BİRLEŞİK METAL-İŞ
BİRLEŞİK METAL İŞÇİLERİ SENDİKASI
UNITED METALWORKERS’ UNION
BASIN BÜLTENİ
Genel Merkez: Tünel Yolu Cad. No. 2 34744 Bostancı-İstanbul Tel: (216) 380 8590 Fax: (216) 373 6502
16.12.2011
G
Sendikamız, Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu IMF ve Avrupa Metal Sendikaları Federasyonu FEM üyesidir.
Our Union is a member of the IMF, International Metalworkers’ Federation and the FEM, European Metalworkers’ Federation in the Community.
enel Başkan Adnan SERDAROĞLU’nun
18. Merkez Genel Kurulu açış konuşması…
Görüyoruz ki aramızda sendikal mücadele ve siyaset alanından bizlere çok önemli katkılar sunan kara gün dostları, müjdeli günlerimizin pırıltılı ortakları, sınıf kardeşlerimiz, çok değerli dostlarımız bulunuyor. Hepinizin başımızın üzerinde yeri var.
Endüstri ilişkilerinde ve sınıf mücadelesinde dostluk ve dayanışma ağına, bir ilmik dahi olsa atan herkesle bilinsin ki birlikte çarpıyor yüreğimiz. Yine birlikte atıyor yüreklerimiz. Türkiye emek tarihinin müftüsünden, imamına bakanından, valisine, polisinden, askerine, özel güvenlikçisine, organize sanayi ve serbest bölge yönetimlerinden, Sanayi ve Ticaret Odalarına, iğdiş edilmiş, işbirlikçi sahte sendikalardan, emek düşmanı siyasi partilere kadar tüm belalı saldırıları yaşayan hayatlarını piyasanın acımasız koşullarında pamuk ipliğine bağlı sürdürenler, yani sendikalı olmak isteyenlerle birlikte atıyor yüreğimiz...
Baskı karşısında ceketini iliklemeyen, teldeki sığırcıklar gibi gücün önünde dizilmeyen, buna karşı, cesaretiyle birlikte zerafeti de elden bırakmayan emeğin aydınlık yüzü, alınterinin onurlu temsilcisi, sendikal hareketin sokak çocuğu, Birleşik Metal ailesine katılmak için önündeki mayınlı tarladan gözünü kırpmadan yürüyenlerle birlikte atıyor yüreğimiz...
Yazın yakıcı sıcağında ya da zemheri kışın ortasında sabahın köründen, akşamın koyu karanlığına kadar Türkiye’nin dört bir yanında bir çığlık gibi yankılanan onurlu direnişleriyle karanlığı yırtarcasına meydanlara çıkan ve düşlerinin peşinde koşanlarla birlikte atıyor yüreğimiz...
Kararlı ve inançlı duruşun yarattığı sıcaklıkla adeta buzu eriten güneşli günlerin müjdecisi direnişlerin simgesi, tırnakları etlerine geçercesine sıkılı yumrukları, inançla pırıl, pırıl parlayan gözleri, güzel günler göreceğiz, güneşli günler diye yeri göğü inleten sloganları ile kırık kanatla güvercin uçuran kırmızı şapkalı, kırmızı önlüklü çelik yürekli metal işçileriyle birlikte atıyor yüreğimiz...
Selam olsun gelecekleri için savaşanlara. Onurları için, ekmekleri için insanca bir yaşam kurmak için, her türlü zorluğa rağmen dimdik ayakta duranlara selam olsun...
Mevzubahis sınıf mücadelesiyse, gerisi teferruattır diyen aydınlık yüzlü sendikanın inançlı savaşçılarına selam olsun...
Ne mutlu ki onlara, hareket haline geçerek zincirlerinin farkına varıp, kendilerini boş kaşıkla besleyenlere direnen, başım kesiliyorsa sakalım için üzülmem diyerek korkularının üzerine cesaretle yürüyenlere… Selam olsun bir kez daha...
Yıllardır çok farklı duygular yaşadık, aynı yola baş koymuş insanlar olarak. Ne kadar çok olduğumuzu görerek, gururlandık onlarla. Ve gururlandık aynı havayı solumaktan, tenimizin ateşiyle birbirimizi ısıtmaktan.
Ve bir kez daha gördük ki, insanın zamanı gelince görünen karanlık yüzünde sermaye, canlı emek tüketen bir kar makinesidir. Ve gördük ki sermaye sahibi olmanın daha çok kar uğruna, bir insanı ne kadar acımasız kıldığını, maskesini düşürüp insanlığa ait tüm değerlerden, ne kadar uzaklaştırdığını.
Sendikalaşmak isteyen işçiye karşı ne kadar saldırgan hale getirdiğini ancak; bizler gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıveren uysal koyunlar değiliz. Belki kesiliyor başımız ama asla çekmeye gelmez boynumuz.
Adaletsizliği engelleyecek gücümüz olmasa bile, bu işten atılan işçiler coğrafyasında adaletsizliğe karşı itiraz etmeye devam edecek metal işçileri. Ve metal işçileri biliyorlar ki kurtuluş, bu itirazlar çoğaldıkça, dip dalgalar yaratıldıkça sağlanacak. Ve Albert Einstein'ın dediği gibi; insanlığın kaderi, sonuçta elbette hak ettiği şey olacak.
Genel kurulumuzu onurlandıran, değerli milletvekillerimiz, çok değerli konuklarımız, basın emekçileri, güzide kurumlarımızın değerli yönetici ve temsilcileri, uluslararası alanda bizi hiç bir zaman yalnız bırakmayan yoldaşlarımız. Hanımefendiler, beyefendiler sendikamızın değerli emekçileri, sevgili delege arkadaşlarım. 18. Merkez Genel Kurulumuza hepiniz hoş geldiniz. Onur verdiniz.
Konuşmama işten atılan, grevlerdeki, direniş çadırlarındaki arkadaşlarımızı anarak başladım. Çünkü 4 yıllık çalışma dönemimizin büyük bir bölümünü onlarla birlikte geçirdik. Öyle gözüküyor ki bundan sonrada bu kural aynı şekilde devam edecek.
Değerli mücadele arkadaşlarım…
Bundan tam dört yıl önce, yine Genel Başkan Adayı olarak Genel Kurul delegelerimize, kurulumuza katılan konuklarımıza, dost ve kardeş kuruluşların değerli yöneticilerine seslenmiştim.
Yıllarımız, bir su gibi akıp gitse de, bizi ne savrulan yapraklara, ne de çözülen bir yün yumağına dönüştüremedi.
Dört yıl sonra yine birlikteyiz. Yeni bir kitaba başlar gibi heyecanlıyım. Beni ve yönetim kurulumuzu, bu onurlu göreve layık gören üyelerimize, onları temsilen burada olan değerli delegelerimize, teşekkür ediyorum.
Bu vesileyle de dört yıllık dönem içinde Sendikamıza yeni katılan işyerlerindeki üyelerimizi, buradaki temsilci ve delege arkadaşlarımızın şahsında yürekten selamlıyorum.
Yine aynı süreçte Sendikamızda örgütlenen ve bugün onurla sürdürdükleri mücadele ile güneşe doğru uzanan, henüz bazıları tam olarak ulaşamasalar da asla pişmanlıkları olmayan başta Mahle (İzmir-Konya,) Schneider (İzmir-Manisa) olmak üzere, yetki davalarında sona gelinen, sözleşmeleri imzalanma aşamasında veya henüz devam eden bütün işyerlerimizdeki üyelerimizi coşku ile selamlıyorum…
Sırtlarında kendilerinden büyük bir yükü taşıyarak bugünlere ulaştılar. Ve daha güzel günler de ulaşacaklar. Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan daha özgür günlere. Hoş geldiler, gücümüze güç kattılar.
Ortaya konulan mücadele; Sendikamızın bünyesinde var olan sınıfsal refleksin, ortak aklın ve sağlam karakterin eseridir. Statik bir yapıdan dinamik bir yapıya geçişin sonucudur. Bizler Yönetim Kurulu olarak sadece, Sendikamızın özünde var olan bu potansiyelin ortaya çıkması için gereken iradeyi ortaya koyduk. Potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürerek sinerjiyi ve inovasyonu yarattık. Yol işaretlerini doğru bir şekilde yerleştirdik.
Çünkü bilinsin ki Birleşik Metal-İş kendi ritüellerini belirlemiş bir misyon sendikasıdır. Ve bizler de koordinatları işçi mücadelesine endeksli birer sınıf misyonerleriyiz. Farklı notaları bir araya getirip ezgilere dönüştürüyoruz.
Ve felsefemizde, Napolyon’un dediği gibi “Hep en son yaptığın iş, en iyisi olsun; düşüncesiyle” tüm bu çabalarımızı fazlalaştırarak devam ettirmektir. Buna inancımız tamdır. Çünkü metal işçilerinin yüreğine maya çaldık ve bu maya tuttu. Bunun sonucu sendikamızı metal işçilerinin çekim merkezi haline dönüştürdük. Verilen bu dik duruşlu mücadelede bütünün sağlam parçaları olan her türlü katkıyı esirgemeden sunan, karınca sabrı ile çalışan tüm yönetici, uzman ve personelimize sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum.
Kongremizin değerli katılımcıları…
Genel Kurullar; hepimizin çok iyi bildiği gibi geride kalan dönemi değerlendiren, yaptıklarımızın ve yapamadıklarımızın hesabını verdiğimiz bir mahkeme olmasının yanı sıra aynı zamanda, samimiyetin imtihan sahasıdır. Alkışlandığımız, sorgulandığımız bir yüzleşme seansıdır. Ve gelecek dönemin politikalarının oluşturulduğu, yapacağımız çalışmaların belirlendiği, tarihsel önemde tartışma alanlarıdır.
Zaman kendi hızında akıp geçiyor ve içine ancak senin koyduğun kadarını alabiliyor. Yaşam sürekli değişiyor. Bu tür tartışma platformlarında akıp giden zamanı yakalamak, değişimi görmek, gideni ve gelmekte olanı anlamak durumundayız. Tabii değişimi görmek yeterli değil, aynı zamanda değişimin öznesi de olmak zorundayız. Bu niyeti kelimelere dökerken kolaymış gibi gözükebilir, öngörümüzü güçlendirmek ve bunu yaşamın içinde gerçekleştirmek elbette söylerken olduğu kadar kolay değildir. Ancak, kim ne derse desin bizim için sendikalar; ve özellikle de her şeyin teslim alınmaya çalışıldığı biat etmeye zorlandığı bir süreçte hala emekçilerin kaleleridir. Çalışanlar, son zamanlardaki krizlerle iyice belirginleşen yoksulların kabuslarının, zenginlerin düşlerini yarattığı, vahşi kapitalist düzenin gerek ekonomik, gerekse ideolojik saldırılarını önce sendikaları aracılığıyla göğüsleyip, geri püskürtmeye çalışırlar. Bunun yanında biliyoruz ki küçük de olsalar örgütlü gruplar, örgütsüz büyük yığınlara hükmederler, yönlendirirler.
Yani örgütlü olanlar kendi haklarıyla birlikte örgütsüz kitlelerin de haklarını korumak zorundadırlar. Bizler bu mantıkla bakıyoruz emek örgütlerine. Burada sözünü ettiğimiz sendikalar, tabi ki demokratik, mücadeleci, sınıf sendikacılığı anlayışını benimsemiş, bu geleneği yaşatan sendikalardır. İtaatsiz sendikacılığı önüne koymuş sendikalardır.
Biliyoruz ki ancak önüne konulan seçeneklere boyun eğmek zorunda olmayanlar, yani kendi seçeneklerini yaratanlar özgür olabilir. Birleşik Metal-İş Sendikası olarak 65 yıldır bu anlayışın yaşama geçmesi için mücadele ediyoruz. Irk, din, dil, yaş, cinsiyet, siyasi görüş ayrımı yapmadan, tüm emekçileri kucaklayan ve sınıf çıkarları doğrultusunda hareket eden, demokratik ve kendi omuzlarının üzerinde taşıdığı başla bugünlere gelen bağımsız bir sendika olarak, tüm güçlüklere rağmen boğayı boynuzlarından tutacak cesareti göstermeye çalışıyoruz. Ajandamızı hep mücadele günleriyle doldurup, insanlarımızın yüzündeki kışı uzaklaştırmaya çalışarak, doğru bildiğimiz yolda ilerlemeye devam ediyoruz.
Bu nedenle sürekli olarak üyelerimizin bilinç boyutunu, çeşitli eğitimlerle sınıfsal temelde yükseltmeye çalışıyoruz. Yanlışlarımızı azaltarak silgimizi az kullanmaya çalışıyoruz.
Ancak ne kadar az kullanılsa da zamanla, silgilerde sildikçe tükeniyorlar. O nedenle kayıplar da, kazançlar da, iyi de, kötü de ne yapılmışsa bizimdir;
Sevgili arkadaşlar…
Bizim sendikal literatürümüzde öteki diye bir kavram yoktur. Bu nedenle kimseyi dışlamadık, olumluyu reddetmedik. Felsefemizin manifestosu olarak kaybı kazanca, kötüyü iyiye döndürmenin başlıca görevimiz olduğunu hiçbir zaman unutmadık. Bunu gerçekleştirmek, gelişmiş, çağdaş ve her yönden demokratik bir sendika ve Türkiye yaratmak için üzerimize düşeni ve elimizden geleni yaptık.
Geride bıraktığımız 4 yıl, Yaklaşık son 30 yıldan beri tekrarlamak zorunda olduğumuz gibi ne yazık ki yine oldukça çetin ve en ufak bir hak için bile çok zorlu mücadeleler vermemizi gerektiren bir dönem oldu. İçimizde biriken isyanımızı doğru yönlendirerek, akılcı bir tutumla zorlukları göğüsledik. Onların bizi yıldırmasına izin vermedik. Kararlılığımızda en ufak bir tereddüt oluşturmadık...
Türkiye gibi, nefes alan ölülerin çok olduğu yerde ölü toprağını üzerimize serptirmedik. Birçok şeyin sahteleştiği bir dönemde sahici kalmaya özen gösterdik.
Kendimizi bir yezidi çemberi içerisine hapsetmedik. Karanlıkta sivrisineklere karşı verdiğimiz mücadele başaracağımıza olan inancımızı azaltmadı. İşçi sınıfına olan güvenimizi sarsmadı, birlikteliğimizi bozmadı. Her yaşadığımız zorluk kendi içinde direncini de yarattı”
Değerli dostlarım…
Yine Sendikamız, kriz adlı canavarın ağzına sürekli emekçileri atarak kendini kurtarmaya çalışan bu kör zihniyete rağmen hızlı bir şekilde üye sayısını arttırmakta, büyümektedir. Türkiye’nin en çok örgütlenme çabası içindeki sendikasıdır. Deyim yerindeyse hamsinin karnından balina çıkartmaya, yumurtayı dikine durdurtmaya çalışıyoruz. Böyle bir başarı, doğru yerde durup, doğru laf söyleyen ilkeli, tutarlı ve samimi bir şekilde davranan örgütümüzün kollektif emeği ile sağlanmıştır. Bu nedenle tüm kadrolarımızı kutluyor ve teşekkür ediyorum.
Bunun dışında Sendikamızın diğer önemli çalışmaları da plan, program dahilinde ve ilkelerimiz ışığında titizlikle sürdürülmektedir. Etkin politikalar sonucu mali dengeler tutturulmuş bu kadar örgütlenme, mahkeme harçları, basın yayın, eğitim, eylem ve grevlere rağmen sendikal faaliyetlerimizin gereğinden ödün verilmemiştir. Yine iç bünyemizde ve ulusla arası boyutta, çok başarılı bir eğitim dönemi ortaya çıkartılmıştır.
Çalışma Raporumuzda bunları ayrıntılarıyla belirttik. Gönen Kemal Türkler Eğitim Tesislerimiz kendi imkanlarımız düzeyinde yeni yatırımlarla, daha verimli hale getirilmektedir. Yeni eğitim tesisi projemizi de sizler onay verdiğiniz takdirde önümüzdeki dönem gündeme alacağız. Tabii ki tüm çalışmaların mükemmel olduğunu söylemek elbette mümkün değil. En iyisini yapmaya çalışıyoruz. Her konuda kanatlarımız gayretimizdir. İnanç ve özveriyle çaba gösteriyoruz. Şunu da gayet iyi biliyoruz ki daha iyi olmaya çalışmayan iyi olarak da kalamaz.
Sevgili arkadaşlarım, değerli dostlar…
Üstlendiğiniz bütün görevler kendi karşılığını ister. Kapitalist düzende üretimin paylaşımına yönelik bir itiraz olan sendikal görevde, çetin mücadele verilmesi gereken bir alan ve taşıdığı bütün yüklere rağmen dengeyi kaybetmeme sanatıdır.
Bunun yanında işçilerde sendikalarının meyveleridir. Ve her ağaç kendi meyvesinden tanınır. Birleşik metalin meyveleri mücadeleci metal işçileridir. Bizler de sendikal misafirliğimizde oturup minder ısıtmadan, dilimizi tamamen sınıf mücadelesine akort ettik.
Ve önümüzdeki dönem belirli plan dahilinde atamadığımız yeni adımların atılması çabası içine gireceğiz. Bu zorlu dönemlerde görüldü ki sınıf mücadelesi, işçilerin birbirlerine bakmasıyla değil birlikte aynı yöne bakmasıyla ivme kazanıyor. Ve herkes kucağında bir parça odun getirdiğinde iyi bir direniş ateşi yakılabiliyor. Aynı zamanda, damlanın damlayabilmesi için de kendisini tamamlaması gerekiyor
Sevgili arkadaşlar,
Son zamanlarda tarihin keskin virajlar aldığı günleri yaşıyoruz. Sorunlarımız gün geçtikçe çoğalıyor. Emeğin susturulmaya çalışıldığı, zamanın 'tırnak' içinde yaşanmaya zorlandığı bir süreçten geçiyoruz. Sermayenin sınırsız hareketliliğini sağlayan küreselleşme çağında çok uluslu şirketler fiili ve ideolojik olarak yaşamımızın bütün gözeneklerinde tahakküm kurdular.
Bugün dünya tam bir kaotik ortama sürüklenmektedir. Küresel sermaye çekirge sürüsü gibi önüne geleni öğütüp yok ediyor. Eşitsizlikler gün geçtikçe artıyor. Yoksulluk, açlık ve işsizlik yaygınlaşıyor.
Zenginleri kurtarmak için fakirlerin parasının kullanıldığı, herhangi bir çarpma halinde de sistemin hava yastığının, ensesi kalın ve göbekli kişiler için çalıştığı piyasa ekonomisi ve neo-liberal politikalar, dünyayı bir karabasana sürüklüyor.
Yani bize vaat ettikleri, methiyeler dizdikleri yeni çağ dedikleri süreç, meğer orta çağın yeni versiyonu imiş. Ve bu çağda kötüler kendilerine tahammül edildikçe daha çok azıyorlar. Geçen günlerde, Amerika'da sosyal adalet istiyoruz %99 -%1 yenecek diyerek küresel sömürüye karşı küresel direnişe çağıran, finans kapitalin kalbi, sömürü sisteminin kabesi Wall Street'i işgal eden hareket, yani kapitalist düzenin hep kaybedenleri, nasıl dünyanın kötülük merkezine artık tahammül etmeyeceklerini ilan etmişlerse, mülksüzlerinde günü gelince mülklülere kafa tutabileceğini, çulluların hakkından çulsuzların gelebileceğini, ortaya koymuşlarsa, bizler de, Türkiye'de 200 yıllık enternasyonal işçi sınıfı mücadele pratiğini kendisine kıble edinmiş DİSK üyeleri olarak, siyasi iktidarlara, kapitalizm denen sermaye düzenine, onun yarattığı deformasyona ve oligarşik muktedirlere karşı az, ancak onurlu dostlarımızla birlikte direnen, kral çıplak diyebilen, Midas’ın eşek kulakları olduğunu söyleyebilen bir emek hareketiyiz. Ve bundan sonra da böyle olacağız. Ancak, görünüyor ki haksızlığa boyun eğmeyenler, mücadele geleneğinin ışığında yürüyenler, sindirilmek isteniyor.
Onun için soruyoruz tüm sesimizle, bu Pandora’nın kutusu olmuş kötülük merkezlerine; sizler hangi dağın yelisiniz ki insanların yaşamları ve gelecekleri üzerinde keyfi bir hükümranlık kurmaya çalışıyorsunuz. Ama yapamayacaksınız çünkü parklara, meydanlara, fabrika önlerine kurulan direniş çadırlarından yükselen sesler, hüznün bir kıymığı gibi yaşanan ve insanların büyümeden ihtiyarladığı o yoksul semtlerden yankılanan sesler, makinelerden, madenlerden çıkan uğultu, çığlığın isyana dönüşen biçimidir.
Biliyoruz ki bu gün işçilerin ve tüm yoksul halkın sürüklendiği bu karanlık iklim yarın umudun renkleri ile boyanacaktır. Wall Street'dekiler ve bizler bugün çoğunluk olduğumuz halde bir arada değiliz diyerek pes etmiyoruz.
Biliyoruz ki önemli olan aktif olmaktır, tarihte tüm şanlı mücadeleler en zor koşullarda ortaya çıkmıştır. Dünya 'gözünde büyüttüğü şeyleri gözünde küçülten ve haksızlıklara karşı sesini yükseltebilen aktif azınlıklarla değiştirilebilir. Bizden önce bu zoru yolları yürüyenlerin kulağımıza fısıldadığı yegane gerçek budur. Biz, bizden öncekilerin kulaklarımıza üflediklerine uygun davranmaya ve onlara laik olmaya çalışıyoruz.
Kongremizin değerli katılımcıları…
Özellikle bir kaç ay önce insanlığın ana yurdu koca kıtadaki başta Somali olmak üzere birçok ülkedeki sefaleti, insanlık utancını, hep birlikte yürek acılarıyla medyadan izledik. Hatta yetmedi şov dünyasının ünlüleriyle birlikte gidildi adaletsiz dünyanın açlarıyla hatıra fotoğrafı çektirilip, dram yerinde izlendi.
Aynen sirk izler gibi yapmacık yüz hareketleriyle Televizyon kameralarına görüntü verildi. Fotoğraflar basılıp dağıtıldı. Belki 200 yıl önce batılı sömürgeciler de mistik bir ayin gibi aynı nutukları atmıştı Afrika yerlilerine sizleri biz kurtaracağız diye.
O günden bu güne değişen tek şey Afrikalı kabile reisinin dediği gibi İncili Afrika yerlilerinin ellerine vererek, gözlerini kapatıp dua etmesini öğretirken, İncil’le toprakların el değiştirmesi olmuştur. Yani kapitalizmin gayri meşru misyonunun pekişmesi sağlanmıştır. Yine dünyada son zamanlarda iyice artan işsizlik, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizlik sonucu diktatörlere karşı özgürlük mücadelesi veren Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının Büyük Ortadoğu projesine uygun olarak daha önceki dünya paylaşım savaşında olduğu gibi bugünkü isyanları israf edilerek yeniden ve sömürgen ülkelerin çıkarlarına uygun olarak dizayn etme çabasına girilmiştir.
Rüzgarı, ABD destekli Suudi çöllerinden üflenen ve Arap Baharı diye adlandırılan gelişme mezhepsel bir bilek güreşine dönüşerek, çetin geçecek bir kış öncesi yaşanan pastırma yazını çağrıştırmaktadır.
İktidarı döneminde çadırının önünde birlikte fotoğraf çektirmek için sıra bekleyen başta Suriye ile vizeleri kaldırarak ortak bakanlar kurulu yapan, ona Osmanlı dönemindeki eyaleti gibi davranan ancak; bir kaç ay sonra saf değiştiren bizim hükümetimiz olmak üzere Avrupa'nın iki yüzlü siyasi Alzheimer olmuş liderleri, 40 yılın sonunda yön değiştirerek Kaddafi'yi kendi halkına linç ettirmişlerdir.
Bu nedenle başta Libya olmak üzere kurtlar sofrasının tam ortasındaki Suriye ve diğer ülkelerdeki ortaya çıkan gelişmelere emperyal ülkelerin müdahaleleri kuşkularımızı pekiştirmektedir. Iraklılar diktatörden kurtulmanın faturasını hala nasıl ödeyememişse, korkarız ki diğerleri içinde sonuç değişmeyecektir. Ve ülkemizin ‘gaz diplomasisi’ ile bir tarafta füze rampası kurarak İran’a karşı kalkan olmaya çalıştığı, İsrail karşıtlığı üzerinden, Arap halklarının duyguları ile oynanarak, bu gelişmelerden çöplenmeye çalışan taşeron durumuna düşme görüntüsü İçimizi acıtmaktadır.
Sevgili arkadaşlar…
Başka bir endişemiz ise Dünyanın sürüklendiği ekolojik krizdir. Kainatın dev memelerinden cüceler emziren ve dünya ismi verilen bu bahçede insanlığın yaşamsal kaynakları, kapitalizmin ve sınırsız büyüme denen batı hastalığının, doymak bilmez ihtiyaçları için hızla tükenmekte ve kendi sonunu hazırlamaktadır. Yani sınırsız büyüme denen şey, sınırlı kaynakları sınır tanımadan tüketmek anlamına gelmektedir.
Yine; sayısı giderek artan doğal felaketler, iklimlerin değişmesi, kuraklık ve artan kıtlıkla birlikte, Dünya, Japonya üzerinden bir nükleer faciayı daha yaşamaktadır. Tüm dünyada içilebilir su kaynakları ticarileşmekte ülkemizde, HES denen ucubelerle birlikte derelerimiz kurutulmaktadır. Bir emek örgütü olarak bizlere emanet edilen dünyamızı daha iyiye ve güzele taşımak boynumuzda vebaldir.
Sevgili kardeşlerim…
12 Eylül faşizmi diş gıcırtıları arasında tüm insani sermayenin imhasını sağlayarak, her şeyi kusurlu, melez bir rejim, güçsüz bir adalet ve adaletsiz bir güç yarattı. AKP’nin son manevralarıyla hak, adalet ve yargı kavramı aynı deniz feneri davasında olduğu gibi, aralarında küçük sıva çatlağı yaratsa da futboldaki şike davasında olduğu gibi, ve iktidarın yerel yönetimlerindeki yolsuzluklarını kapatmada olduğu gibi artık her kararı tartışılan, acaba arkasında ne tür bir hesap var diye düşünülen, gücü olanların kullandığı, hatta son değiştirilen düzenlemede, harçların peşin ödenmesiyle birlikte parası olmayanların kullanamayacağı, yasadan üstün güçlerin gerekirse onu istediği gibi değiştirebileceği, özürlü sözcükler haline geldi. Adalet küçülünce de suçlular büyüdü. Son zamanlarda çokça gündeme gelen ve adı N.Ç. kalan küçük kızın yaşamış olduğu toplumsal ayıbın sonucu ortaya çıkan ve vicdanı olan herkesin utançtan yüzünü kapatmasına neden olan Yargıtay kararı bu döneme ilişkin en son kara örnektir.
Sevgili arkadaşlar…
Toplumsal muhalefete karşı giderek artan baskı ve şiddetin, bugünkü türbülanslı bir rotaya giren seçim sonuçlarıyla, daha da karamsar bir görüntüye büründüğü gözükmektedir. Gaye vasıtaları meşru kılmıştır. Ve iktidarın ustalık döneminde kırk satırın yerine, kırk katır konulmuştur. Muktedirin dili zalimdir. Hele de zulmün tadını almışsa, hep öyle kalmak ister. Ama bizim için önemli olan karşınızdaki yapı ne kadar güçlense de, duruma göre duruş değiştirmeden yanlışlıkları dile getirmeye ve ona karşı dik durmaya devam etmektir.
Söylediklerimizi eskisinden daha bir gür sesle tekrar edeceğiz. Görülüyor ki siyasetin askerleşmesi ve yıllar içinde devletin güvercin adımlarla hükümetleştirilmesiyle, bilinçaltı aydınlık olmayan, siyasi iktidarın otoriter özlemlerini, giderek daha fazla ifade ettiği, bir sürece girmiş bulunmaktayız. Celladına aşık olan toplum balayı bittikçe makyajın daha fazla aktığını görecektir. Aynı zamanda hatalar çoğaldıkça tahammülün azaldığını, eleştiri arttıkça, öfkenin kabardığını görecektir.
Özellikle referandum sonrası cesaretlenen hükümet, ele geçirdiği hukuk sistemi, kanun hükmünde kararname uygulamaları, internet sansürlemeleri, ve kimi yasalarla kendisini iyice güçlendirdiği, yıkılan kuzey Afrika ülkelerindeki rejimlere öykünerek, Humeynileşmeye çalıştığı yeni düzende, başta çalışma hayatı ile ilgili olarak bugünlerde orta oyunu şeklinde sürdürülen görüşmelerle açlık sınırının altında belirlenen asgari ücretin, daha da düşürülmesi amacı ile bölgesel asgari ücret uygulaması gibi yeni araçlar gündeme getirmektedir.
İşçilerden başka her yere harcanan, İşsizlik Sigortası üzerinde ki Ali Cengiz oyunlarının devam ettirilmesi, emekçilerin kıdem tazminatlarının Fona devredilerek yağmalanması, özel istihdam bürolarının işçi simsarlığı yapan modern kölelik büroları haline getirilmesi, esnek, kuralsız ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaştırılması, Yine Hükümetin gündemindeki yerini ve önemini korumaktadır. Barajlar, grev yasakları üyelikte işten atılmalar muvazaalı alt işveren uygulamaları, yetki ve işkolu itirazları, sarı sendikaların alan tahribatı ve karmaşık TİS prosedürü gibi olumsuzluklar, işçi sendikalarına üyelik oranını, bugünkü siyasi iktidar döneminde %40 azaltarak %6’lara geriletmiştir.
Açıklanan son raporlara göre OECD ülkeleri arasında gelir dağılımında sondan ikinciliğe düşen Türkiye, sendikal örgütlülükte maalesef ki sonuncu duruma gerilemiştir. Tüm bunlara rağmen sendikal yasaklar sermaye örgütleri ile gölge oyunu oynayıp, değiştirilme gayreti içindeymiş gibi gösterilerek, yani diğer konularda olduğu gibi yapıyormuş gibi yapılıp, bir metafor yaratılarak devam ettirilmektedir.
Anadolu’da bir söz vardır, bir göz ağlarken diğer göz gülmez diye. İşçi sendikalarında durum bu iken Hükümetçe güçlendirilen, sarı sendikaların muhatap alındığı kamudaki emekçiler de, toplu sözleşmesiz ve grevsiz dernek gibi sendikal yasalarla mücadele vermeye zorlanıp, aynı zamanda belediyelerde olduğu gibi, Torba yasa ile iş güvenceleri kaldırılmaya çalışılmakta, sürgün onlar için yasalaşmaktadır.
Fotoğrafta bunlar yaşanırken Hükümet ve çıkar birliği içindekilerin ellerindeki ip dizlerindeki söküğü dikmeye yetmemekte, bu nedenle toplumsal tepkiler artmakta, muhalif dinamikler çoğalmaktadır.
Buna karşı siyasi otorite, sokağın kabaran bu muhalif damarını, bu tepkileri sindirmek ve bastırmak adına, her türlü demokratik muhalif hareketi darbecilik ve yasa dışı örgüt üyeliği olarak adlandırmakta, demokratik talepleri susturmak için başta telefon dinlemeleri ve özel hayatın gizli çekimlerle çirkince deşifre edilmesi olmak üzere, cunta dönemlerini aratmayan uygulamaları hayata geçirmektedir. Siyasi iktidarın mağdurluktan, mağrurluğa terfi edişi fiziğini değiştirmiş, kimyasını bozmuş ve dikta heveslerini depreştirmiştir.
Son zamanlarda dereler özgür aksın, suyun ve havanın sahibi yoktur diyen Hopa'lılara yapıldığı gibi, kendi gibi düşünmeyen insanlara muhalif halk hareketlerine, çevrecilere, hatta cemaate dokunduğu için kitabı henüz basılmamış DİSK üyesi bir gazeteciye yapılan ve genel olara hükümeti eleştiren herkese yapılan terörist muamelesi, ileri demokrasinin bizler için ne anlama geldiğini göstermektedir. Bunun psikolojideki adı Diktatörlerin yöntemi olan korkutulmuş insan sendromudur.
Her türlü aracı kullanarak, toplumda yılgınlık ve teslim olma duygusu yaratılmaya çalışılmaktadır. Örneğin son zamanlarda hükümetin elinde şu kadar tutuklanacak kişi listesi var deniliyor ve birkaç ay sonra şiddeti reddeden yazarlar, öğretim görevlileri, belediye başkanları, avukatlar, sendikacılar, rahatsızlık duyulan her kesimden insanlar ardı ardına tutuklanıyor. Ve tutukluluk süreleri hüküm giymeden cezaya, cezaevleri de birer toplama kamplarına dönüştürülüyor.
Bu gün ceza evlerinde yatan, başta parasız eğitim isteyenler olmak üzere, 12 Eylül'de asılan ve referandum öncesi Başbakanın ağladığı kişiler için anma günü düzenleyen 600'e yakın öğrenci, anında gayya kuyusuna atılarak Terörist suçlamasıyla gözaltına alınıp, gelecekleri karartılıyor.
Yine bu günlerde DGM'leri hatırlatan, özel yetkili mahkemelerce uygulanan ve terörle mücadele yasası altında oluşturulan dişli, 1940'lı, 50'li yıllardaki insan avı gibi iktidarın dişlileri arasında sürekli öğütecek malzeme aramaktadır.
Suçlunun savcı, mazlumun sanık olduğu dramatik yargı düzeni içinde korkuyla yönetilen bir toplum yaratılmaya çalışılmaktadır. Dünyaya sadece emperyalizmin ve sermayenin gözüyle bakan, onların tezgahında bir aparat haline dönen, çerçevesini kendilerinin belirlediği ve ağızlarında emaneten duran içi boş bir demokratikleşme söylemine halkı inandırmaya çalışan, yıllardır yerden yere vurduğu statükoyu kendi şekline uyduran, afra tafra ile ortalıkta dolaşıp her şeye esip gürleyerek travmatik davranışlar sergileyen AKP iktidarı kendisine biat etmeyene, yaşam hakkı tanımama adına örgütlü ve demokratik topluma yönelik saldırılarını arttırarak sürdürecektir.
Görünen odur ki, derin devlet, çete ilişkilerini açığa çıkartması adına başlatılan ve başlarda bizleri de, acaba diyerek heyecanlandıran Ergenekon Operasyonu, bir egemenlik çatışmasına dönüşmüş kimi katliamlar yapan suç örgütleri bu sürecin dışında tutulurken, operasyon kontrgerilla hurdalarının hafriyatı görünümüne bürünmüş ve aynı zamanda da muhalefeti susturmanın bir aracı haline getirilmiştir.
Diğer yandan “yetmez ama evet”çileri bile hayal kırıklığına uğratan başka bir konu ise ayağına ifade almaya gelen savcıya, gene olsa gene yaparım diyerek hükümetle dalga geçen cunta başı Kenan Evren başta olmak üzere 12 Eylül darbecilerinden hesap sormakta, başka bir kampanyaya cila malzemesi olmak için yeniden cebin bir köşesine yerleştirilmiştir.
Son zamanlarda çokça tartışılan başka bir konu ise Başbakanın hiç de inandırıcı olmayan 75 yıl önce yaşanan Dersim katliamı ile ilgili özrüdür. Önce şunun netleşmesi gerekmektedir. PKK ile yapılan görüşmede biz değil, devlet görüştü diyerek ben devlet değilim diyen yaklaşım, burada ise devletim özür dilerim şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Devlet iseniz size bir çağrı yapıyoruz.
6-7 Eylül azınlıklara saldırıların, kanlı pazar saldırılarının Bahçelievler katliamının, Kemal Kürkler katliamının, 1 Mayıs katliamının, 12 Mart'ın ve 12 Eylül Cuntasının, Çorum, Maraş ve Sivas katliamlarının, katillerini ve arkasındaki güçleri açığa çıkartarak özür dileyin. Söylediklerinizde ciddi iseniz bunları sizlerden bekliyoruz. Ayrıca bu günkü yapılan zulüm için de herhalde 75 yıl sonraki başbakan halktan özür dileyecektir diye düşünüyoruz. Gerçi Can Yücel'in dediği gibi sizler özür dileseniz de 'bizler sizi asla affetmeyeceğiz'
Değerli mücadele arkadaşlarım…
Yine vantuzlu hortum dönemi diye de adlandıracağımız 32 yıllık dönem, formel olanın çöktüğü, insani ve sosyal aklın yerini iktisadi aklın aldığı, yükselmenin yolunun alçalmadan geçtiği, seküler toplum yapısının dağıtılmaya çalışıldığı, absürt bir durumu da ortaya çıkarttı. Tam anlamıyla halka hipnoz yapılmaktadır. Parlayan yıldız benzetmeleriyle başkalarının ışığını yansıtan sönmüş bir külden ibaret kuyruklu yıldız gibi yani yabancının sıcak parasıyla yalancı bir cennet yaratılmakta, ona rağmen tehlikeli oranda ticari açık verilmektedir.
Bu açıklar, ÖTV ve KDV adı altında halkın cebinden zorla alınıp kapatılmaya çalışılmakta, siyaset ve ekonomi görünmeyen ama bilinen gizli eller tarafından yürütülmektedir. Sosyal devlet yok edilerek yoksulluk, iaşe yöntemiyle ve yeşil kart uygulamalarıyla yönetilmeye çalışılmakta, toplumda kendisine bağımlı kitleler yaratılmaktadır.
Sonuçta bir tarafta lüks restoranlar, oteller içindeki karınlarını doyuran toklar ve oralara saldırmasınlar, camları kırmasınlar diye arka kapıdan yemek artıklarının, kuru ekmeklerin verildiği düşün ve gülüşün uzağında yaşayan dışarıdaki açlar ordusu yaratılmıştır. Aslında işin esas tehlikeli yönü şudur. Cehaletin cesaretiyle yönetilen bu ülke dev bir kadırga gibi sağır edici gacırtılarla rota değiştiriyor. Oryantalist kültürün anonim yargıları sonucu gerçek kabul edilen, ama doğru olmayan aforizmaların egemen olduğu, Türkiye’de maalesef sendromlu büyük bir kesimde bu rotadan gayet memnun. Somut durumun somut tahlili aslında bütün açıklığı ile budur.
Bu nedenle ülkemizde sermayenin emeği boğmasına devletin olabildiğince çanak tuttuğu, her şeyi sermayenin dizginsiz sömürüsü için dizayn ettiği, ülkenin tamamen abluka altına alınıp, polis devleti kurma çabaları sonucu sivil bir diktaya doğru yöneldiği, devletin tüm erklerinin yani yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı güçlerin eline geçtiği bir süreçte; yoksulluğa, adaletsizliğe, eşitsizliğe, hak ve özgürlüklerimizin gasp edilmesine karşı diyoruz ki bugün sesimizi, sokakta gaza boğmaya çalışsalar da, inadına daha gür çıkartma günüdür. Omuzlarımızın arasındaki boşluğu daha fazla doldurma günüdür. Aynen 1 Mayıs 2011’de olduğu gibi…
Değerli konuklar, sevgili delege arkadaşlarım…
Evvel zaman içinde sokaklarda hayatı değiştirmek, daha güzel bir dünya kurmak için canını ortaya kayan görkemli kalabalıklar vardı. Onların başına gelmeyen kalmadı. Gülüşlerine kar yağdırdılar. Ümitlerini söndürdüler. O görkemli kalabalıklar dağıtıldı. İşte inançları taklit edilemeyen görkemli kalabalıkların, en önemlilerinden biri olan acıların meydanlara taşındığı, tek hatıraları, gözlerimizden süzülen yaş olsa da, hala kalp atışlarını hissettiğimiz.
1977 1 Mayıs'ındaki katliamda kaybettiklerimizin anısına, yıllardır dişimizle tırnağımızla gaza, copa tazyikli ve boyalı suya, İstanbul’a giriş yasağına rağmen inadına direnerek, mücadele ederek aldığımız Taksim Meydanı’nı, 1 Mayıs alanı olarak, resmi tatil ilan ettirerek, 2011 1 Mayıs'ında gelin gibi süsleyip, yüz binleri toplayarak, omuz omuza kanları ve ayakkabıları meydanda kalan yitiklerimizi andık. Kalbimizdeki yerlerini pekiştirdik.
Zaman aşımına uğramayan acılarını. keskinleşen mücadelemizin biley taşına dönüştürdük. Biz hala varız ve yeteri kadar çoğuz diyerek ses verdik. Bu ses Türkiye’nin aydınlık geleceğinin sesi olmuştur. Bu ses eşitliğin özgürlüğün ve barışın sesi olmuştur. Bu ses baskıya direnenlerin teslim olmayanların sesi olmuştur. Bu ses asgari müşterekin konsensus alanını yaratmıştır. Muktedirlere, bir dönem copla rejim kurabilirsiniz, ama üzerine oturarak iktidarınızı sürdüremezsiniz denilmiştir. Farklı renkler, farklı bayraklar, farklı sloganlar farklı talepleri olsa da, hedef ve umutlarımız aynıydı. Güvenli iş ve güvenli gelecek. İnsanca yaşam. Eşitlikçi özgürlükçü demokratik bağımsız bir Türkiye ve savaşsız, sömürüsüz bir dünya... Ne mutlu doğudan batıya, güneyden kuzeye tüm meydanlarda bu onurlu duruşu, emekçilerin birleşik gücünü ortaya koyanlara. Ne mutlu bayrağı hep en önde taşıyan metal işçilerine… Ve ne mutlu DİSK üyelerine.
Kardeşlerim, bilinç başkaldırıyla ortaya çıkar ama başkaldırmak, isyan etmek, karşı çıkmak, dayatmalara “hayır” demek söylendiği veya yazıldığı kadar kolay değildir; hiçbir zaman da kolay olmadı. Ama şimdi isyan etme zamanıdır. İnsanlığa, özgürlüklere, emeğe, suya, toprağa saldıranlara, her şeyi alınıp satılabilen bir meta haline getiren anlayışa, isyan etme zamanıdır.
Vicdanı terbiye edilemeyen sermayenin, işçi sınıfından “gülme sırası bizde” diyerek ucuz bir öç alma atraksiyonu olan apoletli cunta adaleti, son kullanma tarihi geçmiş ekonomik politikalarıyla, otoriter demokrasisiyle, anayasası ve yasaları ile yani hukukuyla, işçi ve toplum karşıtı uygulamalarıyla, işkencesiyle, her zaman galip gelen kötüleriyle, bütün anti demokratik tutum ve anlayışla, toplumsalı parçalayıp, yeni kimlik inşasında sınıf kodlarının dışındaki bir anlayışı zorlayan yapısıyla, hala önümüzde bir engel olarak durmaktadır…
Ve hala ödenmektedir. 1980’deki sükutun bedeli bugün; yaratmak istediği suskun toplum cetvelle çizilmiş, tek tipleşmiş ve güce tapan yaşam modelinde, büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Bu anlayışın kaynağı ise darbe öncesi “artık bu işçiler de çok oldu” diyen TİSK, TÜSİAD gibi kapitalist düzenin kreması, maskeli balo aktörleridir.
1980 cuntası ile ağzına acı biber sürülen otoriter kültürle terbiye edilen toplum, yarınsızlaştırılmış ve yaşam düzeni kuralsız hale getirilmiştir. Militarist itaatin toplumsal üretimi bu şekilde tecelli etmiş, bunun yanında çalışma hayatında da fanus sendikacılığı başlatılmıştır. Sosyal diyalog denilerek liberal sömürüyü zorlayan tam bir monolog anlayışı hakim kılınmıştır. Operasyon başarıyla tamamlanmış ve sermayenin bir dediği iki edilmemiştir. Silah zoruyla tepemize bağdaş kuranların, yaratmak istediği yeni toplum projesi uygulanmaya başlamıştır. Yani sosyal politikalardan tamamen vazgeçilerek halk, serbest piyasa ekonomisinin azgın saldırılarıyla karşı karşıya bırakılmıştır.
Kimi işçi sendikası kılığındaki teslimiyetçi sendikal anlayış, düzen tarafından kabul görmüş takma akıllı sahte sendikalar, Türk Metal gibi işbirlikçi yapılar, dulluğu evliliğinden uzun süren uzatmalı sendikacılar, kirlerinden yeni kimlikler edinerek kendi paradokslarıyla birlikte yaratılan bu toplumsal projenin konu mankeni haline gelmiş, işçinin alın teriyle altın yapanlara kendi kafatasları içinde hurma rakısı sunup, yarattıkları bu gri alanda üç maymunu oynayarak, gaflet, delalet ve ihanet içerisine girmişlerdir.
Bu hoyrat otoritenin elinde telef olan iğdiş edilmiş, kimliksiz insan figürleri kekeme politikalarla usturanın ağzında sürünen salyangoz gibi, cellatlarının dümen suyuna girmişler, tam bir sendikal kundakçılık üstlenerek, önce süngülü generallerin, sonrada coplu muktedirlerin, örmüş olduğu duvarların bekçiliğine soyunmuşlardır. Ancak ruhu olan ve sınıf hareketinde etik konumlanan DİSK gibi örgütler, örümceklerle sineklerin pazarlık yaptığı bu bulanık zamanları, ahlaki zafiyete ve sendikal erozyona uğramadan atlatabilmişlerdir.
Sevgili arkadaşlar…
Hala devam eden o karanlık günlerin bugünkü sonuçlarına bakınız. Enflasyon yükseliyor biz etkileniyoruz enflasyon düşüyor fatura yine bize çıkıyor. Döviz, borsa, faiz yükselse de, düşse de, olan bize oluyor. “Ekonomik kriz var” deniliyor bedel çalışanlara ödetiliyor. Yani Hacivat ne yaparsa yapsın bedelini Karagöz ödüyor. Hele ki on yıllardır inatla devam ettirilen, mükerrer hataların sonucu gelişen, çok yönlü terör illeti, şarktan garba, garptan şarka miktarı kafi hüzünler taşıyarak, illaki ki gelip bizi vuruyor. Toplumda hedefi muğlak duygu patlamaları yaratılıyor, savaşın zehrine bandırılmış dil, karanlık bir pusuda bekleyerek birden bire, hayatımızın her alanına hükmediyor.
Vahşetler alkışlanıyor. Barışa umutlanan insanlar ters köşeye yatırılıp, kenarda, ürkek bir seyirci olarak bırakılıyor. Kanla yoğrulan bilinçler ve nefret, dağları, sokakları işgal altına alıyor. Toksit milliyetçilikle kabaran öfke ve kardeşlik çatıştırılıyor.
Sonuçta acıyla terbiye edilen bu topraklar üzerinde, genç bedenlerden damıtılmış koca bir kan gölü oluştu. Bizler öldük ve hala ölüyoruz. Bu nedenle ülkemizde yaşanan sorunların, hiç birine sırtımızı dönme veya umursamama lüksüne sahip değiliz.
Bu ülke bizim. Ve bu coğrafyada yaşayan insanlar hayatın ayrı damarlarında akıyor olsalar da, bizim insanlarımız. Önemli olan sorunların nereden kaynaklandığını görebilmek ve kime karşı, nasıl mücadele edeceğimizi tam olarak belirlemektir. Yıllardır kesilen ağır deprem vergilerine rağmen, enkazdan kurtulan insanlara gazla, copla saldıracak kadar gözü dönen devletin asıl, enkazın altında kaldığı Van Depreminde, hatırlarsanız eğer, kurtarılan 14 günlük Azra bebekte, bir can kurtarma adına, bütün dünya nasıl sevince boğulmuş ise, görevimizin öldürmek değil yaşatmak ve hümanist olma gereği bilinciyledir.
Sevgili delege kardeşlerim…
Ve sınıf dayanışmasının en güzel örneklerini vererek içimizdeki umudu büyülten değerli can yoldaşlarımız bir atasözü vardır “çabuk gitmek istiyorsan yalnız git, ama uzağa gitmek istiyorsan, dostlarınla yola çık” diyor.
Yolumuz uzun ve tuzaklı bizler dostlarımızla yürürsek, başaracağımızı çok iyi biliyoruz. Çünkü haçlı ordusu mantığını taşıyan küresel sermaye her ülkede sendikaları birer fazlalık olarak görüyor. Bu fazlalıkların bir arada ve dirsek teması içinde olması, kesintiye uğramaması her zamankinden daha fazla ihtiyaçtır.
Başta Yunanistan olmak üzere, dünyanın hemen her ülkesinde siyasi iktidarları sarsan, öfkeli emekçilerin isyanlarını saygıyla selamlıyorum. Kendilerine dayatılan yoksullaştırma politikalarına karşı, dayanışma ruhu içinde inatla direniyorlar. Çünkü dünyanın her tarafında, sıfırı bol sayılardan tapınaklar inşa eden ve küreselleşme denen burjuva enternasyonalizmi birileri daha çok yesin diye, birilerini daha az yemeye hatta mümkünse hiç yememeye zorlanmaktadır. Tahterevallinin eğimi gün geçtikçe artmakta, büyük insanlık hayatın ve şehirlerin kenarına itilirken, küçük gruplar masal hayatı yaşamaktadırlar. Ve özellikle kapitalizmin son krizleri milyarder sayısını %50 artırırken tabldot bir hayata kaşık sallayan, dişlerini kuru ekmekle bileyen, başka insanlara muhtaç yaşayan, işsiz ve yoksul sayısını patlatmıştır.
Bir kez daha görülmüştür ki zenginliğin zevkleri yoksulların gözyaşlarıyla satın alınmaktadır. Bunun yanında piyasa düzeninde tüketime özendirilen veya sürekli bir yarışın içine sokulan insanlar kendini ancak şiddetle ifade edebilir hale getirilmiştir. İçimizi dağlayan son kadın cinayetleri bunların bir parçasıdır.
Maalesef sorun çözme isteksizliği yönünden kan alınacak asıl damar bulunana kadar, kol morluklar içinde bırakılmaktadır. Evet, arkadaşlar emperyalizmin atıklarından çöplenen uzay boşluğunda hacim kaplamaktan başka işe yaramayan insanların yönettiği ülkelerin, makus talihini yenmesi ve kaderini yeniden çizmesi, yaşadığımız bugünün trajik görünümünü analitik bir şekilde algılamamıza, buna uygun politikalar üretmemize ve korkusuzca direnmemize bağlı.
Hayatı ve dünyayı olduğu gibi ve gerçekçi biçimde görmeliyiz. Değiştirmek isteyenlerin aldatıcı iyimserliklere kapılıp kendilerini aldatma hakkı yoktur. Değiştirmek için görmek ve bilmek zorundayız. Biz olayları şekillendiremezsek olaylar bizi şekillendirmektedir. Yani tornavida olacakken vida olmamız kaçınılmaz olmaktadır. Günümüzde sistem, medya aracılığıyla, reklamlarla, popüler kültürle, köpüklü ve ağdalı dizilerle, gösteri ağırlıklı haberlerle, kuş yavrusu gibi ağzına koyacağı lafı gagaları açık bekleyen ve asimetrik bir enformasyon ile buyurgan haldeki hükümetin katipliğini yaparak, istediği bir illüzyon yaratarak, hegemonyanın toz bezi olarak.
Medya, yandaş basın ve televizyon arcılığı ile sömürüyü perdeleyip, farklı bir yanılsama yaratıyor. Yani elindeki balı gösterip kavanozu dışından yalatmaya çalışıyor. Ve bu yanılsamayı, devam ettirecek kadar da tadına baktırmayı ihmal etmiyor. İşte bu bir yanılsamadır, ama daha fazlasını bekleyiş ve bu sürecin uzaması, insanları bir ayakları ile geleneksel söylemlere, çağdışı siyasi akımlara yönlenirken, bir ayakları ile de piyasalara, siyasi iktidardan pay kapma, küçük çıkarlar sağlama yollarına, televizyonlardaki ucuz yarışmalarda kısa yoldan köşeyi dönme, veya şöhret olma sevdalarına kaptırıp, şimdiki zamanı, yani bu günün yaşananlarını olumlayıp, onaylayabilmektedir.
Yani son 10 yılını AKP’nin zevkle sürdürdüğü, 32 yıllık toplumsal dönüşüm projesi böylelikle sonuç vermiş, emek karşıtı eğilimler, toplumsala kapalı, bireysellikle bloke edilen, belden aşağının, boyundan yukarısını esir aldığı ve sürekli göbeğini kaşıyıp, düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, büyüklerimiz her şeyi bizden iyi düşünür diyerek, bir lokmayla bir hırkaya razı olan, bir insan tipolojisi yaratılmış, diğer yanda da makyavelist anlayışın topluma hakim olması sağlanmıştır.
Değerli arkadaşlar…
Bakınız, bir başka önemli oyun şudur önümüze getirilen birçok konu, aynı tip tuzaklar içeriyor. Hiç bir şey bize gerçek yüzüyle olduğu gibi değil tamamıyla farklı bir ambalajla sunuluyor. Aynı, çürük elmaların üzerinin o çekici ve parlak renkle kaplandığı elma şekerleri gibi. “Miş” gibi yapan bir hükümet ve ona inanıp “mış” gibi yaşayan hükmedilenler var. Bir süredir, çoğul kişilikli ve davranış repertuarı geniş siyasi iktidar 1982 Anayasası’nı tamamen kaldırarak, yeni bir anayasa hazırlayacağım diyor. Aynı anayasa referandumu ve torba yasada olduğu gibi bir taktik izliyor. Her şey halkın yararınaymış gibi yapıyor. Karşı çıkanları da, eskiyi savunuyormuş gibi ilan ediyor.
Biz temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran 1982 Anayasası’nı, çıktığı günden bu yana eleştiriyoruz. 12 Eylül cunta döneminin karanlık ve zor günlerinde, bu anayasa’nın “hayır” oyu alması için mücadele edenler, işkence gördüler, yaşamlarını yitirdiler. Çünkü o dönemde, bu anayasa’ya “hayır” demek bile suçtu. Ancak o günlerde, militarizmin kucağında büyüyenler, özel olarak korunup, bu Anayasa’dan beslenerek iktidara gelenler şimdi “sivil anayasa” şekerine kaplanmış çürük elmayı bize yedirmeye çalışıyorlar.
Buna karşı direneceğiz ve deşifre edeceğiz. Amaçları, uluslar ötesi sermaye ile yerli işbirlikçilerinin, bugünkü ihtiyaçlarını karşılayacak ve kendi siyasi pozisyonlarını güçlendirerek, iktidarlarını uzun yıllar garanti altına alacak bir anayasa hazırlamaktır. Küreselleşmeden, büyümeye, çağ atlamaktan, şiddet ve teröre, demokrasiden, sivil anayasa’ya kadar hiçbir şey bize sunulduğu veya göründüğü gibi değildir. İnsanlık tarihinde bugüne kadar kural hiç bozulmamıştır. Halkın dışlandığı anayasa en güçlünün anayasasıdır. Güçlünün ürettiği her çözüm de gücünün devamına yöneliktir.
Onun içindir ki sistem, bir avuç güçlü azınlığın kazanması, çoğunluğun ise kaybetmesi üzerine kurulu, kralın güçlü halkın zayıf olduğu, maskesiz soygun düzenidir. Burada önemli olan kaybedenlerin tarafında olup da kazananlardanmış gibi davranmamaktır. Zalimin sofrasında oturmakla zalim olunuyor ama kazananların yanında durarak kazanan olunmuyor. İşte aslolan bunu görebilmek, saffını doğru belirleyerek, güçlülerin saltanatına son verebilmektir.
Değerli konuklar, değerli delegeler…
Eğer bugün buradaysak, hep birlikte yeni bir şeyler yapmanın heyecanıyla bir araya gelip tartışıyor ve gelecekle ilgili yeni kararlar alıp, kadrolar oluşturuyorsak hep daha iyi, daha güzel, daha mutlu bir ülkede ve barış dolu bir dünyada, insanca yaşamak içindir. Geleneklerimizi yenileyerek geleceğe taşımak içindir. Eşitlikçi, paylaşımcı, katılımcı, terazisi hilesiz adaletli bir düzen, ben'im değil biz'in demokrasisi, ezen ve ezilenlerin olmadığı, sömürüsüz bir dünya yaratmak içindir. İnsanlık ve insanlığın acılarla, sevinçlerle, zafer ve yenilgilerle yoğrulmuş tarihinde küçük bir dere olsak da, çok iyi biliyoruz ki hepimize yetecek kadar büyük ve cömert bir okyanus var ve biz, ırmaklarla, nehirlerle birleşip kavuşacağız o büyük okyanusa. Bunun için barışı, kardeşliği ve sınıf dayanışmasını her zamankinden daha fazla savunmak ve uygulamak zorundayız.
Sevgili arkadaşlar…
Bırakacağımız gölge duruşumuza bağlıdır. O nedenle bu günler bizler için sınav günleridir. Ya haksızlığa direnme cesaretinizle veya haksızlığa boyun eğme sefaletimizle çıkacağız tarih huzuruna bunu için haksızlığa ve adaletsizliğe itiraz edenlerin sayısını çoğaltmalıyız. Ve hep birlikte sesimizi çıkartmalıyız. Çünkü ses bir güçtür ve her ses temsil edildiği güç oranında etki yaratır. Eğer bir talebi büyük kalabalıklar halinde söylerse insanlar, o insanların sözü silahtan daha kuvvetli olur artık bizde daha gür sesle sormalıyız. Korkularımızı kendimizden büyük hale getirmeden bu ülkeyi yönetenlere bu ülkede çağdaş hilesiz, hurdasız, özgürce ve insanca bir yaşam alanı ne zaman sağlanacak. Daha birçok soru sorabiliriz. Ancak, bunları sorarken fiili olarak bir şeylerde yapabilmeliyiz. Çünkü savaşı göze alamazsanız zafer elde edemezsiniz, tıpkı bir yıl önce olduğu gibi. Evet, bir avuç metal işçisi, bu dönem vites büyüttü. Yeter artık diye isyan eden metal işçileri, ülkedeki tüm metal işçilerini Birleşik Metal-İş Sendikasının bayraktarlığında kurşun eritmeye çağırdı.
Sendikamız da; siz hazırsanız bende hazırım dedi. Güvendiği üyelerinin bu isyanına uyarak dayatmaya, esnek çalışmaya ve karların alabildiğine yükseldiği bir dönemde düşük ücret zammına hayır dedi. Ve mazlumun ahı gibi çıkarak ortaya dur! dedi Birleşik Metal-İş Sendikası 30 yıllık işbirlikçi dayatmacı zihniyete. Yine tam 30 yıldan beri arkalarına çağdışı yasaları, yanlarına kendi yarattıkları zombileri, işbirlikçi, besleme sendikayı alarak “aslanı kediye boğdurmaya çalışan” zihniyete büyük bir darbe vurdu.
Evet arkadaşlar tarih payıdır, bazı sonuçlar kaçınılmaz. Geleceğe köprü olmak umudun öyküsünü yazmak bize düştü. Elbette hiç de kolay olmadı; aylarca süren bir mücadelede, aylarca zam almadan, belirsiz bir sürecin içinde dimdik ayakta durmak, eğilmeden, bükülmeden tavrını sürdürmek zordu elbette. Ama direndi metal işçileri. Çünkü yüreklerinde, yasalarda grev hakkı olmadığı halde greve çıkan Kavel grevcilerinin, sendikaları DİSK’e karşı çıkan yasayı durdurmak için. Yollara düşüp isyan eden, antikorlarını kendisi üreten 15-16 Haziran direnişçilerinin, tarihi MESS Grevlerinin ateşini taşıyanların inançları vardı. Birgün böylesine bir duruş sergileneceğini öngörenler yanılmadılar ve tarihe tanıklık ettiler.
Evet, biz kazandık. Ve tarihte yerini alacak yeni bir sayfayı tırnaklarımızla kazıdık. MESS ve sahte sendika Türk Metal işbirliği ile metal işçilerine dayatılan ücret zammının çok üzerinde bir sözleşme imzalandı.
28 Kasım Gebze Mitingimiz ve 22 Mart günü ilk grevle yakılan çoban ateşi, bütün işyerlerine yayılarak devam etti, inanmayanlarda inandı ve inananlarla birlikte Aşil’i topuğundan vuran, grup toplu iş sözleşmesi sınıflar mücadelesindeki onurlu yerini aldı.
Tüm bu mücadelelerin verilmesinde en büyük pay sahibi, sendikalarına inanan, sendikanın politikalarına sahip çıkan militan metal işçileridir. Temsilciler başta olmak üzere üyelerimiz ve tüm kadrolarımızla geleceğimizi mayınlayanlara karşı başarılı bir sınav verilmiştir. Ve metal işçilerine de doğru önderlik yapılarak, bu dönem herkese, inanan, karlılıkla mücadele eden ve sınıf dayanışmasını güçlendiren işçilerin yenilmeyeceği bir kez daha gösterilmiştir. Üyelerimiz, birlikte aldıkları kararların sonuna kadar arkasında durarak mücadele etmişler, sonuçta düzenin hep böyle gideceğini zannedenleri dize getirerek, küçümsenmeyecek bir zafer kazanmışlardır. Herkese kutlu olsun diyorum.
Diğer yanda grup sözleşmesiyle aynı zamanlara denk gelen torba yasadaki esneklik ve diğer yasa tasarılarına karşı verdiğimiz mücadele sonucu bazı maddelerin son anda geri çekilmesinde, bir yanlış üzerinde inatla kaydırak oynamaya çalışılan kıdem tazminatımızın gasp edilmesine karşı verilen kararlı mücadele ile hükümetin şimdilik geri adım atmasında,
DİSK/Birleşik Metal-İş Sendikası ve üyeleri olarak verdiğimiz mücadelenin önemli bir katkısı olduğunu söylemek istiyorum.
Kısacası, parmak değil yumruk olma çabası güç odaklarını zorlayan bir ivme kazanmıştır. Rüzgarın yönünü değiştiremezsek de geminin yönünü değiştirme azmi, tehlikenin devam edeceği bilinci ışığında, az da olsa olumlu sonuçlar ortaya çıkartmıştır.
Unutmamalıyız ki hiçbir mücadele tek başına kazanılmaz. Verdiğimiz zorlu mücadelede, yanımızda ve karşımızda yer alanları unutmamalıyız ve unutmayacağız çünkü bu dönemde dostu düşmanı ayırmakta biraz daha ustalaştık.
Evet, kardeşlerim uzun bir yoldayız. Uzun yolda yük hafif olmaz yükümüz ağır olsa da sahte kimliklileri içimizden temizleyerek, bizi inançlarımızın peşinden götürecek cesaretin, çoğaltılmasına ihtiyacımız var. İtirazlarımızın ortaklaştırılmasına ihtiyacımız var. İçimizdeki umutlarımızı büyütmemize ihtiyacımız var. Ortak paydalarda buluşmaya, omuzdaş olmaya ihtiyacımız var. Önyargılarımızın çizdiği hayali sınırlar içinde dolanmadan, gölgemizin bizi geçmesine müsaade etmeden, dağlarına, ovalarına bahar getirelim memleketimizin. Yaşananlara seyirci kalmayalım. Savaşa karşı barışı, eşitsizliğe karşı adaleti, şiddete karşı kardeşliği, sömürüye karşı emeği savunmaya, başka bir dünya, başka bir Türkiye mücadelesinde, onurlu tarihimizin rüzgarı ile yelkenlerimizi doldurarak, mutlu bir gelecek yaratma yürüyüşümüzü sürdürmeye kararlıyız.
Bunun için bize düşen bir olmak umudu diri tutmaktır. Kavgada birlikte olanların bir parçası olabilmektir. Kendini kaya gibi hisseden güç odaklarının da sonunda kerpiç gibi dağılabileceğini göstermektir. Belki kimi genel konularda bugün bir yenilgi gibi görünse de fotoğraf sınıf mücadelesi durağan değil dinamiktir ve asla bir zaman dilimiyle sınırlı değildir. Mücadele, emek, sermaye kavgası, yani kapitalizm, yani kumarhane düzeni yani baronlar sistemi var oldukça devam edecektir. O yüzden kimi olumsuzluklar sonrası yaşanan karamsarlıklar, yeni yenilgilere zemin hazırlar.
Mücadelenin sonu insanlık adına yolunda sonu olur. Bugün muhalif yapılara karşı uygulanan politika ya entegre ol ya da asimile ederiz mantığıdır. Bu bir vandalizmdir kendi anlayışlarıyla senkronize olmamızı, hatta onlara benzememizi istiyorlar. Ama bize dişlerini geçiremeyecekler. Belki yorulduk, belki azaldık, hatta bazen belki yenildik ama esir olmadık. Ve asıl meselede esir olmamakta, düştüğün yerden bir avuç toprakla geri kalkabilmekte, tüm kış koşullarına karşı baş kaldıran kardelen, bir damla su görünce açan çöl çiçeği gibi olabilmektedir. Biliyoruz ki tohum ağacını içinde taşır. Uygun şartlar bulunca, onun filizlenmesini kimse engelleyemez.
Bugün buradayız ve her yerdeyiz. Gerçeğin dağlarına umutsuzlukla çıkılmaz. Umudumuzu yitirmiyor karanlığa teslim olmuyoruz. Cesaretimizi kaybetmiyoruz. Çünkü özgürlük ancak onu almaya cesareti olanlara verilir. Cesaretin bittiği yerde de esaret başlar. İdealist insanların önünde her zaman aşındırması gereken bir yol, aşması gereken bir dağ, varması gereken bir yer, sırtında taşıması gereken bir kaya vardır. Bu insanlar varlıklarını ve yaşadıklarını sürekli sorgularlar. Bilinsin ki bizlere bedel ödetenler, her fırsatta güç kullananlar, bugüne kadar geçip gitmişlerdir. Ama boyun eğmeyenler, diz çökmeyenler, paçası çamurlu eli nasırlı olanların siyasetini yapanlar, yani yenilse de teslim olmayanlar, yani eleğin üzerinde kalanlar, yerlerinde sabittir. Postalın çiğnediği papatyalar gibi bu gün cılız olsak ta, baharın ve toprağın inadıyızdır ve de şunu biliriz ki ve bilirler ki deniz ne kadar dalgalı olsa da martılar denizden asla vazgeçmezler.
Bizler şartlar ne olsa da her daim çiçeğe dururuz fabrika avlularında. İç titremesi yaratırız yufka yüreklerde. Kırık gülücüklerimizi paylaşırız ihtiyacı olan herkesle. Bizler sorumluluğunu taşıyabildiği fikrin insanları, ütopyalarıyla realiteyi buluşturan, modern çağın vicdanlarıyız. Bu vicdanı kimse köreltemez. Çünkü mücadele köklerimiz 65 yıl öncelere dayanıyor. Bugün nasıl olduğumuz, dünkü yaptıklarımızın sonucudur, yarın nasıl olacağımız ise, bu günkü kararlarımızın sonucu olacaktır.
Birleşik Metal-İş ve bileşenleri başkalarının izlerinden gitmeyen tarihe kendi izini bırakmış bir sendikadır. 65 yılık idealler karınları tok tutmasa da, algıda seçicilik yaratarak, alınlarını hep ak tutmuştur.
15-16 Haziran direnişlerini yaratan, tarihi 1 Mayısları, DGM direnişlerini, faşizme ihtar eylemlerini, Kavel, Demirdöküm, Singer, Netaş gibi grev ve eylemleri gerçekleştiren, işçilerin dayanışma ve güç birliği kültürünü eyleme geçiren, topraktan, ateşten ve demirden hayatı yaratanların sendikasıdır. Kıymetini, otoriteye kafa tutmasından bağımsızlığından, inançlarındaki ödünsüzlüğünden damıtır.
Kimseye yardakçılık ihtiyacı içinde olmaz. Kimsenin at koşturulan arka bahçesi olmaz. Kimsenin kulağına göre ağız olmaz. Öküz ayağı olmaktansa, buzağı başı olmayı yeğ tutar. O yüzden herkesin yanlışlığına direnir. Güneş olamasa da yıldız olabilen, ama gökteki en parlak yıldız olmayı hedefleyen, farklı olmayı becerebilenlerindir. Tek başına kalsa da müritleşmeyen, itaat etmeyi değil direnmeyi öğreten ve buna uygun bir misyon sendikası olan, DİSK- Birleşik Metal İş Sendikası metal işçilerinin ellerinde yeşermiştir.
Bu nedenledir ki metal işçileri onun dallarından şüphe duymadan gölgesinde soluklanırlar. Öyle ise sevgili kardeşlerim çok kimsenin bir şey yapmadığı, bu körler ve sağırlar diyarında, bir şeyler yapmaya çalışan, tüm zorluklara rağmen başı dik bir şekilde direnen sendikamıza toleranslı olmak, sahip çıkmak ve geleceğe taşımak hepimizin ortak görevidir. Kardeşlerim sizlerin bu görevi tüm bilincinizle sürdüreceğinize yürekten inanıyorum. Çünkü hiç kimsenin saltanat sandalı olmayan sendikamız sadece kıymetini bilenler içindir.
Evet sevgili arkadaşlar…
Çarpık sistem sadece kendisine uyum sağlayanları içine alıyor. Peki ya uyum sağlayamayanlar? İşte bizler sorumluluklarımızı tam da burada ortaya koyuyoruz. Bizler sisteme uyum sağlayamayanların yani itaatsizler in de yanındayız. Yani evleri zorla yıkılanların da yanındayız, dereleri çalınanların da, suyu ticarileşenlerin de yanındayız. Havası kirletilenlerin de yanındayız. Nükleer santrale hayır diyenlerin de yanındayız. Maden göçüklerinde kimliksiz karıncalar gibi, acılı ölümler sağanların da yanındayız. Taşeron vahşetine maruz kalanların da…
Dilini özgürce konuşamayanların da yanındayız. Farklı yaşam tarzı seçenlerin de. Aynı havayı soluduğumuz, annelerimizin aynı güneşte çamaşır kuruttuğu, azınlıklarında yanındayız. Dünyamızı paylaştığımız tüm canlıların ve onların haklarını nice zorluk içinde koruyanlarında yanındayız. Haksız yere cezaevlerinde, insanlık dışı şartlarda, ömür tüketenlerin de yanındayız. Üç kuruşa sefalete mahkum olan tarım işçilerinin de, orman köylülerinin de yanındayız.
Kısacası muhalifiz; güneşten ışık yontanlarız. Gözümüzü budaktan, sözümüzü dudaktan esirgemeyiz. Üreteniz, ekmeklerine süt, türkülerine özgürlük katmak isteyen ellerinde yeni kavgaların filizleneceği, minyatür bakışlı emekçileriz. Karanlık günlere fener tutan, lacivert gülüşlü metal işçileriyiz. Uykusunda gülen bir çocuğun düşleriyiz. Emperyalizme, kapitalizme, sömürüye, esnek, kuralsız, güvencesiz çalışmaya, paranın emrindeki adalete, her türlü savaşa karşıyız. Uygun adım devlet dersine uyum sağlamayan, körler ülkesinin görenleriyiz. Yüreklerimizde hala illegal sevdalar taşırız. Güneşin taşrasında, gün be gün hisseli kalabalıklarını çoğaltan ilkbaharı çalınmış, kiminle ağladıklarını asla unutmayan, defosuz hayat muhalifleriyiz. Bir elimiz meltem bir elimiz karayeliz.
Pankartlarımızın “yaşasın” kenarlarından tutup, içli bir türkü eşliğinde, gök yukarı yarışanlardanız. Bu zorlu yolda ve hiç bir koşulda, sendika istemeyen burjuvazi, her koşulda kavgaya davet ediyor bizi. Davetleri her zaman kabulümüzdür. Sizin kirli kahkahalarınızı boğacak kadar, temiz ve cesurdur bizim gözyaşlarımız.
Biz nasıl ki hep bir ağızdan bilirsek türkü söylemesini, biliriz öylece de dövüşmesini ve ölmesini. Yani hepimiz birimiz için birimiz hepimiz içindir.
Genel Kurulumuz tüm işçi sınıfına yol gösterici olsun. Tüm engellere rağmen ışığa doğru yürümekten vazgeçmeyen Metal işçileriyle gurur duyuyorum.
Herkese kucak dolusu saygılar, sevgiler sunuyorum.
Dostları ilə paylaş: |