Hâlbuki şeriat emirlerinden her bir emir karşılığı Cennet’te bir makam vardır. O makama ancak bu amel ve edeble vasıl olunur. Mahşerde böyledir. İnsanlar dünyada ettikleri her kötü hareket ve fena işin mukabilinde bir güçlük ve felaket göreceklerdir. Şu halde, bilcümle ahval ve efalimizin hesabını vereceğimiz o dehşetli günde selâmetimiz, bugünkü istikametimizle alakalıdır. Ahiretin ekin tarlası sayılan bu dünyada ne ekersek, unutmayalım ki orada onu biçeceğiz. Hz. Mevlana (k.s) hazretlerinin dediği gibi ‘’Biçtiğini beğenmiyorsan, ektiğine bakacaksın.’’
Allah Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, bizleri adabı muaşeret kurallarını her daim uymayı nasip eylesin inşallah. Âmin.



1 Tin, 4.

2 Bk. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 8/1936-1939-5936.

3 Kadriye Bayraktar, Haluk Sena Arı, Dünden Bugüne Edep Geleneğimiz.

4 Ruhan Umut, Müslümanca Bir Hayat İçin Adabı Muaşeret, Semerkand Dergisi, Eylül 2008.

5 Mübarek Erol, Bir Müslüman Olarak Nezaket, Ağustos 2005.

6 Mübarek Erol, Orta Yol'u Bulabilmek, Eylül 2003.

7 Bâyezid-I Bistâmî, Evliyalar Ansiklopedisi, 3/365.

8 Ruhan Umut, Seyrimde Bir Şehre Vardım, Sf.207.

9 Şehâbeddin Es-Sühreverdî, Avârifü'l- Maârif, S. 63.

10 Mustafa Bilgen, Yüksek İslâm Ahlâkı

11 Ruhan Umut, Müslümanca Bir Hayat İçin Adabı Muaşeret, Semerkand Dergisi, Eylül 2008.

12 Buhâri, Eşribe, 19.

13 Ebu Davud

14 Darimi

15 İbn Hacer, el-Metalib

16 Ebu Yala, Müsned

17 Ebu Davud

18 Ebu Davud

19 Ebu Davud

20 İbn Mace

21 Ebu Davud

22 Hüseyin Okur, Semerkand Aile, Mart 2012

23 Tarih Çeşmesinden Binbir Damla, Yusuf Yavuz Özcan, Hâcegân Yay s. 166; Safî Ali b. Hüseyin, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât, İstanbul 1291, s. 231.

24 Harâitî, Mekâfimü'l-Ahlâk, S. 63, Hd. 144.

25 Buhârî, Îman, 4/10; Müslim, Îman, 14/71. Buhârî, Îman, 4/10; Müslim, Îman, 14/71.

26 El-Câmiu's-Sağîr, 2/568, Hd. 5029; Kenzü'l-Ummâl, 3/359, Hd. 6929.

27 Müslim, Birr Ve Sıla, 8/6626. M İbn Hacer: El-Metâlibü'l-Âliye, 2/415, Hd. 2614.

28 Müslim, Birr Ve Sıla, 21/6687.

29 Müslim, Zikr Ve Dua, 11/6952.

30 Hz. Ömer (R.A.)'İn Sözüdür: "Töhmet Yerinde Bulunan, Kendisine Sû-İ Zan Yapanı Kınamasın. M (Mekârimü'l-Ahlâk, S. 161; Keşfü'l-Hafâ, 1/37).

31 Tîrmizî, Birr Ve Sıla, 75/2022.

32 Müslim, E Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed; 6/632, Hd. 4770.

33 Müsned, Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mâce; El-Câmiu's-Sağîr, 2/877, Hd. 8135.

34 Kenzü'l-Ummâl, 9/153, Hd. 25485, Feyzu'l-Kadîr, 1/464, Hd. 346. Ibn Mâce'den.

35 Müslim, Nikâh, 15/3502; Ebû Dâvud, Et'ime, 1/3738.

36 Taberani/Kebîr. 4/269, Hd. 4379; Mecmau'z-Zevâid. 8/300, Hd. 13534.

37 Müslim, İman, 18/46.

38 Müslim, Selâm, 3/5701.

39 Müslim, Cenâiz, 17/2149-50; İbn Mâce, Cenâiz, 34/1541.

40 Ömer Nasuh-İ Bilmen (Rah), Büyük İslam İlmihali, Semerkand Yayınları, Sf.516.

41 İmam-I Gazali (Rah), Müslümanca Bir Hayat,Semerkand Yayınları, Sf.141.

42 Mübarek Erol, Bir Müslüman Olarak Nezaket, Ağustos 2005.


Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə