Ayet ve hadislerle esmâÜ'l-hüsna



Yüklə 1,09 Mb.
səhifə41/48
tarix05.09.2018
ölçüsü1,09 Mb.
#76828
1   ...   37   38   39   40   41   42   43   44   ...   48

ED-DÂRR (C.C.)232

“Zarar ve elem verici şeyleri vücuda getiren.”

Âlemde öyle hadiseler, öyle vukuatlar meydana gel­mektedir ki, bu olayların arkası hiçbir zaman kesilmez. Bütün bunları, menfaatlı ve zararlı şeyleri yaratan, vücuda getiren, meydana çıkaran, ancak mülkün sahibi olan Allah'tır. Görebildiğimiz hadiseler sebeplerle zuhur ediyorsa da, sebepler yok olanı var edemez. Var olanı da yok edemez. Sebepler yumağı iplik iplik çözülerek hadi­seler meydana geliyorsa da, onlar ancak insanların elinde birer halka ve Cenâb-ı Hak'tan bir isteme vesikası üzere yaratılmıştır. Sebepler de birer mahlûktur. Kulun menfaat ve zararına hâkim ve yegâne müessir elbette Allah'tır.

Peki Allah (Azze ve Celle), elem verici, acı verici şeyleri niye yaratmıştır? Onları yaratmıştır ama, onların zararlarından korunmamızı da istemiştir. Acı olmasa, tatlının kadrini nasıl bilecektik? Dert olmasa dermanın kıymeti mi olurdu? Meselâ: Ateş insanı ve içine düşen herşeyi yakar, helak eder. Görünüşte bu bir mazarrat manzarası aksettiriyor. Fakat, insan ateşi faydalı hale ge­tirebilme melekesine sahip kılınmıştır. Ateşin zararını önleyecek aklı Allah kullarına vermiştir. Kul aklını ve il­mini iyi yolda kullanmazsa ateşin acı ve ızdırabına lâyık demektir.

Yine bilirsiniz toprakta türlü türlü sebzeler, meyveler boy verir. Hurmayı, üzümü bırakıp acı biberi ağzına alırsan, yanacak olan senin ağzındır. Biberin yaratılması kul için şer değil, belki hayrın tâ kendisidir. Allahü Teâlâ dilerse ızdırapları dindirir, dilerse, acı üstüne acı verir. Fa­kat öyle yapmıyor, kulun iradesine göre bunları vücuda getiriyor. İnsan iyiliğe mi, kötülüğe mi, hayra mı, şerre mi kapı açacaktır onu imtihan ediyor. Bir kulun gönlünde olanı, ne işler yapacağını elbette ki rabbi bilmektedir. İnsanlar da bilsin, kişinin kendi de bilsin diye onu serbest bırakmaktadır.

Dünya bahçesinde boy veren insanların hepsi Hazreti Ebû Bekir (r.a.) gibi sıdka, teslimiyete, kemâle sahip olsaydı iyilikle fenalık, şer ile hayır bilin­mezdi. O zaman imtihana da lüzum kalmazdı. Herkes cennet yoluna dizilirdi. Bu ise yaratılış hikmetine aykırıdır.

Demek ki keremi sonsuz olan rabbimiz, imtihan için her kulun hareketine meydan verir. O kadar ki, bir mahlûk, bir âciz olduğu halde Firavun, kavmine:

“Ene Rabbükümü'1-a'lâ = Ben, en yüksek Rabbini-zim!” 233 diyecek kadar ileri gitti. Ve sonunda Allahü Teâlâ onu yakalayıverdi. Kendisi de, ordusu da helak oldu.

Bu hadise insanoğlu için büyük bir ibrettir. Cenâb-ı Hak şer isteyene şer, hayır isteyene hayır yaratır. Alemde her iki tarafın yolcusu, sevdalısı, teşvikçisi ve vasıtası bu­lunur. Sanki insanlık iki ırmak halinde zaman boyu akıp gider. Irmağın biri nur ve iman, diğeri şer ve inkârdır, iki ırmak da ahiret denizinde düğüm olur.

Çok kere ifade edildiği gibi, Allah (Azze ve Celle), kötüleri hemen kahredivermez, hemen yere geçirmez, za­man ve mühlet verir, rızıklannı bile kesmez. Bu kötüler içinde iyilik tarafına meyledenler de olur. İyilikten şerre doğru kayanlar da olur. İmtihanın çarpıcı neticesi son ne­festedir. Onun içindir ki bütün velîler ve İslâm büyükleri son anın tehlikesini düşünerek titremişlerdir.

Yine insanların başına gelen çok belâ ve musibetler, gerçekte kulun terbiyesini, kendine gelmesini ve rabbine dönmesini mucip olduğundan o da bir hayırdır, bir esirgeme ve rahmettir. Kul, o hal ile âhirete gidecek olsaydı, asıl felaket o zamandı. Eğer biz bugün bir felâkete, bir ma­zarrata, musibete maruz kalıyor isek bunlar kendi hata­larımızın neticesidir. Yani ektiğimizi biçiyoruz demektir. Ve Allahü Teâlâ buyuruyor:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.” 234

Musibet, hedefine isabet eden mermi gibi insana şiddetle dokunan hadise ve felakettir. Arzda vuku bulan musibet, yerde herhangi bir zarar ve harabeye sebep olan âfet ve ziyanlardır. Bu, kuraklık, kıtlık, ürünler veya hay­vanlara arız olan âfetler, ev veya şehir yıkımı, arazi ziyanı ve zelzele gibi diğer bütün zararları içine almaktadır. Har­pler de bu musibetlerden biridir.

Nefislerdeki musibet ise, ölüm, hastalık, yara bere, kırık, hapis, işkence, açlık, susuzluk, züğürtlük gibi insan­larla alâkalı olan acılardır. Tatlı başarılar Allah'ın lütfü olduğu gibi bütün musibetler de Allah'ın ezelî ilminde veya Levh-i Mahfuz'da yazılmış bir takdiridir. Öyle ki:

O yeri veya nefisleri yahut da o musibeti yarat­mamızdan, vücuda getirmemizden önce yazmışızdır.” O nasıl mümkün olur denilmesin.

“Çünkü o, Allah'a göre kolaydır.” Allahü Teâlâ madde ve zamandan müstağni (berî)dir. O halde takdir edilen musibetten kaçmakla kurtulma mümkün olmaz. O yazılmış ise mutlaka yazılanların başına gelir.

Musibetlere karşı kadere bağlanmanın kalbe kuvvet ve sağlamlık vermesi yanında, gerek acı ve gerek tatlı hadi­seler karşısında insanı sarsmayan bir faydası da vardır. Bu husus şöyle beyan buyurulmuştur:

“O yazı (kader) su hikmet içindir ki kaybettiğiniz dünya nimetlerinden ötürü gam yemeyip üzülmeyesiniz.” Allah’ın takdiri böyle imiş diye teselli bulup gücünüzü koruyasınız.

Ve size verdiği ile de güvenmeyesiniz.” Kibirlenmeyip

Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü ede­ceğim diye beni sınamak üzere rabbimin lütfundandır.” (Nemi, 40) diye sonunu düşünesiniz. Zira hepsinin takdir edilmiş olduğuna imanı olan, kalbleri Allah'ın zik­rine ve inen hakka saygı duygusu besleyen kimseler Allahü Teâlâ'nın hadiseler ile ortaya çıkan acı, tatlı kaza ve kader görüntüleri karşısında insan olarak üzüntü duy­sa veya duygulansa da kendini şaşırmaz, ne gamın ızdırabına ne de sevincin gurur ve heyecanına kaptırmaz.

Hepsinin haktan indiğini ve nice gizli hikmetleri bulun­duğunu bilerek her iki halde de gönlünü, Allah'ın mağfiret ve rıza neş'esine bağlayıp tevazu hisleriyle vazi­fesine bakar...” 235

İnsan duvarın dibine oturup uygunsuz söz söylememelidir, çünkü duvarın arkasında onu bir dinleyen vardır. Çok kere bize felâket gibi görünen şeylerde bile hayır gizlidir. Çok defa da ensemize şefkat tokatları vuru­lur ki kendimize gelelim. Allah'ın üzerimizdeki nimetleri­ni unutmayalım. Ömrünün her günü düğün bayram ola­rak geçen adam, kabirde yatacağı günleri unutur, şükrü, zikri, Allah'a kulluğu hatırına getirmez. İşte asıl felâket budur.

Rab diyorken:

“Vâkıfım, ey kulum, her gizline,

Bu ne acâip iş ki, şaşırırsın sen yine!” 236


Yüklə 1,09 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   37   38   39   40   41   42   43   44   ...   48




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin