Adana barosu genel sekreteri av. Merdan özberk



Yüklə 437.44 Kb.
səhifə1/9
tarix12.08.2018
ölçüsü437.44 Kb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9

ADANA BAROSU BAŞKANLIĞI’NIN 29. OLAĞAN GENEL KURULU

TARİH : 22 EKİM 2016

YER : SEYHAN OTELİ

ADANA BAROSU GENEL SEKRETERİ AV. MERDAN ÖZBERK

Yargılamanın asli unsurlarından, savunmanın saygın ve onurlu temsilcilerinden olan değerli meslektaşlarım

Sayın milletvekilim

Türkiye Barolar Birliği’nin Değerli Yönetim Kurulu Üyesi

Sayın Baro Başkanım

Önceki dönem baro başkanlarım

Baro kurullarında görev alan değerli çalışma arkadaşlarım

Saygın misafirlerimiz ve basınımızın değerli temsilcileri

Adana Barosu’nun 29’uncu olağan genel kurul toplantısına hoş geldiniz
(Salondan alkışlar)
Değerli konuklarımız;

Siyasal, toplumsal ve yargısal alanda baş döndüren gelişmeleri takip ettiğimiz 28’inci dönemi acısıyla-tatlısıyla, sevinciyle-hüznüyle geride bırakmış bulunmaktayız. Meslektaşlarımızın genel kurula katılımlarının devam ettiği bu dakikalarda salonda yeterli çoğunluğun var olduğunu görüyoruz. Katılımın yeterli olması, gündemin yoğunluğu ve zamanın sınırlı olduğunu dikkate alarak, ben daha fazla vakit kaybetmeksizin divan teşekkülü için salondan varsa önerileri bekliyorum arkadaşlar.

Şu ana kadar elimizde bir tane yazılı öneri var. Eğer genel kurul başkanlık divanı için başka öneri varsa alabiliriz.

Sanırım yok.

O nedenle verilen öneriyi genel kurula okumak istiyorum.

22.10.2016 tarihli 29’uncu genel kurul toplantısında divan kurulu olarak Başkan Avukat Ziya Yergök, Başkan Vekili Avukat Oktay Yaşar, Üye Avukat Beyza Sağdıç, Üye Avukat Gamze Lamba’yı aşağıda imzası olan avukatlar önermektedir.

Başka öneri olmadığına göre genel kurulun oylamasına sunuyorum. Kabul edenler, kabul etmeyenler.

Oybirliğiyle teklif kabul edilmiştir. Ben sayın başkanı ve sayın divan üyelerini divan masasına davet ediyorum.


(Salondan alkışlar)
DİVAN BAŞKANI AV. ZİYA YERGÖK

Divana bir arkadaşımızı daha bekliyoruz. Divana önerilen ve seçilen değerli meslektaşımız sayın Avukat Beyza Sağdıç’ı bekliyoruz.

29’uncu olağan genel kurulumuzun saygıdeğer üyeleri, çok değerli meslektaşlarım

Genel kurulumuzu yönetme onurunu verdiğiniz için öncelikle şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Katkılarınız ve desteğinizle çalışmalarımızı sürdürerek gündemimizi tamamlayacağız. Öncelikle 29’uncu olağan genel kurulumuzun ülkemize, baromuza, meslektaşlarımıza ve tüm hukuk camiasına hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ediyorum.

Bir hafta sonra 93’üncü kuruluş yıldönümünü kutlayacağımız cumhuriyetimizle yaşıt olan baromuzun bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mesleğimizi ve meslektaşlarımızın hak ve hukukunu, demokrasiyi, hukuk devletini, temel hak ve özgürlükleri ölümsüz savunacağına inancımız tamdır. Bu duygularla genel kurul çalışmalarımızı başlatırken katkınız ve katılımınız için tekrar teşekkür ediyor ve genel kurulumuza başarılar diliyoruz.

Teşekkür ederim.


Şimdi gündemin 3’üncü maddesini yerine getireceğiz. Gündemimizin 3’üncü maddesi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, şehitler ve yitirdiğimiz hukukçular ve meslektaşlarımız için saygı duruşu ve takiben İstiklal Marşı.

Çok teşekkür ediyorum.



Saygıdeğer genel kurul üyeleri, değerli meslektaşlarım. Şimdi gündemimizin 4’üncü maddesine geçiyoruz. Baro Başkanımızın açılış konuşması.

Sayın Mengücek Gazi Çıtırık başkanımızı açılış konuşmasını yapması için davet ediyorum.


BARO BAŞKANI AV. MENGÜCEK GAZİ ÇITIRIK

Sayın divan

Sayın milletvekilim

Önceki dönemlerin saygın baro başkanları

Demokratik kitle örgütlerinin, siyasi partilerimizin, meslek kuruluşlarımızın değerli temsilcileri,

Adana Barosu’nun saygın ve güzide temsilcileri olan değerli meslektaşlarım ve avukatlık mesleğinin yarınlarını oluşturan sevgili genç stajyer avukatlarımız

Hepinizi şahsım ve huzurunuzda bulunan Adana Barosu 28’inci Dönem Yönetim Kurulu adına hepinizi en içten sevgilerimle, saygılarımla selamlıyorum.

Hoş geldiniz.

Bu süreç içerisinde sonsuzluğa uğurladığımız meslektaşlarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz.

2241 avukatı, 281 stajyer avukatıyla Türkiye’nin 6’ncı büyük barosuyuz.

Evet. Bu 4 yıllık zaman içerisinde beğenerek beğenmeyerek, eleştirerek övgüyle karşılayarak çok çeşitli konuşmalarımızı dinlediniz.

Ve sizlere de son kez genel kurulda hitap ediyorum.

1919 yılının Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktı. Genel durum ve görünüş şuydu. Osmanlı Devleti’nin içinde yer aldığı grup Dünya Savaşı’nda yenilmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmıştı. Ulusu ve ülkeyi Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi canlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlardı. Padişah ve halife olan Vahdettin soysuzlaşmış, yalnızca kendini ve tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmaktaydı. Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükümet, düşkün, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteğine bağlı durumdaydı ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş bulunuyordu. İtilaf Devletleri ateşkes anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlardı. Donanmalarıyla askerler İstanbul’daydılar. Adana ili Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizlerce işgal edilmişti.

Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’da, Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyordu. 15 Mayıs 1919’da yani, Samsun’a çıkışımızdan 4 gün önce de Yunan ordusu İtilaf Devletleri’nin onayıyla İzmir’e çıkarılıştı. Ordu. Adı var kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar Dünya Savaşı’nın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlamakta. Gözleri önünde derinleşen yıkım uçurumunun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta. Farkında olmadan başsız kalmış bulunan ulus, karanlık ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri bekliyor. Yıkımın korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, içinde bulundukları ortama göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar.

İşte 15 Mayıs’tan İzmir’in işgaliyle, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal’in manzarayı umumiyesi o dönemdeki Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticilerinin ne durumda olduğunu ve ülkenin hangi işgal koşulundan geçtiğini büyük nutkundaki açıklaması.

Bugün 22 Ekim 2016.

22 Ekim 2016 Türkiye’sinde manzarayı umumiye nedir? Oradan buraya bir bağlantı yapalım.

Değerli meslektaşlarımız

Sayın divan

Bu arada Gaziantep Baromuzun da çok değerli başkanı, değerli arkadaşım İskender bey de aramıza katıldılar. Sağ olsunlar.

Evet buradan bakıldığında.

20 Temmuz 2015. Hani günler hep gelip geçiyor ama içimizi de hep yakarak geçiyor. 20 Temmuz 2015. Suruç’ta 33 genç fidanın katledilmesiyle başlayan bir süreç var.

20 Temmuz 2015’ten 9 Ekim 2016’ya kadar Türkiye yaşadığı katliamlarda 375 insanını yitirmiş ve 1286 insanımız yaralanmış.

Evet. 20 Temmuz 2015’ten sonra 10 Ekim 2015 Ankara katliamını.

12 Ocak 2016 Sultanahmet intihar saldırısını.

17 Şubat 2016. İkinci Ankara saldırısını.

13 Mart 2016. Ankara Güven Park. Üçüncü bombalı saldırıyı.

19 Mart 2016. İstanbul Beyoğlu saldırısını.

27 Nisan 2016. Bursa’da.

7 Haziran 2016’da İstanbul Vezneciler’de

28 Haziran 2016’da İstanbul Atatürk Havalimanı’nda

18 Ağustos 2016’da Elazığ Emniyet Müdürlüğü’nde

20 Ağustos 2016’da sokakta düğününü, mutluluğunu paylaşan insanların, Gaziantep’te

26 Ağustos’ta Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne

9 Ekim 2016’da da Şemdinli’de

O günden bu yana 375 ölünün, 1286 yaralının olduğu verilerle sabit.

Devam ediyoruz 22 Ekim 2016 tarihinde Cumhuriyet Türkiye’sinin manzarasına.

Bu süreçte 438 asker, 204 polis, 18 korucu olmak üzere toplam 660 şehidimiz olmuş.

15 Temmuz darbe girişimi.

15 Temmuz’da Türkiye Cumhuriyeti, 27 Mayıs’ları, 12 Mart’ları, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları, 28 Nisan e-muhtıralarını gören Türkiye Cumhuriyeti, yine darbe heveslilerinin, yine demokrasiden uzaklaşanların, yine Anayasa’yı askıya almak isteyenlerin, anayasal düzeni ve onun en önemli organlarından biri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve yurttaşını bombalayarak, yurttaşının üzerine kurşun sıkmak isteyenlerle ve onlarca insanın yine ölümüne neden olacak şekilde Türkiye demokrasisine sürecine bir kez daha ara rejimi getirmek isteyenlerin hevesleri bir kez daha kursağında kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarıyla birlikte bu darbe girişimine ve darbe heveslilerine gereken yanıtı vermiş ve Adana Barosu da ilk günden bu yana Anayasa’nın 2’nci maddesinde kendisini ifade eden Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan anayasal düzenden ve parlamenter demokratik rejimden yana olduğumuzu kalın çizgilerle dile getirdik.

Elbette ki Türkiye bu darbe girişimcileriyle, darbe heveslileriyle hesaplaşacaktı ve Anayasa’nın verdiği yetkiler doğrultusunda da, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu, Kanun Hükmünde Kararnameler çıkarmaya başladı.

Hep şunu söyledik. Hukuk devleti, hesap verebilen devlettir. Hukuk devleti, açıklık, şeffaflık içerisindeki devlettir. Hukuk devleti, denetlenebilirliğin olduğu devlettir ve Hukuk Devleti, yönetenlerin de kendilerini hukukla bağlı saydıkları, hukuku kendilerine bir engel, bir ayak bağı olarak görmedikleri bir devlettir.

İşte böylesine bir süreç içerisinde Türkiye’de darbe ile hesaplaşma doğrultusunda kanun hükmünde kararnamelerin çıkartıldığını görmekteyiz. Anayasa’nın 36’ncı maddesi herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle iddia ve savunmalarını adli merciler önünde ve yargı makamları önünde ortaya koyabileceklerini ve adli yargılanma hakkına sahip olduğunu söylemektedir ve Anayasa’nın 40’ıncı maddesinde de devletin yurttaşın izleyeceği ve mağduru olduğu işlemlerde hangi yöntemi, hangi süre içerisinde de kullanacağını da Anayasa tüketici şekilde belirtmiş ve Anayasa’nın 11’inci maddesinde de Anayasa, Yasama, Yürütme, Yargı organlarını, İdare organlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı, yani Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kuralları vardır.

Anayasa üzerine yemin edenlerin ve Anayasa’nın uyumu ve Anayasa’nın uygulanmasını gözetmekle yükümlü olanların, Anayasa’ya sadakattan daha da ayrıldıkları ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının askıya alındığı ve oluşturulan fiili duruma da bugünkü artık hukuk düzeninin uydurulması doğrusunda görüşlerinin getirildiği bir süreç içerisindeyiz.

Bakıyoruz darbe girişimi sonrasına. Kimse suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar suçlu değildir. Asıl olan masumiyet karidesidir, asıl olan lekelenmeme hakkıdır. Ve kimse yargı kararı olmaksızın A’cı, B’ci, C’ci diye nitelendirilemez.

Ekli listede ismi bulunan isimler, sayın Cumhurbaşkanlığı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nun toplanmaları suretiyle, bir terör örgütlenmesiyle Fetö/PYD terör örgütlenmesiyle, irtibat ve iltisak halinde oldukları saptanarak- bakın burada yine yargı yetkisinin nasıl gasp edildiği somut olarak ortadadır- aşağıdaki kamu kurum ve kuruluşlarından başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın ihraç edilmişlerdir. İşte bu süreçte 75 bin kişi hakkında işlem yapılmıştır. 32 bin tutuklu, 22 bin 305 kişiye adli kontrol uygulaması, 3 bin 278 şüpheli hakkında da yakalama kararı bulunmaktadır.

15 Temmuz’dan bugüne kadar gelen süreç içerisinde bu tür lekelenmeme hakkına gölge düşen 15 insan Türkiye’de intihar etmiştir.

2400 hakim, savcı tutukludur. 212 meslektaşımız tutukludur ve bunun 4’ü de baro başkanıdır. Adana Barosu’ndan da 13 meslektaşımız tutukludur.

Şimdi bu 22 Ekim 2016 takviminin manzarayi umumiyesi de budur.

22 Ekim 2016’nın manzarayi umumiyesinde darbecilerle hesaplaşma adı altında hukuk devleti içinde kalınmaksızın, adil yargılanma ilkesi ihlal edilmeksizin, masumiyet karinesine ve lekelenmeme hakkına gölge düşürülmeksizin ve verilmiş bir yargı kararları da olmaksızın insanlarımızın mağdur edildiği bir sürecin içerisinden geçmektedir Türkiye. Buyrun Manzarayi umumiye, ileri demokrasinin getirdiği Türkiye budur.

Değerli meslektaşlarım

Anayasanın askıya alındığı, Anayasa üzerine yemin edenlerin Anayasa’yı korumakla yükümlü olanların şahsi çıkar ve beklentileri ve kişisel ikballeri için Türkiye’deki parlamenter demokratik rejimden Türk usulü başkancı sisteme gidebilecek olan sürecin başlatıldığı ve artık 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden bu yana ortaya çıkmış, Yürütme organının ve Yasama’nın devre dışı bırakıldığı, artık parlamentoda bulunan Yasama yetkisinin Kanun Hükmündeki Kararnameler ile Yürütme organına devredildiği, Yargı Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılması gerekirken ve Türk Milleti adına karar veren bağımsız yargıya hiçbir makam, mevki, merci tarafından emir ve talimat dahi verilemez denilen bir sürecin içerisinde bugün Türkiye’nin kurum ve kuruluşlarının ve demokrasi standartlarının içi boşaltılmak suretiyle Türkiye’de Türk usulü başkanlık sistemine doğru gidişin bütün ayak sesleri duyulmaktadır.

Tabi demin belirtmiş olduğum sürecin içerisinde Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Türkiye’nin toplumsal huzur ve barışa ciddi bir şekilde ihtiyaç duyduğu bir dönemde, “artık kan akmasın” denilen bir süreçte, Türkiye, 28 Kasım 2015’te değerli bir evladını, faili belli, ama, faili meçhul bırakılmak istenen bir şekilde, meslektaşım, mevkidaşım Tahir Elçi’yi de yitirmenin üzüntüsü içindeyiz.

Değerli meslektaşlarım;

Bir baro başkanı. Diyarbakır gibi bir ilde Baro Başkanlığı yapıyor. Sorunları, sorumlulukları ağır ve Türkiye’nin de içerisinden geçtiği sürecin içerisinde sorunlara çözüm getirebilme doğrultusunda mücadele verirken, bir ay sonra kasımın 28’i ve hala soruşturmasında bir adım ilerleme yok ve Türkiye hala bu faili meçhul cinayetin aydınlatılamamasının utanmazlığını yaşaması gerekir düşüncesindeyim. Siyasi neden, sorumluluk sahibi taşıyanlardır.

Değerli meslektaşlarım;

Türkiye yeni bir anayasayı tartışıyor. Yeni bir anayasayı mı tartışıyor, yoksa kişisel beklentiler ve kişisel çıkarlar için Türkiye’deki fiili hale gelmiş olan durumu hukuki duruma ayarlayabilmek için bir siyasi partinin baskıladığı yönlendirdiği bir anayasa arayışı içerisinde mi? Anayasa bir toplumsal uzlaşma metni. Anayasa toplumsal uzlaşma metni ise en geniş şekilde, toplumun bütün kesimlerini kucaklayacak bir şekilde, katılımcı bir şekilde anayasa hazırlanması lazım. Doğrudur, Türkiye’deki bu anayasa 17 kez değişmiştir. Ama bu Anayasa hala yürürlüktedir ve bağlayıcılığı da ortadadır. Ve katılımcı demokrasinin gereği olarak, şeffaflığın gereği olarak Türkiye’deki bütün katmanların, kimseyi ötekileştirmeden, kimseyi yok saymadan, toplumda kendisini bir azınlık, bir farklılık olarak da görenlerin artık Anayasada yer almasının istendiği bir sürecin içerisinde, bütün bunlardan daha uza, Türkiye’nin 93 yıllık, darbelerle, ara rejimlerle, sıkı yönetimlerle, olağanüstü hallerle geçmesine karşın bir rol model olduğu, Türkiye’nin parlamenter demokratik rejiminin askıya alındığı bir sürecin içerisinde yeni bir anayasaya Türkiye’nin bugünkü koşullarda, Türkiye’de artık terörün olağan hale geldiği, şehit haberlerinin kanıksaktırıldığı, şehit haberlerine artık annelerin, babaların, genç çocuklarının yüreklerinin dayanmadığı bir süreç içerisinde, toplumsal huzur ve barışın olmadığı bir süreçte, yurttaşın can güvenliğinin kalmadığı, yurttaşın hukuki güvenliğinin kalmadığı, yargının rejimi dönüştürebilme ve iktidar mücadelesinin aracı haline getirildiği bir süreçte Türkiye’de yeni bir anayasa yapabilmenin koşulları bulunmamaktadır. Türkiye’de kimse baskılama suretiyle kendi siyasi ikbal ve çıkarları için Türkiye’de toplumsal huzur ve barışın sağlanması için gerekli olan anayasal ortamın olmadığı düşüncesindeyiz ve bu süreç içinde yapılacak olan anayasanın da yine sorunlar yumağı olarak karşımıza çıkacağı düşüncesindeyiz.

Değerli meslektaşlarım;

Yargının sorunları her geçen gün artmakta. Hakim, savcı sayısının açığından, 3600 hakim, savcının meslekten ihraç edildiği ve 2400’ünün tutuklu olduğu, Türkiye’nin toplam hakim ve savcı sayısının 12 bin olduğu bir süreçte, avukatın savunmanın her türlü haklarının kısıtlandığı, avukatlığın artık ifa edilemez olduğu bir dönemin içerisindeyiz. Elbette ki, burada hem adliyelere, personel sayısına, araca, gerece ihtiyacımız bulunmakta. Bunları hiçbirimiz inkar etmiyoruz. Ama, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının olmadığı, sadece kitaplarda yazar hale geldi, uygulamalarda da adının bile anılmadığı, adli yıl açılış törenlerinin kaçak saraylarda yapıldığı, hakim, savcıların kura çekimlerinin saraylarda yapıldığı bir dönemde bağımsız yargı olmadan, tarafsız yargı olmadan, savunma hakkı kısıtlanmadan, savunma şekli unsur olarak görülmeden ayaklarımız üzerinde duramadığımız bir sürecin içerisinde, bizim adliye personelindeki azlığın, icra takibini açıp açamamanın, davanızı açıp açamamanızın bana göre hiçbir önemi bulunmamaktadır arkadaşlar.

İçinden geçtiğimiz dönem gayet net ve açık. Çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnameler ile vekil-müvekkil ilişkisindeki mahremiyetin ortadan kalktığı, 5 günlük görüş yasaklarının getirildiği, müvekkilleriniz ile yapılan görüşmelerinizin kamera kayıtları ile birlikte cezaevi personelinin huzurunda görüşmeler yaptığınız ve böylesi bir süreç içerisinde avukatlık mesleği şekli unsur olarak görülmekte, soy sayılmakta ise, yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığı sağlanamıyor ise, yargı Türkiye’de bir ayak bağı olarak görülüyor ise o zaman biz bu kongreleri yapma nedenimizi, bu kongreleri sosyal tesislerde mi yapılıp yapılmamasını yada çeşitli etkinliklere az para mı harcandı çok para mı harcandığının, çok ötesindeki bir sorunlar yumağı içerisinde olduğumuzu gözden kaçırmamız gerekir değerli meslektaşlarım.

Evet. Türkiye’nin hukuk fakültesi eğitimine de bakmamız lazım. Doğru. Bugün Türkiye’nin hukuk fakültelerine baktığımızda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 5, devlet üniversitelerimizde 35, vakıf üniversitelerinde 44 olmak üzere 84 hukuk fakültemiz bulunmaktadır ve henüz eğitim-öğretime açılmamış 4 hukuk fakültesi ile bir vakıf hukuk fakültesinin bulunduğu da verilerle ortadadır. Avukatlık Yasası’nda 2006 yılında yapılan bir değişiklik var. Avukatlık sınavını başarmış olmak sözcüğü birini maddeden çıkarılmak koşuluyla Avukatlık Yasası’nda bir düzenleme yapıldı. 2007 yılında ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi bunu Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ve Anayasa Mahkemesi 15 Ekim 2009 gün 2007/16 esas 2009/147 karar ile 1’e karşı 10 ile oy birliğiyle önüne gelen bu iptal istemini kabul eyledi ve 8 Ocak 2010 gün ve 27456 sayılı Resmi Gazete’de de yayımlandı. Anayasa Mahkemesi kararlarının yine Anayasa 153-son gereğince Yasama, Yürütme, Yargı organlarını, gerçek tüzel kişileri bağlamadığını unutmamamız gerekir.

Şimdi buradan bakıyoruz. Hukuk Devleti’nin olmazsa olmaz koşulu olan bağımsız yargı, yargının olmazsa olmaz koşulu olan savunmayla birlikte anlam kazanır. Savunma, Sav-Savunma-Karar üçgeninden oluşan, yargının vazgeçilmez öğesidir. Adaletli bir yargılamanın varlığı ancak avukatın etkin katılımı ile sağlanabilir. Avukatlığın önemi ve özelliği nedeniyle bu mesleğe girişin, kimi koşul ve kayıtlamalara bağlı kılınması hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının gereğidir. Devam ediyor ve ondan sonra diyor ki, 10’a 1 ile bu yasanın iptaline yönelik, 1 oyla kabul ediyor. 10’a 1.

Yani avukatlık mesleğini ifa edenlerin de belli bir vasıf ve niteliği taşıması. Savunma gibi son derece önemli bir görevi yerine getirdiğinden, bu mesleğe sadece bir yıllık staj sonrasında, avukatlık ruhsatnamesine ulaşılmaması gerektiği 2009’da karar vermiş, 2010’da Resmi Gazete’de yayınlanmış. 2 ay sonra Ocak. 7’nci yılına girdi. Adana Baro Başkanı mı yeni düzenleme yapılmasına engel oluyor siyasi iktidara? Hani birçok olumsuzlukların nedeni olarak Adana Barosu Başkanlığı’nı gören arkadaşlar var ya onlara hitaben söylüyorum. İşte taş gibi karar. Anayasa Mahkemesi vermiş 10’a 1 ile. Anayasa da yürürlükte ve bağlayıcılığı var. Diyor artık “Yeter. Hukuk fakültelerinin sayılarındaki bu artışı, bu artıştaki eğitimdeki içeriğindeki niteliksizleşme ve nicelikteki artış avukatlık mesleğinin saygınlığına ve onuruna zarar verir hale gelmiştir.

Hep beraber de yaşayarak görüyoruz. Yani bunun için işte 7’nci yılına giren, o dönemde 36 hukuk fakültesi varken, ama, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmaması nedeniyle işte 84’e kadar ulaşmış. Adana Barosu’nda 241 stajyer avukatın ve sadece 4 yıllık dönemimizde de 600’e yakın ruhsat verdiğimizi sizlere bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Elbette ki genç meslektaşlarımızın sorunları son derece ağır. Biz de meslektaşlarımızın bu sorunlarının bir nebze de olsa hafifletilebilmesi için bazı çabaların, bazı girişimlerin içerisinde bulunduk. Ama elimizden daha fazlası da gelmemektedir. Çünkü, avukatlık mesleğinin sorunlarının çözümlenebilmesi savunmaya şaşı gözle bakmayan, savunmanın varlığını kabul eden, bir yasama organının Avukatlık Yasası’nda ve diğer yasalarda avukatlık faaliyet alanlarını genişletebilecek doğrultuda gerekli düzenlemeleri yapabilmesi elzemdir, vakit gelmiştir ve geçmektedir de. Avukatlık sorunlarının sorunları birbirimiz arasında tartışılarak da çözülememektedir.

150’ye yakın hukukçu milletvekili bulunmaktadır. Ben bir Baro Başkanları Toplantısı’nda mevkidaşlarıma da önerdim. Gelin bu hukukçu milletvekillerini mesleğine sahip çıkmayan milletvekillerini, seçildikten sonra gittiğinde hangi günlerde ne şartlarda mesleğini ifa ettiğini unutan milletvekillerinin gelin kayıtlarını silelim, onlar İdari Mahkemesi’nde, Danıştay’da uğraşsınlar, bize karar getirsinler. Gerçekten bu duruma gelmiştir.

Türkiye’de 2013’ün 4 Nisan’ında, Sezgin Tanrıkulu’nun avukatların içerisinden geçtiği sosyal durumlarındaki kötüleşmenin, intihar sayısının, avukatların aleyhine yönelen aleyhlerine yönelen icra takiplerinin artması nedeniyle Meclis Araştırma Önergesi verdiği oturumda yine bu komisyonun kurulması çoğunluğu hukukçu milletvekillerinin bulunduğu komisyonca reddedilmiştir. Bu ayıp ta onlara yeter diyorum. Bu ayıp da onlara yeter.



(Salondaki katılımcılar alkışlıyor)
Değerli meslektaşlarım;

Genel kurulda söylemek istediklerimi ağır ağır tamamlıyorum. Birlikte yaptık. Elbette eleştirilmez değiliz. Eleştirilere karşı hasımsız da hiç değiliz. Eleştiriler yapıldığında da hemen Türkiye adliyelerinde soluk alanlardan da değiliz. Hemen o basit hakaret cümleleri içerisine giydirilerek, koşa koşa yurttaşını adliyeye taşıyanlardan da değiliz çok şükür.

Tabi bugünlerde farklı bir sorun daha yaşıyor Türkiye. Öncelikle biz devletlerin egemenlik haklarına ve toprak bütünlüğüne saygı duymak zorundayız. Dünya döndükçe Suriye ile 911 kilometre Irak’la 378 kilometrelik sınırımız bulunmaktadır. Elbette ki Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e devreden ve bugünlere kadar gelen tarihsel komşuluk hukukunun işlemesi gerekir. Türkiye’nin bugünkü gelişmeler karşısında, 2011’de Suriye’de yaşanan iç savaşta, o iç savaşa müdahil olarak, o iç savaşta ülkesinde çıkan yangına, komşuluk hukuku doğrultusunda bakmaksızın, çeşitli terör örgütlenmelerine de destek verilmek suretiyle, lojistik yardımlar yapılmak suretiyle o yangın daha da artmış ve artık bugün bizi de içerisine alacak hale gelmiştir. Türkiye’nin cetvel ile çizilen bir haritada, Ortadoğu bataklığında yeri yoktur. Türkiye, komşularının egemenlik haklarına, hükümranlık haklarına, toprak bütünlüğüne saygı duymak zorundadır. Elbette ki bölgesindeki bu gelişmeler doğrultusunda çeşitli politikaları geliştirmek zorundadır. Ama, bu ne bir emperyal yayılmacı olması gerekir, ne de ayakları üzerinde durmayan, öngörüsüz, maceracı politikalarla, Türkiye’nin çocuklarını Ortadoğu bataklığına gömerek ve onların annelerini, babalarını bir kez daha yasa boğmaya Türkiye’de hiçbir yöneticinin hakkı yoktur. Türkiye, eskisi gibi rol model olmak zorundadır. Kurtuluş Savaşı vermiş, milli demokratik devrim mücadelesinden geçmiş, Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştirmiş ve bölgesindeki bu uygulamalarla bir rol model haline gelmiş, komşuları ile sıfır sorundan, sorunsuz olmadığımız komşunun kalmadığı bir hale gelinen bu dönemde Türkiye çocuklarını, gençlerini ateşe atamaz, atmaması için de her şeyi yapmaya hazırız.

Değerli meslektaşlarım

Bu 4 yıllık zaman içerisinde insanız yanlışlarımız olmuştur.

İnsanız, değerlendirmelerde yanlışlık yapmışızdır. Uygulamalarda yanlışlık yapmışızdır.

Kırmışızdır ama özde kimseye kırgınlık yaşatacak bir şeyimiz olmamıştır. Yapımızda öyle bir kindarlık, nefret duygularını taşıyan bir insan değilim.

Bu 4 yıllık zaman dilimi içerisinde kırdığım, eksiklik gösterdiğim konulardan dolayı Adana Barosu’ndaki tüm meslektaşlarımdan özer dilerim.

Ve yine bu 4 yıllık zaman dilimi içerisinde, 2012’de karşınızda “40 yaşında kendimi Adana Barosu’na vakfetmekten onur duyarım” demiştim. Evet 40 yaşında bir isme 4 yıllık zaman dilimi içerisinde, genel kurulun teveccühleri ile bugünlere geldik. Olağanüstü bir dönemin baro başkanıydım. Ülkenin hop oturduğu, hop kalktığı bir süreçti. Ülkenin ileri demokrasi adı altında olağanüstü her türlü uygulamanın olduğu bir dönemdi.

Birlikte çalıştığım, birlikte çalışmaktan onur duyduğum yönetim kurulu arkadaşlarımla beraber Türkiye’nin her yerinde olmaya çalıştık.

Kâh Cerahtepe’deydik çevre için, gelecek nesiller için.

Kâh Soma katliamındaydık, madenciler için.

Kâh Ali İsmail’lerdeydik, Berfin Elvan’lardaydık, Türkiye’nin demokrasi arayışları için, hak arayışları için Can Dündar’lardaydık.

Evinde yapılan aramada katledilen Dilek Doğan’lardayrık.

Her yerde olduk, sizlerle birlikte yaptık. Elbette eleştireceksiniz.

Biz susmadık. Biz kaba göre şekil almadık. Biz hukukun siyasetini yaptık. Günlük siyasi partiler arasında gerçekleşen kısır döngüler yada tartışmaları kendimize ilke edinmedik. Bir hukuk devletinde Baro Başkanı konuşmayacak, kim konuşacak değerli genel kurul, kim konuşacak?. Kim konuşacak?

Eylemi biz yapmayacağız da kim yapacak ? Kim yapacak kim?

Onun için yol kesin, genel kurulu tenzi ederim ama bu ambiyane bir sözdür. Eşkıyalık da yapsanız insanlığı elden bırakmayın, insafsızlık yapmayın.

Ben bu anlamda bu 4 yıllık süreç içerisinde tüm organlarda birlikte çalışmaktan onur duyduğum tüm meslektaşlarıma en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Ne yapıyorsak tartışarak, birlikte yönetme kültürü içerisinde yerelden ulusala baroyu taşıyabilmenin mutluluğunu ve onurunu yaşamaktayım. Bu süreç içerisinde sizlere İsmail Cem’in hasta yatağında iken Can Dündar ile hazırladığı kitabındaki ‘Veda’ şiiri ile ayrılıp, daha sonra da huzurunuzda hiç görünmeyenler, hani şimdi biz huzurunuzda saz ekibiyiz. Bu saz ekibinin bir de gerçek enstrümanlarını çalanlar var. Görünmeyen isimler var. Her gün onlarlasınız. Onların gülen yüzü, vefakar, cefakar ve hep bir ailenin onurlu evlatları olan Adana Barosu personelini de huzura almak istiyorum.

Adana barosu personelini de huzuru almak istiyorum. Buyurun.

(Salondaki katılımcıların alkışları)

Türkiye’nin 6’ncı büyük barosu.



(Salondaki katılımcıların alkışları)

23 personelimizle sizlere hep hizmet vermeye çalıştık. Girdiğim hiçbir harpten, girdiğim hiçbir etkinlikten, organizasyondan yüzüm kızararak çıkmadım. Aksine hep yüzümüz ağarttılar ve bunu gerek Türkiye Barolar Birliği nezdinde, gerek illerden gelen baro başkanlarımızın övgülerin hepsi, ne kadar söylesek azdır. Bu süreç içerisinde eğer ben bu personelimizi de kırmış isem onlar da haklarını helal etsinler. Bugün bir helalleşme zamanı.



(Salondaki katılımcıların alkışları)
Çok ileri bir tarihte 

Çok yaşlı olarak 

Sessizce ayrılmalıyım 

Kimseye pek gözükmeden 

Ve kimseyi rahatsız etmeden. 

Masamın üzerinde 

Dünden kalan işler 

Tamamlanmamış yazılar 

Okunmayı bekleyen kitaplar 

Ve anılar ve umutlar. 

Filleri kuyruğundan çekerek 

Tepeleri aşırtmaktı görevim 

Günler bitti filler tükenmedi 

Ben elimden geleni yaptım

Gerisini siz tamamlayın. 

Boşa geçmedi hayatım 

Daha fazlası olabilirdi ama 

’Buna da şükür’ demeliyim 

İşte sevgili dostlar 

Ben böyle veda etmeliyim



Hepinize en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə