Bye Bye Teyyip… Cem Yağcıoğlu



Yüklə 101.34 Kb.
tarix18.01.2018
ölçüsü101.34 Kb.

Bye Bye Teyyip…

Cem Yağcıoğlu
Tayyip Erdoğan! Senin işin bitti!.. Üç vakit, beş vakit bilemem; ancak askerleri için dua ettiğin ağababaların ipini çekti. Nereden mi biliyorum? Şuradan ki; medya artık seni takmıyor ; baksana şakır-şakır yazıyorlar şehit haberlerini, yazmalarını boş ver, askeri araçlara asılan paçavraların, leşler taşınırken indirilen Bayrağın görüntülerini yayınlıyorlar. Hatta düne kadar yardakçılıkta sınır tanımayan gazetecilerin, ufak-ufak çark ediyorlar; nereden mi biliyorum, ee sosyal medyada Atatürkçü geçinen nice oluşum var; sayıları yüz binlerle ifade ediliyor, yazıları oralarda yayınlanıyor da oradan biliyorum! Tabi onlara da Allah akıl sağlığı versin, ne diyeyim…
Stepnen hazır! Kılıçdaroğlu!.. Böyle söyleyince kızıyorlar bana, kimler? -Oysa ben bunu dört sene önce söyledim- En çok Atatürkçüler(!); çünkü onlar halen daha seçimlerle bu işlerin düzelebileceğini sanıyorlar da ondan! Bahçeli desen, bijon anahtarı görevine devam ediyor, Akp ne zaman yolda kalsa, lastiği patlasa imdada o yetişiyor! Yine kızıyorlar bana. Olsun ne yapalım, doğru bildiğimizi söylemeyelim mi!..
66 aylık çocuğunu okula göndermemek için rapor alan, çocuğuna ihanet eder’’ demişsin, ne güzel demişsin! Sen sahte raporla oğlunu askere göndermemekle çocuğuna ihanet etmedin nasılsa; adamsın(!) Vatana ihanet, diyorlar; akıl var, mantık var, vatan duygun olsa, Türk tarihinin gördüğü en büyük ihanet şebekesinin başında olur muydun? olmazdın! Seni anlamıyorlar, anlasalar ‘sen’ olmazdın zaten!..
11 Mayıs 1998′de İstanbul’da (Şişli Abide-i Hürriyet Caddesi’nde) saat 11:45 sularında Türk Sanat Müziği sanatçısı Sevim Tanürek’e çarparak ölümüne yol açan oğlunu da kurtardın! Sen çocuklarına hiç ihanet etmedin Tayyip Erdoğan; adamsın(!)
Vicdan yok diyorlar sende! Katılmıyorum; sen ki karınla birlikte, Somali’de açları doyurdun(!) Myanmar’da Müslümanları kolladın(!).. Filistin’de Yahudileri okşadın.. Doymadın! İyiliğe doymadın-doyamadın Tayyip Erdoğan; doygunluk hissin yok, bak işte bu başına iş açacak gibi, yerinde olsam ufak-ufak tüyerim!
Gerçi o da çözüm değil; neden dersen, Mustafa Kemal’in askerleri kafaya takmışlar seni, geçen biri ile konuşurken, aynen; ‘’Demirel, Çiller, Yılmaz ve diğerleri bu ülkeyi sattılar, şimdi çatır-çatır paralarını yiyorlar, kimse dokunuyor mu? yok! Ancak Hazret farklı; cehennemin deliğine saklansa onu yine de bulacağız; çünkü bu adam, Türk Tarihinin gördüğü en büyük ihanetin sahibi, hesabını soracağız!’’ dedi. Hayır işin ilginç yanı, saklanacağın yeri bilmeleri ilginç; sen birine bahsettin mi hiç? Gerçi oradan kolay-kolay vermezler seni; yalnız işin kötü tarafı, insanları Allah’la aldatmış olman, sırf bu yüzden orada bile tutmayabilirler seni, iyisi mi Davutoğlu’na danış bi; belki ‘’Yahudi Üstün Cesaret’’ ödülü bir işe yarar, kim bilir!..
Şiir okudun diye seni içeri tıkanlar, bundan sonra seni ne yaparlar bilemem; ancak şiir okudun diye seni içeri tıkanlarla, bugün eşbaşkanlığını yaptığın ortakların aynı kişiler, bunu biliyorsun değil mi? Plan gereği yani… Becerip bi Suriye’ye giremedin ya, yanarım ona yanarım; ama ciğerim, ortaklarının hesaba katmadığı bir şey var; o da, Amerikan kamuoyu ile Türk kamuoyu bir değil ki! sen neden anlatmadın onlara, bak işte burada biraz boş bulundun. Oysa kendi uçağını düşürmek ya da düşürülmesi için zemin hazırlamak –Özel’in kulakları çınlasın ‘has general’- , bunca şehit! yok İran’lı teröristler, yok bu leş doğma büyüme Suriyeli gibisinden, ancak Amerikan halkı gibi hepten uyuşturulmuş bir halkın inanacağı dümenlere ne gerek vardı, Türk Halkı bunları yer mi? yemez! senin biliyor olman lazım; yoksa aldığın oyların gerçekten yüzde elli olduğuna sen de mi inandın! Yok babam, ortaklarının dümenleriyle seçildin sen, bakma çakma Atatürkçülerin milleti aşağılamak için yüzde elli hain var, demelerine; onlar yetmiş yıldır başımıza bela oldular. Beni de çok severler zaten(!).. Bu millet kandırılabilir, uyutulabilir; ve ancak, Atilla İlhan’ın dediği gibi, hain kontenjanı yüzde onu geçmez! -Hadi ateistler bunu da açıklasın!..- Şaka yaptım, sakın açıklamaya kalkmasınlar kim uğraşacak onlarla; konu dağılır!
Ne zamandır soracağım fırsat olmadı; sahi Irak’ta iki milyona yakın Müslüman, yani ‘insan’ katledildi, hiç ciğerin yandı mı! Hani bir fotoğraf var, beş-altı yaşlarında bir kız çocuğu yetiştirme yurdunun zeminine kadın resmi çizmiş, yanına uzanmış, annesi yerine koymuş; koynunda uyurcasına uzanmış öyle, hiç rüyalarına girdiği oldu mu!
Bana yakınlarım hep der, ‘’korkmuyor musun?’’ diye. Oysa dinozorları alt etmiş bir neslin evladı olarak, senden ve senin gibilerden tarih boyunca hiç korkmadım-korkmadık. Hani sen kefenini yanında taşıyorsun ya, ‘Biz’ de, senin tayfanın Zincirlikuyu’da her gün milletin gözüne soktuğu ‘’Her canlı bir gün ölümü tadacaktır’’ cümlesinden hareketle yaşıyoruz, beş yıl fazla, on yıl eksik, fark etmez.. bu toprağa zamansız düşersek eğer, çırıl-çıplak; sarıp sarmalar bizi, senin gibileri de kusar! İnşallah!..
Bu millet ne yaptı sana da, bu kadar öfkelisin; kibrin boyundan büyük, bu nasıl bir ‘ben’ duygusudur; ki her lafın, her sözün nefret, her nefes alışın kasvet kokuyor; bu nasıl bir intikam duygusudur ki; ‘Türk’ denince kanın donuyor! Söyle bana, bu millet ne yaptı sana? Tek başına yükselme hırsı değil bu; bu insani bir hırs değil, nefretinin boyutları tarihleri aştı, hangi neslin intikamı bu!..
Bir yerden sonra geri dönemedin değil mi? Anlıyorum seni; bak ben, seni bile anlıyorum, zaten biz ne çektiysek bu anlayışımızdan çektik; hep anladık, ama hiç anlaşılamadık! Sezen Aksu sekiz yüz beste yaptı –araklama değil, kim demiş(!)- anlamadı da, sen mi anlayacaksın bizi! Olsun ben yine de anlıyorum seni! Belki yeni baştan başlama fırsatın olsaydı, her şey çok farklı olurdu değil mi! Olmazdı aslında, katranı kaynatsan olur mu şeker!
Bir şey daha var; Amerikan askerlerinin sağ salim geri dönmesi için dua ediyorum, derken, tecavüzcüleri ayrı tutmuş muydun! Bu hep aklıma takılırdı, fırsat oldu sorayım, dedim. Şimdi sen gidiyorsun, diye birileri çok seviniyor; yanılıyorlar; zira senden daha büyük bir tehlike pozisyon almış-aldırılmış sırasını bekliyor; hem sen sıradan bir Atatürk düşmanıydın; bunlar sertifikalı, eğitimini almışlar yani. Yani diyeceğim o ki; şayet bana dokunmaz, hırs yapıp beni harcamaya kalkmazsan, bundan sonra işimiz onlarla; sil-baştan bir de onları anlatmaya çalışacağız birilerine; ancak bu birileri çok farklı, çok biliyorlar!.. İşimiz zor yani… Ama sen beni affetsen, ben seni affetmem, onu da bil! Cehennemin dibi misali! Yanarım ama seni de bulurum! Ant olsun!..
Fırsatın varken git! Bir gün bir gündür!.. Yanarım yanarım, yamacında, eteğinde Siyonistçilik oynayan kardeşlerine yanarım; vekillerine, bakanlarına, müteahhitlerine, holding sahiplerine, yanarım, sağ yamacında generalcilik oynayanlara yanarım! O gariplerim ne yapacak, nerelere gidecek, nasıl edecek; az bilemeyecek gibiyim!..
Başa dönecek olursak; Eski CIA’ci Graham Fuller, Türkiye’nin kesinlikle daha fazla İslami olmaması gerektiğini belirterek “Türkiye’nin daha çok sola ihtiyacı var” cümlesi, aslında bugün yaşananları çok iyi açıklıyor, birilerinin ipi çekilirken, birilerinin ipi geriliyor; yani yeni bir kukla oyununa hazır olun. Kuklacı değişmeyecek; ancak bu süreç biraz sancılı olacak tabi, yeni ayak oyunlarına da hazır olun!..
Tayyip Erdoğan, seninle başladık seninle bitirelim; kırk yıllık Esad’ı son zamanlarda Esed yaptın ya; maazallah, Tayyip’i de sakın Teyyip yapmasınlar, aman dikkat deyim ben sana…
Biz ‘’Ya İstiklal, Ya Ölüm’’ derken, oyun mu oynuyoruz sandın-ız! Hayat bir oyun! değil mi!.. Hayatım boyunca ırkçı olmadım, ancak bildiğim bir şey var; o da, tarih Türkler’de başlar, Türkler biterse, tarih de biter! Yani diyeceğim o ki; Türklerle oyun olmaz, azıcık tarih bilgisi olan bunu bilir!..
Bye bye Teyyip!..


Deyyuslar...

Bekir Coşkun


Bomba zaten patlayan bir şey...

Hani su matarası patlasa, otur yaz...

Ama “Bombalar patladı, 25 civanım gitti” diye oturup yazıp çiziyor...

Bu:


Alçaklık...

*

Sayın valinin, Sayın Genelkurmay Başkanı’na 25 ceset yerdeyken halı hediye etmesi, öyle devlet şeyinde olan bir şey...



Kalkmış veriyor hediyesini...

Eleştiriyor orada...

Bu da bir nevi:

Edepsizlik...

*

Tabutlarla şehitler geldi diyor dağdan...



Tabut gelince, haliyle demek ki içinde şehitlerimiz geliyor...

Bisikletle gelecek değil...

Manşet atıyor oturmuş...

Bu ise:


Hainlik...

*

Kalkıyor Beytüşşebap’ta PKK’den korkarak Türk bayrağını direkten indirdiklerini sanki habermiş gibi orada yazıyor... Halbuki direkten bayrağı niye indiriyor içeri alıyor?.. Bayrağa bir şey olmasın diye...



Bakıyor geçti, asıyor neticede...

Şimdi bunu oturmuş yazıyor...

Bu:

Şerefsizlik...



*

İzmir’de direk var, bu sefer bayrak yok...

Valilik öyle uygun görmüş, sen kimsin?...

Bu sefer bayrak asacağım diyor...

Yazıyor da yazıyor...

Ne bu:


İhanet...

*

Çocuk mademki yürümeye başladı, şöyle aklı anneye, babaya, şuna, buna sapmadan okula doğru yürüsün de Peygamber Efendimizin hayatını olsun, Kuranıkerim’i olsun öğrensin, aklı başına geldiğinde baksın ki “dindar nesil”oluvermiş...



Ne var bunda?

Karşı çıkıyor oradan...

Bu:

Terbiyesizlik...



*

Geldik:


Ama Türkiye’yi ateşe vermek, bölmek, yıkmak... Hukuku, demokrasiyi, laikliği, çağdaşlığı paramparça etmek... Koca Cumhuriyeti Arabistan’a dönüştürmek... Suçsuz insanların hayatını karartmak...

Çocukların geleceğini çalmak...

Anneleri ağlatmak, gençleri yakmak...

Yağma...


Talan...

Avanta...

Bunlar ise; ahlak, şeref, onur, namus...

*

Öbürleri?...



Müftü açıkladı, bir de karıları düğünde oynar ya...

Deyyuslar..


Satranç şah mühim-mat!

Yılmaz Özdil


Şehitler için cenaze marşı çalan bando, sanki kasap havası çalıyormuş gibi fırçalanırken... Garnizon komutanının, zafer bayramı pastasını AKP marşı eşliğinde kesmesi normaldir.

*

9 Eylül’de askerin bayrak çekip çekmeyeceğine turizm bakanı karar veriyorsa... Genelkurmay karargâhının direğine turistik tanıtım için sucuk asılması normaldir.



*

Çanakkale şehitlerini anma töreninde halay çekiliyor, Sarıkamış Şehitlerini Anma “Şenliği” düzenleniyor, hatta, bu ülkede “Şehitlik Düğün Salonu” bulunuyorsa... “Anormallik görmüyorum, yadırgatıcı değildir, lokum bile dağıtılır” denmesi normaldir.

*

Genelkurmay’ın resmi internet sitesinde “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vazifesi, ani gelişen krizlere uygun şekilde reaksiyon göstermektir” yazarken... Eline ani şekilde kilim tutuşturulan Necdet bey’in “ani gelişen davranış karşısında reaksiyon gösteremedim” demesi de gayet normaldir.



*

Çünkü...
Vezir”le “şah” çektiğinde, Necdet bey’in mühim“mat” olması normaldir!

*

(Tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye satranç hediye edildiği dakikalarda... Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı Satranç Olimpiyatı’nda Ermenistan’ın şampiyon olması normaldir.)



*

(Güya Türkiye’nin tanıtımı için Türkiye’de Satranç Olimpiyatı düzenleyip... Alt tarafı üç kuruşluk elektronik satranç tahtalarının, ricayla minnetle, Yunanistan’dan getirtilmesi normaldir.)

*

(E boşuna demediler.


Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler diye...
Hindistan satranç takımının, hem erkeklerde, hem kadınlarda, bizim takımlara fark atmış olması, dama’cı muamelesi yapması normaldir.)

*

(“Hedef 2023” kapsamında “Türkiye 2023” adıyla satranç olimpiyatına katılan bi takımımız daha vardı... “Türkiye 2023”ün Pakistan’ın gerisinde kalması bekleniyordu, ki, sürpriz olmadı, zaten normaldir.)



*

(2023 hamlesi’ne hazırlanan Türkiye’nin, 2023 adını taşıyan satranç milli takımı, Allah sizi inandırsın, Myanmar’ın bile gerisinde kalmayı başarırken...)

*

Afyon Valiliği’nin Myanmar’a yardım için 750 bin lira toplaması... Buna mukabil, mağdur olanlar için Başbakanlık’tan Afyon Valiliği’ne 500 bin lira yardım gönderilmesi normaldir!



Hukuk kaldıysa...

Melih Aşık

m.asik@milliyet.com.tr

Tutuklu gazeteciler bu hafta yine yargıç önüne çıkıyor. OdaTV davasından yargılanan gazeteci arkadaşlarımız Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu savcı iddianamesi dahil tüm kanıtlar gazetecilikten başka eylemlerinin olmadığını gösterse de 19 aydır tutuklular. Balbay, Özkan gibi arkadaşlarımız yıllardır tutuklu. Dünya Basın Konseyleri Birliği üyesi hukukçu Taner Erginel, katıldığı uluslararası toplantılarda “tutuklu gazeteciler” yüzünden Türkiye’nin başının çok ağrıdığını anlatırken, “tutuklu yargılama”nın çağdışılığını şöyle anlatıyor...


Gazetecilerin tutuklu yargılanması konusunda uluslararası hukuk toplantılarında Türkiye’ye yönelik çok ciddi suçlamalar yapılmaktadır. Acaba Türkiye’deki yargıç kardeşlerimiz bunun çağdışı bir olay olarak algılandığını ve Türkiye’nin saygınlığına büyük gölge düşürdüğünü biliyor mu?”
* * *
Hukukta evrensel kuralı artık herkes biliyor... Kişi suçluluğu ispatlanana kadar suçsuzdur. Bu durumda sormamız gerekiyor.
Hukuk ilkelerine göre suçsuz kabul edilen bir insanın aylarca ve bazen yıllarca tutuklu kalması doğru
olabilir mi? Bu tutukluluk, gerçekte yasaların suçsuz kabul ettiği bir kişiye verilen ceza değil midir?”
* * *
Devlet organları kanıtları süratle toplamıyorsa, devlet sanıkların kaçmasını önleyen teknik önlemleri geliştiremiyor, mahkemeler uzuyorsa bunun suçu neden sanığa ödetilmektedir.”
* * *
Yargıç kuvvetli deliller var diye aylarca veya yıllarca tutuklu bıraktığı sanığın davası sonunda özgür bir karar verebilir mi? Böyle bir davada yargıç dava sonunda sanığı mahkûm edip mahkemenin (ve emniyetin) önyargısının doğru olduğunu kanıtlama eğilimi içinde olmayacak mıdır?

Üniversitede “İslami bisiklet” üretimini tartışmışlar.
Din istismarcılarının yolsuzluklarını tartışacak değillerdi ya...
Fahrettin Fidan

Soru: Başbakan dershaneleri neden kapatmak istiyor?
Yanıt: Boşu boşuna dershaneye gidip sınav hazırlığı yapmanın gereği yok, her sınavda sorular ve yanıtlar sızıyor nasıl olsa...
Haldun Ertem

Bayrak nedir?
Başbakan Erdoğan, Beytüşşebap’ta PKK’lı cenazesi geçerken, askeri lojmanlardaki Türk bayrağının askerler tarafından indirilmesini şöyle izah etti:
Türk bayrağını indirmek gibi bir durum asla ve asla yok. Türk bayrağının zarar görmesini engellemek için oradaki birkaç erimiz, yapılan iyi niyetli bir girişimle, orada bayrağımızı korumak niyetiyle bayrağımızı oradan alıyorlar.”
Gazeteci Müyesser Yıldız not düşüyor:

Bu nasıl bir izahtır! O bayrak inmesin diye ölmüyor muyuz? Bayrağın zarar görmemesinin yolu ve yöntemi, onu indirmek değil, göğsünü siper yapıp onun uğruna ölmektir...” 



Umumi manzara
Başbakan’a yönelik eleştiriler eskiye göre arttı... Kendisinin öfke dozunu yükseltmesi de bu yüzden. Peki eleştiriler neden arttı...
Doğal bir sebepten... Başbakan her konuda karar verici olunca, her konu Başbakan’a sorulunca, bütün atamalarda Başbakan onayı görülünce... Her olayda şimşekler de doğrudan Başbakan’a yöneliyor.
Tek adam olmak bir yandan yönetimi kolaylaştırıyor bir yandan zorlaştırıyor.
O yüzden kuvvetler ayrılığı, yetki dağılımı, fren denge sistemleri vs. icat edilmiş zaten...
* * *
Basın ve televizyonlar şehit haberlerini küçük göstersin...
Hatta hiç göstermesin... Neden?
Hükümetin altında ezildiği olumsuzluklar çoğalmasın...
Bunu söyleyenler şunu düşünmüyor...
PKK eylemleri küçük gösterilirse örgüt propaganda amacıyla daha büyük eylemlere girişecek, daha çok insan ölecek, daha büyük felaketler ortaya çıkacak...
Haberler büyütülürse terör örgütü en azından daha büyük tepkilere hedef olacaktır...
* * *
Başbakan kavşak ve tünel açılışında konuşuyor... Daha kavşakları anlatmadan sözü CHP ve medyaya getiriyor. Konuşmanın büyük bölümünde muhalefet ve medyaya atıp tutuyor...
Ne olur Başbakan bir açılışta da yalnızca icraatını anlatsa... Bütün konuşmayı yapılan hizmetlere ayırsa... Zaten yüzde 20’lerde patinaj yapan muhalefete sataşmasa... Daha büyük övgü ve takdir almaz mı? Siyaset sevimsizleşmese bu durum hem ülkenin hem AKP’nin işine yaramaz mı?

İngiliz demokrasisi 
İngiltere’de medya özgürlüğünü tabii bizim ülkeyle kıyaslamaya imkân yok.
Yakın geçmişte Tony Blair’i Bush’un finosu yapan karikatürler ve espriler hâlâ hatırlardadır...
Bu özgürlüğün başka bir örneği de önceki gün BBC televizyonunda yayınlanan siyasi hiciv programında görüldü... Kabinesinde değişiklik yapan başbakan göreve yeni atadığı bakana:
John, senden büyük beklentilerim var” diyor.
John’un yanıtı:
O halde siz bir aptalsınız.”
Bizim memlekette bırakın TRT’yi, bu tür diyalog özel kanallarda yayınlanabilir mi?


O Şimdi İktidar

Mehmet Tezkan

mtezkan@milliyet.com.tr


Yakın zamana kadar böyle değildi.. Başbakan her eleştiriyi kendine yöneltilmiş eleştiri kabul ediyor..
Öfkeleniyor..
ÖSYM’yi de eleştirseniz..
Afyon’daki patlamayı da sorsanız cevap Başbakan’dan geliyor..
Neden derseniz..
AKP tam anlamıyla iktidar oldu da ondan derim.. Geçen yıla kadar böyle değildi.. AKP iktidardı iktidar olmasına ama muhalefet partisi gibi hareket ediyordu..
Muhalefeti başkasına bırakmıyordu..
Bir kurumda aksama mı oldu, yanlış bir şeyler mi yapıldı, önce kendi karşı çıkıyor, eleştiriyor sonra kendine destek verenler devreye giriyordu..
Topa tutuyorlardı..
2002’den bu yana onlarca örneğini yaşadık.. Hele iktidarın ilk yıllarında muhalefet partilerine söylenecek söz bırakmıyorlardı..
Her kurum mücadele gerektiren bir alandı.. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Diyanet, YÖK, üniversiteler, say sayabildiğin kadar..
Buna asker de dahildi..
Sonrası malum.. İktidarın elini sürmediği hiçbir kurum kalmadı.. Bu sebeple Başbakan her hatayı göğüslüyor..
Her eleştiriye sinirleniyor.. Kendinin hedef alındığını düşünüyor..
Herhalde şöyle bakıyor; göreve getirdiğim kişiyi eleştirenler aslında beni eleştiriyor..
*
Afyon’daki patlama AKP’nin iktidardayken muhalefet yaptığı yıllarda olsaydı.. Çok geriye gitmeyin iki, üç yıl önce..
Boru tartışmalarının yaşandığı günlerde..
İktidar adamları ekrana çıkıp ne derdi.. İktidara yakın duran medya hangi manşetleri atardı..
Hele uçağımız düşseydi.. Füzeyle vurulup düşürülüp düşürülmediği uzun süre anlaşılmasaydı.. 
Uludere 2007’lerde yaşansaydı..
Neler yazılır, neler çizilir, iktidar adamları neler söylerdi..
Bugün durum farklı..
Başbakan göğsünü siper ediyor.. Çünkü artık tam anlamıyla iktidar.. Bütün kurumlarıyla iktidar..

Ali Hoca kurtardı..
Başbakan; ‘eksiklikleri, hataları olabilir, doğrudur’ dedikten sonra öyle bir sahip çıktı ki; ÖSYM’nin başından kolay kolay gitmez..
Değerli bir bilim adamıdır diyerek arkasında durduğunu belli etti..
Ali Hoca resmen yırttı!..  
Koltuğu sağlamlaştı..
Demek ki daha bardak taşmamış.. Gönül rahatlığıyla sınav yapabilir.. Bu ÖSYM birkaç sınav skandalı daha kaldırır.. 

Fakülteler nasıl öğrenci seçecek?
Başbakan haklı, dershane imparatorluğuna neşter atmak lazım..
Bu yıl sonmuş..
Sonra ne olacak?
Derdim dershanelerin ne olacağı değil, sistemin nasıl işleyeceği..
Geçen yıl 1 milyon 220 bin öğrenci dershaneye gitmiş.. 4 bin dershanede 50 bin öğretmen çalışıyormuş..
4.5-5 milyar dolarlık sektörden söz ediyoruz..
Zaten kimsenin liseyi iplediği yoktu.. Lise not almak için gidilen yerdi, üniversite için gerekli olan dershaneydi..
Üniversitenin yolu dershaneden geçer diyorlardı.. Geçiyordu da.. Yarış zorluydu, yarış amansızdı..
Şunu kabul edelim, iyi fakültelerin sayısı çok fazla değil.. Her tıp fakültesi her hukuk fakültesi aynı değil.. O zaman yarış yine olacak?
Nasıl?
Bütün mesele bu nasıl sorusuna yanıt bulmak..
*
Zaman var, eğitimciler tartışsın, üniversiteler katılsın, çalıştaylar düzenlensin, kalıcı bir sistem bulunsun..
SBS gibi yazboz tahtasına dönmesin.. Veya parası olan daha avantajlı hale gelmesin..


Meğer ben de alçakmışım

Rıza Zelyut


zelyut@gunes.com

Efendim; ben; şu koskoca ülkeyi yöneten Başbakan'dan daha mı iyi bileceğim.


O, birilerine alçaklar dedi ise doğru demiştir.
Sevgili Başbakan'ımızın tarifini yaptığı 'alçaklar'a bakınca ne yazık ki kendimi de o bölüğün içinde görüyorum.
Düşünüyorum olmuyor; gidip aynaya bakıyorum olmuyor. Evet evet; ben de o alçaklar takımının içinde gözükmekteyim.
Neden alçağım?
*Afyon'da sayım sırasında bombaları patlatıp 25 çocuğumuzu havaya uçurtanlara laf ettiğim için bir alçağım.
*PKK ikide bir şehirleri basıp askeri, korucuyu, polisi vurduğunda; 'Niçin gerekli önlemleri almıyorsunuz?' diye sorguladığım için zaten iflah olmaz bir alçağım.
*Hükümetimize; 'Kuzey Irak sınırından gelen terör saldırılarını engelleyemiyorsunuz. Şimdi buna 900 kilometrelik Suriye sınırını da eklediniz. PKK bu yüzden geniş bir harekat alanı kazandı, Suriye şehirlerine PKK bayrakları çekildi. Örgüt sizin Suriye politikanız yüzünden militan ve silaha daha kolay ulaşacak. Beşşar Esad ile uğraşacağım diyerek Türkiye'nin güvenliğini tehlikeye attınız!' diye eleştiride bulunduğum için müzmin alçağım.
*'PKK'lılarla hem görüşüp hem de bunu eleştirenlere 'Şerefsizler, alçaklar!' dedikten sonra 'Evet görüşmeyi ben istedim.' diyorsunuz. 'Siz görüşürken PKK her yere bombalar yerleştiriyormuş; böyle gaflet olur mu?' dediğim için bu ülkede 'barış ve demokrasi' düşmanı oluyorum. Hem alçak hem cehennemliğim.
*İkide bir; 'Ortada terör yok iken Diyarbakır'a gidip 'Türkiye'de Kürt sorunu vardır!' diyerek teröre işaret vermiş oldunuz!' gibi yersiz ve yanlış suçlamalar yöneterek zaten alçaklığımı pekiştiriyorum.
*Habur'a davul zurnalı karşılama ekibi yollayıp PKK'lıları seyyar mahkeme kurarak orada beraat ettirip içeri alması yüzünden hükümeti eliştirdiğim için de madalyalı alçağım.
*Aslında  Ergenekoncuların bastırdığı karakolları, şehirleri PKK bastı gibi göstererek Ergenekon Terör Örgütü'ne dolaylı destek verdiğim için de alçağım.
Kısacası, alçaklıklarım buraya yazmakla bitmez benim.
Peki alçak olmamak için ne yapmalıydım?
Karakollarımız basılıp da çocuklarımız teröristler tarafından öldürülünce; 'Bunlar olağan ölümler. Bu ülkede barış ve demokrasi yolu böyle açılıyor!' diye mi yazsa idim.
Güneydoğu'da şehirler 'gündüz külahlı gece silahlı PKK'lıların' denetimine girmiş ise bu duruma; 'Postmodern demokratik yaşam bunu icab ettirir!' diye gerekçe mi uydursa idim.
Afyon'da havaya uçurulup parça parça edilen çocuklarımızın arkasından; 'Bunlar normal vakalardır. Yeni Genelkurmay Başkanı'nın da Ak İktidar'ın da hiçbir suçu bulunmamaktadır.' diye mi yazsa idim.
Yani; bu terörü; bu ölümleri; 'İyi oluyor!' diye alkışlasa mı idim?
Böyle yapmadığıma göre elbette ki alçağım.
İNŞALLAH
Sevgili Başbakan'ımız, alçaklar dediği  gazetecilerin-yazarların, Boğaz'a karşı villalarında oturup viski içerken böyle alçaklıklar düşündüğünü dile getirmiş.
Allah mı söyletiyor seni Sayın Başbakan'ım?
Yani ben de bir gün şu güzelim Boğaz'a bakan bir villada oturup viskimi yudumlayacak mıyım?
Bir alçak olarak halen 40 sene önce gelip oturduğu bir gecekondu bölgesinde yaşamaktayım.
Sizden ricam; himmet etmeniz; beni de o alçakların yaşadığı yerde bir villaya yerleştirmenizdir.
Tabii ki şu sıralarda maddi durumum da viski içmeye uygun değil. Onu da bir işaretle hallettiriverirsiniz...
Şarab dinimize göre haram olduğundan viski ile işi idare ederiz.
Sonra da siz seyredin bendeki alçaklığı...


'Âkiller' ve 'Gafiller'


Altemur KILIÇ

Rivayet olunur ki, Ankara İstiklal Mahkemesi Başkanı Ali Çetinkaya, karşısına, vatana ihaneti sabit olmuş bir kişi getirilince, yargıçlardan babam Kılıç Ali’ye, “Gel de asma Ali Bey” dermiş. Geçirdiğim bir kazadan dolayı bir süre yazılarıma ara verecektim. Eşim ve sevgili doktorum, hâzık cerrah Hilmi Ulus da, “Yazma... Yazıyorsun da ne oluyor” diyorlar. Hakları var, yazıyorum da ne oluyor, ülkemizin mâkus kaderi değişiyor mu?.. Mahşerin atlıları dolu dizgin yollarına devam ediyorlar!.. Gördüğüm her ihanet kaşısında ben de kendi kendime  “Gel de yazma” diyorum ve kalemi elime alıyorum. Mecalim kaldıkça da yazmaya devam edeceğim.


***
Mesela, Hasan Cemal’in yazısı üzerine  “Gel de yazma” diyesim geliyor. İdam cezası kalktı ama, demokrasi var, hainlere  “hain” diyemiyoruz.
Hasan’ın dedesi merhum Cemal Paşa, İttihat ve Terakki’nin başlarından ve Türk milliyetçiliğinin öncülerinden. Zamanında gereğini yaptı ve çok hain astı. Sonra da Tiflis’te Ermeniler tarafından katledildi.
Ama Hasan itiraf ediyor; dedesinin ruhu onu çok muazzep ediyormuş. Yani, ona acı çektiriyormuş. Velhasıl, tam Freud’lük, bir vak’a. Bunun acısını, Kürtlerin Hasan Abisi olmakla çıkarıyor.
Artık Hasan vak’asını yazmaktan usanmıştım ama son yazısı beni çileden çıkardı. Ne demiş neredeyse neslini inkar eden Hasan; “Türk milliyetçiliği, muhafazakarlığı bu kafayla Türkiye’yi bölebilir!...
Bugünlere ’önce terör’, ’önce güvenlik’politikalarıyla geldik. Vardığımız yerde vaziyet hiç parlak değil. Yine böyle nereye gidebiliriz ki?.. Korkarım, bu gidişle bölünmeyeceğiz diye diye bölüneceğiz. Türk milliyetçiliği, muhafazakarlığı bu kafayla giderse, işte asıl o zaman Türkiye küçülebilir.”
Yani, PKK haklı, Kürt milliyetçiliği doğru ama, Türkiye’nin bölünmesine karşı olan Türk milliyetçileri suçlu. Güneydoğu sorunu bizlerin bağnazlığı yüzünden çözülemiyor. En iyisi, verelim kurtulalım...
Zaten bazı âkil adamların tavsiyeleri de, Kürtlere şimdiye kadar inkar edilen haklarını vermek. Bu gafiller, bu kafayla gidilirse, her “verilenin”, Büyük Kürdistan yollarındaki taşları döşediğinin farkında değilller... Türkiye varmış, ya da yokmuş umurlarında değil!..
Ne yapmak lazım?..
Âkil adamlar gerçekten “bilge” iseler, sorunu çözmek için önlerinde tek şey var; önce sorunu doğru teşhis etmek.
PKK şimdi bütün zamanını, dikkatini, kuvvetini niçin Şemdinli’ye teksif etti, bunun siyasi ve psikolojik sebepleri ne?.. Unutan varsa hatırlatalım; PKK törörü 1984’te 10 elemanıyla Eruh ve Şemdinli’de bir karakolu basarak başlatmıştı. Ve eşkıya başı hâlâ devletle müzakerelerde muhatap olma gayretinde... Kürt sorunu konusundaki gafletimizin özeti bu...
***
Bu müzmin beladan kurtulmanın tek yolu, Kandil’de yılanın başını ezip, bayrağımızı oraya dikmek. Bir başka seçenek; eşkıyanın, PKK’nın, BDP’nin dünya kamuoyuna “Biz Büyük Kürdistan’dan vazgeçtik. Artık ortak vatanda Türklerle kardeş gibi yaşayacağız, sorunlarımızı kardeşce halledeceğiz” demeleri.
Ama yapmazlar... Hedeflerine bu kadar yaklaşmışken ve arkalarında bu kadar hâmi, sözde “âkil” adam ve gafil varken yollarından dönmezler...


Hesap vermesi gereken hesap soruyor, ayıp


Savaş SÜZAL

Son olaylar beklendiği gibi gelişti ve gelişiyor. Ama işin garibi bu olaylar karşısında hesap vermesi gerekenler, başlarını önlerine eğip istifa edeceklerine kalkıp halktan hesap soruyor, işte o noktada kopuyorum. Herhalde böylesine bir durum dünyada ilk kez bu topraklarda meydana geliyor. O habire bağırıyor ve seyircileri de, “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye karşılık veriyor. Herkes suçlu sanki azarlanırken alkışlıyor. İşte doğu kültürü bu.


Üniversite seçme sınavından, memur seçme sınavına kadar yolsuzlukların hesabı sorulmadı. Bedel ödeyen, sınava giren kişiler oldu.  Eğitimde, reform diye iteledikleri cehalet üste çıkarken, kültür ve eğitim yok edilip ülke iman gücüne yöneltildi. Öğretmenler iş diye sokaklarda gösteri yaparken okulların çoğunda öğretmenlerin yerini imamlar aldı. Ama ana ve babalar suskun. O hala bağırıyor.
Terör tırmanıyor. Oysa bu hükümet iktidara gelmeden önce terör neredeyse sıfıra inmişken, bunlar kaşıyıp, açılım, saçılım dedi, Oslo’da terör örgütü ile anlaşma masasına oturdu, şimdilerde, günde 10 çocuğumuz ölüyor, sorumlusu çocuklarını kaybeden analar babalar. Onlarınsa hiç suçu yok. Onlar şehitleri haber yapanlara da bağırıyor. Cenaze törenlerinde “şehitler ölmez” sloganı atanlar bile söylediklerine inanmıyor artık. Onlar öldürüyor şehitleri.
Halktan toplanan vergileri ve Mustafa Kemal döneminde Türk ulusunun yarattığı milli değerleri sattı, parasını Libya’daki, Mısır’daki çapulculara, Somalili baldırı çıplaklara ve son olarak Suriyeli katillere sıvadı. Eleştirenleri azarladı. Ekonomi bakanı Şimşek, “Bütçe yetmiyor” dedi. Yetmez tabii, ağanın ulufe dağıtımı devam ediyor. Benim fukara ve dar gelirli halkım, benzin ve enerji fiyatlarına konan artışlarla bedeli ödüyor. O ise Suriyeli yobazlara karargâh kurdurup silah ve cephane temin ediyor.
Afyon’daki olayın kaza olduğuna, kusura bakmayın ama ben hala inanmıyorum. O kadar çok neden var ki inanmamamı sağlayan; bunları tekrar yazmayacağım. Kuraldır, siz düşmanınızı karıştırmaya çalışırken onlar da size karşı aynı kartla mücadele eder. Bunun için düşmanınızı suçlayamazsınız. Kalkıyor askerliği kantin subayı olarak yaptığını unutup emekli generalleri eleştiriyor. Cehalet kötü şey. Cahil insan her zaman bilgiye saldırır. Bundan sonra işler daha da kötüleştikçe saldırılar artacaktır.
Siz güçsüzleştirdiğimiz askeri ve sivil kadrolarla yedi düvele kafa tutarsanız, böyle komik olursunuz. Ama bedeli gene siz değil benim zavallı halkım öder hesap vermez, hesap sorarsınız. Ne diyeyim, belki de size oy verenler hak ediyor. Müstahak. 
Haberlerde izledim, Red Hot Chili Peppers gurubunun konserine 40 bin gencimiz yemeden içmeden koşa koşa katılmış. Esrarkeş müzik gurubunun ezan sesini duyduğunu açıklaması da herhalde bizim dini bütün çocukları çok heyecanlandırdı. Ne hikmetse onları, Türkiye veya bayrak mitinginde görmemiz mümkün değil. Yanlış anlamayın, tabii ki gençler konsere gidecek, tabii ki sevdikleri müzikleri dinleyecekler ama ülkelerine de sahip çıkmaları lazım. Yani her gün lay loy lom olursa bir sabah bakarsınız yok olmuşsunuz.
Gelelim günün ikinci konusuna. İsrail İstihbarat dergisi DEPKA Suriyeli çapulculardan oluşturulan ve Esat’a karşı çarpışan iki tugayın Türk subaylarının doğrudan komutası altında olduğunu yazdı. Aslında bunun anlamı Türkiye, Suriye’ye karşı adı açıklanmamış bir savaş içinde. Düşünün ne kadar tehlikeli bir adım, hem de molla ordusu ile.
Bu ay önemli. Ampul iktidarının temsilcileri geleneksel Amerika turlarına başlayacak. Biliyorsunuz Birleşmiş Milletler Genel Kurul çalışmaları var. Beş kuruşluk itibarı kalmamış Türkiye, Genel Kurul konuşmalarında da eminim dinleyici bulamayacak ve gene eminim ki bizimkiler Genel Kurul’da “Suriye’ye saldırın” diye ter ter tepinecektir.
Türk halkına tekrar söylüyorum, bu kış yiyeceği kazıklara hazırlanmalı. Çok şiddetli geçeceği tahmin edilen bu kış aylarında Ramazan’da katıldıkları ve bedava sandıkları iftar çadırlarının bedellerini ödeyecekler.


'Kürt Sorunu' Neymiş?


Özcan YENİÇERİ

Herhangi bir sorunun etnisite, mezhep, meşrep ve cinsiyet temelli olarak ele alınması büyük bir projenin küçük anlatımı olarak kullanılır. Kürt sorunu denildiğinde gerçekte “Büyük Kürdistan”ın inşası kastediliyor. Duruma göre de “Kürt Sorunu”na “demokratiklik”, “kimlik”, “eşitlik” ya da “insan hakları” gibi anlamlar yükleniyor. Esasen “Kürt Sorununu çözüyoruz” adı altında yapılanlar etnik ya da  mezhep vurguları sorunu daha da çözülmez ve içinden çıkılmaz hale getirerek siyasallaştırıyor. Siyasallaşan etnisite çatışmaya meyyaldir.


Bilindiği gibi Güneydoğu’da Türkiye’den toprak kopararak bölgede bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmak amacında olanlar “Kürt Sorunu” kavramı üzerinde hareket etmektedir. Çok açıktır ki Güneydoğu’da meydana gelen terör, çatışma ve bölücü faaliyetleri “Kürt Sorunu” olarak nitelemek, Türkiye’nin bölünmesini esas alan “Kürdistan” projesine bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlamak anlamına gelmektedir.
Kürt Sorunudiyerek konuya girenlere, neye “Kürt Sorunu” diyorsunuz? Sorusunu sorduğunuzda canım adına ne derseniz deyiniz, “ortada bir sorun var” diyerek soruyu cevaplıyorlardı.
Kürt Sorunu’nun ne olduğunu Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nde Osman Baydemir ve Ahmet Türk sağır sultanın dahi duyacağı biçimde ortaya koymuş bulunmaktadırlar.
Demokratik Toplum Kongresi, iki gün önce Diyarbakır’da “Kürdistan İslam Kongresi”  düzenlemişti.
Bu kongrede DTK Genel Başkanı Ahmet Türk, Kürt halkının esir durumda yaşadığını öne sürerek, “Biz alimler ve Kürt düşünürleri olarak bu ‘Zulme dur’ demeliyiz... Biz çalışırsak bunu başarabiliriz ve tüm Kürtler olarak özgürlüğümüze kavuşabiliriz” dedi.
Ahmet Türk, Kürtlerin Türkiye’de “esir” olduğundan, “zülüm” altında bulunduğundan  söz ediyor. Esaretten ve zulümden kurtulup özgür olabilmek için çalışmaları gerektiğini söylüyor. Daha ne söylesin?
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ise daha net konuşmuş. Baydemir, “Bizler artık Kürdistan’da bize zulüm edenlere göz yummamalıyız. Türk, Arap ve diğer halkların özgürleşmesi için Kürt halkının özgürleşmesi gerekir. Bir gün mutlak Kürt ve Kürdistan özgür olacaktır”.
Ahmet Türk gibi Bay Baydemir de “Kürdistan’da” kendilerine “zülüm” edenlere göz yummayacaklarını ve bir gün mutlak Kürt ve Kürdistan’ün özgür olacağını söylüyor.
Özlem, talep, hedef ve strateji çok açık bir biçimde ortaya konmuş bulunmaktadır. Başından bu yana bu zevatların “Kürt Sorunu”ndan kast ettikleri şeyin Türkiye’nin bölünmesi sorunu olduğu açıktır.Yani bu kesim için hedef  “Kürt ve Kürdistan’ın özgürleşmesi”dir. Demokratik hak ve özgürlükler, ana dilde eğitim, asimilasyonun terki, inkârdan vazgeçme,  “etnik” vurgunun olmadığı bir anayasa, iki dilli eğitim vb. taleplerinin nihai amacı “Kürdistan’ın özgürleşmesi”dir.
Etnik ırkçı Kürtçüsünden ateist Marksist Kürtçüsüne, oradan İslamcı Kürtçüye kadar bütün bölücülerin “Özgür Kürdistan” peşinde oldukları açıktır. Bölücü ve ırkçı bu ekibin Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk milletine karşı tavırları da bellidir.
Terörist Kürtçü ile silahsız bölücü Kürtçü arasında amaç bakımından değil ama yöntem bakımından ufak farklılıklar vardır. Terörist Kürtçülük, Kürdistan sınırlarını silahla çizmeye çalışıyor. Bunun için kurtarılmış bölge oluşturma gayreti içindedir. Terörist örgüt Şemdinli, Beytüşşebap vb. saldırıları bunun için gerçekleştirdi. 40 bine yakın insanı bu amaç için öldürdü.
Sivil bölücü Kürtçülerin demokratik ve kültürel haklarla ilgili taleplerinin amacı ise “sınırlara dokunmadan ulus inşa etmek”tir. Sivil bölücüler ulusu inşa ettikten sonra süreç içinde inşa edilmiş olan Kürt ulusunun kendisi, kendi sınırlarını çizecektir. Kürtçü ve bölücü kesim gerçekte Kürdistan’ı nasıl kuracağını, hangi talepleri, hangi masum kavramların arkasına saklayacağını ve hangi siyasal amaçlar için kullanacağını iyi biliyor. Amaçlananlar yeterince açıktır. Kan uykusuna yatmanın mantığı yoktur!

nurtenak@ttmail.com

Hainliğin de böylesi

Nurten AKYAZILILAR

Bu akşam haberleri izlerken birden görüntüler dikkatimi çekti; kulak kabarttım, nedir diye. Haberin içeriğinde Türkiye Futbol Federasyonu Bölgesel Amatör Ligi'nde mücadele eden Hakkâri Zapspor’un, Kamerun ve Malili olan Sahif ile İmi adlı iki siyahî futbolcuyu takımlarına transfer ettikleri ve de bu futbolcuların yöre halkıyla sıcak kaynaşması anlatılıyordu.

Önceki gün Hakkâri şehir stadyumunda antrenmanlar yapan futbolcular hafta sonu olması nedeniyle Zapspor Teknik Direktörü Mecit Tekin ile birlikte Gazi Mahallesi’nde yapılan Recep ve Songül Bor çiftinin düğün törenine katılmışlar. Futbolcular daha sonra da çalınan canlı müzik eşliğinde davetlilerle kol kola girerek halay çekmişler.
İlk bakışta kayda değer bir şey yok gibi, değil mi?

Fakat hiç ilgilenmediğim futbol konusundaki bu habere beni odaklayan ve de masummuş gibi görünen bu haberin videosu oldu. Resmen hem de göz göre göre yoğun izlenen özel ulusal kanalımızdaki akşam haberlerinde PKK propagandası yapılmaktaydı. Aynı haber diğer kanallarda da verildi mi bilemiyorum. İzleyenler olmuştur belki…

Bu malum halayı çekenlerin arasında PKK teröristlerinin kıyafetlerini taşıyan kişiler olduğu gibi yöresel kostümler giymiş kadınlardan bazılarında sözde bayraklarının renkleri ön plana çıkmıştı. Arkalarında da kocaman sözde bayrakları asılıydı.

Üstelik de bugünün haberlerinde yine Hakkâri’nin Şemdinli İlçesi’nde PKK’lı teröristlerle çıkan çatışmada şehit olan 2 askerden birinin, 1 çocuk babası Malatyalı Uzman Çavuş Güner Erdem olduğu öğrenilmişti. Şehidimizin bıraktığı son mesajı ise şuydu:

Şu an Şemdinli’deyim ve hiç bir sıkıntı yok. Hainleri öldürmekten yorulduk, çok şükür ki bizim kaybımız yok, kimse bizim vatanımıza göz dikemez”.

Ne tuhaf değil mi?

Türk milletine, milli günlerinde bayrak törenleri yasaklanırken Türkiye’nin altını oymayı ilke edinen birileri de sözde bayraklarıyla olur olmaz şekillerde Türk milletinin ekranlarına dayatılabiliyor!

Ve bunun adı, “ileri demokrasi” öyle mi?

Bir yanda “Hainleri öldürmekten yorulduk” dedikten kısa bir süre sonra şehit verdiğimiz Uzman Çavuş Güner Erdem’in haberi diğer yanda şehidimizin kanını kalleşçe akıtanların düğün halayı altında terör propagandası; bu mudur habercilik?

Bilin ki kahpece kanı toprağa akıtılan bu şehidimizi, sizler aynı gün bir kere daha aynı kahpelikle sırtından vurdunuz…

Haberi televizyondan takip edemeyenler, videosunu aşağıdaki linkten izleyebilirler:

http://www.hakkarihabertv.com/siyahi-futbolcular-dugune-renk-katti-10781h.htm

Alçaklık!

Ender Erdemil

Başbakan Erdoğan’ı dinliyorum: “Ama burada beyefendiler, büyük bir konfor içerisinde, boğaza nazır villalarında, her türlü saltanatları ile beraber köşelerinde ahkâm kesiyorlar. Güvenlik güçlerini linç etmek için elinden ne geliyorsa onu yapıyorlar. Bakıyorsun birisi çıkıyor, ne düşüklüktür ya, kalkıyor Genelkurmay Başkanımızı ehliyetsizlikle suçluyor, bakıyorsunuz ÖSYM Başkanı'nı ehliyetsizlikle suçluyor. Ya senin ehliyetin ne? Yani köşelerinizden veya televizyon ekranlarınızda yaptığınız saldırılarla size verilen ehliyet mi var bir yerlerde?” diyor. Devam ediyor: “Çok açık konuşuyorum, oynanan oyunu, uygulamaya konulmak istenen senaryoyu bildiğim için çok açık konuşuyorum, çok ağır konuşuyorum. Kurumlara yönelik, kurum personelinin motivasyonunu kırmaya yönelik, milleti galeyana getirmeye yönelik bu girişimler an hafif tabiriyle sorumsuzluktur, alçaklıktır.”

Başbakan çok doğru şeyler söylüyor: “Beyefendiler,(Hanımefendiler) büyük bir konfor içerisinde, boğaza nazır villalarında, her türlü saltanatları ile beraber köşelerinde ahkâm kestiler.” Kesilen ahkâm nice onurlu askerimizi kendi hayatına son vermeye götürdü. Onur kırıcıydı. İşlemedikleri suçlardan, düzmece kanıtlarla insanları; Başbakanın sözünü ettiği bu beyefendiler ve hanımefendiler yargıladı. Sadece yargıladıklarının değil, Türk Silahlı kuvvetlerinin onurunu, “motivasyonunu” kırmaya yönelikti bu yargılamalar. Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesi bu beyefendiler ve hanımefendiler tarafından fazla aşağılanıp hapishanelere tıkılınca, göreve gelen yandaş komuta kademesi, kangrenli kolu YAŞ’ta kesti. Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi evladın kurda kuşa yem etmiş, komutansız kalmıştı.

Başbakan Erdoğan göreve gelen yeni komuta kademesi için: "Biz şu anda ordumuzun terfi mekanizmaları neyse teamülü bugüne kadar aynen uyguladık." demişti. Teamülü uygulamak için az uğraşmamış, kendi kadrosunun önünü açmak için 5 Eylül tarihinde itiraf ettiği gibi o zaman da "yargıya gerekenleri söylemişti."

Kadrosu Başbakana boyun eğmiş, PKK’ya karşı verilen savaşı, engin askeri deneyimleriyle valiler yönetmeye başlamıştı. Şehit düşen askerlerimizin sayısı da buna bağlı olarak arttı..

Bugüne kadar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir cephaneliğinde bu büyüklükte bir kaza haberi duyanınız var mı? Ben yaklaşık 60 yıllık hayatımda duymadım. Sabotaj değilse bu kaza, Türk Silahlı Kuvvetleri komutansız kaldığından meydana gelmiş olmasın? Komutansız, kırgın, laçkalaştırılmış terfi mekanizmasıyla disiplinsizleşmiş…

Sabotajsa da, geçmişte Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir cephaneliğine sabotaj yapabilecek bir babayiğit çıkabilir miydi? Türk Silahlı Kuvvetleri; sabotaj düşüncesini daha aklına getirmeden bu babayiğidi belirler, kışlanın kapısına koymaz mıydı?

Başbakan Erdoğan'ın sözlerinde yalan yoktur. Devletin kurumlarına, Silivri’ye ve Hasdal’a tıkılmış onurlu askerlerine, namuslu aydınlarına karşı bu beyefendilerin ve hanımefendilerin açtığı kampanya alçakçadır. Başbakanın dediği gibi linç amaçlıdır.

Başbakan Erdoğan, bu beyefendilerin ve hanımefendilerin yaşam koşullarını da çok iyi biliyor. Çünkü bu koşulları; geçmişteki alçaklıkları karşılığında onlara; Başbakan'ın, basına yönelik politikaları sağladı.

endererdemil@gmail.com


Camileri riya bataklığına dönüştüren zihniyet


Yaşar Nuri Öztürk

İslam’ın şirke geçit vermeyen mesajını tarih içinde en iyi kavrayanlardan biri olan Hz. Ömer, sabah namazlarının arkasından halka vaaz vermek için izin isteyen birine bu izni vermemiş, adamın, “İnsanlara öğüt vermemi engelliyor musun? Öğüt vermekte ne sakınca olabilir?” serzenişine ise asırlara ders olan şu muhteşem cevabı vermiştir:


Böyle, namazların peşinden vaazlar vere vere böbürlenip şişerek ta Süreyya yıldızına kadar uzayabileceğimizden korkmaktayım.” (Heytemî, ez-Zevâcir, 1/79) Korktuğu aynen olmuştur.

Hz. Peygamber’in “Dört rekât olarak evlerinizde kılın, camiye sakın sokmayın, aksi halde ilerde bunu farzlaştırırlar! talimatı vererek camiye sokulmasını engellediği teravih namazını, Ömer’in sünnetidir’ gerekçesiyle 20 rekâta çıkarıp camiye sokarak âdeta farzlaştıranlar aynı Ömer’in az önce değindiğimiz sünnetine neden hiç kulak asmazlar; neden bu sünneti hayata geçirmek için kıllarını kıpırdatmazlar? Kıpırdatmazlar, çünkü bu ‘sünnet’, işlerine gelmemektedir.

Kitleleri din adına ‘sayı ve fotoğraf müptelası’ yapanlar, Peygamber’in ilan ettiği şu temel ilkeyi halka hiç hatırlatmadılar:

Dininde samimi ol, azıcık bir ibadet sana yeter.” (Heytemî, ez-Zevâcir, 1/82)

Camilerde eğitim hizmeti olsun ama birilerini ‘kutsal adamlık’ payesine ulaştırmak şeytanlığı güden ‘sahte öğütçülük, salya sümük aktörlükleri, şeytancıl gözyaşı numaraları’ olmasın.



Bu millet şunu unutmuşsa yazıklar olsun bu millete: Türk halkının ırz ve namusunu ayaklar altına alan haçlı işgalcileri topraklarımızdan sürüp atmak için kelle koltukta cihada girişen Müdafaai Hukuk ve Kuvayi Milliye kadrolarını ‘Katli vacip haydutlar’ diye yaftalayan sarıklı namussuzlar bu lanetli zehirlerini cami kürsülerinden kusuyor, şeyhülislam fetvası olarak işgalciler eliyle dağıtıyorlardı. Şimdi biz buna ve bunun bugünkü devamı olan yapılanmalara din mi diyeceğiz? Buna hâlâ ‘din’ diyen ve tavrını ona göre belirleyen şerefsizler elbette ki vardır ve olacaktır. Biz çok iyi biliyoruz ki, emperyalizme hizmeti din olarak öne çıkaran ‘bağımsızlık ve özgürlük düşmanı öğütçülük’ yani örtülü şirk dinciliği yoğunlaştıkça Türkiye’de ahlaksızlık, yolsuzluk ve şiddet de yoğunlaşıyor. Gayet tabiîdir bu. Öyle tencereye böyle kapak. Riya aktörlüğünün götüreceği başka bir yer yok!

Öğüdün de eğitimin de en iyi ve en güvenli yeri mekteptir. Camiye gelince, İslam’ın zaten ibadet için özel mekân talebi yoktur. Herkes namazını niyazını istediği yerde yerine getirir. İslam’a göre, bütün yeryüzü mabet, bütün meşru filler ibadettir.



Omurga gerçek şudur: İslam’ın ibadeti birkaç rekât namazdan ibaret değildir. Başka ibadetler de vardır ve onlar namazdan daha önemlidir. Çünkü namazın aksine, onlara riya bulaşma ihtimali daha azdır. Bu yüzden onlar daha erdiricidir.

TEMEL İBADET OKUMAKTIR, NAMAZ DEĞİL!

Kur’an’a göre, mesela, okumak, özellikle Kur’an okumak namazdan daha önemli, daha öncelikli ve daha erdirici bir ibadettir. Kur’an’ın emrettiği temel ibadet okumaktır, namaz kılmak değil. Dahi ilahiyatçı Prof. Hüseyin Atay’ın ifadesiyle,Din meselesinde namaz zurnanın son deliğidir. Onu ilk delik yapanlar İslam’a kötülük ettiler.(Ayrıntılar için bizim, Kur’an’ın Temel Buyrukları adlı kitabımıza bakılmalıdır)

Bu gerçeklerden söz eden bir ‘öğütçü’ gören varsa söylesin! Putlaştırılmış birilerinin reklamını yapmak için bir tür ‘film seti’ne dönüştürülmüş camilerden Allah rızası beklemek bir aldanıştan ibaret olmasaydı, yüz bin küsur caminin boy attığı Türkiye, dünyanın refah ve ahlak cenneti olurdu. Oysaki bunun tam tersi olmuştur ve olmaktadır. Cami sayısı arttıkça huzur, refah ve ahlakın paydası düşmektedir.

Denebilir ki,Böyleleri olacaktır diye iyi niyetli öğütçüleri saf dışı etmek doğru mu, onların günahı ne?Cevap, İslam’ı bilenler için son derece net ve kısadır: Hüküm, menfaat değil, mefsedet (bozgun, olumsuzluk) esas alınarak verilir.



Mefsedetin miktarı önemli değildir. Bir işte yüzde doksandokuz menfaatle yüzde bir mefsedet yan yana gelse, hüküm yine de mefsedete göre verilir.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə