Çinlilerin Hun’ları Yıkmak İçin Uyguladıkları Temel Stratejiler


İskit Sanatı / Anıl Yılmaz [s.26-32]



Yüklə 9,93 Mb.
səhifə2/113
tarix27.12.2018
ölçüsü9,93 Mb.
#87412
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   113

İskit Sanatı / Anıl Yılmaz [s.26-32]


İstanbul Üniversitesi Türkiyat araştırmaları Enstitüsü / Türkiye

Ö. 8. yüzyıla doğru, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda büyük bir karışıklık yaşandı. Bu karışıklığa; İç Asya bozkırlarında yaşayan ve bilinmeyen bir sebepten ötürü, yaşam alanlarını değiştirmek zorunda kalan bir kavim, İskitler neden olmuştu. Bugün dahi, bu göçün sebepleri hakkındaki yargılarımız tahminlerden öteye geçememektedir.

Bu kavmin kimliği hakkında, günümüz akademisyenleri hala bir görüş birliğine varmış değillerdir. Milliyetleri, dilleri ve kültürleri hakkında çok değişik, hatta spekülatif denebilecek görüşler hakimdir. Bu makalede; İskit sanatının biçimlenmesi ve gelişimi incelenecektir.

Ancak İskit sanatına uzun boylu girmeden önce, bu insanların sanatlarının biçimlenmesine neden olan yaşam şekilleri, dünyaya bakış açıları ve beklentilerine, yani kültürlerine kısaca değinmek, konuyu anlamamız açısından daha yararlı olacaktır.

Bugün, İskitlerin en eski yurtlarının Güney Sibirya’ya yakın bozkırlar olduğu düşünülmektedir. Çünkü, büyükbaş hayvanları için gerekli olan taze ot ihtiyaçlarını ancak bu alanlar sağlamaktaydı. Yaylak-kışlak arasında sürüp giden bu yaşantılarını, ya çok uzun süren bir kıtlık, ya da yaylağında veya kışlağında gözü olan bir diğer kavim bozabilirdi ki, ihtimalle İskitlerin batıya doğru olan büyük göçlerine böyle bir olay sebep olmuştu. Ancak, M.Ö. I. binyılın dönümünde gerçekleşen bu olaylar esnasında, İskitlerin siyasi bir birlikten uzak olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla, batıya göç eden bu büyük topluluk, birden çok farklı boy içeriyor olmalıydı.

M.Ö. 1200-700 yılları arasında Yenisey’in doğusunda, Ob’un yukarı bölgelerinde “Karasuk” denilen yeni bir kültür oluşumu gözlendi. Bir önceki kültür olan “Andronovo kültürü” ile aynı yerleri paylaşan Karasuk kültürün bırakmış olduğu tabaka, Andronovo kültürü ile karşılaştırıldığında arkeolojik veri olarak oldukça zayıf kalır. Bu da bize, bu kültür insanının fazlaca yerleşik olmadığını ve yarı-göçebeliğe daha yatkın olduğu izlenimini verir.1 İskitlerin de tam bu dönemin sonlarında büyük göçe başlamış olmaları kültür yapılarının bu sıralarda şekillendiğini gösterir.

İç Asya steplerinde, İskitlere mal edilen en erken kültür verileri, dikili taşlardır. Bu stèllerin karakteristik özellikleri; minsk veya koç başı ile taçlandırılmış olmalarıdır. Sütun biçiminde yükselen taşlar; bazen insan başları ile, bazen de stilize edilmiş hayvan kazımaları ile bezenmişlerdir. Buradaki insan figürlerinin bıyıksız, silahsız olması bunların kadın başı olduğu izlenimini vermektedir (Res. 1). Karasuk kültürü içinde değerlendirilen bu stèller büyük İskit göçünden hemen önceye M.Ö. 900’lü yıllara denk gelir.2 Bunların neyi ifade ettiği, üzerlerindeki stilizasyonun ne olduğu tam olarak anlaşılmış değildir.3 Anaerkil bir aile yapısının uzantısı olması gereken stèllerin üzerinde, gök ve hayvan kültü ile ilişkili motifler bulunmaktadır.

Bu en erken dönemlerden günümüze bir de mezar yapıları ulaşmıştır. Fakat bu mezarlardan çıkan az sayıdaki ve karakteristik olmayan malzemeler, bizde kesin bir kanı oluşturmaktan uzaktır.

M.Ö. 8. yüzyılın başlarında İskitler, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda görülmeye başlarlar. Bu, İç Asya kaynaklı, -bilinen- ikinci göç dalgasını oluşturuyordu, ancak kesinlikle sonuncu değildi. M.Ö. 6. yüzyıla gelindiğinde, Kuzey Karadeniz kıyıları ile başka bir kültür daha ilgilenmeye başlamıştı. Denizcilikle uğraşan ve ticaret yapmak isteyen İonlar bu bölgeyi, emtialarını rahatça pazarlayabilecek bir yer olarak seçmişlerdi. Çünkü burada, Doğu Akdeniz’de veya Kuzey Afrika’da olduğu gibi ticareti denetleyen egemen bir güç yoktu. Klasik çağın oldukça erken bir döneminde gerçekleşen bu yakınlaşmanın dünya tarihine birçok olumlu tesiri olmuştur. Grekler, Karadeniz steplerinden özellikle tahıl, kurutulmuş balık ve özellikle köle satın alıyorlardı. Bunlar karşılığında İskit ileri gelenlerinin beğenileri doğrultusunda şekillendirilmiş altın satıyorlardı. İskit kağanlarının altına olan ilgileri pek çok antik yazara konu olmuştur.

Karadeniz’in kolonizasyonu ile ilk önce Eski Çağ şehir devletlerinden Teos, Klozemenai ve Myteleneliler uğraştılar.4 Bunları Miletoslular izledi ve Eski Çağ tarihinin -biraz da Herodotos sayesinde- en ünlü Karadeniz koloni şehirlerinden biri olacak Olbia’ya ile Pantikapaion’u kurdular.5 (Harita 1) Ancak İonlar burada, tek başlarına istediklerini yapacak durumda değillerdi. Bölgede istikrarı sağlayacak ve bir problem çıktığında muhatap alınacak bir güç olması gerekiyordu. Doğru zamanda, doğru yerde bulunan İskitler de, ayaklarına gelen bu şansı değerlendirebilecek kadar organize bir topluluktu. Öyle de yaptılar, maalesef adını bilemediğimiz kağanları sayesinde bölgede sadece askeri bir güç olmaktan ziyade, bir siyasi otorite olarak da karşımıza çıktılar. Nitekim, Greklerin organizasyonunda gerçekleştirilen ticaretle, İskit beyleri inanılmaz karlar sağladılar. M.Ö. 5-4. yüzyıla ait Kırım Boğazı etrafındaki kurganlardan çıkan ve ticaret malzemesi olduğu anlaşılan buluntular, hiçbir dönemde bu kadar çeşitli ve kaliteli olmamıştır.

İon kolonilerinin kurulması ile birlikte bölgede, hem yaşama dair hem de düşünce tarzında büyük değişiklikler oldu. O güne kadar diyebiliriz ki, kendi hamuruyla yoğrulan bölgede çok uluslu bir ticaret gündeme geldi. Don nehri ağzındaki Tanais; Kerch Boğazı’ndaki Pantikapaion; Bug nehri ağzındaki Olbia, Asya, Balkanlar, Mezopotamya ve Anadolu arasındaki ticaretin kavşak noktasını oluşturdu.

Bu dönemde, Grek sanatçılarına mal edilen pek çok buluntu vardır. Bunlar öylesine yaygındır ki, Podolia ve bugünkü Kiev civarında dahi Grek amforalarına rastlanmıştır (Res. 2).6 Grek sanatçıların bölgedeki genel istek doğrultusunda yapmış oldukları hayvan üsluplu malzemeler, oldukça göz alıcıdır. Şunu belirtmekte büyük yarar varki; İonların bölgedeki varlığı, sanatın estetik açıdan kulvar atlamasına sebep olmuştur. Greklerle temasa geçene kadar, sadece hayvan ve hayvan davranışları betimlenirken, artık sosyal yaşamdan sahneler de işlenecek konular arasına girmiştir.

Kralı İskitler’den bir soyluya ait olduğu tahmin edilen, Kul Oba Kurganı’ndan çıkarılan altın vazoda İskitlerin gündelik işleri anlatılmıştır (Res. 3). Tamamen Grek işçiliğine bağlanan bu vazo M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenir. Bu dönem, İskit ve Greklerin uzun zamandır içiçe yaşadıkları bir periyoda denk gelir. İskit gündelik yaşamından bir kaç sahnenin arka arkaya betimlendiği vazonun burada işlenen sahnesinde, bir iskit arkadaşının -ihtimalle- ağrıyan dişini kontrol etmektedir.

M.Ö. 5. yüzyıl sonu ile 4. yüzyıl başlarına tarihlenen Solokha buluntuları arasındaki bir tarağın üzerinde de Makedon bir süvari ile çarpışan iki İskit savaşçısı betimlenmiştir (Res. 4). Plakalardan oluşan göğüslükleri, pantolonlarının üzerine aplike edilmiş metal parçalar, akinakes denen kısa ama manevra kabiliyeti çok yüksek kılıçları kurganlardan çıkan buluntularla bire bir örtüşmektedir. Bu da bize Grek sanatçıların ayrıntılara ne kadar önem verdiklerini ve İskitler hakkında bir yargıya varırken, bu eserlere ne kadar güvenebileceğimizi gösterir.

Fakat bu buluntular, sadece estetik yönleri ile ele alınmamalıdır; bozkır kültürünü yaşayan toplulukların Grek dünyasında nasıl görüldüklerini belirtmeleri açısından çok önemlidirler. Yarı at-yarı insan kentaurlar; Amazon denen savaşçı kadın topluluklar, bir dönemin hayal dünyasını belirtmekle birlikte, Grek dininin özünü oluşturan mitolojik kavramlardan bazılarını oluştururlar. Ayrıca, Herodotos’un hayalimizde canlandırdığı görüntülerden başka, Grek sanatçıları bu insanları birebir resmetmişler, hayatlarından bazı fotoğraflar yakalama fırsatı bulmuşlardır. Bu sahneler sayesinde, ‘kan kardeşi’ olurlarken nasıl bir seramoni yaptıklarını okumamış ama görmüş, ‘yaylarını nasıl kırdıklarını’ (Res. 5) ve gündelik işleri esnasında hayvanları ile nasıl ilgilendiklerini seyretmiş olduk. M.Ö. 4. yüzyıla tarihlenen Kul Oba Kurganı’ndan çıkarılmış bir plakada iki İskit, kımız dolu bir kaba akıttıkları kanlarını içerlerken betimlenmişlerdir (Res. 6). Kan kardeşliği bozkır uygarlıkları için çok önemlidir. Çünkü zorluklarla geçen hayatlarında her an ölümle tanışabilirlerdi. Bu yüzden, geride kalacak ailelerine yardım edecek, onlarla ilgilenecek birilerinin olduğu düşüncesi insanları rahatlatıyordu. Ayrıca devamlı savaş tehtidi ve bu esnada arkalarını kollayacak birilerinin olması ‘boy ruhunu’ pekiştiriyordu.

Ancak “bozkır sanatı” denildiğinde kafalarımızda yüzyıllarca kullanılan ve bazı yönleri ile bu güne kadar sarkan bir “hayvan üslubu” belirir.

Peki hayvan üslubunun şekillenmesine ne gibi gelişmeler neden olmuştur? Bölge insanının yaşam biçimine bakacak olursak, hayatlarının doğa şartlarına doğrudan bağımlı olduğuna şahit oluyoruz. Yarı göçebe yaşam biçimini benimsemiş toplulukların, gerek iktisadi, gerek sosyal ilişkileri yerleşik topluluklardan oldukça farklıdır. Bozkır ekonomisine dönüşüm M.Ö. III. binden II. bine geçişte, daha Afanasevskaya kültüründe tamamlanmış olarak karşımıza çıkar. Yani İskitlerin bir kültür olarak ortaya çıkmalarından çok önce.

Bu geçişle birlikte, yerleşik yaşamın en belirleyici öğeleri olan keramik üretimi ve ev mimarisinde büyük değişiklikler gözlemlenmeye başlar. Kalıcı kütük evler yerlerini, çarçabuk toplanıp-kaldırılabilen direksiz çadırlara bıraktılar. Portatif yaşantıya geçişle birlikte, ağır ve kırılgan bir madde olan keramikten yapılan testi gibi araçların yerini, ahşaptan, çoğunlukla da deriden yapılan matara biçimli kaplar aldı. Metalurjide de bir takım gelişmeler yaşandı. Her ne kadar taş ve kemik objelerin kullanımı devam ediyorlarsa da, bakır gibi yumuşak metalleri eritip, şekil vermeyi öğrenmişlerdi.7 Sonuç olarak, bölge sakinleri iki farklı yapıya büründüler: İlki, yukarıda belirttiğimiz gibi yarı-göçebe yaşantıyı benimseyenler; diğerleri ise, yerleşik yaşamın gereklerini yerine getirmeye çalışan, bu yüzden önce köy ve daha sonra şehir yaşantısını temellendirenler.8

Makalemize konu olan dönemlerde, bölgenin iklim ve bitki örtüsü bugünkü şeklini almıştır. Kabaca 35º-55º enlemler arasında kalan ve Kuzey Çin ile Güney Sibirya’dan başlayarak Orta Avrupa’ya kadar uzanan bu bölgede, geniş kapsamlı bir tarım yapmak neredeyse imkansızdır. Toprakların büyük bölümü yılın sekiz ayı karlar altındadır. Bu yüzden de, tohumların yeşereceği yeterli derecedeki toprak ısısına ulaşılamamaktadır. Hele hele belirli bazı yerler dışında, sebze-meyve tarımı yapmak, hayal anlamına gelir. Böyle olunca bölge sakinleri hayvanlarına taze ot bulabilmek amacıyla, yaz ayları boyunca yağan yağmurlar yüzünden, devamlı yeşil otlaklar barındıran yüksek düzlüklere; kış aylarında ise, havanın sertliğinden ve karlardan kaçmak için daha alçak bölgelere iniyorlardı. İşte bu gidiş-gelişler esnasında, kendilerinden ve evcilleştirdikleri hayvanlardan başka gördükleri tek canlı, kendileri ile aynı doğal sınırları kullanan vahşi hayvanlardı.

Tüm yaşantılarını kuşatan bu değişimle birlikte, dinsel inanışlarında da bir takım değişiklikler meydana geldi. Anaerkil aile yapısı, yerini ataerkil bir anlayışa bırakmaya başlaması ile birlikte Bakire-koruyucu tanrıça9 düşüncesinde bir farklılaşma gözlenmeye başlandı. ‘Güç’ gerektiren işlerin çoğalması ile birlikte, toplumda erkek özellikleri ön plana çıkmaya başladı. Doğayı tam olarak dönüştüremediklerinden, ifade tarzlarında hala vahşi hayvanlar egemendi. Silah kabzalarını, eyerlerini, hatta vücutlarını süsleyen dövmelerde dağ keçisi, geyik gibi otçul; leopar, kaplan, kartal gibi etçil; grifon gibi hayali yaratıklar betimlenmiştir. Tabi bu hayvanların seçilmelerinde onlardan bir koruma, bir yardım10 umut edilmiyor da değildi. Ancak hepsinin vahşi hayvanlardan seçilmiş olması, bir rastlantıdan ziyade, toplumun sosyal yapısını göstermesi açısından çok önemlidir.

Böylece eserlerinde işlemiş oldukları hayvan davranışları da, bu kültür insanlarının gittikçe ön plana çıkan ‘erkek’ tarafını sembolize etmeye başlamıştı.11 Kaplan, pars ve kartal gibi avcı hayvanların davranışları, sığır ve koyun yetiştiren bir toplumun bilinç altını yansıtıyor olmalı. Çünkü bu toplumlar, hayvan sürülerini kendilerine ait araziler içinde dolaştırırlarken, vahşi hayvanların birbirleri ile olan ilişkilerine tanık oluyorlardı. Bu ilişkiler; ya sahip oldukları bölgeyi türdeş rakip hayvanlara karşı korumak, ya soyunu devam ettirebilmek uğruna dişiler için yapılan dövüşler ya da hayatta kalma mücadelesi içinde etoburların otoburlarla yaptığı kanlı danslardı. Bir leoparın, geyik ya da dağ keçisi ile; bir kartalın kurtla, bir kurt topluluğunun bir başka kurt topluluğu ile yapmış olduğu mücadeleler ya da aynı türlerin birbirleri ile olan ilişkileri, ihtimalle onları izleyen ve bu hareketleri anlamlandırmaya çalışan bozkır insanının üzerinde büyük bir hayranlık uyandırıyordu.12 Acaba, bilinçaltlarında bu hareketlerin benzerlerinin kendileri tarafından yapıldığının farkında mıydılar da, kişisel eşyalarında bir betimlemeye giderlerken aşina oldukları bu olayları işlediler?

Hayvan üslubunun olgunlaşmasında bir önemli katkı da, dini inanışlardan gelmiştir. Şamanlar, törenlere daha çok hayvan kostümleri ile çıkıyorlardı. Tanrılara ulaşmak için, trans haline geçtiklerinde, yardımına ihtiyaç duydukları hayvan gibi hareket ediyor, onun yaptığı gibi sesler çıkarıyorlardı. Bu da töreni izleyen insanlar üzerinde hayvanın ruhunun gerçekten şamanın bedenine girdiği düşüncesine yol açıyordu. Örneğin; bir şamanın eline aldığı kartal tüylerini çırpması,13 gökyüzüne doğru yol almasını sembolize ediyordu. Davulunun üzerinde zıplaması bir at veya benzeri bir hayvan üzerinde yolculuk yaptığı anlamına geliyordu. Tılsım gibi esrarengiz kavramlar, toplumun genelinde korkuya yol açarken, bir o kadar da hayranlık uyandırıyor, bu da figüratif sanatı besleyen önemli bir kaynak oluyordu. Bu düşünceleri aksettiren semboller de, hayvan üslubunun kökeninde yatan etkenlerden birini oluşturmuştur.

Peki bu üslup, ne zaman karakteristik bir hal aldı? İlk Çağ dünyasına baktığımızda; hayvan motiflerinin, Hititlerden, Perslere; Mısırlılardan, Friglere kadar yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz. Ancak ‘hayvan üslubunu’, ‘hayvan tasvirinden’ ayırmamız gerekir. Göçebelerin kullandığı hayvan motifleri, Mısır ve Mezopotamya’dakiler gibi durağan değillerdir; aksine, sanatçı sanki bir hareketin anını yakalamış gibi figürleri dondurmuştur. Bu yüzden de örnekler gözümüzde canlanacakmış hissi uyandırırlar. Bu üslup, Demir Çağı’na gelindiğinde İç Asya’daki yerli boylar arasında filizlenmişti, karşılıklı ilişkiler sonucunda gelişti ve tüm bozkır coğrafyasına yayıldı.

Bütün bu örnekler içinde en bilineni, geyik motifleridir. İskitlerin yapmış oldukları geyikler genellikle yere çökmüş vaziyette betimlenirler ve sadece İç Asya türlerinde görülen bazı karakteristik özellikler taşırlar. Kuban bölgesinden çıkarılmış, bir kalkan ya da elbise süsü olarak kullanılan bir örnek, diğer örnekler için de bir prototip oluşturacak özellikler taşır (Res. 7). Hayvanın ön ve arka ayakları birleştirilerek bedenin altında toplanmıştır. Bedenin tamamı profil olarak işlendiğinden, bacaklar birer taneymiş izlenimi verirler. Boyun, abartılı bir şekilde işlenmiş boynuzların ağırlığını dengelemek ister gibi, belirgin bir şekilde ileri doğru uzatılmıştır. Burada dikkat çeken en önemli özellik; erkek geyiğin en önemli organı olan boynuzların, olması gerekenden daha büyük, abartılı bir şekilde verilmesidir. Stilizasyona gidilmemiş, sadece boynuzun boyutları büyütülmüştür. Geyiğin bu denli çok sevilmesinin bir nedeni de, mitolojilerinde önemli bir yer tutmasıdır. Efsanelere göre, İskitler büyük göçleri sırasında, Maoetis civarında sisler içinde kaybolmuşken bir geyik önderliğinde yollarını bulabilmişlerdir. Dolayısıyla bu hayvanın apotropeik (koruyucu) özellikler taşıdığına da inanılmaktadır.14

İskitlerin grift semboller dünyası öylesine şaşırtıcıdır ki; hayvanlar, doğal özellikleri ile betimlendiği gibi, sadece güçlü özelliklerinin bir araya getirildiği hayal dünyasının yaratıkları olarak da betimlenmişlerdir. Kuvvetli stilizasyona uğramış figürler, bazen tek, bazen yan yana, bazen de içiçe verilirler. Öyle ki; birçok kültürde alışık olduğumuz arslan ya da kartal grifonların yanında, geyik boynuzları taşıyan bir arslana, boynuzların ucu kartal gagasıyla biten geyiklere, kartal pençeli arslanlara sık sık rastlarız.

Rus Çarı I. Petro Koleksiyonu’na dahil, Sibirya buluntularından birinde; iki avcı hayvan birbirine saldırmış durumda betimlenmiştir (Res. 8). Arslan olduğu kabul edilen hayvan oldukça ilginçtir. Çünkü, belirgin bir otçul özelliği olan boynuzlarla betimlenmiştir. Üstelik boynuzların ucu, kartal başları ile süslenmiştir. Bu da yetmemiş gibi, kuyruk stilize edilmiş bir kartal gagası ile sonlandırılmıştır. Boğuştuğu hayvan ise; çizgileri ile oldukça naturalist tarzda işlenmiş bir kaplandır. Burada önemli olan; hayali yaratığın kaplanı boynundan yakalamış bir şekilde işlenmiş olmasıdır. Bu da, karma yaratığa dövüşte bir üstünlük sağlar. Böylece diyebiliriz ki, hayallerde yaratılan avcılar, doğal avcılardan daha kuvvetli düşünülmüşlerdir.

M.Ö. 7-6. yüzyıllara tarihlenen Kuban bölgesinde ki, Ulski Aul’da bulunmuş bir parça, ihtimalle törenlerde kullanılmak üzere bir direk tepesine takılıyordu (Res. 9). Bronz döküm tekniği ile yapılmış bu eserde, kartal gagalarının kuvvetle stilize edilmiş şekli karşımıza çıkar. Oluk bölümünün bitimindeki dağ keçisinin ayaklarının durumu ise, yine geleneksel formların tekrarlandığını bize hatırlatır. Ancak başı ileri doğru uzatılmamış, içine yerleştirilmek istenen bölümün darlığından dolayı arkaya döndürülmüştür. Oldukça ünik ve tamamen İskit sanatçılarına bağlanan bu eserin iki tarafından sarkan çanlar, ortama mistik bir hava katarken, çalan davul, direği taşıyan kişinin -ihtimalle şamanın- elbiseleri, töreni bütünleyen diğer unsurlar oluyordu.

Çadır ana direğinin üstüne takıldığını düşündüğümüz bir başka parça ise; Demir Çağı’nın başlarına, kabaca M.Ö. 9-8. yüzyıllara tarihlenir. Burada oldukça naturalist tarzda bir dağ keçisi betimlenmiştir (Res. 10). Altaylar’dan bulunarak Petro Koleksiyonu’na dahil edilen bu eser, totemist bir anlayışla, bir töz (idol) olarak kullanılmıştır. Böylece çadırın kötü güçlerden korunduğuna inanılıyordu. Erken dönemlerdeki bu tip tözler, hep hayvan formları üzerine gelişmiştir.

Stilizasyon mantığı ile yapılmış bir başka örnek, Olbia Nekropolü’nde bulunmuştur (Res. 11). M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen bu eser dökme bronzdur ve kemer parçası olduğu düşünülmektedir. Haç’a benzer bir şekli olan parça, üç taraftan stilize edilmiş kartal başları ile çevrelenmiştir. Ortada kalan madalyona; vücudu kıvrılmış şekilde, yuvarlak kulağı ile kedigilleri anımsatan bir hayvan yerleştirilmiştir. Altta kalan dikdörtgen biçimli kısım ise, arka arkaya simetrik şekilde yerleştirilmiş koç başları ile süslenmiştir.

Kralı İskitleri bir tarafa bırakırsak, İskit ekonomisi ve sanatı neredeyse tamamıyla, kendilerini besleyen büyük ve küçük baş hayvanlarına bağımlıydı. Bu yüzden de yaşamlarını tümüyle geçirdikleri çadırları; giysileri ve at binit takımlarında yer alan eyerleri keçeden yapılıyordu. Deri de, kullanılan malzemeler arasında önemli bir yer işgal eder. Ancak maalesef bu parçalar, doğa şartlarına karşı dayanıksız olduğundan zamanla çürümüşler ve günümüze ulaşamamışlardır. Sadece bu malzemelerin üzerindeki kemik ve metal parçalar bize bir fikir verecek durumdadır.

M.Ö. 7. yüzyılda, İskit ücretli askerleri, ordularında çalıştıkları imparatorlukların güçten düşmelerinden faydalanarak Anadolu’nun tamamını, Mezopotamya ve hatta Mısır’ı da içine alan bir istila programına giriştiler. İşte bu esnada, bazı Urartu kaleleri üzerine sefer düzenleyen ve bu esnada ölen İskit atlarından kaldığı anlaşılan gem parçaları, bugün Anadolu’nun çeşitli müzelerinde sergilenmektedir. Çavuştepe kazılarında ele geçirilen ve bugün Van Müzesi’nde sergilenen bir kayış dağıtıcısı kemikten yapılmıştır (Res. 12). Alt parçası kırılmış olan örneğin, üst kısma gelen bölüme yine stilize edilmiş bir kartal gagası işlenmiştir.

M.Ö. 5. yüzyıla tarihlenen bir at başı süslemesi, Dinyeper bölgesindeki Solokha Kurganı’ndan çıkarılmıştır (Res. 13). Ortadaki uzun parça alınlık olarak kullanılır ve kabartma tekniğinde yapılmış birbirine simetrik olarak yerleştirilmiş balık motifi ile bezenmiştir. Yanak kısmına gelen parçalar ise yaprak formundadır. Altın yumuşak bir malzeme olduğundan levha ve folyo halinde kullanmak bir süre sonra örneklerde deformasyona sebep oluyordu. Bu yüzden bu tip süslemeler, muhakkak ya ahşap ya da kemik gibi sert bir malzeme üzerine sarılıyordu. Bu yaklaşım son zamanlara kadar İç Asya sanatında yaygın olarak kullanılmıştır.

M.Ö. 5. yüzyıl aynı zamanda, İskit sanatında kuvvetli bir şekilde, komşu kültürlerin etkilerinin görülmeye başladığı bir dönemdir. Seven Brothers Kurganı’ndan çıkarılmış at binit takımında yer alan bir kartal başının arka tarafında yer alan palmetler, bize açık Grek tesirlerini gösterir (Res. 14). Burada da tamamen kıvrılmış gaga, abartılarak verilmiştir. Göz ile gaga arasında yer alan bölüm, tüm step sanatçılarının dikkatle uyguladığı gözleme dayalı sanat anlayışlarını çok iyi aksettirir. Bu parça, modele hem oldukça dekoratif bir yan katmış, hem de gaganın büyümesini sağlayan doğal organ gerçekçi bir şekilde, dikkatle işlenmiştir.

Seven Brothers Kurganı’ndan çıkarılan başka bir parçada, tamamen hayal ürünü bir yaratık betimlenmiştir (Res. 15). Bu kadar çok hayvanın özelliklerinin bir arada verilmesi İskitler için bile biraz fazladır. Yaratığın ardı, kaz ya da kuğu başı ile bitirilmiştir. Kanatlar, tahmin edileceği gibi stilize kartal gagası şeklinde işlenmiştir, çünkü kartal gagası biçim olarak kuş kanadına benzemektedir. Hayvanın ön bacakları ise, bir arslandan alınmıştır. Kafa kısmına gelince; bir Çin ejderhası ile ya da bir kurt başı ile ifade edilmiştir. Sanatçı, yaratığa sakal eklemeyi de unutmamıştır.

Bu figür, bugüne kadar rastlanılan en karışık hayvan biçimidir. Hayvan ihtimalle, birçok uygarlığı tanıyan bir sanatçı tarafından yaratılmış olmalıdır. Kartal gagası tamamen İskit stilizasyonunda kalır. Sakal, bilindiği üzere Mezopotamya mitolojisindeki bilgelik sembolüdür; ama burada daha çok Mısır etkili olarak işlenmiş. Başın ejderha olduğunu düşünürsek, o zaman Çin etkilerini düşünmemiz gerekir ki, dönem olarak biraz erken karşılaştığımız bir etki olur. Eğer başı, bir kurt olarak kabul edersek, o zaman da yine İç Asya etkilerini göz önünde bulundurmamız gereklidir. Bir arslana ait olan bacaklar, Mezopotamya etkilidir ve yine gücün sembolüdür.

Çar I. Petro Koleksiyonu’nda yer alan ve M.Ö. 5. yüzyıla tarihlendirilen hayvan mücadele sahneli bir örnek ise, tamamen İç Asya özellikleri taşır (Res. 16). Sibirya kökenli olduğu söylenen bu parçada, kalça ve ön kol adeleleri üzerindeki nokta ve virgül motifleri, hayvanlardaki hareketliliği sembolize etmektedir.15 ‘Hayvan mücadele’ sahneleri içinde işlenen örneklerde, otçullara bazen doğal, bazen de doğaüstü yaratıklar saldırmaktadır. Burada, bir at ile ona saldıran arslan-grifon arasındaki mücadele işlenmiştir. Her iki hayvanın da bellerinden gerisi 180º kıvrılmıştır. At, saldırının şiddetiyle yere çökmüş, sanatçı atın ölümünü sembolize etmek için arka ayaklarını havaya kaldırmıştır. Saldırgan ise hiddetle, doğada yaşandığı şekliyle avının boynuna saldırmış, kararlılığını ete geçirdiği pençeleri ve çenesiyle göstermektedir. Avcının vücudundaki kıvrılma ise, kedigillerin vücutlarının esnekliğini sembolize etmektedir. Step sanatçısı bu tip sahneleri işlerken gözlemlerine güvenmektedir. Gerçekten de burada, av ile avcı arasındaki ilişki, aynen doğada yaşandığı şekliyle taklit edilmiştir.

İskitlerle ilgili en erken bilimsel notlar, bir Smolensk rahibi olan Andrei Lyzlov tarafından tutulmuştur. 1692 yılında yazılan bu kitabın adı “History of the Scythians”tır. Bölgede yapılan kazılar da bu döneme rast gelir. Ancak bunlar bilimsellikten çok öte, talan niteliğinde yapılan kazılardır. Rus Çarı IV. Ivan’ın idaresinden kaçan pek çok insan, nispeten güvenli bulduğu İç Asya’ya geliyordu. Ancak buraların ekonomisi, alıştıkları şehir ekonomisine çok yabancıydı, ailelerini ve kendilerini geçindirebilmek için, yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktu. Onlarda pek çokları gibi işin kolayına kaçarak, var olan tarihi zenginlikleri talan etmeye başladılar. Kurganlarda hazinelerin yattığı düşüncesi ile her yeni yerleşimci, bu konuda şansını denemek istedi (Res. 17). 1715 yılında, Demitrov isimli bir asilzade I. Petro’nun oğlunun doğum günü vesilesi ile kendini hatırlatmanın bir yolu olarak düşündüğü, Sibirya’daki kurgan soygunlarından elde edilmiş, kemer tokaları ve plakalardan oluşan çok değerli bir buluntu topluluğunu başkente yolladı. 1716 yılında da Sibirya Valisi Prens Gagarin, aynı içerikteki 80 parçayı, Çar’a hediye olarak gönderdi.

1718 yılına gelindiğinde soygun işi öyle rayından çıkmış bir halde ilerliyordu ki, I. Petro, bütün yeraltı zenginliklerinin Rusya’nın malı olduğunu ve izinsiz yapılacak her türlü kazının şiddetle cezalandırılacağı, elinde bu tür malzeme bulunan herkesin, bunları derhal Petersburg’a göndermelerini gerektiren bir kanun çıkarmak zorunda kalmıştı. Bu talandan kurtulan malzemeler bugün, St. Petersburg’da bulunan Hermitage Müzesi’nde I. Petro Koleksiyonu adı altında sergilenmektedir. Ancak bu malzemelerin eritilmeden günümüze ulaşabilmesi ne kadar sevindirici ise, nereden çıkarıldıklarının bilinmemesi kronolojik sıralamada, hatta hangi kültüre ait oldukları konusunda büyük problemlere sebep olmaktadır. Örneğin 8, 10, 16 no’lu resimlerde gösterilen buluntular İskitlere mi, yoksa Proto-Hunlara mı ait olduğu konusunda bazı problemleri beraberinde taşır.

Kırım bölgesindeki büyük kurganların önemli bir bölümü, Rus Çarlığı Dönemi’nde kazılmıştır. Bu dönemlerde İskitlerin, Slav ve Ruslar’ın doğrudan ataları olduğu düşünülüyordu. Bu amaçla da ilk kurgan kazısı 1760 yılında yapılmıştır.16 Kuban nehri civarında, Azak denizinin hemen kuzeybatısında, Kırım Yarımadası’nda ve bir miktarda Kiev’in doğusunda kalan bölgelerde yoğun olarak İskit kurganlarına rastlanmaktadır.

M.Ö. 2. yüzyılla birlikte, İskitler bozkırdaki hakimiyetlerini kaybetmeye başladılar. Bunun başlıca iki sebebi vardı. İlki; bir süredir Ege dünyası ile ticaret yapamıyorlardı. Persler bu akışa büyük bir darbe vurmuşlardı.17 Dolayısı ile İskitlerin bölgeyi denetleyici tutumlarının bir önemi kalmamıştı. İon tüccarlar da, başlarındaki Persli idareciler yüzünden istedikleri gibi davranamıyorlardı. Bir süredir yağmalama işleriyle de uğraşamıyorlardı, çünkü karşılarında yıkılmaya yüz tutan Urartu, Lidya gibi devletler değil, Pers, Makedon gibi güçlü, merkezi krallıklar bulunuyordu. İkinci olarak; Büyük İskender’in Anadolu ve Grek yarımadasındaki Pers hakimiyetini kırmasının da artık bir önemi kalmamıştı, çünkü; uzun zamandır İskitlerden uzak durmaya çalışan Sarmatlar, bölgede söz sahibi olmaya başlamışlardı. Bölgedeki siyasi oluşumun isim değiştirmesi, zaten sallantıdaki İskit hakimiyetini bitirdi.

M.S. 4. yüzyıl, İskitler için bir ‘son’ anlamına geliyordu. Avrasya’nın en büyük eritme potası olan Kırım bölgesinde, kendileri gibi aynı bölgeden gelen Hun, Avar, Peçenek, Kuman gibi boylarla karıştılar ve kaynaştılar. Bugün İskitlerden elimizde kalanlar sadece; mezarlar, kemer tokaları, ok uçları ve bir de hayallerimizdeki atlı-savaşçılardır.

İhtimalle, İskitlerin yaptığı ana göç dalgasına katılmayan bazı İskit boyları, İç Asya’da kaldı. Fakat bu boylar, akrabalarının Karadeniz bozkırlarında gerçekleştirdikleri organizasyonu düzenlemekten çok uzaktaydılar. En başta, bölgenin jeopolitik yapısı Kırım-Kafkas kuşağında olduğu kadar stratejik bir öneme sahip değildi. Çinlilerin de, burada bir siyasi oluşum olarak kabul ettikleri ilk devlet, Hun İmparatorluğu adını taşıyordu. Dolayısıyla Greklerin İskitlerden bekledikleri ile, Çinlilerin bölgeden beklentilerini bire bir uyuşmasa da-Hunlar sağlıyordu. Böylece bölgede kalan İskit artıkları, önce Hun, daha sonra Göktürk gibi çok geniş coğrafyalara hakim olacak Türk devletleri arasında eridiler.

Sizlerin de tahmin edeceğiniz üzere, İskit kültürüne bağlanan buluntular, bugün daha çok Karadeniz’in kuzeyinde kalan bozkırlardan gelir.

Günümüze ulaşabilen bu örnekler bizlere, betimlenen olayların hem motif hem de çeşitlilik olarak ne kadar çok ve şaşırtıcı olduğunu gösterirler. 18. yüzyıl boyunca ve öncesinde, mezarların sistemli bir şekilde yağmalandığı, buluntuların eritilerek başka biçimler verildiği göz önüne alınırsa; İskitlerin en güçlü olduğu dönemdeki zenginlik, çok daha iyi anlaşılır.

Anderson, J.G., “Hunting Magic in the Animal Style”, Bulletin of the Museum of Far Eastern Antiquities, S. 4, Stockholm 1932.

Artomonov, M. I., “Frozen Tombs of the Scythians”, Scientific American, May 1965, C. 212, No. 5.

Borovka, Gregory, Scytian Art, New York 1928.

Diyarbekirli, Nejat, Hun Sanatı, İstanbul 1972.

Esin, Emel, Türk Kültür Tarihi-İç Asya’daki Erken Safhalar, Ank. 1997.

Gryaznov, M. P., “Minusinskie kamenniye baby v svyazi s nekotorıymı novıymı materialami”, Sovetskaja Arheologya, S. XII, Moskov 1950.

From the Lands of the Scythians, Ancient Treasures From the Museums of the U. S. S. R. 3000 B. C. -100 B. C., ed. John Richardson, Jr. New York 1975.

Hancar, Franz, “The Eurasian Animal Style and the Altai Complex”, Artibus Asiae, S. 15, New York 1952.

Ligeti, Lajos, Bilinmeyen İç Asya, Ankara 1986.

Mongait, Alexander L., Archaeology in the U. S. R. R., Great Britain 1961.

Mozolevski, B. N. “On the Scythian Gerrhus”, Sovetskaja Arheologya, No. 2, 1986.

Ögel, Bahaeddin, “Türklerde Kartal ve Kartal Arması”, Türk Kültürü, S. 118, Ank. 1972.

Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihi, Ank. 1991.

Phillips, E. D., The Royal Hordes, New York 1965.

Tarhan, Taner, “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul 1969.


Yüklə 9,93 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   113




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin