Bir Kumaş Bir Özgürlük



Yüklə 55.54 Kb.
tarix12.08.2018
ölçüsü55.54 Kb.

Bir Kumaş Bir Özgürlük

   Güneş ışıklarını pek sevmezdim. Tanyeri ağarmaya başlayıp günün ilk ışıkları Kapalıçarşı’ya sızdığında, beni hep en son görürlerdi. Önce lekeli cama uğrar, sonra tahtadan tezgâh ile sohbete dalarlar, üst üste duran metreleri uyandırırlardı. Tezgâhın üzerindeki buharlı ütüyle iki çift laf eder, halini hatırını sorarlardı. Zemindeki eski fakat değerli taşları parlattıktan sonra da bizim ustanın babasının duvardaki kıymetli fotoğrafını hürmetle siler, aydınlatırlardı. Nihayet raflara sıra geldiğinde en önde duran, renk renk kumaşlarla konuşur, onları ısıtırlardı. Bense genelde rafın arka taraflarında kaldığım için bana çok zor sıra gelirdi. Hatta sıra bana gelmez de denebilirdi. Güneş ışıklarını işte bu yüzden sevmezdim. Onlar da beni sevmezlerdi sanırım. Çünkü rengim siyah olduğu için ışığı hemen üzerime çekerdim. Onlar da bundan pek hoşlanmazlardı. Tıpkı onlar gibi insanlar da beni sevmezlerdi. Siyah renkli bir kumaş olduğum için sadece etek ya da erkeklerin pantolonları için kesilip, biçilirdim. Benim gibi bir kumaşı almak isteyen başka kimse de olmazdı pek. Kesilip torbalara konulan parçalarımın ne yaptığını, nasıl yıkanıp ütülendiğini veya nasıl katlandığını da bilmezdim. Ancak dükkâna gelen orta yaşlı kadın veya erkeklerin üzerinde görürdüm onları. Kimi güzelce ütülenmiş gelirlerdi, kimi de kırışıklıklar içerisinde. Onları özensiz bir biçimde insanların üzerinde gördüğümde içim burkulurdu, ama sonra düzelirdim. Düzelirdim ama bir gün biteceğimi, artık küçük bir parça olarak kalacağımı, insanların her birinin üzerinde benim olacağımı hayal ederdim. Ama o kadar sıradan bir kumaştım ki üzerimde ne bir desen vardı, ne de rengim güzeldi.

  Evet, İstanbul’un Kapalıçarşı’sında bir kumaştım ben. Hem de en sıradan olanından… Arka raflardan çıkan bir Kapalıçarşı kumaşı. Ama ne yazık ki sadece dört beş kere kesilmiş, biçilmiş, parçalanmış bir kumaş. Aynı kişilere, aynı hayatlara, aynı vücutlara giysi olan. “Neden ilgi yoktu bana?” diye sormazdım kendime, çünkü bilirdim, düz, siyah bir kumaşı üç beş kişiden başka kim isterdi ki? Ben arka raflara hapsedilmiş, özgürlüğü olmayan, olamayan bir kumaştım. Sessizliğimin gölgesinde yaşarken insanları da yargılayamazdım. Onlar da haklıydı. Seçim yapmakta özgürlerdi. Ve beni seçmezlerdi… Zira ben görünmezdim.

  Beyaz bir kumaş olmak isterdim. Bir genç kızın gelinliği olmak, yıllarca dolabını süsleyecek ve unutulmayacak olmak isterdim. Sonra gelecek kuşaklardaki genç kızlara annelerinin, anneannelerinin elinden verilmek isterdim. Bir gelinlik olmak isterdim.

  Hayallerim de tıpkı benim gibi görünmezdi. Hep sığ bir denizde yüzerdim. Hiç derinlikleri göremez, ufuğun nasıl bir şey olduğunu bilemezdim. Hep aynı yerde yüzer dururdum. Hep aynı denizaltını görürdüm. Hep aynı balıklarla dolaşırdım okyanusta ve hep aynı yosunlar dolanırdı çevremde. Başka güzellikleri bilmezdim.

   Ben yalnızlığımda yüzerken, insanlar Kapalıçarşı’ya akın etmeye başladığında ustalar cam kapıların ardını sonuna kadar açar, müşterileri beklerdi. Bizim dükkâna sabahın sekizinde gelmeye başlardı müşteriler. Kimisi renklerin ahenkliğinde dans eden desenli kumaşlardan ister, masa örtüsü yapacağını söylerdi. Kimisi perdelik kumaş ister, yeni evinden bahsederdi. Ustamızda onlarla derin bir sohbete dalar, müşterilerle bol bol konuşurdu. Müşterilerse ustamızın böyle konuşmasından, onlarla ilgilenmesinden çok memnun olurlardı. İşte bu yüzden müşterilerimiz bizden alışveriş yapmaktan hiçbir zaman vazgeçmezdi. Ustamızda iyi niyetli ve temiz kalpli bir esnaf olduğu için gün içinde bir dakika bile dükkânımız boş kalmaz, müşteriler alışveriş yapmayacaksa bile gelir, kumaşlara bakarlardı. “Hiç olmazsa bir fikir sahibi olalım, daha sonra alırız” derlerdi. En geç iki gün sonra tekrar gelirler beğendikleri kumaşları alırlardı. Bense hep beğenileceğim günü beklerdim. Dükkândan içeri bir müşteri geldiğini duyduğum an hep ne diyeceğini beklerdim. Hep siyah bir kumaş lafının ağızlarından çıkmasını beklerdim, ama söylemezlerdi işte.



   Bir gün, her şeyin çok farklı başladığı bir gün, öğle saatlerinde dört müşteri geldi. Konuşmalarından, üçünün yabancı, birinin Türk olduğunu anladım. Türk olan diğerlerinin söylediklerini ustamıza tercüme ediyordu. Adam, kadın ile diğer adamın söylediği şeyleri büyük bir hevesle ustamıza anlatıyor, ustamız da duyduklarına inanamıyordu. Aslında ustamızdan önce ben inanamıyordum duyduklarıma. Tüm bunlar doğru olamazdı. Bunlar hayal miydi? Ben hala rüya mı görüyordum? Ya da duyduklarım doğru değildi. Kadın ile adamın söylediklerine göre dünyanın çok ünlü bir markasında tasarımcı olarak çalışıyorlarmış. Diğeri ise bir burka firmasından geliyormuş. Afganistan’a burka üreten bir firmadan. Türkiye’ye kumaş almak için gelmişler. Bu kumaşları da işleyip dünyanın her yerinde satışa sunacaklarmış. Burkalar ise Afganistan’da kadınlara satılacakmış ve oranın en iyi burkalarını üreteceklermiş. Bu dört müşteri kumaş almak için en doğru adresin Kapalıçarşı olduğunu düşünmüşler. Kapalıçarşı’daki kumaşların çok güzel olduğunu duymuşlar ve kalkıp çok uzaklardan buralara gelmişler. Sorup soruşturmuşlar, araştırmışlar ve Kapalıçarşı’daki en iyi kumaş dükkânının burası olduğunu duymuşlar. Bu yüzden bizim dükkâna gelmişler ve buradaki kumaşlara bakmaya karar vermişler. Eğer beğenirlerse kumaşlardan bir kısmı Afganistan’da burka olacak, bir kısmı da işlendikten sonra, çok ünlü bir marka altında tüm dünyada satışa sunulacakmış. Fakat alacakları kumaşın renginin siyah olmasında ısrar ediyorlardı. Mutlaka siyah olmalıymış. Bunu duyunca ustamız biraz şaşırdı. “Onca kumaşın içinden neden siyah kumaş?” dedi. Adamla kadın “Siyahın içinde hiçbir renkte ve hiçbir desende olmayan bir ahenk var. Siyah renkli kumaşı farklı bir biçimde işleyip, kesip biçip dünyanın en güzel giysilerini yapacağız.” dediler. Sevinçten ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyordum. Duyduklarıma inanamıyor, tüm bunların gerçekliği bana hayalmiş gibi geliyordu.  Ve bu hayal her an dağılıp, gidecekmiş gibi hissediyordum. Usta sonunda sevincinin sarhoşluğundan uyandı ve kumaş çıkarmaya başladı. Çıkardığı kumaşların hepsi siyahtı. En sonunda da beni çıkarmasıyla kumaşlar tezgâhın üstünde sıralanmış oldu.  Bense tezgâha konulduğum andan itibaren tasarımcıları incelemeye başladım. Şık giyimlilerdi, fakat değişik bir tarzları vardı. Kıyafetlerinde ve aksesuarlarında kullandıkları renkler aynı tonlarda ve farklı tasarımdaydılar. Ama hepsi o kadar güzel ve o kadar şıktı ki bu tasarımcıların elinde olma hayali bile çok hoştu. Kim bilir beni nasıl işleyeceklerdi ve nasıl güzel bir giysi olacaktım. Tüm dünyadan insanlar beni beğenecek, almak isteyeceklerdi. Özgürlüğüme kavuşacaktım sonunda. Peki ya burka ne demekti? Onu bilmiyordum, bilmediğim için de bir fikir sahibi olamıyordum. Belki de bir elbiseye verilen isimdi. Değişik ve güzel bir elbise olduğu için ona böyle farklı bir ad takmışlardı. İyi de Afganistan neresiydi? Orada ne vardı? Çok mu uzaktı bu Afganistan denilen yer? Güzel miydi? Oradaki insanlar da karşımdaki tasarımcılar gibi mi giyiniyorlardı? Düşündükçe kafamdaki soru işaretlerinin sayısı artıyordu.

   Ben bunları düşünürken tasarımcılar diğer siyah kumaşlara bakıyorlardı. Bazı kumaşları bir tarafa ayırıyor, onlarla ilgili bir takım şeyler konuşuyorlardı. Tam bu sırada  tasarımcılardan birinin gözü bana takıldı. Kendi dilinde bir şeyler söyledi. İkisi de bana elleriyle hayali çizgiler çizdiler, güldüler. Anlamıştım, beğenmişlerdi beni. Sonra Afganistan’dan gelen adam bana dokunarak nasıl olduğuna baktı. Çevirmen olan adam “Bu kumaşı çok beğendiler bu kumaştan istiyorlar.” dedi. Ustamız benden üç top daha çıkardı. “Fakat üç topun yetmeyeceğini söylüyorlar, bu kumaştan daha fazla üretebilir misiniz?” diye sordular. Ustamız, “Tabi siz hiç merak etmeyin bu konuyu hallederim” dedi. Çevirmen adam ustamızın söylediklerini tasarımcılara anlattı. Tasarımcılar çok sevindiler. Ayırdıkları kumaşları almak istediklerini söylediler. Bu kumaşları kendi ülkelerine götürüp ön hazırlık yapacaklarını kumaşlar hazır olduktan sonra da gelip onlarla ilgileneceklerini söylediler. Çevirmen, ustamıza telefon numarasını verdi. Kumaşlar hazır olduğunda ustamızı aramasını istedi. Ustamızda onayladıktan sonra tasarımcılar bizi almak için birazdan döneceklerini söyleyip dışarı çıktılar. Ustamız onlar dükkândan çıktından sonra hemen beni ve seçtikleri iki top siyah kumaşı paketlemek üzere tezgâhın üzerine dizdi. Heyecan içinde tasarımcıları beklerken,  bir yandan da ustamı izliyordum. Gözlerinin kenarları ve anlı çizgilerle doluydu. Yüzündeki her kırışıklık zor geçen yılların izleriydi adeta. Ama her şeye rağmen şimdi mutluydu. Beğenilmiş ve iyi bir satış yapmıştı. Dükkânının bu derece övgü alması gururunu okşamıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. Bizlere baktı. Son bir kez, ben de ona... Sonra etrafa bakındım. Yerdeki değerli ve özenle döşenmiş eski taşlara göz gezdirdim. Aylarca, yıllarca durduğum rafa, ustanın babasının fotoğrafına baktım sonra. Ara sıra ütülendiğim ütüye, kesildiğim makasa, ölçüldüğüm metrelere baktım. Hafifçe tebessüm ettim. Ama aslında buradan kurtulduğum için seviniyordum. En son olarak bin bir renk kumaşları süzdüm. Arkadaşlarım mıydı onlar? Hayır, değillerdi. Farklıydılar onlar, benden çok farklı. Peki ya burası evim miydi? Yoksa hapishanem mi? Bilmiyordum. Tek bildiğim özgürlüğüme kavuşup bu dükkândan kurtulacağımdı. Yüzdüğüm sığ sulardan çıkıp yepyeni dünyalarla tanışacağım gerçeğini biliyordum. İşte bu yüzden çok mutluydum. Dünyanın en mutlu kumaşıydım. Hatta belki de en değerli kumaşlarından biriydim. Kim bilir, kimlerin üzerine etek, şal ya da elbise olacaktım? Hangi renklerle süslenecek, hangi insanlarla tanışacaktım?

  Tasarımcıların getirdiği renk renk kutulara konulduk. Biz yapacakları giysilerin ilk örneği olacağımız için bizi hemen alıp götüreceklerdi. Fazla zamanları yokmuş. Sonbahar başlamadan bizi ülkelerine götürüp işlemek zorundaymışlar. Zamanı önemli değildi beni hemen buradan götürürlerse çok sevinecektim. Ben turuncu bir kutunun içine konulduktan sonra üstümü kapattılar. Çevremi göremiyordum fakat kutunun bir kenarındaki delikten içeri güneş ışığı sızıyordu. Bu karanlık kutunun içinde bile özgür hissediyordum kendimi. Özgür ve güzel.

   Bir arabaya konulduktan sonra uzun bir yolculuk yaptık. Sonra vardığımız yerde kutunun içini açtılar ve devasa büyüklükte bir kapalı alana geldiğimizi anladım. Tıpkı üretildiğim o kocaman fabrika gibiydi burası da. Şık giyimli kadın beni alıp büyük bir masanın üzerine koydu. O masaya beni açtı ve aylardır rulo halimden bir anda kurtulmuş oldum. Orta yaşlı bir kadın elinde bir ütüyle gelip beni ütülemeye başladı. O ütülerken ben de açıldığımı ne kadar da büyük bir kumaş olduğumu fark ettim. Kadın beni yaklaşık bir saatte ütüledi. Daha sonra dükkâna gelen kadın ile diğer iki adam tekrar gelerek beni incelemeye devam ettiler. Benim hakkımda bir takım şeyler söylediler. Ne dediklerini anlayamıyorum. Ama emindim beni güzel bir hayat bekliyordu.  Benim üzerimde yaklaşık üç saat kafa patlattıktan sonra kadını tekrar çağırdılar ve ona bir şeyler söylediler. Ne yazık ki onları anlayamıyordum. Kadın beni aldı, tam ortadan ikiye özenle böldü. Başka işçilerde gelerek ona yardım etmeye başladılar. Bense öylece kaldım. Beni neden ortadan ikiye bölüyorlardı ki? Ben bir bütün olarak elbise olabilirdim. Bambaşka bir elbise…

  Bir yanım diğer masanın üzerinde bana bakıyordu. Çok garip bir duyguymuş bölünmek. Başka bir kadın kesilen yerlerimizi güzelce dikti.  Onu ise başka bir kadın izledi.

  Bu durum içimi acıtmıştı. Ben böyle olsun istemiyordum. Bir bütün olarak kalmak istiyordum. Meğer ne garipmiş bir başkasının elinden kesilmek, ne ilginç… Şimdi kafamı kurcalayan soru bana ve diğer yarıma ne yapacaklarıydı. İşte artık çok farklı bir yola girdiğimi anlamıştım.

  Bizi özenerek katlayıp küçük kutulara sığdırdılar. Bir kutuya beni, kumaşların bulunduğu bir başka kutuya da diğer yarımı koyup, karşıda yığılmış duran diğer kutuların yanlarına koydular. Sanırım sonsuza dek ayrılıyordum bedenimin diğer yarısından. Çünkü diğer yarımın içine konduğu kutunun üzerinde Afganistan yazıyordu. Acı veren bir duyguydu. İçimde tüm ipliklerimi acıtan garip bir his vardı. Duygularım denizdeki köpük misali kabarıyordu. İpliklerim bu merakla kopacakmışçasına ağrıyordu. O köpükler kabarıyor, kabarıyor ve beni sanki boğacakmış gibi üzerime geliyordu. Artık başka bir denizde yüzüyordum, ama hangi denizde işte bunu hiç bilmiyordum. Ve nasıl bir yere gittiğimizi çok merak ediyordum. Merakım büyüdükçe büyüyor, dikişlerimi koparacakmış gibi geliyordu. Sonra da bu merak soluğu kesen bir sıkıntıya dönüşüyordu her dakika, her saniye… Biri beni yerden kaldırıp bir arabaya yerleştirirken, boğazımdan yükselen hırıltıyla karışık bir sesle ancak “Elveda diğer yarım.” diyebildim, “Elveda…”

  


Afganistan/Kabil: 12.06.1996

   Uzun bir yolculuğun ardından, kutunun içinde oradan oraya yuvarlanarak tanımadığım bilmediğim bir yere getirildim. Üç gündür şaşkın ve yorgun bir şekilde öylece duruyordum kutuda. Nereye geldiğimizi çok merak ediyordum. Soğuk beton bir zemine bırakılmıştım. Oysa şu an ustamın tozlu raflarında olmayı ne çok isterdim. Biraz sonra kutuların açılmaya başladığını gelen seslerden anladım. Sonunda sıra bana geldi. Kutu açıldığında bir atölyede olduğumuzu fark ettim. Bu atölyede çok sayıda dikiş makinesi ve başlarında ağızları, yüzleri örtülü birçok kadın, makinelerle kumaşları dikiyor, ölçüyor biçiyor, anlamadığım bir takım şeyler konuşuyorlardı. Sadece gözleri açıktaydı. Onlar da bir garip bakıyorlardı etrafa ve ellerindeki işlere. Kendimi gördüm bir an bakışlarında. Çekingendiler, ürkek bir şekilde yapıyorlardı işlerini. Etrafta hiç erkek yoktu. Nedenini bilmiyordum. Bilemiyordum… Beni kutudan çıkardıktan sonra ellerine alıp, evirip çevirdiler. Ne olduğunu anlamadan başka bir kadının eline bırakıldım. Kadın makineye eğilip beni dikmeye başladı. Ustam kadar olmasa da elleri uyum içinde işliyordu. Bir kısmımdan kesip küçük bir dikdörtgen çıkardı. O dikdörtgene aralıklarla kesimli tel şeklindeki kumaşı dikti. Birkaç işleme yapıp kol ağızlarını da oluşturduktan sonra bitmiştim. Bir burka olduğumu anlamam için uzun bir süre geçmesi gerekti. Tekrar bir kutunun içine konuldum ve bir dükkâna getirildim. Bir bayan mankeninin üzerine giysi yaptılar beni ve beklemeye alındım. Kaderimi, yeni hayatımı beklemeye başladım.

 

İtalya/Milano 12.06.1996

  Diğer yarım ile ayrıldıktan sonra kutular içerisinde getirildim  buraya. Başımdan geçenlerse gerçekten inanılmazdı. Öncelikle beni kesip biçtiler. Uzun kollu çok şık bir bluz oldum. Kol kısımlarıma ince işlemeli danteller eklediler. Daha sonra üzerime İstanbul’un boğaz köprülerini, yedi tepesini temsil eden işlemeler yaptılar. Kesimimle, işlemelerimle buradaki insanları kendime hayran bırakıyordum. Daha sonra tüm insanlara beni tanıtabilmek için defile düzenleyip bir manken kızın üzerine giydirdiler. Ertesi gün ise mağazada satışa sunulacaktım. İşte özgürlük denen şey bu olsa gerek. Değer verilmek, özenle bakılmak ve sonunda istediğin yere ulaşabilmek. Rengârenk, parlak ışıkların altında, patlayan flaşlar eşliğinde kendimi çok değerli ve mutlu hissediyordum. Umarım tıpkı benim gibi diğer yarım da mutlu ve en az benim kadar özgürdür diye düşünme fırsatını ise çok nadiren buluyordum.



Afganistan/Kabil 27.09.1996

  Uzun soluklu bir bekleyişin ardından, nihayet bir müşterim çıkmıştı. Bir kadın gelip beni aldı ve götürdü. Buradaki kadınların hepsinin üzerlerinde, yüzleri de dâhil her tarafını kapatan kıyafetler vardı ve buna burka diyorlardı. Bana talip olan kadında burkalıydı. Hepsi benim gibi burkalarla geziniyorlardı. Ve aslında biz burkalar onlara birer hapishane oluyorduk ne yazık ki. Kadın beni evine götürüp dolaba astı. Evliydi. Belli ki eşiyle mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Evleri ise oldukça içler acısıydı. Duvarlardaki boya yer yer dökülmüş, rutubetten kararmıştı. Eşyalar eski püsküydü. Kadın her gün etrafı temizleyip eşine yemek pişiriyor, bir süpürge gibi oradan oraya savruluyordu. Geleni gideni de olmadığından kimi kimsesi yoktu sanırım. Takvimlerin 27 Eylülü gösterdiği bir gün, dışarıdan gelen gürültülerle irkildik.  Bulunduğumuz kentin adı Kabil’di ve sokaklar kamyon istilasına uğramıştı. Elleri silahlı, uzun sakallı, başları beyaz örtülerle sarılı olan adamlar, kamyonların kasasından iniyor ve insanlara kâğıtlar dağıtıyorlardı. Başlangıçta son derece garip gelen bir dil kullanıyorlardı ancak son zamanlarda Peştunca dedikleri bu dili yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Ama kâğıtta ne yazdığını anlayacak kadar değil. Adı Layiha olan genç kadın da benim gibi pencereden ne olup bittiğini anlayamayınca beni üzerine geçirip kapının önüne çıktı. Yerde bir kâğıt parçası duruyordu. Kâğıdı alıp salondaki sürekli gıcırdayan kanepeye otururdu. Okumaya başladı. Dikkatlice her satırı yüksek sesle okudu. Sanki benim de duymamı istermiş gibi. Layiha’nın kâğıdı okuduktan sonra adeta şoka girmişçesine öylece kaldı. Az sonra ıslanmaya başladım. Gözlerinden dökülen yaşlar bana damlıyordu. Şahrem şahrem döküyordu yaşlarını Layiha. Birden beni üzerinden çıkarıp yere attı. Bir şeyler diyordu kendince ağlayıp duruyor, ne yapacağını bilemiyormuşçasına dönüp duruyordu.  Artık onu anlıyordum. Ben demir parmaklık, bu ülkeyse hapishane oluyordu ona. Çünkü ülkesindeki insanlar özgürlüğü dövüyor, öldürmek istercesine param parça ediyordu. Özgürlüğü boğuyor, yakıyor yok ediyorlardı. Ağlamaktan ve üzüntüden yorgun düşen Layiha, duvarın bir köşesine sızıp kaldı. Gözleri kapandı. Anladım ki bu boğuk şehir onu da yaşayanlarını da tüketiyordu.



İtalya/Milano 27.09.1996

  Tasarımcılar tarafından tam notu almıştım. Daha sonra mağazada mankenin üzerinde sergilenmeye başladım. Zengin ve varlıklı insanlar geliyordu buraya alışveriş yapmaya. Otuzlu yaşların başlarında sarışın bir kız bana talip olduğunu söyledi. Mankenin üzerinden çıkarıldım. Tek olduğum için eğer alırsa sadece bu kızın üzerinde olacaktım. Kız zengin varlıklı birine benziyordu. Yarım saat geçmemişti ki güzel bir çantaya koyuldum ve kıza verildim. Güzel bir arabayla yapılan rahat bir yolculuktan sonra eve vardık.  Kızın evi çok güzeldi. Sahibimin adı  Belinda’ydı ve gazeteciydi. O yüzden birçok davete katılıyor, toplantılara giriyordu. Ayrıca araştırmalar yapıyor, dünyanın her yanından haberleri insanlara duyurmaya çalışıyordu.

  Belinda benim özgürlüğüm olmuştu. Onun yaşantısı bana özgürlüğü sunmuş yepyeni sularda yüzmemi sağlamıştı. Belinda bazen beni giyip gidiyordu toplantılara. Ya da arkadaşlarıyla gezmeye. Buradaki insanlar istedikleri gibi dolaşıyorlar, istediklerini giyiniyorlar. Tıpkı ülkem gibiydi burası. Ama diğer parçamın gittiği Afganistan nasıldı onu bilemiyordum. İtalya özgürlüğü sunmuştu insanlara. Türkiye’de de olduğu gibi kadınlar erkekler gibi araba kullanıyor, daha birçok şeyi yapıyorlardı. Benim sorumluluğum sadece Belinda’ya giysi olmaktı. Onun dışında benim özgürlüğüm işte buydu. Belinda’ysa beni çok sevdiği için sürekli giyiyordu.

   Yine beni giyip iş yerine gittiği bir gün Belinda’ya bir görev verildi. Afganistan’a gidip oradaki insanlarla ilgili haber yapması gerekiyormuş. Afganistan ismini duyunca heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. Yüreğim sızladı. Görevi kabul eden Belinda hemen hazırlıklara başladı.



Afganistan/Kabil 23.11.1996

              Layiha için hayat, artık eskisine göre çok daha zor olmaya başlamıştı. Artık alışverişe tek başına çıkamıyor, eşi Mesut yanında olmadan dışarıya adımını atamıyordu. Afganistan barış, kardeşlik, özgürlük içinde yaşamanın ne demek olduğunu yavaş yavaş unutuyordu. Sanat Afganistan’da solan bir çiçek misaliydi. İnsanlar resim yapamıyor, müzik dinleyemiyordu. Afganistan birçok ülkeye göre geri kalıyordu. Layiha bu duruma çok üzülüyordu.

              Bir gün öğle saatlerinde Layiha yemek yapıyordu. Eti keserken parmağını da kesti. Her yer kana büründü. Acısı o kadar çoktu ki, dayanamıyordu. Parmağı çok kötü kesilmişti. Bir doktorun görmesi gerekiyordu. Fakat tek başına dışarı çıkması yasak olduğu için kanı durdurmaya çalıştı. Ancak kesik büyüktü ve kanı durdurmayı başaramadı. En sonunda dayanamadı ve bayıldı. Akşam eve gelen Mesut onu kanlar içerisinde görünce hemen beni Layiha’nın üzerine geçirip eşini en yakın sağlık ocağına götürdü. Burada ona gerekli müdahale yapıldıktan sonra Layiha’yı eve getirdi. Üzerime kan bulaştığı için Mesut beni yıkadı ve astı. İki gün evden hiç dışarı çıkmadı Layiha. Parmağı o kadar kötü olmuş ki. İki gün yemek bile yapamadı. Parmağının böyle olmasının sebebi ise Layiha’ya erken müdahale yapılmamasıydı. Layiha üç gün sonra daha iyiydi. Fakat ülkesinin haline her gün daha da üzülüyor, gözyaşı döküyordu. Kendi dilince bir şeyler diyor Allah’a dua ediyor, yalvarıp, yakarıyordu. Her namazından sonra sesli sesli dua ediyordu. Ne dediğiniyse anlamaya da gerek yoktu. Çünkü özgürlüğün dili yoktu. Özgürlük evrenseldi. Özgürlükten bahsedildiğini anlamak için konuşulan dili bilmeye gerek yoktu. Çünkü özgürlük, eşitlik, insanlık için su gibi, ekmek gibi bir gereksinimdi.

   Özgürlüğü ben de özlemiştim. Meğer aslında özgürlük dışarıya çıkıp havayı solumak, ya da sokak sokak gezmek değilmiş.  Rahatça yaşamakmış.

  Afganistan/Kabil 17.12.1996 –Belinda-

  Belinda hazırlıkları yaptıktan sonra beni ve diğer giysilerini bavulunun içine koydu. Afganistan’a vardığımızda kameraman ve haber ekipleriyle birlikte küçük bir otelde kalmaya karar verdiler. Otele gece geldik. Belinda odaya girdiğinde bavulunu açtı. Beni ve getirdiği birkaç kıyafetini bavuldan çıkarıp yatağın üzerine koydu. İtalyanca bir şeyler mırıldanıyordu. Burası biraz nemliydi. Küf ve amonyak kokusu birbirine karışmıştı. Belinda pijamalarını üzerine geçirdi. Beni ve diğer giysilerini dolabına asıp yatağına geçti. Onu çok zorlu bir gün bekliyordu.

   Ertesi gün Belinda kalktı ve üzerine beni geçirip, odayı topladı. Odadan dışarı çıktı. Küçük bir yemek odasında diğer ekip arkadaşlarıyla kahvaltısını yaptı. Ama yüzünde hep bir endişe vardı. Göreceklerinden, yazacaklarından korkuyordu. Belinda merak ediyordu. Buradaki insanları, yaşantılarını, hayatlarını... İtalya’yla kıyaslanamayacak bir yaşam biçimine adım attığını biliyordu daha önce medyadan öğrendiklerinden, ancak yine de heyecanını bastıramıyordu. Ben de merak ediyordum. Ama ben en çok diğer yarımı merak ediyordum. Belinda buradaki yaşam tarzını merak ederken ben ise diğer yarımın nerede ve nasıl olduğunu merak ediyordum. Buradaki yaşantıya alışabilmiş miydi? İşte bunu çok merak ediyordum. Ben de Belinda kadar endişeliydim. Belki korku, belki kaygı… Belinda ilk iş olarak hastanelerde haber yapmaya karar everdi.

Afganistan/Kabil 18.12.1996 –Layiha-

  Layiha artık daha iyiydi. Parmağı günden güne düzeliyor, ev işleriyle daha rahat ilgileniyordu. Mesut da Layiha’ya yardımcı oluyordu.

  Bir sabah Mesut ve Layiha doktor kontrolü ve dikişlerin alınması için kahvaltıdan sonra dışarı çıktılar. Layiha’nın üzerinde yine ben vardım. Layiha ve mesut hastaneye vardıklarında doktorLayiha’ya artık çok daha iyi olduğunu söyledi. Dikişlerini alıp bir ilaç daha yazdı. Sağlık ocağından tam çıkıyorlardı ki en önde sarışın bir kız arkasında da spor kıyafetli birkaç genç geliyordu. Ben kızı baştan aşağı süzerken birden kızın üstündeki kıyafete takıldı gözlerim. O an nutkum tutuldu. O an karşımda kendimi gördüm. O bendim. Sadece daha farklı, daha süslü. Ya da daha özgür…

Afganistan/Kabil 18.12.1996 –Belinda-

  Sağlık ocağından içeri girdiğimiz anda bambaşka bir hayata dalmıştık bugün. Karşıdan gelen burkalı kadın ile adamı görür görmez donup kalmıştım. İpliklerim, dikişlerim adeta donmuş, dantellerim her an Belinda’nın kollarından düşecek gibi olmuştu. Karşımda duran benim diğer yarımdı. Onu bin bir çeşit siyah kumaş arasından tanır, bilirdim. Çünkü o bendim. Ben oydum. Biz aynıydık. Ama eskiden. Şimdi o benden farklı, başka bir hayatta yaşıyordu. Ve o benden iki adım ötemde olsa da aslında çok uzağımdaydı. Peki, tekrar aynı olabilir miyiz? Farkımız ne ki bizim? Sadece o daha tutsak…

-Layiha-

  Biliyordum o da bana bakıyordu. O benim hayatımı görmüştü. Ama ben onun hayatını görmemiştim. Nasıl bir özgürlükten, eşitlikten, gelişmişlikten geldiğini bilmiyordum. Fakat o benim nasıl bir yere geldiğimi görmüştü. Ve şimdi kim bilir benim hakkımda ne düşünüyordu.

-Belinda-

  BelindaLahiya’ya doğru yaklaştı. Burkasına dokundu İtalyanca bir şeyler söyledi. Belinda kadına yaklaştıkça ben de diğer yarıma yaklaşıyordum. Hissediyordum. Özgürlüğün içinde tutsaklık, tutsaklığın içinde özgürlük hissediyordum. Ve biliyordum aynı şeyleri Belinda da, karşımdaki kadın da hissediyordu. Daha sonra Peştunca konuşmaya başladı. Ama onların konuştuğu kadar iyi değil. Kadının burkasına dokundu. Şaşırtıcı bir biçimde o da anladı ve bana dokundu, tebessüm etti. Kadın burkasını çıkarıp Belinda’ya baktı ve bir anda aynı şeyleri söylediler Peştunca:

-Biz aynıyız!

-Layiha-

  Onu gördüğüm anda anlamıştım Layiha’nın da bizim aramızda olan şeyleri anladığını. Bir anda söyledikleri o Peştunca kelimeyi anlamakta ne benim diğer yarım, ne de ben güçlük çekmiştik.

  Kadın kendini tanıttı. Adı anladığım kadarıyla Belinda’ydı. BelindaLayiha’yı ve Mesut’u, soru sormak üzere, dört kişilik bir masaya oturttu. Buradaki hayatın nasıl olduğunu bile duymaya gerek yoktu aslında. Layiha’ya soru bile sormuyordu. Mesut’a soruyor sık sık da Layiha’yı süzüyordu. Bir süre sonra kalemi kâğıdı bir yana bırakarak Layiha’nın ellerini avuçları içine aldı, iki kadın birbirine sarıldı ağlamaya başladı.

       Layiha ve Mesut haber ekibini eve davet ettiler. Belinda ve ekibini bir gecelikte olsa ağırlamak istediklerini söylediler. Layiha ve Belinda aynı odada kalmaya karar verdi. Layiha üzerinden çıkarıp beni bir kenara koydu. Belinda da diğer yarımı katlayıp yanıma koydu. Belinda ve Layiha  birbirlerine uzun uzun, hiçbir şey söylemeden baktılar. Gözler konuştu. Yaşanılan acıları, mutlulukları, üzüntüleri, sevinçleri anlattı gözler. Gözyaşları onlara yardımcı oldu…

 -Belinda-

 Yan yana duruyorduk. Diğer yarımla yine birlikteydik. Tutsaklık ile özgürlük yan yana. Biz hasret giderirken, Belinda ve Layiha hem ağlıyor, hem de birbirlerine sarılıp Peştunca, İtalyanca hatta Türkçe karışımı şeyler mırıldanıyorlardı. Layiha ve Belinda ışığı kapatıp yattılar.

       İki kadın, aslında aynı yerden gelen ve aynı yere gidecek olan. Onlar da bizim gibi değiller mi? Aynı yerden gelmiş, fakat şansın ya da yaşamın sürüklediği yere giden ve aslında eşit olan. Hayat bize herkesin eşit olduğunu gösterdi. Herkesin aynı olduğunu. İçinize soluduğunuz her havada ayrı bir özgürlük bulabilmek mümkün mü? Özgürlük sokaklarda mı? Hayır. Özgürlük zihinde. Özgürlük beyinde. Burkalı ya da burkasız… Bir kadın zihninde o özgürlüğü kanıksayıp, yaşayabiliyorsa o burka ona özgürlük olur. Yeter ki aklı kendince özgürlüğü yaratabilsin. Fakat başkasının benimsettikleri ona özgürlük değil tutsaklık olur. Tutsaklık o kişiye hayatın en büyük zorluğu olur. İşte bu yüzden özgürlüğümüzün kısıtlanmasına izin vermemeliyiz. Hayat bunu bize öğretecek kadar uzun, dünya ise küçüktür. Ve aslında burkalı bir kadınla burkasız bir kadın arasında fark yoktur. Özgürlük zihinde başlar ve zihinde son bulur. Doğum ve ölüm gibi. Hepimiz aynı şekilde dünyaya geldik. Bir annenin karnında başlayan hayat, ölümle son bulacak. Özgürlükler de öyle. Zihinden atılıp, yok edilirse ölür. Yaşadığımız sürece özgürlüğü her yerde görmek mümkündür. Önemli olan onu aramak ve ona sahip çıkmaktır. Tıpkı Belinda ve Layiha’nın karşılaşması gibi. Tıpkı benim ve diğer yarımın sürpriz buluşması gibi.

     Belinda ve Layiha uykuya dalmış, evi garip bir sessizlik bürümüştü. Sanki Belinda da Layiha da birbirlerini buldukları için rahatlamış, hayata geri dönmüşlerdi. Biz de birbirimizi bulduğumuz için rahatlamış ve mutlu olmuştuk. Artık özgürlüğü içimize çekiyorduk zihnimizde…



Afganistan/Kabil 19.12.1996 -Belinda-

    Sabah olduğunda erkenden kalktı Belinda ve Layiha. Evdeki herkes kalkmış uğurlanmak üzere kapıya yollanıyorlardı. Mesut herkesi teker teker uğurlamıştı. Layiha üzerine burkasını geçirmeden önce Belinda’yla vedalaştı. Yüzlerinde aynı tebessüm ve aynı rahatlama vardı. Etraflarındaysa aynı özgürlük.



      Kapıdan dışarı çıktık. Arkamızda Layiha ve benim diğer yarım, önümüzdeyse artık bambaşka bir hayat. Tıpkı onların da olduğu gibi. Çünkü artık özgürlük, eşitlik soyutluktan kurtulmuş ve somutlaşmıştı. Belinda’nın eli kalbinde, umutsa gözlerindeydi. Afganistan’ın en ücra köşelerinde saklanmış da olsa, özgürlüğün dünyanın her köşesinde var olduğunu biliyor ve buna inanıyordu artık.

İtalya-Afganistan

   Biz aynı dünyada yaşıyor, aynı havayı soluyoruz. Ve aynı dünyada, artık eskisinden çok daha farklı olan bir özgürlük kavramını paylaşıyoruz, özgürce.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə