Ayşe Kulin Füreya



Yüklə 1,2 Mb.
səhifə5/25
tarix21.08.2018
ölçüsü1,2 Mb.
#73706
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25

"Düşünebiliyor musunuz anneciğim," diyordu, "İngiliz kumandanın taraçaya astığı çamaşırların arasından bir çift çorabın teki kaybolmuş. Adam avaz avaz bağırıyordu, çorabımı çaldınız, parasını ödeteceğim size, diye".

"Rüzgârda uçmuştur, bizim çatı çok eser," diyordu Ayşe teyzem.

"Gel de onu adama anlat. Ülkemizde yokluk var diye, çamaşırlarını çalacağımızı sanıyor."

"Bu son olsun kızım, İngilizler evimizi boşaltır boşaltmaz taşınacağız, bitti bu iş. Bir daha kiracıyla uğraşmak yok... Elin yabanlarına muhatap olmaktansa, aç otururum," diyordu anneannem.

Suat dayım, kendini halının üstüne atıyordu boydan boya. Ben yine bayıldığını zannederken, o yerde kahkahalarla gülüyordu, "Şakir Paşa'nın kerimeleri Hakkiyanım, ingiliz komutanın çorabını çalmış. Kah kah kah. İngilizin kocaman çorapları, Emin enişteme uysa bari."

Ben neler olup bittiğini ancak böyle merdivenlerden inip çıkarken, oturma odasının önünden geçtiğimde öğreniyordum. Bir

.;v. uL,ıa, ov.ll ıııauun

nüllü çalışıyorsun, bari para istemeyi dene. Belki verirler. Onların da yardımcıya ihtiyacı var," derken duyuyordum. Fahrünissa kardeşlerin arasında pratik çözümleri üretmekte eşsizdi. Ama annesinin sert bakışlarını görür görmez hemen susardı.

"Benim kızım hastabakıcılık mı yapsın? O iş ancak gönüllü olarak yapılabilir."

Akşamları odamıza çekildiğimde sorardım, "Anne, o çoraba ne olmuş?" ya da, "Gönüllü ne demek anneciğim?" diye.

"Bu savaşın bizim eve en kötü etkisi, seni hem 'kapı-dinler' hem de çok bilmiş yaptı," derdi annem.

Bir kadın ordusunun içinde kalmaktan dolayı, vaktinden evvel büyümüş ve şımartılmış olabilirim. Ailenin en küçüğü olduğum için, teyzelerimin tümü, Suat dayım ve anneannem, bütün dikkatlerini benim üzerimde toplamışlardı. Hepsi de bana bir şeyler öğretmeye çalışıyordu. İster istemez çok bilmiş bir çocuktum. Ama, gerçekten büyüdüğümü, bir 'genç kız'a dönüştüğümü hissettiğim ilk an; çok özel ve esrarlı bir güne aittir. Annemin, karaciğer hastalığının tedavisi için Karlsbad'da bulunduğu, babamla benim Şakir Paşa Apartmanı'nda yalnız kaldığımız o gamlı günlerden birine... Sanıyorum bir erkeğe vurulmanın nasıl bir duygu olduğunu da ilk, o gün öğrendim... O, bizim eve ziyarete geldiği

Işıklı Gözler

"O sebular gibi ince kadınlar şimdi Birer tutam saç kesip ipek örgülerinden Sarmalayıp özenle keten mendillerine Elem, umut ve özlem yolladılar bir süre Zabitlerin koynunda Doğu cephelerine"

Eve çok erken döndü Emin Bey. Elinde birtakım paketler vardı. Mutfakta akşam yemeğini hazırlamakta olan Fisula'ya, akşama ne yemek olduğunu sordu.

"Biraz börek vardır, dünden kalma. Küçük hanıma cızbız yapacağım paşam," dedi Rum kızı.

"Sen köfteleri hazırla git, kızım. Ben çocuğun yemeğini veririm."

"Ah hiç olur beyefendi? Söz vermişim hanıma, sizin bulasikleri toplamadan gitmem.""

"Olur, olur. Bu gece sana izin veriyorum Fisula."

"Küçük hanım ne yiyecek?"

"Ben ilgilenirim. Sen git kızım."

"Ah, sofrayı kurmayayım?"

"Kurma, Fisula. Haydi, hava kararmadan dön evine."

Füreya odasında keman çalıyordu. Emin Bey, hizmetçiyi yolladıktan sonra, pencerenin önünde bir süre bekledi, hizmetçi kızın merdivenlerden inip, sokağa çıktığını, Taksim istikametine doğru uzaklaştığını gördü.

Kızının odasından akortsuz keman sesleri geliyordu. Füreya'ya bir yıldan beri Macar virtüöz Charles Berger, haftada iki kere keman dersi vermekteydi. Annesi ve Ayşe teyzesinin piyanodaki be-

Emin Bey, kızının odasına doğru yürüdü, kapısını üklattı.

"Fisula, girsene," diye seslendi kızı. Kapıda Rum hizmetçiyi değil de babasını görünce, biraz şaşaladı.

"Geldiğinizi duymadım, babacığım."

"Biraz önce geldim kızım."

"Fisula size çay verdi mi?"

"Hayır."


"Annem tembih etmişti ama..."

"Fisula'ya izin verdim, gitti."

"Ama annem buna pek çok kızacak."

"Füreya, kemanını bırakır mısın biraz."

"Yarın yine dersim var. Çalışmam lazım."

"Kemanını bırak ve beni dinle."

Füreya kemanı yatağının üzerine bıraktı. Yayı hâlâ elinde tutuyordu. Telaşla, "Anneme bir şey mi oldu?" diye sordu.

"Hayır yavrum. Daha bu sabah mektup aldım ondan. Anneciğin çok iyi. Ağrıları azalmış, iştahı açılmış. Sana selam ve sevgi yolluyor."

Emin Bey, söylemek istediklerini bir türlü toparlayamadığı için, sustu. Füreya, kemanın yayını da yatağının üzerine bıraktı, meraklı gözlerle baktı babasına. Babası çok ciddi görünüyordu.

"Füreya, şimdi seninle çok önemli ve sadece ikimizin arasında kalması gereken bir şey konuşacağım. Bir sır paylaşacağım seninle."

Füreya nefesini tuttu. Kıpkırmızı oldu yanakları. Babası herhalde, Aliye'nin birine âşık olduğunu öğrenmişti. Dokuz yaşında bir çocuk için, sır ancak sevdaya dair olabilirdi. Füreya ne zaman Ber-ger'e derse gitse, biraz sonra Aliye damlıyordu. Bir köşede oturup, hayran hayran Berger'i seyrediyor ya da kütüphanesindeki kitapları karıştırıyordu. Füreya bir keresinde, "O kadar meraklıysan, sen de ders alsana," demişti teyzesine. Aliye'ye de ders vermeye başlamıştı Berger ama, Aliye yine de Füreya'nın derslerine gelmeye devam ediyordu. Küçük kızı bu ziyaretlerden kimseye bahsetmemesi için sıkı sıkı tembihlemişti. Ev halkı katiyen duymamalıydı.

"Sen daha anlamazsın, henüz çocuksun," demişti Aliye.

"Anlarım. Lütfen söyle bana."

"Anlamazsın dedim ya."

"O zaman ben de derslerime girdiğini anneme söyleyeceğim."

Aliye önce hırsla saçını çekmişti yeğeninin. Sonra fikir değiştirmiş, yanaklarını öpmüştü. "Büyüyünce sen de anlayacaksın canım. Ben âşığım."

"Kocaman bir adam o. Yaşlı."

"Ah Füreya, Berger'e değil, bir başkasına âşığım ama şunu iyi bil; aşkın yaşı olmaz."

"Yaaaü"

"Evet."


"Kime âşıksın?"

"Anlatamayacağım şeyleri sorma. Berger'i de ayrıca çok beğeniyorum. Hassas, derinliği olan, malumatlı, melankolik, ilginç bir adam."

"Ama yaşlı ve asık suratlı. Hiç gülmüyor."

"Gülmesin," demişti Aliye, omuzlarını silkerek. "Yine de hoş bir adam. Aramızda bir sır bu. Tamam mı Füreya? Sana sırrımı açtım. Sadece sana. Çok özel bir şey biliyorsun şimdi."

"Evet ama Aliye, kime âşık olduğunu bilmiyorum," demişti Füreya.

"Onu asla öğrenemezsin. Âşık olduğumu biliyorsun ya, o sana yeter."

Füreya aşkın ne olduğunu tam olarak tarif edemiyordu. Ama ailede aşka dair laflar hiç eksilmediği için... Suat dayının, Fahrü-nissa'nın aşkları... bir fikri vardı. Kadın erkek arasında heyecan verici, bir garip sevgi olmalıydı, aşk.

Babası, nasılsa öğrenmişti demek sırrını. Füreya terleyen ellerini etekliğine sildi.

"Kızım, bu akşam buraya birkaç misafirim gelecek. Çok önemli bir konuşma yapacağız. Evde seninle benden başka kimsenin bulunmasını ve bu konuşmaları duymasını istemiyorum. O yüzden Fisula'yı yolladım. Bize ikramı sen yapacaksın."

ı^cnıı un neıes aıaı rureya.

"Misafir geleceğini anneannen öğrenirse, hizmet için kendi adamını yollamakta ısrarcı olur. Bu nedenle kimseye bir şey söy- 65 lemeyeceğiz. Bu akşam, senin için bir imtihan gecesidir, benim küçük kızım. Odamda duran paketleri mutfağa götür ve aç, on-lan annenden öğrendiğin gibi, tabaklara yerleştir, sofrayı kur. Bize yemekte hizmet eder, sonra odanda keman çalışırsın, olur mu?"

"Kimler geliyor?"

"Bazı asker arkadaşlarım."

"Kaç kişiler, baba."

"Üç veya dört kişi gelecekler. Pasaj'a uğrayıp mezeler aldım. Git bak bakalım evde rakı var mı?"

Füreya bir kuş gibi uçtu mutfağa. Elinde bir şişeyle döndü.

"Baba, bu rakı mı?"

"Ta kendisi," dedi babası.

"Annem bu içkiyi o küçük sürahide servis yapar. Boşaltayım mı?"

"Karafakiye lüzum yok. Sen sofrayı kur önce." Füreya hoplaya zıplaya mutfağa koştu. Babasının getirdiği taramayı, peynirleri, turşuları tabaklara boşalttı. En sevdiği işlemeli keten örtüyü yaydı masaya, tabaklan, bardakları koydu. Babasına gösterdi.

"Aferin sana, bu gece evimizin hanımı sen olacaksın."

"Baba?"


"Efendim kızım."

"Kendime de masada bir yer koyayım mı?"

"Hayır."

"Masanın en ucuna."

"Hayır."

"Ama hani evin hanımı ben olacaktım bu akşam."

"Bu gece annen de evde olsaydı, bizimle oturmayacaktı Füreya. Çok özel şeyler konuşacağız aramızda."

"Aşka dair mi?"

Emin Bey hayretle baktı küçük kızının yüzüne. Çocuk kıpkırmızı olmuş, dudaklarını ısırıyordu. Bir anda fırlamıştı bu soru ağ-

zıııuaır. nemcil uıaua, uuunuiuaii uiiiicr. nuyuiuu luııp. ı^aou böyle bir boşboğazlık yapabilmişti, babasının karşısında.

"Vay vay vay," dedi Emin Bey, "Benim küçük kızım neler biliyormuş böyle."

"Pardon. Pardon babacığım."

"Füreya, bu akşam, aşktan çok daha önemli şeyler konuşulacak bu evde. Sen şimdi içeri git, üzerine bir şeyler giy."

Füreya, her zaman çok ciddi olan babasının bu boşboğazlığına kızmamış olmasına şaşarak odasına yürüdü. Dolabını açıp, geçen bayram alınmış olan elbisesini çıkardı, giydi. Elbise küçülmüştü. Bileklerine kadar inen etekleri ancak dizinin altına geliyordu. Çıkarttı elbiseyi, okulda giydiği etekliğini ve beyaz bluzunu giydi, saçlarını taradı. Aliye'nin onun odasında unuttuğu şifon eşarbını boğazına sardı, salona gitti.

"Çıkar o şeyi boynundan, Füreya, senin yaşında çocuklara yakışmıyor," dedi babası.

"Aliye teyzemin eşarbı o." "Aslında ona da hiç yakışmıyor."

Füreya, eşarbı odasına geri götürdü, penceresinin önüne bir iskemle koyup üzerine çıktı, sokağı gözetlemeye başladı. Hava iyice kararmış, sokaklardan el ayak çekilmişti. Salonda babasının sinirli sinirli dolaştığını duyuyordu. Tam pencereden çekilmek üzereydi ki, nal sesleri duydu. İskemlesinin üzerinde doğrulup bekledi. Tek atm çektiği üstü kapalı bir fayton, Harbiye istikametinden doğru geldi ve evlerinin önünde durdu. Füreya karanlıkta arabadan iki pelerinli erkeğin indiğini gördü, iskemleden yere sıçrayıp, salona koştu.

"Babacığım, geldiler, geldiler."

"Tamam, sen mutfağa git, ben seni servis yapman için çağırırım. İşini bitirince doğru odana gider, kemanına çalışırsın."

Babası heyecanlı gözüküyordu. Merdivenleri çıkan ayak sesleri yaklaşınca, Füreya mutfağa gitti. Zil kısa kısa iki kere çalındı. Emin Bey sert asker adımlarıyla kapıya yürüdü. Çocuk babasının kapıyı açtığını, "Buyrunuz, buyrunuz efendim," diye misafirlerini içeri aldığını duydu. Koridorda parmaklarının ucuna basa basa

ytlruau ve Kapı aralığından baktı. İki değil üç kişiydiler. Pelerinli adamlardan birinin arkası dönüktü. San saçları solgun ampulün aydınlığında parlıyordu. Diğerinin yüzünü görebiliyordu Füreya. ince sarı bıyıklı genç bir adamdı. Göbekli olanı tanır gibi oldu ama tam çıkaramadı.

"Evde yalnız mıyız Emin Bey?" diye sordu, yüzü tanıdık gelen göbekli adam.

"Sadece Füreya var," dedi babası.

"Füreya?" Soruyu pelerinini çıkarmakta olan arkası dönük asker üniformalı adam sormuştu.

"Kızım. Dokuz yaşında. Onu da evden uzaklaştırmam dikkati çekebilirdi."

Babası konuklarını salona buyur ederken, o yine parmaklarının ucuna basa basa mutfağa yürüdü, daha önce hazırladığı tabakları gümüş tepsiye dizmeye başladı. Elleri titriyordu. Babası ona bir misyon yüklemişti bu gece. Babasına büyüdüğünü, güvenilebilir bir genç kız olduğunu kamtlamalıydı. Hiç hata yapmayacaktı. Boşboğazlık hiç yapmayacaktı.

Fisula'nın akşam baba-kıza yedirmek için hazırladığı böreği, annesinin yaptığı gibi küçük parçalara böldü, bir servis tabağına yerleştirdi. Acaba cızbızları pişirmeyi becerebilir miydi? Babası onunla iftihar etsin istiyordu.

Fırının içinde duran tavayı çekti sapından. Tava o kadar ağırdı ki az daha yere düşürecekti. Cızbızları pişirmekten vazgeçti. Mutfaktaki tabureye ilişti, bekledi. Zaman geçmek bilmiyordu. Canı sıkılmaya başlamıştı. Taburede sırtını dayayamadığı için, beli ağrı-mıştı. Evin hanımı, genç kızı filan olmak istemiyordu artık. Odasına gitmek, kitaplanni karıştırmak, boyalanyla, bebeğiyle oynamak istiyordu sadece. Hatta kardeşi Şakir gibi anneannesinin evine yollanmaya da razıydı. Ağlamak üzereyken babasının sesini duydu.

"Füreya, gel misafirlerimize 'hoş geldiniz' de."

Tabureden atladığı gibi içeri koştu.

"işte benim küçük kızım Füreya," dedi babası gururla. Çocuk önce ince bıyıklı adamın önüne gidip, reverans yaptı.

"Hoş geldiniz efendim."

"Bon soir, mademoiselle," dedi adam.

"Bu beyefendi Fransızdır, onunla Fransızca konuş," dedi babası.

"Soyez le bienvenu," dedi Füreya. Sonra göbekli yaşlı adama

yürüdü.


"Ooo, ne kadar büyümüşsün sen böyle. Görmeyeli kocaman bir kız olmuşsun. Yakında evlenme çağma gireceksin," dedi babacan bir sesle. Yanağından bir makas aldı Füreya'nın. Kıpkırmızı oldu Füreya, nutku tutuldu.

"Seyfettin amcanı hatırlamadın mı kızım?" "Aaa, aşkolsun, Füreya, bir daha atlanma bindirmem ama seni..."

Çocuk hatırladı, Taksim'deki kışlanın orada oturan beydi, bu. Birkaç kere Suat dayısı ile ziyaretine gitmişlerdi.

"Hoş geldiniz efendim." Ona da bir reverans yapıp, nihayet yüzünü henüz görmediği üçüncü adama döndü çocuk. Aman tanrım! Onlar nasıl gözler öyle. Masmavi, çakmak çakmak bakışlar, Füreya'yı delip yüreğine saplandı sanki. O hiç bu kadar güzel bir erkek görmemişti bugüne kadar. Diğerleri, sarışın Fransız ve göbekli adam bir anda siliniverdi sanki. Odada sadece o vardı. O ve Füreya. Aliye, Aliye, Aliye... Burada olmalıydın... Bu gözleri, bu yüzü sen de görmeliydin...

"Siz Fransızca biliyorsunuz demek, küçük hanım?"

"Evet efendim."

"Ne zaman öğrendiniz?"

"Onunla annesi hep Fransızca konuştu da. Ana dili gibi, Türk-çeyle birlikte öğrendi aslında," dedi babası.

"Annesi Fransız mı?"

"Hayır. Türktür."

"Başka marifetleriniz de var mı, küçük hanım?"

"Keman."


"Keman çalıyorsunuz, öyle mi?"

"Evet efendim."

"Kaç yaşındasmız?"

Füreya, 'On sekiz, on dokuz, yirmi/ demek istiyordu.

"Dokuz," dedi.

"Evet."


"Aferin. Keşke her Türk kızı sizin gibi lisan ve müzik bilse. 69 Kim bilir belki bir gün..." dedi, mavi gözlü adam. "Resim de yapıyorum," dedi Füreya fısıldayarak. "Kızım, yemeklerimizi yavaş yavaş masaya taşı bakalım." Füreya, hâlâ o bakışların tesiri altında, dizleri titreye litreye mutfağa döndü. Mezeleri dizdiği gümüş tepsiyi kaldırmaya boşuna çabaladı. Tepsi ağır geldi. Teker teker taşıdı tabakları sofraya. Babası mutfağa gelip rakı şişesini ve sürahiyi aldı. "Sen odana çekilebilirsin, Füreya." "Mutfakta beklerim baba. Belki bir şey lazım olur." Saçlarını okşadı babası, "Merak etme, olmaz. Sen git yat." Ayakları geri geri giderek odasına yürüdü çocuk. Sonra bir koşu geri gelip, "İyi akşamlar efendim," dedi sofraya oturmakta olan erkeklere. Adamlardan birinin Fransız olduğunu hatırlayınca, "Bonne nuit, messieurs,"diye tekrarladı. "Bonne nuit, Füreya," dediler misafirler. Füreya, başı geriye dönük, bakışları mavi gözlü adama dikili yürüdü koridorda. Odasına çekildi. Aliye'ye bu adamı anlatmak için can atıyordu ama, babasına söz vermişti. Söyleyemezdi.

Bir ara, dayanamadı parmaklarının ucuna basa basa koridorda salona doğru yürüdü. Yaptığının çok ayıp olduğunun bilincindeydi ama o mavi gözlü adama bir kere daha bakmak istiyordu. Babası salona açılan kapıyı kapatmıştı. Açmaya çekindi. Kapının gerisinde bir an durdu. Fransız misafiri yolcu ediyordu babası. Sokak kapısının kapandığını, babasının salona döndüğünü duydu. Konuşulanları dinlemeye başladı. Kulağına gelen sözler onun anlayabileceği şeyler değildi. "Bir milli mücadeleyi başlatmak.", "Silahların Anadolu'ya ulaşması için hangi güzergâh takip edilmeli," gibi anlamsız sözler söylüyorlardı. Odasına geri gitti ama ne keman çalışabildi, ne resim yapabildi Füreya. Yatağına uzandı, o mavi bakışlı adamı düşündü hep. Bir gün evlenecekse, böyle bir kocası olmalıydı. Mavi gözlü. Pelerinli. Bir ara içi geçer gibi oldu, uyuyakaldı. Sıçrayarak uyandığında, sokak kapısının önünde vedalaşan misafirlerin seslerini duydu.

ijemıyı ınşaııan Dır an unu; leium cucuu. utuiunuuui;.... Bu işin acelesi var." Bunu söyleyen mavi gözlü adam olmalıydı. 7° "Bir çare bulunacağını söylemiştim size." Bu, Seyfettin Bey'in sesiydi.

"Milletimiz, halkımız için, hayırlısı ne ise o olsun." Bu da babasının sesi.

Füreya yerinden fırlayıp içeri koşmak, mavi gözlü adamı bir kere daha görmek istiyordu ama, sokak kapısının kapandığını duydu. Koştu, pencerenin önüne dayadığı iskemlenin üzerine çıktı, bu kez camı açıp, aşağı sarktı. Önce pelerinli adamın çıktığını gördü kapıdan. Arkasından da Seyfettin Bey çıktı. Onları getiren fayton yoktu ortalıkta. Her ikisi de etrafı kolaçan eder gibi sağa sola baktıktan sonra, ayrı istikametlere doğru yürüdüler. Gecenin esran içinde kayboldular.

"Aferin kızım, bana anneni aratmadın bu akşam," diyordu, kafasını kapıdan içeri uzatan babası. Füreya camı kapadı, perdeleri çekti.

"Babacığım, kimdi onlar?" diye sordu.

"Seyfettin Bey'i tanımadın mı?"

"Tanıdım. Ya öteki? Fransız değil de, öbür mavi gözlü olan?"

"O benim Harbiye'den sınıf arkadaşımdı. Adı, Mustafa Kemal'dir," dedi babası.

Kılıç Ali

Emin Bey, salonda Seyfettin Bey'le konuşuyordu. Füreya tüm dikkatini gümüş tepsiye koyduğu kahve fincanlarını dökmeden götürmeye verdiği için, neler konuşulduğunun farkında değildi. Ama birden kulağına tanıdık bir isim çalındı. Bir tavşan gibi dikti kulaklarını.

"Mustafa Kemal'in yolculuğu çetin geçmiş," diyordu babası. "Gelen haberlere göre, Samsun'da, halkın sözünü dinlediği hocaları ve ileri gelen eşrafı kazanma yoluna gitmiş. Onlar, vatanın kurtarılması gerektiğine, içtenlikle inananlardır... Aaa, kızım ne yaptın. Kahveleri döktün. Hemen geri götür, tabakları değiştirsinler."

"Anladığıma göre, istanbul'daki işgal kuvvetleri, Mustafa Kemal'den tedirginler. Harbiye Nâzırı'na, geri dönmesini emreden bir telgraf çektirmişler," dedi Seyfettin Bey.

"İşte bu fena oldu! Füreya, niye dikilip duruyorsun orada kızım. Sana ne dedim ben, bu fincanları içeri götür. Soğuttun zaten. Fisula yeniden yapsın."

Füreya kös kös mutfağa yürüdü.

Seyfettin Bey, "Gelen haberlere göre, eşrafın büyük bir kısmı yabana himaye istiyormuş. Bu nasıl iş azizim. Herkes dışardan gelecek sermayenin peşinde," diyordu. Füreya konuşulanların geri kalan kısmını kaçırdığı için üzülmüştü. Mavi gözlü adama dair ne haberler vardı acaba?

Birkaç gün sonra, babası yatağının başında ona iyi uykular dilerken, cesaretini toplayıp sordu.

"Babacığım, o akşam evimize gelen mavi gözlü paşa...nerede o şimdi?"

"Yine Sivas'a geçmiş." "Neredeydi ki?"

"Erzurum'daydı kızım. Orada yurdumuzu bu işgallerden kurtarmak için kongreler yapıyordu. Bir kongre de Sivas'ta yapmış."

upaşa...


Babası sözünü kesti, "Mustafa Kemal artık paşa filan değil."

"Aaa neden?"

"Ordudan istifa etti de ondan."

"Ama niçin baba? Ona üniforma çok yakışıyor."

Emin Bey güldü, "O istifa etmeseydi, Saray onu azledecekti. Mustafa Kemal atik davrandı."

"Samsun uzak mı baba?"

"Hem çok uzak hem de çok yakın, kızım," dedi, düşünceliydi.

"O şimdi ne yapıyordur acaba?"

"Kim?"

"Mustafa Kemal."



"Birkaç askeri bir araya getirmek için çırpındığına eminim. Füreya, ne çok sordun, kızım."

Füreya duymamış gibi tekrar etti. "Şimdi o ne yapıyordur acaba?"

Sivas'ta hava çoktan kararmıştı. Kuyrukta bekleyenlerin sorgulanmaları ve kayıtlan hemen hemen bitmiş, birkaç kişi kalmıştı sırada.

"Hangi cephelerde savaştın, asker?" diye sordu Mustafa Kemal. Sesi yorgun, yüzü soluktu. Yanındakiler onun böbrek sancısı çektiğinin farkında değildiler.

"Çanakkale'de ve Kafkas cephesinde Paşam," dedi Âsaf Emrul-lah. Mustafa Kemal irkildi. Erzurum'da bir telgrafhanede, İstanbul'a istifa ettiğini bildirmeye mecbur kaldığından beri, paşam, kumandanım gibi sıfatlardan rahatsız olmaya başlamıştı.

"Azerbaycan'da Nuri Paşa'nın başyaveriyken, İstanbul'dan terhis ve silahlarımızı teslim emri geldi. Kumandanımız Nuri Paşa, her ihtimale karşı, biz zabitleri silahlarımızla birlikte muntazam bir ordu birliği halinde muhafaza etmeye çalışta," diye devam etti Âsaf Emrullah, "Yenilgiyi bir türlü içimize sindiremiyorduk. Ama İstanbul hükümeti silahlan hemen teslim etmez ve dağıl-mazsak, âsi sayılarak cezalandırılacağımızı bildirince, çaresiz dağıldık. Batum üzerinden dönüş yaptım."

"Çanakkale'de de çarpışmışsın," dedi Mustafa Kemal. Dikkatle

ijiııı uıiaiı uı

saçları, genç yaşına rağmen dökülmeye başlamıştı. Muntazam yüz hatları, berrak bakışlan vardı. Tanıdığı birini hatırlatıyordu ama 73 tam parmak basamıyordu.

"Çarpıştım, evet. Yara izlerim o savaştan yadigârdır. Sizi Çanakkale'den tanıyorum Paşam. O yüzden şimdi karşınızdayım."

"Kim yolladı demiştin, seni?"

"Muzaffer Yüzbaşı. Amcazadem olur."

Mustafa Kemal, bir süre hiç konuşmadan durdu. Eğer, Muzaf-fer'e çektiyse, sadık ve gözüpek bir asker olabilirdi. Onu Anadolu'nun işgale uğramış yerlerinde, örgütlemede kullanabilir miydi acaba? Âsaf, ordudan ayrıldıktan sonra, sudan çıkmış balığa dönen genç adamlardan biriydi besbelli. Osmanlı, o kadar uzun yıllar savaşmıştı ki, insanları savaşmanın dışında hiçbir şey beceremez olmuşlardı. Doğru karar vermeliydi. Karşısında duran uzun boylu genç, bir dava adamı mıydı, yoksa kendine bir lokma ekmekle başını sokacak bir dam arayan bir işsiz mi?

"İstanbul'da nerede kalıyordun, oğlum?" diye sordu.

"Beşiktaş'ta annemin evinde."

"Evli misin? Karın, ailen var mı?"

"Var efendim."

"Olmadı. Üstleneceğin vazife tehlikelidir. Dönüşü olmayan gidişler, bekâr işi olmalı."

"Çocuklanmın düşman elinde büyümesini istemiyorum. Bana vereceğiniz her görevi kabule hazırım."

"Sana öl desem, ölür müsün?"

"ölürüm Paşam. Korkmam. Çok ölümler gördüm ben, ölüm benden korksun."

"Madem o kadar kahramansın, şu lambayı tut bakalım, elinle."

Karşılıklı oturduklan yeşil çuha kaplı masanın ortasında kandili bitmek üzere olan bir idare lambası vardı. Genç adam elini uzatıp aralarında duran lambanın camını avuçladı ve gözlerini kırpmadan, şaşkınlığını gizlemek isteyen Mustafa Kemal'in mavi gözlerine baktı.

"Aşağı in, yaverim sana gerekli bilgileri verecek, Âsaf Efendi,"


$

T, irwj guııv ivaıııı<ü-j ıı

de örgütleneceğine dair sana haber ulaşürınz. Kendine bir kod ad 74 bul ve listeye yazıl. Beni görmeden ayrılma." "Kod ad mı?" "Evet." "Nasıl yani?" "Nereliyim demiştin?" "Beşiktaşlı. Kılıç Ali mahallesinden." "Âlâ. Senin adın bundan böyle Kılıç Ali," dedi Mustafa Kemal.

Âsaf Emrullah, ağırlığıyla tahta merdivenleri gıcırdata gıcırda-ta aşağı indi. Holde, bir başka idare lambasının ışığında önündeki deftere bir şeyler yazan asker kılıklı adamın önünde durdu.

"Paşa'yla konuştum," dedi, "Beni de listeye yazıver, bir zahmet."

"Adın?"


"Âsaf Emrullah," dedi, bir an durdu, "Kılıç Ali," diye ekledi gururla. "Bundan böyle benim adım Kılıç Ali."

Kurtuluşa Adım Adım

Serin bir sonbahar akşamıydı. Bin bir zorlukla Maraş'tan Elbistan'a kadar gelmeyi başarmış bir yolcu, kendini mahalle kahvesinden içeri attı. Sigara dumanının bir sis gibi çöktüğü dar mekân, kapıdan içeri dolan havayla serinledi. İçerde oturanlar, başlarını çevirip nefes nefese kalmış, yorgun yolcuya baktılar.

"Fransızlar, Ermenilerin eline silah vermiş. Maraş'taki Ermeni Kilisesi tepeleme cephane dolu. Tehlike yaklaşıyor. Benden size söylemesi, haberiniz ola," diye bağırdı adam. Telaş içindeydi. Oturanlardan biri ayağa fırladı:

"Hükümet yok! Asker yok! Jandarma bile yok! Her an bir katliama uğrayabiliriz. Bizi kim koruyacak!" diye haykırdı.

"Evlerin kapılarını sağlamlaştıralım. Kızlarımızı, karılarımızı saklayalım."

"Bence bir an evvel kaçalım. Canımızı, ırzımızı kurtaralım."

"Kaçalım da nereye? Aşağı insen, Adana'yı Fransız tutmuş. Antep, Urfa istila altında. Nereye kaçıyorsun, yeğenim?"

Her kafadan bir ses çıkıyordu. İnsanlar çaresizlikten panikle-mişlerdi.

Tam o sırada taze bir haber ortalığı heyecana boğdu.

"Mustafa Kemal Paşa yardımcı göndermiş! Arkadan kuvvet de geliyormuş!"


Yüklə 1,2 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   25




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin