Atatürk İlkeleri ve İnklap Tarihi



Yüklə 2.15 Mb.
səhifə1/40
tarix29.10.2017
ölçüsü2.15 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40

İnkılap (Devrim) Kavramı -1 3

TOPLUMLARIN EVRİMİ 3

İNKILAP (DEVRİM) KAVRAMI 4

Türk İnkılabına Yol Açan Nedenler-2 5

GİRİŞ 5

OSMANLI TOPLUM VE DEVLET DÜZENİ 6



OSMANLI DEVLETİNDE ISLAHAT HAREKETLERİ 8

Islahat Hareketlerinin Evreleri 8

Osmanlı Devleti'nin Sona Erme Sürecine Girmesi - Birinci Dünya Savaşı -3 11

Başlıca Düşünce Akımları 12

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI 13

Savaşın Gelişmesi 14

Osmanlı Ülkesinde Açılan Cepheler 14

Osmanlı Devleti'nin Parçalanmaya Başlaması ve Buna İlk Tepkiler -4 16

GİRİŞ 16

OSMANLI DEVLETİNİ PAYLAŞMA ANTLAŞMALARI 17

MONDROS ATEŞKES ANLAŞMASI 18

PARÇALANMA SÜRECİNİN BAŞLAMASI-İŞGALLER 20

İşgaller 20

Yunan İşgalleri 20

İŞGALLERE KARŞI İLK TEPKİLER 21

Mustafa Kemal Paşa'nın Olayları Değerlendirmesi ve Tutumu -5 22

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA MUSTAFA KEMAL PAŞA 22

MUSTAFA KEMAL PAŞANIN İSTANBUL'DAKİ ÇALIŞMALARI 23

MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN SAMSUN'A ÇIKIŞI 24

Mustafa Kemal Paşa’nın İlk Çalışmaları 25

AMASYA TAMİMİ 25

Kongreler Yolu İle Örgütlenme ve Kuvayı Milliye -6 26

GİRİŞ 26

ERZURUM KONGRESİNE KADAR GELİŞİM 27

ERZURUM KONGRESİ 27

ERZURUM'DAN SİVAS'A 28

SİVAS KONGRESİ 29

SİVAS'TAN SONRA TOPLANAN KONGRELER 31

KUVAYI MİLLİYE 31

Misak-ı Milli'den Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne -7 32

GİRİŞ 32

SİVAS KONGRESİNDEN SONRAKİ SİYASAL GELİŞMELER 33

MECLİS-İ MEBUSAN'IN AÇILIŞI 34

MİSAK-I MİLLİ 35

Misak-ı Milli'nin Sonuçları 36

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILIŞ HAZIRLIKLARI 37

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Kuruşulu, Yapısı ve Çalışmaları -8 38

GİRİŞ 38


TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NİN AÇILIŞI 38

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN YAPISI 39

TBMM'nin Yapısı 39

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NE KARŞI TEPKİLER 41

Ulusal Ordunun Kurulması ve Kurtuluş Savaşı (1920 Yılı Sonuna Kadar) (Birinci Bölüm) -9 42

GİRİŞ 43


ULUSAL ORDUNUN KURULMASI 43

Kaynak Sorunu 44

SİYASAL GELİŞMELER 45

Sevr Barışı'nın Hükümleri 46

SEVR BARIŞINDAN SONRAKİ GELİŞMELER 47

DOĞU CEPHESİNİN KURULUŞU VE İLK BÜYÜK BAŞARI 47

Kurtuluş Savaşı -10 48

1920 YILININ BİTİŞİNE DOĞRU SİYASAL GELİŞMELER 48

SAKARYA SAVAŞINA KADAR BATI CEPHESİ DIŞINDAKİ CEPHELERDE DURUM 49

BATI CEPHESİNDE SAVAŞIN GELİŞİMİ VE SİYASAL OLAYLAR 50

SAKARYA SAVAŞI 51

BÜYÜK TAARRUZ 53

Kurtuluş Savaşı'nın Bitişi (Mudanya Ateşkes Antlaşması / Saltanatın Kaldırılması / Lozan Antlaşması) -11 54

GİRİŞ 54


MUDANYA ATEŞKES ANLAŞMASI 55

SALTANATIN KALDIRILMASI 57

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI 58

Cumhuriyetin İlanı - Halifeliğin Kaldırılması ve Bu Devrim Adımlarına Tepkiler -12 60

GİRİŞ 60

CUMHURİYETİN İLANI 61

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI 62

CUMHURİYETİN İLANINA VE HALİFELİĞİN KALDIRILMASINA KARŞI TEPKİLER 63

Anayasal Sistemin Kurulması ve Gelişimi -13 66

GİRİŞ 66


1924 ANAYASASI 67

1924 Anayasası'nın Genel Yapısı 68

Devletin Kuruluş Esasları 68

1961 ANAYASASI 69

1982 ANAYASASI 71

TÜRK ANAYASALARININ GETİRDİĞİ DÜZENLEMELERİN GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ 71

Türkiye Cumhuriyeti'nin İç Siyaseti (1923-1995) -14 72

GİRİŞ 72


ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜNE KADAR TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İÇ SİYASETİ 72

ATATÜRK'TEN SONRA TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN GENEL SİYASAL DURUMU 75

İSMET İNÖNÜ DÖNEMİNDE İÇ SİYASET 76

1950-1995 DÖNEMİNDE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İÇ SİYASETİ 77

Türkiye Cumhuriyeti'nin Dış Siyaseti (1923-1995) 15 78

GİRİŞ - BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDAN SONRA DÜNYADAKİ GENEL SİYASAL DURUM 78

CUMHURİYETİN KURULMASINA DEĞİN TÜRK DEVLETİNİN DIŞ SİYASETİ 79

ATATÜRK'ÜN YAŞAMDAN AYRILMASINA KADAR TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DIŞ SİYASETİ (1923-1938) 79

1938-1950 YILLARI ARASINDA TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DIŞ SİYASETİ 82

1950-1995 ARASINDA TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN DIŞ SİYASETİ 84

İnkIlâplarIn Temel Özellikleri ve Türk İnkIlâbI -16 84

KÜLTÜR KAVRAMI 84

Kültür Ögeleri 84

KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ 85

İNKILAPLARIN [DEVRİMLERİN] TEMEL ÖZELLİKLERİ 87

TÜRK DEVRİMİNİN YİNEL YAPISINA KISA BİR BAKIŞ 87

Türk İnkIlâbInI Etkileyen AkImlar -17 87

Türk İnkılabını Etkileyen Akımlar 87

AYDINLANMA ÇAĞI 88

İNSAN HAKLARINA VE ÖZGÜRLÜKLERE YÖNELME 90

BATIDAKİ GELİŞMELERİN TÜRK İNKILABINA ETKİLERİ 92

Demokratik Hukuk Devleti (Türk İnkIlâbInIn Hedefi) -18 93

DEVLET VE HUKUK 93

İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLER 95

DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ VE GÜVENCESİ 97

TÜRK DEVRİMİ VE DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ 98

Türk Hukuk Sisteminin Kurulması -19 98

GİRİŞ 98


TÜRK HUKUK DEVRİMİ 99

Türk Eğitim Sisteminin Kurulması -20 103

GİRİŞ 103

TÜRK İNKILABI AÇISINDAN EĞİTİMİN ÖNEMİ 104

TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNİN KURULMASI 104

HARF DEVRİMİ 105

EĞİTİM ALANINDA DİĞER DEVRİM ATILIMLARI 106

Türk Ekonomisinin Yeniden Yapılanması -21 107

Ekonominin Tanımı 107

Ekonomik Sistemler 107

Liberal Ekonomik Sistemler 107

Sosyalist Ekonomik Sistemler 107

Karma Ekonomik Sistemler 107

Maliye Kavramı 108

OSMANLI DEVLETİ’NİN EKONOMİK VE MALİ YAPISI 108

CUMHURİYETİN KURULUŞ YILLARINDA EKONOMİK VE MALİ DURUM 108

EKONOMİYİ DÜZE ÇIKARTMA YOLUNDAKİ İLK GİRİŞİMLER 109

EKONOMİ REJİMİNDE YENİLİK: DEVLETÇİLİK İLKESİNİN UYGULANMASI 110

YİNEL DEĞERLENDİRME 111

Türk Toplum Yaşamına Düzgünlük ve Sağlıklı İşlerlik Getiren Diğer Yenilikler -22 112

KİŞİLİĞİN HUKUK DÜZENİ İÇİNDE BELİRGİNLEŞMESİNDEKİ ÖGE: SOYADI 112

KILIK - KIYAFETİN DÜZGÜNLEŞTİRİLMESİ 113

ÖLÇÜLERİN DEĞİŞTİRİLMESİ 114

SAĞLIK İŞLERİNİN DÜZENLENMESİ 114

Atatürk İlkelerinin Genel Niteliği (Atatürkçülük Bir İdeoloji midir?) -23 114

ATATÜRKÇÜLÜK BİR İDEOLOJİ (DÜŞÜNCE SİSTEMİ) MİDİR? 115

ATATÜRKÇÜLÜK İDEOLOJİSİNİN ÖZELLİKLERİ 117

ATATÜRK İLKELERİNİN NİTELİĞİ 118

Atatürk İlkeleri (1) / Cumhuriyetçilik -24 119

CUMHURİYETİN HUKUKSAL VE SİYASAL NİTELİĞİ 119

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ 119

ATATÜRK CUMHURİYETÇİLİĞİ 120

ATATÜRK CUMHURİYETÇİLİĞİ 122

Atatürk İlkeleri (2) / Milliyetçilik (Ulusçuluk) -25 123

“ULUS” [MİLLET] KAVRAMI 123

ULUSÇULUK [MİLLİYETÇİLİK] 125

ATATÜRK ULUSÇULUĞU 125

Atatürk İlkeleri (3-4) / Halkçılık ve Devletçilik-26 128

HALKÇILIK 128

DEVLETÇİLİK 129

HALKÇILIK VE DEVLETÇİLİK ARASINDAKİ İLİŞKİ 130

Atatürk İlkeleri (5) / Laiklik -27 131

LAİKLİK KAVRAMI VE DÜNYADAKİ YİNEL TARİHSEL GELİŞİMİ 131

TÜRKİYE’DE LAİKLİK 132

Atatürk İlkeleri (6) / İnkılapçılık (Devrimcilik) -28 133

"İNKILAP" VE "İNKILAPÇI" KAVRAMLARINA YİNEL BİR BAKIŞ 133

ATATÜRK'E GÖRE TÜRK İNKILABI [DEVRİMİ] 134

BİR ATATÜRK İLKESİ OLARAK "İNKILAPÇILIK" [DEVRİMCİLİK] 135

Atatürkçülüğe Karşı Eleştiriler ve Yanıtları -29 135

ATATÜRK’ÜN KİŞİLİĞİNE KARŞI ELEŞTİRİLER 136

ATATÜRKÇÜLÜĞE YÖNELİK ELEŞTİRİLER 137

Genel Değerlendirme -30 139

TÜRK DEVRİMİNİN NİTELİĞİ 139

TÜRK DEVRİMİNİN SONUÇLARI 140

SON SÖZ 144


İnkılap (Devrim) Kavramı -1

TOPLUMLARIN EVRİMİ

Aklı olan ve konuşabilen insanlar, toplum halinde yaşamaya başladıklarından beri, pek çok zorluklarla da karşı karşıya geldiler. Güçlü olan güçsüzü ezebiliyordu. Suçlar işleniyor ve kişiler zarar görüyorlardı. Diğer yandan başka toplumlardan gelen saldırılar da insanların huzurunu kaçırıyordu. İnsan, kendi varlığını toplum içinde geliştirirken, bu tür tehlikelerin de bir ölçüde dışında olması gerekti. İnsanların toplum içinde örgütlenerek bu tür tehlikeleri önleyebilmeleri kolay olmamıştır. İnsanoğlu yeryüzünde bundan aşağı yukarı bir milyon yıl kadar önce belirdi. Bugünkü insanların atası olan tür ise yavaş yavaş gelişerek, bundan 200 bin yıl kadar önce ortaya çıktı. Bundan 20 bin yıl önce insanların artık giderek bir arada yaşamaya başladıkları arkeologların bulgularını değerlendiren antropolog ve etnologların çalışmalarından anlaşılıyor. Ama bu ilk toplumlar pek basit bir yaşam tarzı üzerinde kuruluydu. "Birey" henüz toplum içindeki yerini almamıştı. Bir topluluk içindeki bütün insanlar eşdeğer sayılıyordu. Bu nedenle toplum kendi kendini yönetiyordu. Belli bir şef ortaya çıkmamıştı. Bütün işler kolektif olarak görülüyordu. Sözgelimi, erkekler hep birlikte ava çıkıyorlar, elde ettiklerini aralarında paylaşıyorlardı. Bir kadın çocuk doğurunca, bu yeni varlık bütün topluma ait sayılıyordu. Başka bir deyişle "aile" henüz oluşmamıştı. Bu insanların kullandıkları mallar üzerinde herkesin hakkı vardı. Yani "mülkiyet" kavramı da henüz bilinmiyordu. Toplumda suç sayılan bir eylemi yapan yerine, yine o toplumdan herhangi biri cezalandırılabilirdi. Sözün özeti, "bireylik" bilinci henüz doğmamıştı.

"Devlet" Düzenine Geçiş

İnsanoğlu aklını kullanıp geliştirirken kendi benliğinin de farkına varmaya başladı. Bu bilinçlenme önce "aile" kavramının belirmesine yol açtı. Dünyaya gelen çocuklar artık gerçek anne ve babalarına bırakılıyordu. Onlara bakma işini anne yüklendi. Baba ise bu küçük topluluğu beslemek, geçindirmek için gerekli işleri yapacaktı. Daha önceki dönemde kadın ile erkek arasında önemli bir fark yok iken, şimdi bu iki tür arasında kendiliğinden bir görev ayrımı doğdu. Kadın evde kalıp çocukları yetiştirmek, diğer işleri yapmakla uğraşırken; erkek, evin dışında geçim ve savunma için gereken çalışmalar içindeydi. Aileler, bir arada yaşamak zorundaydılar. En güçlü erkeğin başında bulunduğu aile, giderek diğer aileler üzerinde bir üstünlük kurdu. Bu arada kişisel mülkiyet de doğuyordu. Aile ile mülkiyet duygusu gelişmişti. Şimdi sahip olunan malların da korunması gerekti. En güçlü ailenin başında bulunan erkek, aynı zamanda bir hayli varlıklı idi. Artık o çevredeki aileler sözü geçen ailenin başkanına itaat etmenin kendi çıkarlarına uygun olacağını anladılar. Böylece "boy" veya "kabile" dediğimiz ilk siyasal birlik belirmiş oldu. Kabilenin başındaki şefi ya o topluluğun içindeki diğer aile babaları seçiyorlar veya şef, kendi gücünü kabul ettirip, bu görevi yüklendiğini çevresine benimsetiyor; o ölünce de çocuklarından biri şef oluyordu. Giderek bazı kabileler aynı inanca sahip olduklarını, aynı dili konuştuklarını, aynı düşmanların tehdidi altında bulunduklarını anladılar. Yine aynı ekonomik çıkarların birbirlerini bağladığının da farkına vardılar. Böylece kabileler birleşmeye, bunların içinde en güçlü olanın şefi de biraraya gelen bu kabilelerin başkanı olarak tanınmaya başladı. Bu kişiye ister "kral" deyin, ister "bey", anlamı değişmez. O kişi artık kabileler arasındaki düzeni sağlamaktadır. Buyrukları kabilelerin ortak inancına, yani dinine uygun ise yasa durumunu almaktadır. Yasalara uymak zorunludur. Uymayan cezalandırılır. Böylece dünyanın çeşitli yerlerinde siyasal nitelikte birlikler belirdi. Artık eski kolektif düzen geride kaldığı gibi, kabilelerin başlarına buyruk hareket etmeleri de önlenmişti. Sözün kısası "devlet" doğmuştu. Şurasına da dikkatinizi çekmek gerektir: Tarih boyunca bu gelişme içine bütün insanların girdiğini söylemek mümkün değildir. İsa’nın doğumundan üç bin yıl kadar önce beliren ilk devletlerin sayısı azdı ve insanların çoğunluğu yukarıda ilk söylediğimiz süreçlerin içindeydi. Bugün bile henüz devletleşme aşamasına gelememiş topluluklar, az da olsa gözümüze çarpar. Demek ki devlet kurabilmek insanın eriştiği çok önemli bir gelişme aşamasıdır.



Devlet’in Gelişimi

Yukarıdaki ana başlığımız "Toplumların Evrimi" adını taşıyor. İşte toplumların gelişmesinin geçirdiği süreç onların devlet aşamasına gelmeleriyle ilk sonucunu vermiştir. Öyle ki, "devlet" kuramayan toplumlar ilerleyememişler; ya ilkel koşullar altında yaşamlarını sürdürüp bir üst kültüre geçememişler veya çevrelerinde devlet kurmuş başka toplulukların tutsağı olmuşlardır. Öyle ise devlet, belli bir kültür düzeyine erişmiş toplumların ortaya çıkardıkları bir önemli kurum oluyor. Devlet olmadan kültür de ilerlemez. Zira değerlerin üretilmesi için gerekli düzen devlet gücü tarafından sağlanır. Devletler kendilerine can veren toplulukların kültür düzeylerine, uygarlık derecelerine göre gelişirler. Devleti geçerli kılmak için onun sahip olduğu gücü toplum bireylerinde geçerli kılacak bazı temellere ihtiyaç vardır. Devlet ancak bu yolla varlığını hissettirebilir. Bu temel binlerce yıl "din" olgusuna dayandırılmıştır. Zira ilk insan aklını kul anıp çevresini değerlendirmeye başladığı andan itibaren edindiği bilgilerle açıklayamayacağı pek çok olay görmüş, bunların nedenini doğa üstü saydığı güçlere bağlamıştır. Hele özellikle ölüm olayı insanları çok düşündürmüş, bunun açıklamasını yapabilmek için yine doğa üstü bazı kavramlara başvurmak zorunluluğunu duymuştu. "Din" işte bu zorunluluklardan çıktı. Her toplum, ilk zamanlarda kendine özgü din anlayışına sahipti. Bu anlayış toplum içinde yaşayanlar arasında birleştirici bir rol oynuyordu. Siyasal güce sahip olmaya başlayan şefler de bu dinsel inançlara dayanarak buyruklarını geçerli kılabiliyorlardı. Bu nedenle, ilk devleti kuran Sümerlerin siyasal şefleri dinlerinin baş rahipleriydi. İlkçağda kurulan pek çok ileri devlette artık adına "hükümdar" diyeceğimiz krallar, bazen, Mısır'da olduğu gibi, kendilerini doğrudan doğruya Tanrı dahi sayabilmiş ve toplum da bunu kabullenmişti. Demek istediğimiz şu ki, devlet dediğimiz o büyük toplumsal gücü el erinde bulunduranlar, geçerliliklerini sağlamak için en büyük dayanağın din olduğunu anlamışlardı. İlkçağda bir ölçüde halk egemenliğine dayanan eski Yunan kent devletlerinde (polislerinde) bile, seçilen yöneticiler pek çok işi yapabilmek için tanrıların iznini almak veya onlara danışmak gereğini duyarlardı. Bir yöneticinin bu yola gitmemesini halk asla kabullenemezdi. Demek ki İlkçağda "demokrat" adıyla niteleyebileceğimiz toplumlarda bile devlet gücü dolaylı da olsa dine dayanıyordu. Bu gelişmeyi doğal ve tartışmasız kabul etmek gereklidir. Zira tarihsel olguların ancak sebepleri araştırılır, ama olanları bugünkü müthiş bilgi düzeyimizle eleştirmemiz doğru değildir. Bu anlattıklarımız insanoğlunun gelişmesinde attığı ilk, fakat çok önemli adımlardı. Ama dine dayansa da devletler, kültür düzeyleri sürekli yükselen insanların bu gelişmesine paralel olarak varlıklarını sağlamlaştırmışlardır.


Devlet, kendisine güvenen insanları ancak "hukuk" kuralları koyarak yönetebilir. Hukuk kuralları devletin üstün gücünü gösteren en önemli kanıtlardır. Bir devlette hukuk kuralını, devlet gücüne sahip olan veya olanlar koyar ve o kurallara uyulmasını yine devlet gücü sağlar. Bir devletin gelişmişlik derecesi, hukuk kurallarının mümkün olduğunca açık, herkes için eşdeğerli olması ve adaletle uygulanması ile ölçülür. Ama ne yazıktır ki, devletler çok uzun bir süre, insanoğlunu ekonomik ve siyasal bakımdan ileriye götürmek yerine onların mevcut düzenlerini korumakla yetinmişlerdir. Bundan dolayı pek çok devlette yaşayan insanlar "yurttaş" arasında hukuk kurallarının uygulanması açısından farklar gözetilmiştir. Bu açıdan birbirine eşit insanların yaşadığı gruplarda da bu kez kadın-erkek arasında farklar görülmüştür. Kadın, aile oluşup belli ev içi görevler yüklenince, erkekten giderek farklı bir duruma gelmiştir. Öyle ki bazı toplumlar kadınlara çok kısıtlı haklar tanımışlardır. Erkek binlerce yıl hukuku hem yapan, hem de doğrudan doğruya uygulayan kişi durumuna gelmiştir. Günümüzde bile pek çok toplumda kadın-erkek eşitsizliği sürüp gidiyor. Demek ki insanlara hak sahibi olup olmama açısından farklılıklar verilmiştir. Bazı insanlar ise tam bir eşya gözüyle görülmüştü. Onlara "köle" denilirdi. Kölelik düzeni son iki yüz yıl öncesine kadar varlığını sürdürdü.
Ama devletler, bulundukları çevre ve içinde barındırdıkları yurttaşların niteliklerine göre bazı gelişmeler de göstermişlerdir. Hükümdarların akıllı, bilge kişiler olmaları, yaşadıkları çağın düşünsel niteliğinden daha üstün bir yapıya sahip bulunmaları da devletlerin zaman zaman köleler dışında bütün yurttaşlarına bir ölçüde de olsa eşit davranılmasını sağlamıştır. Ama bu tür gelişmeler geçici olmuştur. Tarih boyunca, devletlerin gelişimi Avrupa'da "Aydınlanma Çağı" başlayıncaya kadar inişli çıkışlı bir grafik çizdi. Sözgelimi, Roma İmparatorluğu ufak bir cumhuriyetten doğmuş, giderek çok güçlü, koyduğu hukuk kurallarını egemen olduğu ve bugünkü Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerinin çoğunu kapsayan çok büyük bir alanda uygulayabilen bir devlet haline gelmiştir. Ama İsa'nın doğumundan üç yüz doksan beş yıl sonra bu üstünlüğünü yitirmiş, bölünmüştü. Bugünkü Batı Avrupa'da Roma İmparatorluğunun enkazı üzerinde yeni ve güçlü bir devlet kurulamamıştı. Elbette bunun -kavimler göçü gibi- nedenleri vardır. Diyeceğimiz şudur ki, Roma İmparatorluğunun Avrupa'daki varlığı sona erdikten ancak bin yıl kadar sonra, tekrar güçlü ve koydukları hukuk kurallarını ülkelerinin her yanında uygulayabilen devletler ortaya çıkmıştır. Ama bu devletlerin de düzeni hükümdarlığa dayanıyordu. Hükümdarlar da güçlerini dinden Hristiyanlıktan alıyorlardı. Dünyanın başka yerlerindeki gelişmeler de aşağı yukarı bu doğrultuda gerçekleşmiştir. Türklerin devlet yapıları ve gelişmesini ise ileride yeri geldiği zaman gözden geçireceğiz.

İNKILAP (DEVRİM) KAVRAMI



Devlet, toplum halinde yaşayan insanlar için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Devletler, tarih içinde evrimsel bir gelişme geçirdiler. Bu evrim, belirtildiği gibi çok uzun bir süre, tam ve doğru bir çizgi üzerinde gelişmedi. Devletler oluştu, biçimleri değişti, güçlendiler veya ortadan kalktılar; yerlerine yenileri geldi. Bu süreç bitmiş değil. Öyle ise şu soruyu sormamız gerekli: Devletler neden böyle bir gelişme içindeler? Bu sorunun cevabı basittir. Bir devleti yönetenler, onun içinden çıktığı toplumun yapısına, kültürüne uygun davranmak zorundadır. Ama diğer yandan, devlet gücünü ellerinde tutanlar, bu gücü toplumun gelişmesi için de kullanmalıdır. Yönetici, toplumun ihtiyaçlarının, ilerlemesi için gerekli koşulların nasıl sağlanacağını bilmelidir. Bu konularda hiçbir bilgisi ve becerisi olmayan yöneticiler eğer dürüst ve vicdan sahibi iseler belki devletin yaşamını düzgün bir biçimde sürdürürler; ama toplumu ileriye götüremezler. Bu da devlet yapısının bir süre sonra çürümesine neden olur; işte size bir çöküş nedeni.
İlkçağdan beri bazı devletlerde çıkan sınırlı sayıda hükümdarlar, toplum yapısını ileri götürme denemelerini göze almışlar, ama bunlar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bazı durumlarda da çok kötü yönetilen,ezilen kimi toplumlarda yöneticilere karşı tepkiler doğmuş; ama bu tür tepkiler genellikle bastırılmıştır. Bu tür tarihsel deneylerin başarısızlığı, "insan"ın henüz gerekli düşünce özgürlüğüne kavuşamaması, kendisine doğru olduğu söylenilen bazı katı ilkelerin üzerinde derinlemesine düşünme olanağını bulamamasıdır. Fakat zaman geçtikçe, İlkçağ'dan beri yetişen ve sayıları çok az olmakla birlikte kimi insanlar üzerinde etkili olan büyük bazı düşünürlerin mirası, çeşitli uygarlıklarda incelenmeye başlandı. Batı Ortaçağının sonlarına doğru, orada bir uyanış başladı. Bu uyanışta, kapalı ve içine dönük ekonomik yaşamın, coğrafya keşifleri nedeniyle kırılması, Batı insanının para ekonomisine geçişi, bunun etkisiyle daha önce yaşayan büyük düşünürlerin yapıtlarının tekrar değerlendirilmesi; aklın giderek özgürleşmesi gibi ögeler rol oynamıştır. Sonuçta "Aydınlanma Çağı" açıldı. 17.Yüzyılın sonunda başlayan bu gelişme çok sancılı geçmiş ama mutlu bir sonucu da yanında getirmiştir: Doğa bilimlerindeki gelişmelere paralel olarak şimdi bazı düşünürler "devlet" kavramı üzerinde de durmaya başladılar. Binlerce yıldan beri alışılagelmiş, yavaş bir evrimle gelişen devletler artık pek çok ihtiyaçları karşılayamıyorlardı. Zira artık şu sorunlar üzerinde düşünülmeye başlanmıştı: Tanrı'nın eşit olarak yarattığı insanlar arasındaki eşitsizlik nereden geliyordu? Neden bazı insanların hakları fazla, bazılarının azdı. Hele kölelik denilen kurum insan kavramı ile nasıl açıklanacaktı? Toplumu düzenlemek işlevi ile yüklü devletin yöneticileri neden bu haksızlıkları göremiyorlardı? Onlara her yurttaşın kayıtsız-şartsız boyun eğmesi hangi bilimsel nedenle açıklanabilirdi? Mutlu olmak her insanın hakkı olduğu halde, devletler neden bu işi kendilerine uğraş almıyorlardı? Tahmin edersiniz ki bu düşünceler, onlara bağlı başka ve yeni diğer sorunları doğuruyor; böylece zihinlerde önemli bir aydınlanma oluşuyordu.

İhtilal ve İnkılap

İlkçağda Çin'de, Ortaçağda İslam ve Hristiyan dünyasında bazı düşünürler hükümdarların adaletli hareket etmedikleri durumlarda değiştirilmelerini haklı görmüşlerdi. Bu bir ihtilal sayılamaz. Belki "zorbalığa direnme" denilebilir. Zira bu yolla devrilen hükümdarın yerine geçen eski düzeni "adil" biçimde yine sürdürür.




  • Aydınlanma Çağında ise bütün yurttaşların devlet gücü üzerinde hakkı olduğu yolunda görüşler belirmeye başlamıştı.

  • Hükümdarların devlet gücünü Tanrı'dan aldıklarını öne sürmeleri boş ve saçma bir görüştü.

  • Böylesine boş bir görüşü kendi egemenliğine esas alan bir hükümdar yerinde kalamazdı.

  • Bir hükümdar, gücünü hiç olmazsa halkla paylaşmalı idi. Bütün yurttaşlara eşit davranmalıydı.

Bu görüşler giderek büyük filozofların yapıtlarıyla geçerli bir hak gibi görülmeye başladı. Eğer bir hükümdar Tanrı'dan aldığını ileri sürdüğü gücü halkın zararına kullanırsa, insanlar arasındaki eşitsizliği gidermezse, onu devirmek bir haktı. Yerine kurulacak düzen ise bu tür haksızlıklara yol açmayacak nitelikte olmalıydı.
Böylece Amerikalılar, bağlı oldukları İngiliz yönetimine karşı bir ihtilal yapmışlardır. İhtilal mevcut siyasal düzeni bazı güçlü önderlerin öncülüğünde halkın zorla başından atması demektir. Amerikalıların "Bağımsızlık Savaşı" adıyla andıkları bu hareket aslında İngiliz egemenliğine karşı bir ihtilaldi. Amerikalılar, İngiliz düzenini attıktan sonra, yerine yeni bir siyasal sistem kurdular. Yani, ihtilal ile ortadan kaldırdıkları düzenden doğan boşluğu yeni esaslara dayanan bir devlet kurarak doldurdular. İşte bu ikinci aşamaya "inkılap" (veya devrim) denilir.
Bu olay, ağır eşitsizlikler ve adaletsiz bir yönetim altında kıvranan Fransa'ya örnek oldu. Fransa'da Ortaçağın bitimine doğru, eski feodal beylerin torunları olan soylular, kralın mutlak egemenliğini tanımışlardı. Kral da onların ayrıcalıklarını aynen korumuştu. Devleti kral ve soylular yönetirdi. Kral bütün önemli devlet görevlerine soyluları getirirdi. Soylular hem topraklarından, hem de görevlerinden gelir sağlarlar, buna karşılık hiç vergi ödemezlerdi. Yeniçağ başlarında gelişen para ekonomisi nedeniyle Fransa'da zengin bir grup insan belirmişti: Burjuvazi. Sermayeyi ve ekonomiyi elinde tutan bu insanlar devlet yönetimine karıştırılmıyorlardı. Kazançlarından vergi öderler; ama bu paraların nerelere harcandığını bilmezlerdi. Kral ve soylular burjuvazinin sırtından geçiniyor; fakat onları devlet işlerinden uzak tutuyorlardı. Kilise mensupları da soylular gibi ayrıcalıklı idiler. Onlara da gerekirse devlet görevi verilirdi. Kral egemenlik hakkını kiliseden aldığı için onun mensuplarına iyi davranmak zorundaydı. Daha sonra gelen küçük toprak sahipleri de tıpkı burjuvazi gibi idi. Ardından hiç toprağı olmayanlar ve yarı köle gibi yaşayan yoksullar geliyordu. Yukarıda anlatılan Aydınlanma Çağına en önemli katkıları da Fransız düşünürleri vermişti. Amerikan Devrimi, bu düşünürlerin açtığı yolda gerçekleşmişti. İşte Fransa'daki eşitsizlikler 1789 yılında müthiş bir ihtilalin patlak vermesiyle sonuçlandı. Uzun ve kanlı olaylardan sonra Fransa'da krallık ve soyluluk kalktı. Kilisenin ayrıcalıkları sona erdi ve laiklik ilkesi devlete temel oldu. Bütün yurttaşlar birbirine eşit duruma geldi. Böylece, ihtilal sonucu eskisiyle karşılaştırılması mümkün olmayan bir düzenleme geldi ve yepyeni esaslara dayanan bir toplum yapısı ortaya çıktı.
Bu olaylarla dünyaya ihtilal ve inkılap kavramları da gelmiş oldu. Giderek, halkın isteğine karşı çıkan Avrupalı hükümdarlara karşı ihtilal yapıp ardından Fransız inkılabı modeline göre toplumların yenilenmesi olayı pek çok ülkede görüldü. Demek ki 18.yüzyılın sonundan itibaren dünyada bir ihtilal ve inkılap dönemi açılmıştır. Bu iki tür olay hem 19.yüzyılda hem de 20.yüzyılda çeşitli toplumlarda sürdü. Bugünkü Türk toplumunun temelleri de bu tür iki olayın ortaya koyduğu zemin üzerinde atılmıştır. Bugün varlığımızı kısaca "Türk İnkılabı" denilen bu büyük olaya borçluyuz.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə