Cinsiyet Rolü

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 51.26 Kb.
tarix29.10.2017
ölçüsü51.26 Kb.

CİNSİYET ROLLERİ


Yrd. Doç. Dr. Ayten Zara ve Uzm. Klinik Psikolog Burçak Özdemir

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Cinsiyet rolü nedir ve toplumsal hayata nasıl yansımıştır?

İnsanın toplumsal ve sosyal bir varlık oluşu, gelişimsel olarak farklı beklentiler ile bakılıp büyütülmesine neden olmuştur. Bu nedenle cinsiyet kavramı birkaç açıdan ele alınmalıdır. Öncelikle, cinsiyeti bireylerin doğuştan getirdiği, genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri olarak tanımlayabiliriz. Hermafroditizm gibi doğuştan gelen bir cinsel gelişme bozukluğu olmadığı sürece kişiler ‘kadın’ veya ‘erkek’ olarak dünyaya gelirler.


Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet birbirinden farklı fakat birbiriyle ilişki içinde olan kavramlardır. Biyolojik olarak baktığımızda cinsiyet, fiziksel farklılıklara işaret ederken, toplumsal açıdan cinsiyet, sosyal ve kültürel açıdan kadın ve erkeklerden rol beklentilerini ifade etmektedir. Bir başka ifadeyle toplumsal cinsiyet toplumsal, kültürel, coğrafi farklılıklara göre bu ‘kadın’ ve ‘erkek’ bireylere yüklenen rolleri, sorumlulukları içerir. Yani doğuştan gelmez, fizyolojik değildir. Kişinin bu rollere göre davranışsal olarak ‘kadınsılık’ ve ‘erkeksilik’ ile ne kadar aidiyet kurduğuyla ilgilidir. Biyolojik cinsiyet doğuştan gelen, toplumsal cinsiyet ise sonradan edinilen özelliklerdir. Kadınsı cinsiyet rolleri sıklıkla hassasiyet, anlayış, duygusallık, bağımlılık özellikleriyle; erkeksi cinsiyet rolleri ise liderlik, baskınlık, bağımsızlık gibi özelliklerle karakterizedir. Cinsiyet rollerini sadece kadınsılık ve erkeksilik olarak ifade etmek sınırlılıklar doğurmuştur. Bu nedenle androjen ve farklılaşmamış tip cinsiyet rolleri de bu kavramsallaştırmaya dahil edilmiştir. Androjen, erkek ve kadın özelliklerini kendi kişiliğinde dengeleyen bireyleri tanımlamak için kullanılan bir kavramdır (Cüceloğlu 2006). Farklılaşmamış/belirsiz tip ise hem erkeksilik hem de kadınsılık özelliklerini belirgin biçimde göstermeyen bireyleri tanımlamak için kullanılır.

Feminist bir psikanalist olan Nancy Chodorow (1978, 1995) kadınsı ve erkeksi kişilik özelliklerini, erken dönem çocuklukta maruz kalınan ebeveyn tutumlarının bir sonucu olarak ele almaktadır. Kadın bir anne olarak bebeğe bakım vermektedir. Ancak annenin kız bebeğe ve erkek bebeğe yönelik bakım verme davranışları birbirinden farklı özellikler taşımaktadır. Ayrıca anne-kız çocuk ve anne-erkek çocuk arasındaki ilişki de birbirinden farklıdır. Anne büyük bir olasılıkla kızı ile daha yakın bir özdeşim ilişkisine girecektir. Bu nedenle bilinçdışı bir şekilde erkek çocuğunun psikolojik açıdan bireyleşmesini destekleyecek yani aslında daha sabit ve iyi tanımlanmış ego sınırları çizmesini sağlayacaktır. Ancak kızının bireyleşmesi konusunda bilinçdışı bir düzeyde onun cesaretini kıracak böylece kız çocuğunun daha esnek ve bulanık ego sınırları çizmesine neden olacaktır. Chodorow’a (1975) göre bu ego sınırları da kadınsı ve erkeksi kişiliklerin oluşmasında etkili olmaktadır (Mikkola 2011).

Cinsiyete yönelik bu özellikler stereotipik cinsiyet davranışları içerisinde gözlenebilir. Sözgelimi kadınlar stereotipik olarak, daha duygusaldırlar ve duygusal açıdan diğer kişilere daha bağımlı olmakta ve kendi ihtiyaçlarını partnerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarından ayırmakta zorluk yaşamaktadırlar. Bunun nedenini bulanık ego sınırları ile açıklamak mümkündür. Kadın, kendi ihtiyaçlarını diğerlerinin ihtiyaçlarından ayırt etmekte zorluk çeker çünkü başarılı bir bireyselleşme döneminden geçmemiştir. Bunun aksine erkeklerin duygusal bağları daha zayıftır. Bu da erkeklerin daha iyi tanımlanmış ego sınırlarıyla ilgilidir ve erkekler kendi ihtiyaçlarıyla diğerlerinin ihtiyaçlarını ayırt etmekte zorluk çekmezler. Chodorow (1995) bu cinsiyet farklılıklarının değişmesi gerektiğini savunur. Çünkü söz konusu roller, kadınları diğerlerinin ihtiyaçları konusunda fazla hassas kılarken, erkekleri duygusal anlamda yetersiz bırakmaktadır. Bu nedenle ebeveynler çocuklarına eşit biçimde davranmalıdırlar (Mikkola 2011).

Cinsiyet Rollerine Feminist Bakış Açısı


Sancar (2009) toplumsal cinsiyet ilişkilerinin aslında biyolojinin dayattığı kaçınılmaz özellikler olarak görüldüğünü; ya da biyolojik zorunluluklara gönderme yapan toplumsal olguların cinsiyet anlamları kazandığını düşünür. Esasında ilkel toplumda eril ve dişinin biyolojik açıdan farklılaşması, cinsiyet rollerinin farklılaşarak cinsiyet esaslı iş bölümünü sağlamıştır. Kadının gebe kalması, gebeliğin hareket kısıtlılığı getirmesi, doğumdan sonra çocuk bakması ve erkeğin dışarıda hayvan avcılığı yaparak ailesine bakması biçiminde olan iş bölümü, ilkel toplum yaşamında oluşmuş cinsiyete dayalı rollerdir. Ancak eril ve dişil özelliklere dayalı bu iş bölümü, erkeğin kadın üzerinde egemenliğinin başlangıcı da olmuştur. Ve farklı toplumlarda uygun kadının nasıl olacağına dair kültürel kodlar çoğunlukla kadınları edilgen konumunda tutmak üzere geliştirilmiştir.

Toplumsal cinsiyet, kaynakların dağılımı ile kültürel inançları, bireysel düzeyde kişilik ve kimlikleri, etkileşimsel düzeyde ise davranış biçimleri ile durumsal yapıları içerir ve çoğu zaman sosyal farklılaşmaya temel oluşturur. Toplumlarda kadınlar annelik, eşlik gibi statülerle tanımlanırken, erkekler mesleki ünvan gibi statülerle tanımlanmaktadır. Toplumsal cinsiyet aslında biyolojik cinsiyetle açıklanamayan sosyal sınıf, ataerkillik, siyaset ve toplumdaki üretim biçimiyle bağlantılı bir anlama sahiptir (Savcı 1999).

1970’li yılların sonlarında feminist akım kadın ve erkeğin biyolojik farklılığının bir kader olmadığını ileri sürdü ve kişisel olanın politik olduğunu savunarak cinsiyet rollerine yönelik ideolojik söylemi eleştirmeye başladı. Feministler kadına ve erkeğe dayatılan geleneksel cinsiyet rollerinin sosyalleşme sürecinde kadına yönelik cinsiyet ayrımcılığına ve şiddete yol açıp kadını mağdur ettiğini düşünerek cinsiyet rollerini sorunlaştırdılar. Özellikle geleneksel cinsiyet rollerinin bir cinsin diğerine göre üstün olduğu inancına dayanan bir ideoloji olan seksizm aracılığıyla, kadın ve erkek arasındaki güç, maddi refah, mülkiyet ve prestij dağılımının bireysel yeteneklerine göre değil, cinsiyet esasına dayandırılarak yapılmasına karşı çıktılar (Sullivan 2003). Ayrıca kadın ve erkeğin ilişkilerdeki, aile hayatındaki ve iş yaşamındaki deneyimleri birbirinden farklılaşmaktadır. Feminist bakış açısı, kadınların yaptıkları ev işi, çocuk bakımı gibi karşılıksız bırakılan işlerin önemi üzerinde durur (Crawford 2006).

Liberal feminizm, kadın ve erkek arasında olduğu iddia edilen farklılıklara ilişkin stereotipleri ortadan kaldırmaya odaklanmıştır. Kısıtlayıcı cinsiyet sosyalizasyonlarını ve temeli olmayan önyargıları seksizmin en temel sebebi olarak ele alır. Özellikle kadınların yasal, ekonomik ve kültürel olarak ikinci plana itilmeleri nedeniyle erkeklerin erişebildikleri bazı fırsatları nasıl kaçırdıkları üzerine odaklanır. Daha klasik düşüncedeki liberal feministler ise, cinsiyet rolü koşullanmasına ve kadınların erkeklerden fiziksel ve zihinsel anlamda daha yetersiz olduklarına ilişkin önyargıların baskıya neden olduğunu savunurlar (Enns 2004).

Radikal feminist kuramlarda, kadın üzerindeki baskının asıl kaynağı cinsiyet baskısıdır. Cinsiyet farklılıkları ve kısıtlamaları hayatımızı tüm yönleriyle çevrelemiştir ancak bunlar ‘doğal’ kabul edildikleri için çok az kişi tarafından sorgulanmaktadır. Radikal feministler, erkeğin gücünün ve kadın bedeni üzerindeki kontrolünün; iş, aşk, evlilik, kadına şiddet, ev işleri, çocuk sahibi olma ve çocuk yetiştirme gibi hayatın birçok alanına hakim olduğuna inanırlar. Bu görüşe göre, kültürel olarak belirlenmiş cinsiyet rolleri ve kadınsılık/erkeksilik kavramları, birey olma durumuna zarar vermekte ve ataerkilliği desteklemektedir. Bu nedenle söz konusu rollerin ortadan kaldırılması ve ataerkillik aile, kilise gibi kurumları oldukça etkilediğinden bu kurumların yeniden yapılandırılması gerekmektedir (Donovan 2000, Ferree ve Hess 1995, Freedaman 2002, Jaggar 1983, Tong 1989, akt: Enns 2004). Kültürel feminizm ise kadın ve erkek arasındaki ayrıma odaklanır ve kadınların sahip oldukları özelliklerin toplum tarafından saygı duyulması gereken özellikler olduğunu savunur (Crawford 2006).

Cinsiyet ayrımcılığının daha sık yaşandığı geleneksel kültürler, erkeği bağımsız yetiştirirken, kadını erkeğe bağımlı bir kişilik ve hayat oluşturması yönünde yetiştirmektedir. Böyle toplumlarda cinsiyete dayalı hak ve ayrıcalıkların eşit olmaması yani cinsiyet ayrımcılığının yapılması, kadınların sosyal statülerini geliştirmek için yaptıkları mücadeleyi engellemekte ve kadına yönelik ruhsal, fiziksel ve cinsel birçok şiddet türünün yayılarak büyümesine yol açmaktadır. Cinsiyet ayrımcılığından kaynaklanan bu şiddet türleri, kadının sağlıklı ve normal yaşam haklarını ihlal ederek aile, sosyal ve çalışma yaşamında sınırlı ve kısıtlı olarak yer almasına neden olmaktadır.

Modern çağdaş yaşam kadını bağımsızlığını ilan etmesi gerektiği konusunda yönlendirirken, geleneksel kültür kadının erkeğe bağımlı yaşamasını bekleyerek kadının ikilem yaşamasına sebep olmaktadır. Kadın kendini geliştirip güçlü bir toplumsal statü edinmek için çabalarken, duygusal yaşamında erkeğin kendisi gibi bir kadın değil de kişilik olarak gelişmemiş, kendine bağımlı olacak bir kadın tercih etmesiyle bir kez daha erkeğin iktidarı altında ezilir (Sezer 2010).

Cinsiyet Rolleri Üzerine Araştırma Sonuçları


Hem ülkemizde hem de diğer kültürlerde günümüze değin cinsiyet rollerine ve cinsiyet ayrımcılığına ilişkin farklı görüşlerin incelendiği çok sayıda çalışma yapılmış ve ilginç sonuçlar elde edilmiştir. Türkiye'de Hacettepe Üniversitesi lisans öğrencileri üzerinde yapılan çalışmada, çalışma yaşamı ve evlilik yaşamı konusunda erkeklerin daha geleneksel görüşlere sahip oldukları, toplumsal yaşam ve aile yaşamı gibi konularda ise kız ve erkek öğrencilerin eşitlikçi görüşlere sahip oldukları bulunmuştur (Yılmaz ve ark. 2009).

Türkiye'de ilköğretim 6. sınıf Türkçe kitaplarında cinsiyet rollerinin ne şekilde ele alındığının araştırıldığı bir çalışmada, kitapların geleneksel anlayışın etkisinde kaldığı görülmüştür. Mesleki roller açısından bakıldığında, erkeklerin daha farklı ve çeşitli meslek grupları içerisinde sunulduğu, aile içi rollerde kadınların daha fazla yer aldığı gözlenmiştir. Ayrıca ev işleriyle ilgili rollerde, kadınların rollerinin daha fazla ev içinde kaldığı, erkeklerinse ev dışında çalışarak evin geçimini sağlayan rollerde yer aldıkları bulunmuştur. Kişilik özellikleri açısından bakıldığında, kadınların daha zayıf ve pasif, erkeklerin ise güçlü ve zeki bireyler olarak ele alındıkları saptanmıştır (Kılıç ve Eyüp 2011).

Cinsiyet rollerinin kadınların çalışmasına yönelik tutumlar üzerindeki etkilerine bakıldığında, dişil ve androjen cinsiyet rollerine sahip bireylerin, kadının çalışma rolüne ilişkin daha olumlu tutumlar sergiledikleri bulunmuştur (Sevim 2006). Kars'ta öğrenciler üzerinde yapılan bir çalışmada, katılımcılara toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin görüşlerini alabilmek için iş yaşamı, sosyal yaşam, evlilik yaşamı ve aile ile ilgili 24 ifade verilmiştir. Öğrencilerin %30.2’sinin kadınların maaşlı bir işte çalışmalarını onayladığı, %56.9’unun kadın ve erkeğin eşitliğine inandığı, %44.8’inin töre cinayetini onayladığı, %40.5’inin kızların olabildiği kadar eğitimlerini alabilmelilerini desteklediği, %54.3’ünün kadının görevinin kocasına ve çocuklarına manevi destek sağlamak olduğunu düşündüğü, %37.1’inin belli durumlarda erkeklerin eşlerini dövmelerini onayladığı, %52.6’sının yaşamlarının belli dönemlerinde aile içinde şiddete tanık oldukları, %51.7’sinin kadının çevresinin eşlerin ortak kararıyla seçilmesi gerektiğine inandığı, %25’inin kadın istemese bile eşiyle ilişkiye girmelidir diye düşündüğü saptanmıştır (Adana ve ark. 2011). Kadınların sınırlı veya tam zamanlı çalışma durumları ve cinsiyet rollerine ilişkin tutumları arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmada, tam zamanlı çalışan kadınların, cinsiyet rollerine ilişkin geleneksel olmayan tutumları en çok destekleyen grup olduğu, onları yarı zamanlı çalışan kadınların izlediği bulunmuştur (Cassidy ve Warren 1996).

Öğretim görevlisinin cinsiyet rolünün, psikoloji bölümü öğrencilerinin ders seçimini nasıl etkilediğinin araştırıldığı bir çalışmada, öğrencilerin kadınsı ve androjen cinsiyet rollerine sahip öğretim görevlilerinden ders almaya daha istekli oldukları bulgulanmıştır (Freeman 1992).

Feminizmin cinsiyet rolleri üzerindeki etkisinin araştırıldığı bir çalışmada, 1956 ve 1982 yılları arasındaki cinsiyet rollerine ilişkin ergenlerin tutumları incelenmiştir. Çalışmada erkeklerin 1982’deki ikinci çalışmada 1956’da olduğu gibi, cinsiyet rollerindeki farklılıkları, erkeklerin baskınlığını ve kadınların ikincil konumda oluşlarını kadınlara göre daha çok vurguladıkları, kızların ise 1982 yılında 1956 yılına göre kız olmakla ilgili daha az memnuniyetsizlik bildirdikleri bulunmuştur. Buradan yola çıkarak, cinsiyetler arası güç ilişkilerinde bir değişikliğin olmadığı ancak kadınların geçen zamanla birlikte benlik saygılarının geliştiği söylenebilir (Lewin ve Tragos 1987). Feminizm ile cinsiyet rollerine eşitlikçi bakış arasındaki ilişkinin incelendiği bir başka çalışmada ise, kendisini feminist düşüncelerle tanımlayan kadınların diğerlerine göre daha eşitlikçi görüşlere sahip oldukları bulunmuştur. Aynı zamanda bu çalışmada heteroseksüel, biseksüel ve lezbiyen kadınlar arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (Royse ve Clawson 1988).

Cinsiyet Rollerinin Evlilik Doyumu ve Uyumuna Etkileri


Cinsiyet rolleri ile evlilik ilişkisi arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar ortaya farklı sonuçlar koymuştur. Bazı araştırmalarda erkeklerdeki yüksek erkeksilik ile kadınlardaki yüksek kadınsılık özelliklerinin evlilik kalitesini arttırdığı bulunurken (Dasgupta ve Basu 2011), diğer bazı araştırmalarda kadınlardaki androjen cinsiyet rolleri ile evlilik uyumu arasında ve erkeklerdeki kadınsı cinsiyet rolleri ile evlilik uyumu arasında pozitif ilişki bulunmuştur (Bal 2007). Bir başka çalışmada, cinsiyet rolü kadınsı ve androjen olan bireylerin, cinsiyet rolü erkeksi ve belirsiz olan bireylere göre daha yüksek evlilik doyumuna sahip oldukları bulunmuştur (Çınar 2008). McGovern ve Myers (2002) tarafından yapılan çalışmada ise, cinsiyet rollerine ilişkin modern tutumlara sahip olan erkeklerin, geleneksel tutumlar sergileyen erkeklerden daha yüksek düzeyde evlilik doyumu bildirdikleri görülmüştür. Mutlu evlilikleri olan ve evlilik rollerine ilişkin eşitlikçi tutumlar sergileyen erkeklerin, evliliklerinde daha az mutlu olan ve evlilikle ilgili geleneksel tutumlara sahip erkeklere göre, eşleri hastalandığında ev işleri konusunda daha fazla yardımcı oldukları saptanmıştır (Allen ve Webster 2001).

Cinsiyet rollerinin aile ve aile tutumları üzerindeki etkileri de birçok farklı çalışma ile incelenmiştir. Ailelerin, cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarına göre eşitlikçi, geleneksel ve ayrık (geleneksel anne baba ve eşitlikçi çocuk’ları olan aileler) olarak üç gruba ayrıldıkları bir çalışmada en çok aile içi çatışma yaşayan grubun geleneksel aileler olduğu bulunmuştur (Marks ve ark. 2009). Bunun sebebi bir başka çalışma ile özetlenebilir. Ailelerin, çocuklarının dünyaya gelişiyle cinsiyet rollerine ilişkin görüşlerinde değişiklik olup olmadığının araştırıldığı bu çalışmada, ailelerin bebeklerinin doğumuyla cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarının daha geleneksel hale geldiği, bu konuda kadınların erkeklerden, yeni ebeveynlerin ise deneyimli ebeveynlerden daha büyük değişim geçirdiği görülmüştür (Katz-Wise ve ark. 2010).



Cinsiyet Rollerinin Kişisel Özelliklere Etkisi

Cinsiyet rollerinin farklı kişilik özellikleri üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. Yaratıcılık ile cinsiyet rollerinin ilişkisine bakıldığında, en yüksek yaratıcılık puanlarını androjen bireylerin aldığı görülmüştür. Erkeklerde dişil özelliklerin, kadınlarda androjen özelliklerin yüksek yaratıcılık puanlarını yordadığı bulunmuştur. En düşük yaratıcılık puanlarını ise, farklılaşmamış/belirsiz cinsiyet rollerine sahip kadın ve erkeklerin aldığı görülmüştür (Stoltzfus ve ark. 2011).

Cinsiyet rollerinin benlik kavramı ile ilişkisi incelendiğinde belirsiz cinsiyet rollerine sahip bireylerin benlik kavramlarının, erkeksi ve androjen cinsiyet rolüne sahip bireylerden daha olumsuz olduğu gösterilmiştir (Damarlı 2006). Kız lise öğrencilerinin cinsiyet rolü yönelimleri ile özgüvenleri arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmada ise, androjen ve erkeksi cinsiyet rolü yönelimi olan öğrencilerin, kadınsı ve farklılaşmamış cinsiyet rolü yönelimi olan öğrencilere göre daha yüksek özgüvene sahip oldukları bulunmuştur (Mullis ve McKinley 1989).

Kadınlardaki riskli cinsel davranışlar ile cinsiyet rolleri arasındaki ilişkiye baktığımızda, hem geleneksel hem eşitlikçi cinsiyet rol tutumlarına sahip kadınların, bu konuda daha eşitlikçi görüşlere sahip kadınlara göre daha fazla riskli cinsel davranışlar göstermeleri ilginç bir bulgudur (Leech 2010).

Cinsiyet rolleri, öz yeterlilik düzeyleri ve başa çıkma stratejilerinin ilişkisi incelendiğinde, yüksek düzeyde erkeksi özelliklere sahip kadınların düşük düzeyde erkeksi özelliklere sahip olan kadınlardan daha az anksiyete gösterdikleri, çözüm odaklı başa çıkma yollarını daha sık kullandıkları ve öz yeterlilik düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür (Long 1989).

Öfke ve öfkenin ifade biçimi ile cinsiyet rollerinin ilişkisine bakıldığında, kadınsı cinsiyet rolleri ile öfkenin eyleme dökme yoluyla ifadesi, sözel ve doğrudan olmayan şekillerde ifadesi ve öfkenin bastırılması arasında negatif ilişki bulunmuştur. Erkeksilik özelliklerine sahip olanların ise, öfkesini eyleme ya da söze dökerek daha kolay ifade ettikleri görülmüştür (Kopper ve Epperson 1996). Üniversite öğrencileri ile yapılan bir diğer çalışma androjen ve belirsiz cinsiyet rolüne sahip olanların kadınsı role sahip olanlardan, erkeksi cinsiyet rolüne sahip olanlarınsa androjen cinsiyet rolüne sahip olanlardan daha yüksek dışa yöneltilmiş öfke düzeyleri olduğunu göstermiştir. Öfke kontrol düzeyleri açısından incelendiğinde ise, androjen cinsiyet rolüne sahip bireylerin belirsiz cinsiyet rolüne sahip olanlardan, kadınsı role sahip olanlarınsa belirsiz cinsiyet rolüne sahip olanlardan daha yüksek düzeyde öfke kontrolü sağladıkları bulunmuştur (Akdoğan 2007).

Diğer önemli bir bulgu da erkeksilik ile ruhsal bazı özellikler arasında güçlü bir ilişkinin varlığıdır. Bulgulara göre erkeksilik özelliği yüksek olanlarda daha az depresyon ve bağımlılık daha çok özgüven ve girişkenlik eğilimleri görülmektedir (Kopper ve Epperson 1996).

Cinsiyet rolleri ile antisosyal davranışlar ve somatizasyon arasındaki ilişkinin incelendiği bir çalışmada, eril cinsiyet rolleriyle antisosyal davranışlar arasında olumlu yönde, dişil cinsiyet rolleri ile antisosyal davranışlar arasında ise olumsuz yönde bir ilişki bulunmuştur. Cinsiyet rolleri ile somatizasyon arasında ilişki bulunamamıştır (Castro ve ark. 2011). Cinsiyet rolleri ile saldırganlık arasındaki ilişkiler incelendiğinde, erkeklerin saldırganlık düzeyi kadınlardan anlamlı derecede yüksek bulunmuş ve erkekler arasında geleneksel cinsiyet rolü tutumlarına sahip olanların, geleneksel cinsiyet rolüne sahip olmayan diğer katılımcılardan daha fazla saldırganlık gösterdikleri gözlenmiştir (Tok 2001). Partnerlerine şiddet uygulayan erkekler sınır, antisosyal, psikotik özellikler gösteren ve patolojik olmayan gruplar olarak birbirleriyle karşılaştırıldığında sınır gruptaki erkeklerde geleneksel dişil cinsiyet rolü yönelimi daha sık görülürken, antisosyal grupta erkeksi cinsiyet rollerinin belirgin olduğu saptanmıştır. Psikotik özellikler gösteren grupta hem eril hem dişil özellikler belirginken, patolojik olmayan ve partnerine şiddet uygulamayan grupta öne çıkan herhangi bir cinsiyet rolü bulunamamıştır (Lawson ve ark. 2010).



Sonuç

Kuşaklar arasındaki farklılıkları belirlemek, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği anlamak ve toplumsal düzende bunun neden olduğu sorunları ortadan kaldırmak için toplumsal cinsiyet kavramını ve yaşama nasıl yansıdığını anlamak önemlidir.

Toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyet birbirinden farklı kavramlardır. Biyolojik olarak baktığımızda cinsiyet, fiziksel farklılıklara işaret ederken, toplumsal açıdan cinsiyet, sosyal ve kültürel açıdan kadın ve erkeklerin rol beklentilerini ifade etmektedir. Geleneksel toplumlarda daha fazla olmak üzere cinsiyet ayrımcılığı, kadınların sosyal statülerini geliştirmek için yaptıkları mücadeleyi engellemekte ve kadına yönelik şiddetin olağan bir durum gibi kabullenilmesine ve artmasına yol açmaktadır.

Evlilik doyumu ve cinsiyet rolleri arasındaki ilişkilerin incelendiği çalışmalarda farklı sonuçlar ortaya konmuş olsa da, genel olarak androjen bireylerin evlilik doyumunun daha yüksek olduğu söylenebilir. Bu sonuç androjen bireylerin kendilerine daha fazla güvenmeleri ve diğer insanlara yönelik daha anlayışlı davranmalarıyla ilişkili olabilir (Cüceloğlu 2006). Erkeksi cinsiyet rollerinin, öfkenin doğrudan ifadesiyle, saldırganlıkla ve antisosyal özellikler ile ilişkili olması, toplumda erkeğe yüklenen özelliklerle uyumludur.

Feminist kuramların, kadın üzerinde baskı oluşturan toplumsal cinsiyet rolleriyle mücadelede önemli bir yere vardır. Kadın ve erkeğe dayatılan cinsiyet rollerinin, kadına yönelik cinsiyet ayrımcılığına ve şiddete yol açtığını savunmakta ve bu ayrımcılığı eleştirmektedirler. Ayrıca bir cinsin diğerine göre daha üstün olduğu inancına dayanan seksizm aracılığıyla, kadın ve erkek arasındaki güç, maddi refah, mülkiyet ve prestij dağılımının bireysel yeteneklerine göre değil, cinsiyet esasına dayandırılarak yapılmasına karşı çıkmaktadırlar (Sullivan 2003).

Cinsiyet rollerine ilişkin geleneksel ve geleneksel olmayan tutumların da aile ilişkileri, evlilik doyumu ve saldırganlık gibi farklı değişkenler üzerinde etkili olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Ataerkil toplumlarda cinsiyet kültürü, kadın ve erkeğe ilişkin farklı rollerin olması toplumsal yaşamda cinsiyet eşitsizliğine neden olmaktadır. Güçlü bir ataerkil yapıya sahip olan Türkiye’de maalesef ki kadına yönelik şiddet kadın-erkek arasındaki eşitsizliğinin en ağır sonuçlarından birini oluşturur.

Kadına yönelik şiddetin durudulması için öncellikli olarak buna sebebiyet veren toplumsal cinsiyete dair kalıp yargıları sorgulamak ve değiştirmek gerekir. Türkiye’de mevcut olan kadın örgütleri en çok bu alanda mücadele vermektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden doğan şiddet mağduru kadınlara, devlet kurumlarının hem yasal hem de ekonomik anlamda sahip çıkması ve şiddetsiz bir hayat sürmesi için toplumsal hayatın her alanında kadını ve çocuklarını destekleme sorumluluğunu alması gerekir.
Kaynaklar

Adana F, Arslantaş H, Ergin F ve ark. (2011) Views of male university students about social gender roles; an example from east of Turkey. J Fam Violence, 26:519-526.

Akdoğan R (2007) Farklı cinsiyet rollerine sahip üniversite öğrencilerinin öfke yaşama biçimleri ve utangaçlık düzeylerinin incelenmesi. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Anadolu Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Eskişehir.

Allen SM, Webster PS (2001) When wiwes get sick: Gender role attitudes, marital happiness and husbands’ contribution to household labor. Gend Soc, 15: 898-916.

Bal H (2007) Bağlanma stilleri, cinsiyet rolleri ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin incelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mersin.

Cassidy ML, Warren BO (1996) Family employment status and gender role attitudes. Gend Soc, 10: 312-329.

Castro Y, Carbonell JL, Anestis, JC (2011) The influence of gender role on the prediction of antisocial behviour and somatization. Int J Soc Psychiatry, 57: 1-8.

Crawford M (2006) Transformations: women, gender & psychology. New York, McGraw Hill, s.10.

Cüceloğlu D (2006) İnsan ve davranışı: Psikolojinin temel kavramları. 15. Baskı, İstanbul, Remzi Kitabevi, s.394.

Çınar L (2008) Evlilik doyumu: cinsiyet rolleri ve yardım arama tutumu. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ankara.

Damarlı Ö (2006) Ergenlerde toplumsal cinsiyet rolleri, bağlanma stilleri ve benlik kavramı arasındaki ilişkiler. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Dasgupta S, Basu J (2011) Marital quality and gender role stereotype. Psychol Stud, 56: 360-367.

Enns CZ (2004). Feminist theories and feminist psychotherapies. 2. Baskı, New York, The Haworth Press., s. 51, 60, 109.

Freeman HR (1992) Effect of instructor gender and gender role on student willingness to take a psychology course. Teach of Psychol, 19: 93-93.

Katz-Wise SL, Priess HA, Hyde JS (2010) Gender-role attitudes and behavior acress the transition to parenthood. Dev Psychol, 46: 18-28.

Kılıç LK, Eyüp B (2011) İlköğretim türkçe ders kitaplarında ortaya çıkan toplumsal cinsiyet rolleri üzerine bir inceleme. Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 2: 129-148.

Kopper BA, Epperson DL (1996) The experience and expression of anger: relationships with gender, gender role socialization, depression and mental health functioning. J Couns Psychol, 43: 158-165.

Lawson DM, Brossart DF, Shefferman LW (2010) Assesing gender role of partner – violent men using the Minnesota Multiphasic Personality Inventory-2 (MMPI-2): comparing abuser types. Professional Psychol: Research and Practice 41: 260-266

Leech T (2010) Everything's better in moderation: Young women's gender role attitudes and risky sexual behavior. J Adolesc Health, 46: 437-443.

Lewin M, Tragos L (1987) Has the feminist movement influenced adolescent sex role attitudes? A reassesment after a quarter century. Sex Roles, 16: 125-135.

Long BC (1989) Sex-role orientation, coping strategies and self-efficacy of women in traditional and nontraditional occupations. Psychol Women Q, 13: 307-325.

Marks JL, Lam CB, McHale SM (2009) Family patterns of gender role attitudes. Sex Roles, 61: 221-234.

McGovern JM, Meyers SA (2002) Relationships between sex-role attitudes, division of household tasks and marital adjustment. Contemp Fam Ther: An International Journal, 24: 601-619.

Mikkola, M (2011). Feminist Perspectives on Sex and Gender. The Stanford Encyclopedia of Philosophy, Zalta EN (Ed.) 19 Aralık 2011 tarihinde http://plato.stanford.edu/archives/ win2011/entries/feminism-gender adresinden indirildi.

Mullis, RL, McKinley K (1989) Gender-role orientation of adolescent: Effects on self esteem and locus of control. J Adolesc Res, 4: 506-516.

Royse D, Clawson D (1988). Sex-role egalitarianism, feminism and sexual identity. Psychol Rep, 63: 160-162.

Sancar S (2009). Erkeklik: İmkansız iktidar. İstanbul: Metis Yayınları, s.175-176.

Savcı İ (1999) “Toplumsal Cinsiyet ve Teknoloji”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 54:123-142.

Sevim SA (2006) Religious tendency and gender roles: predictors of the attitudes toward women's work rules. Soc Behav Pers, 34: 77-86.

Sezer MÖ (2010). Masallar ve Toplumsal Cinsiyet. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, s. 60-70.

Stoltzfus G, Nibbelink BL, Vredenburg D ve ark. (2011) Gender, gender role and creativity. Soc Behav and Pers, 39: 435-432.

Sullivan TJ (2003) Introduction to Social Problems. 6. Baskı, Boston, Pearson Education.

Tok Y (2001) Cinsiyet rolleri ile ilgili farklı kalıp yargılara sahip üniversite öğrencilerinin saldırganlık düzeyleri. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

Yılmaz DV, Zeyneloğlu S, Kocaöz S ve ark. (2009). Üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin görüşleri. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi 6: 775-792.





Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə