Danıel Defoe Robınson Crusoe



Yüklə 1,09 Mb.
səhifə19/26
tarix26.08.2018
ölçüsü1,09 Mb.
#75006
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   26

-314-

Böylece onu haşlanmış et ve et suyuyla tanıştırdıktan sonra ertesi gün de kızarmış keçi etiyle bir ziyafet çekmeye karar verdim. Bunu İngiltere'de pek çok kişinin yaptığı gibi, eti ateşin üzerine asarak yaptım; ateşin her iki yanına birer direk çaktım, bu direklerin üzerine birinden diğerine uzanan bir direk daha koydum; eti ortadaki direğe geçirip, direği ucuna sardığım iple sürekli çevirerek eti kızarttım. Cuma bu işe hayran kaldı. Eti tattığında da bana ne kadar beğendiğini anlatmak için öyle hareketler yaptı ki, onu anlamamak elde değildi; en sonunda bana bir daha asla insan eti yemeyeceğini söyledi, bunu duymak beni çok sevindirdi.



Ertesi gün onu biraz başak dövmesi ve daha önce anlattığım şekilde benîm gibi bunları elekten geçirmesi için işin başına oturttum. Kısa bir süre içinde nasıl yapılacağını anladı ve özellikle bu işin anlamını, ekmek yapmaya yarayacağını anlayınca benim kadar iyi yapmaya başladı; çünkü daha sonra ona nasıl ekmek yaptığımı ve pişirdiğimi göstermiştim; çok geçmeden Cuma da bütün işi benim yerime, benim kadar iyi yapabilecek duruma geldi.

Artık bir yerine iki boğaz beslemek gerektiğinden ekinim için daha geniş bir tarla hazırlamak ve eskisinden daha çok tohum ekmek zorunda olduğumu düşünmeye başladım. Bunun üzerine daha büyük bir toprak parçası belirledim ve önceden yaptığım gibi etrafını çitle çevirmeye başladım; Cuma bu iş için hem büyük bir istekle ve çok sıkı çalışıyor, hem de bunu seve seve yapıyordu; ona

-315-

bu işin neye yarayacağını, artık o da benimle beraber olduğundan hem kendime hem ona yetecek ekmeği yapmak için daha fazla ürün almamız gerektiğini söyledim. Bu onu çok duygulandırdı; kendimden çok onun için çalıştığımı, ne yapması gerektiğini söylersem daha çok çalışacağını anlattı.



Adada geçirdiğim bütün hayatımın en güzel yılı buydu. Cuma çok güzel konuşmaya, istediğim hemen her şeyin, onu gönderdiğim her yerin ismini öğrenmeye ve benimle epeyce konuşmaya başlamıştı. Kısacası önceleri hiç fırsat bulamazken artık dilimi yeniden kullanmaya, yani konuşmaya başlamıştım. Onunla konuşmaktan duyduğum zevkin yanı sıra Cuma'nm kendisinden de çok memnundum. Onun basit, yapmacıksız dürüstlüğünü her gün biraz daha görüyor, onu gerçekten de sevmeye başlıyordum; onun da beni, şimdiye kadar hiçbir şeyi sevmediği kadar sevdiğine inanıyordum.

Bir gün kendi ülkesini özleyip özlemediğini öğrenmek istedim; İngilizce'yi, neredeyse bütün sorularıma cevap verecek kadar iyi öğrenmiş olduğundan ona ulusunun savaşlarda hiç kazanıp kazanmadığını sordum. Bunun üzerine gülümseyerek, "Evet, evet, biz her zaman daha iyi savaşçı," dedi; her zaman savaşta kazandıklarını söylemek istiyordu. Böylece aramızda, aşağıdaki şu konuşma geçti: "Siz her zaman daha iyi savaşçı," dedim. "Peki o zaman, nasıl oldu da esir düştün, Cuma?"

Cuma - Bizim ulus çok yenmek, onların hepsi.

-316-


Efendi - Nasıl yenmek? Sizin ulus onları yendiyse, nasıl oluyor da sen yakalanıyorsun?

Cuma - Benim olduğum yerde, onlar var bizden daha çok olmak; onlar almak bir, iki, üç kişi ve ben. Benim ulus ötede onları yenmek, ama ben orada değil; orada benim ulus onlardan bir iki, çok bin adam almak.

Efendi - Peki o zaman, sizinkiler seni neden düşmanların elinden kurtarmadı?

Cuma - Onlar götürmek bir iki, üç kişi ve beni kanoya; bizim ulusta o zaman kano yok.

Efendi - Peki Cuma, sizin ulus aldığı o adamları ne yapar? Bunların yaptığı gibi bir yere götürüp yer mi?

Cuma - Evet, benim ulus da insanları yemek. Hepsini bitirmek.

Efendi - Onları nereye götürürler?

Cuma - Başka yerlere götürmek, düşündükleri yere.

Efendi - Buraya gelirler mi?

Cuma - Evet, evet. Buraya gelirler; başka yere de gelmek.

Efendi - Onlarla buraya hiç geldin mi?

Cuma - Evet, geldim. (Eliyle adanın kuzeybatısını gösterdi, anlaşılan orası onların yeriydi.)

Bu konuşmadan adamım Cuma'nın, adanın o uzak ucundaki kıyıya gelen vahşilerin arasında bulunduğunu, tıpkı kendisinin yenmek üzere buraya getirildiği gibi onun da başkalarını yemeye geldiğini anladım. Bir süre geçtikten sonra, onu daha önce bahset-

-317-


tiğim yere götürecek cesareti bulunca bu yeri hemen tanıdı; bana bir keresinde oraya gelip yirmi adam, iki kadın ve bir de çocuk yediklerini söyledi. İngilizce'de yirmi demeyi bilmiyordu; ama bunu anlatmak için bir sürü taşı yan yana dizip benden saymamı istedi.

Bunları aşağıda söyleyeceklerime bir giriş olsun diye anlattım: Bu konuşmayı yaptıktan sonra ona, karşı kıyının adadan uzaklığını, kanoların denizde sık sık kaybolup kaybolmadığını sordum. Bana hiçbir tehlike olmadığını, kanoların hiç kaybolmadığını; ama denizin biraz açıklarında her zaman bir rüzgârla akıntının bulunduğunu, bunun sabahları bir yöne, öğleden sonraları da öbür yöne döndüğünü söyledi.

Bunun gelgitten başka bir şey olmayacağını düşündüm; ama sonradan bunun güçlü Oroonoko Nehri'nin akıntılarından ileri geldiğini; adamızın bu nehrin ağzında ya da körfezinde bulunduğunu öğrendim; batı ile kuzeybatıda gördüğüm o kara parçasının da, nehrin ağzının kuzeyinde kalan büyük Trinidad Adası olduğunu anladım. Cuma'ya o yerlerle, orada yaşayanlarla, denizle, sahille, oranın yakınlarında yaşayan uluslarla ilgili binlerce soru sordum. Bana bütün bildiklerini akla gelebilecek en açık ve anlaşılır şekliyle anlattı. Kendi ulusuna benzer ulusların isimlerini sordum, ama hepsi için Karayipler dedi; bunun üzerine bunların bizim haritalarda, Amerika'nın Oroonoko Nehri'nin ağzından başlayıp Guyana'ya ve oradan da St. Mart-

-318-


ha'ya* ulaşan bölgesinde yaşayan Karayipler olduğunu kolaylıkla anladım. Daha önce sözünü ettiğim kocaman bıyıklarımı işaret ederek bana aydan çok uzakta, ayın doğduğu yerin ötesinde -anlaşılan, ülkelerinin batısında demek istiyordu- benim gibi beyaz sakallı adamların yaşadığını; bunların çok fazla insanlar öldürdüğünü -bunlar onun sözleriydi-anlattı; bu sözlerinden, Amerika'daki gaddarlıkları bütün ülkelere yayılan, bütün uluslar arasında babadan oğula anlatılagelen İspanyolları kastettiğini anladım.

Ona, bu adadan o beyaz adamların yaşadığı yere gidip gidemeyeceğimi sordum. "Evet, evet, iki kanoda gidebilirim," dedi. Ne demek istediğini anlayamadım, bir türlü iki kanonun anlamını açıklığa kavuşturmasını sağla-yamadım; ama en sonunda bin bir güçlükle iki kayık büyüklüğünde tek bir kayık demek istediğini çıkarabildim.

Cuma'nın bu konuşmaları çok hoşuma gitmeye başladı; o günden itibaren bir gün buradan kaçmanın bir yolunu bulabileceğime, bu zavallı vahşinin de bana yardım edebileceğine dair umutlar beslemeye başladım.

Cuma artık uzun bir süredir benimle birlikte olduğu, benimle konuşmaya, söylediklerimi anlamaya başladığı için ona temel dini bilgileri vermeden edemezdim; bir keresinde ona kendisini kimin yarattığını sordum. Zavallıcık ne demek istediğimi bile anlamadı; babasının kim olduğunu soruyorum zannetti. Ama başka bir yol bularak ona denizi, üze-

* Kolombiya kıyısındaki Santa Marta. -319-

rinde yürüdüğü toprağı, tepeleri ve ormanları kimin yarattığını sordum. Her şeyin ötesinde yaşayan yaşlı Benamuke'nin yarattığını söyledi. Bu büyük adamı bir türlü tanımlaya-madı, sadece çok yaşlı olduğunu, denizden, topraktan, aydan ve yıldızlardan bile daha yaşlı olduğunu söyleyebildi. Sonra bu yaşlı adam her şeyi yaratmışsa, neden bütün bu şeylerin ona tapmadığını sordum. Çok ciddi bir tavır takındı, masum bir yüz ifadesiyle, "Her şey ona Oo diyor," dedi. Ülkesindeki insanların öldüklerinde bir yere gidip gitmediklerini sordum. "Evet," dedi. "Hepsi Benamu-ke'ye gider." Sonra ona yedikleri insanların da oraya gidip gitmediğini sordum. "Evet," dedi.

Bu konuşmalardan sonra, ona gerçek Tanrı üzerine bilgi vermeye başladım. Elimle gökyüzünü göstererek her şeyin yüce Yaratı-cısı'nın orada yaşadığını; bütün bunları yaratan gücün evreni de yönettiğini; gücünün sınırsız olduğunu; bize her şeyi yapabileceğini; her şeyi verebileceği gibi bizden her şeyi alabileceğini de söyledim; böylelikle yavaş yavaş onun gözlerini açtım. Can kulağıyla dinledi, İsa'nın bizi günahlarımızdan kurtarmak için gönderildiğini, Tanrı'ya nasıl dua edeceğimizi, O'nun bizi cennetten bile duyabileceğini öğrenmek onu mutlu etti. Bir gün bana, bizim Tanrı güneşin ötesinden bile bizi duyabiliyorsa, O'nun, Benamuke'den daha büyük bir Tanrı olması gerektiğini söyledi; Benamuke, biraz ötede yaşıyormuş, ama bulunduğu büyük dağlara gitmeden ona hiçbir şey işittirile-

-320-


miyormuş. Ona hiç Benamuke'yle konuşmaya gidip gitmediğini sordum. "Hayır," dedi; oraya gençler değil, bir tek yaşlılar gidiyormuş. Oovokaki diye adlandırdığı bu yaşlı adamlar, söylediklerine bakılırsa onların din adamları ya da ruhban sınıfıydı; bunlar oraya Oo demeye (dua etmeye böyle diyordu) gidiyorlarmış ve geri geldiklerinde onlara Benamuke'nin söylediklerini anlatıyorlamıış. Bundan, dünyadaki en kör, en cahil putperestlerin arasında bile bir din adamları topluluğu bulunduğunu anladım; demek ki insanların ruhban sınıfına saygısını korumak için dine gizlilik verme politikası, yalnız Roma Katolik-lerinde değil, belki de dünyanın bütün dinlerinde, en kaba, en barbar vahşiler arasında bile rastlanan bir şeydi.

Adamım Cuma'ya bunun bir düzenbazlık olduğunu anlatmaya çalıştım; yaşlı adamların tanrıları Benamuke'ye Oo demek için dağlara çıkmasının bir aldatmaca, Benamuke'nin söyledikleri diye getirdikleri sözlerin ise daha büyük bir yalan olduğunu; orada onlara karşılık veren ya da onlarla konuşan herhangi biri varsa, bunun kötü bir ruh olması gerektiğini söyledim. Sonra da ona uzun uzadıya şeytanı, şeytanın nereden, nasıl geldiğini, Tanrı'ya başkaldırışını, insanlara duyduğu düşmanlığı, bunun nedenini, Tann'nm yerine, Tann'ymış gibi kendisine tapılmasını sağlamak için dünyanın karanlık köşelerine yerleşmiş olduğunu, akıllarını çelip insanları yıkıma sürüklemek için bin bir türlü hileye başvurduğunu; tutkularımızı ve duygulanmı-

-321-

zı kullanarak bize nasıl da gizlice sokulduğunu, bu zayıf yönlerimize uygun tuzaklar kurarak kendi kendimizi ayartmamızı ve kendi yıkımımızı kendi ellerimizle hazırlamamızı sağladığını anlattım.



Şeytanla ilgili doğru fikirleri kafasına yerleştirmenin, onu Tann'nın varlığına inandırmak kadar kolay olmadığını gördüm. Yüce bir İlk Neden'in; her şeyin üstünde, her şeyi yöneten bir Güç'ün, gizli bir Takdir'in varlığını; bizim ve bizim gibileri yaratan O'na tapmanın doğruluğunu ve adilliğini anlatmama Doğa yardımcı oluyordu. Ama öyle görünüyordu ki, kötü ruhu, kökenini, varlığını, doğasını ve en önemlisi şeytanın kötülük yapma ve bizi de kötülüğün içine sürükleme eğilimini açıklamakta bana yardımcı olacak hiçbir şey yoktu; zavallıcık bir gün beni çok doğal ve masum bir soruyla öyle bir şaşırttı ki, ne diyeceğimi bilemedim. Ona uzun uzadıya Tann'nın gücünü, bu gücün her şeye yeteceğini, Tann'nın günaha karşı duyduğu müthiş öfkeyi, kötülük yapanlar için yok edici bir ateş* olduğunu; hepimizi yarattığı gibi bir anda, bizi de, bütün dünyayı da yok edebileceğini anlatmıştım; o da büyük bir ciddiyetle dinlemişti.

Sonra da ona şeytanın insanların kalplerinde barınan bir Tanrı düşmanı olduğunu; Tann'nın tasarladığı iyi şeyleri bozmak, İsa'nın yeryüzündeki egemenliğini yıkmak için bütün kötülüğünü ve hünerini kullandığını ve buna benzer şeyler söyledim. "Peki," dedi Cuma, "ama sen Tann'nın çok büyük,

Deuteronomi 4:24'ten alıntı. -322-

çok güçlü olduğunu söylüyorsun; O, şeytandan daha çok güçlü olmak değil mi o zaman?" "Evet, evet," dedim, "Cuma, Tamı şeytandan daha güçlüdür; Tann şeytandan üstündür; işte bu yüzden şeytanı ayaklanmızın altına alabilmek* ve onun ateşli mızraklannı söndürebilmek** için Tann'ya dua ederiz." "Ama," dedi yine, 'Tann olmak şeytandan daha güçlü ise, neden şeytanı öldürmemek, böylece daha fazla kötülük yapmasına engel olmamak?"

Bu soru karşısında kafam çok kanştı; artık yaşlı bir adam olmakla birlikte bilgelikte çok genç sayılırdım; bir dinbilimci ya da danışman olmak için ise oldukça kötüydüm. Dolayısıyla ilk başta ne diyeceğimi bilemedim; duymamış gibi yaparak ne dediğini sordum. Ama Cuma büyük bir istekle cevabı beklediği için sorusunu unutacak gibi değildi; sorusunu yukandaki bozuk cümlenin aynısını kurarak tekrarladı. Ama bu sefer biraz aklımı toplamıştım, 'Tann onu en sonunda çok kötü bir cezaya çarptıracak, kıyamet gününü bekliyor, şeytan o zaman dipsiz bir kuyuya atılacak, sönmek bilmeyen ateşler*** içinde kalacak," dedim. Bu cevap Cuma'yı tatmin etmedi; bana kendi sözlerimi tekrar ederek karşılık verdi, "En sona kalacak! Ben anlamamak; neden şeytanı şimdi öldürmemek, çok daha önce?" Ben de, "Öyleyse, sen bana O'nu gücendirecek bunca kötülük ya-

• Romalılar, Ib:20'den alıntı.

*¦ Efesliler, 16'dan alıntı.

•••Vahiyler, 20:1 ve 19:20; Matta, 25:41'den alıntı.

-323-

parken neden seninle beni de şimdi öldürmüyor diye sorabilirsin; biz bir gün pişmanlık duyabilir ve bağışlanabiliriz," dedim. Bunun üzerine biraz düşündü. "Peki peki," dedi duygu dolu bir sesle, "sen, ben, şeytan hepimiz günahkâr, hepimiz beklemek, pişman olmak, Tann herkesi bağışlamak." İşte burada Cuma beni yine alt etmişti. Bu durum benim için, doğal olaylar, yaradılışımızın bir gereği olarak akılla donanmış yaratıkları Tann'yı tanımaya, yüce varlığından ötürü ona saygı duyup tapmaya yöneltmekle birlikte, İsa'nın, kurtuluşumuzun hazırlandığını, onun sayesinde Tann'nın önünde kurtuluşumuzu sağlayacak bir aracı bulunduğumuzu öğrenmek için ayrıca tanrısal bir bilgi kaynağının şart olduğunu gösteren bir örnek oldu; demek istiyorum ki, bunları gönlümüze cennetten gelen bir bilgi kaynağından başka bir şey yerleştire-mez; dolayısıyla Tann'yı tanımak, kurtuluşun yollarını öğrenmek için başlıca rehber, Efendimiz Kurtarıcı İsa'nın /nciifdir; insanlara yol gösterici olsun diye verilmiş olan Tann'nın Sözü'nü, Kutsal Kitap'ı kastediyorum.



Bu soru üzerine, sanki aniden dışan çıkmam gerekiyormuş gibi aceleyle yerimden kalkarak konuşmayı burada kestim; Cuma'yı da bir iş için oldukça uzağa gönderdim. Büyük bir ciddiyetle, bu zavallı vahşiyi eğitebil-mem; zavallı cahil yaratığın gönlünü Tann ve İsa'nın bilgisinin ışığıyla doldurmam için bana yardımcı olması, ona Tann'nın Sözü'nü aktarmamda bana yol göstermesi, vicdanının bun-lan benimsemesi, gözlerinin açılması ve ruhu-

-324-


nun kurtulması için Tann'ya dua ettim. Geri döndüğünde Cuma'yı karşıma alıp ona gerek bütün dünyanın kurtarıcısı İsa'nın, insanla-nn günahlann kefaretini ödeyerek onlan kur-tanşı, gerek gökten inen Kutsal Kitap'ın öğretisi konusunda, yani Tann'ya karşı pişmanlık duymamız ve yüce efendimiz İsa'ya inanmamız gerektiği konusunda uzun bir konuşma yaptım. Sonra dilim döndüğünce, kurtancı-mız İsa'nın meleklerden değil, İbrahim soyundan geldiğini, bu yüzden düşmüş meleklerin bu kurtuluşta payı olmadığını; İsa'nın İsrailoğullanndan* yolunu kaybetmiş "koyunlara" yol göstermek için geldiğini ve buna benzer şeyleri açıkladım.

Tann biliyor ya, bu zavallıcığı eğitmek için tuttuğum yol, bilgiden çok samimiyete dayanıyordu. Şunu da itiraf etmeliyim ki, aynı ilkeden yola çıkan herkesin de görebileceği gibi onun gözlerini açmaya çalışırken, kendim de, bilmediğim ya da önceden üzerinde uzun uzun düşünmediğim, ancak bu zavallı vahşiye bilgi vermeye çalışırken birden aklımda kendiliğinden beliriveren birçok şey öğrendim. Aynca bu konulan düşünürken şimdi eskisinden daha büyük coşku duyuyordum; bu zavallı vahşinin ortaya çıkmasının benim için iyi olup olmadığını bilmiyordum; ama geldiği-

Batı Hindistan'da, özellikle Bombay ve çevresinde yaşayan Yahudi kabilesi. İsrailoğulları, Süleyman peygamberin (Kral Şelomo) ölümünden sonra Kudüs topraklarından ayrılan 10. İsrail kabilesinin torunları olduklarını söylerler. Bir başka söylentiye göre bu kabilenin ataları Kudüs Tapınağı'm yıkan (İ.Û. 586) Babilliler'in baskısından kurtulmak için yurtlarından ayrılıp Hindistan'a sığındılar.

-325-


ne şükretmem için bir sürü neden vardı. Üzüntülerim hafiflemiş, hayatım son derece kolaylaşmıştı. Başımı kaldırıp gökyüzüne bakmanın, beni buraya atan eli aramanın ancak bu yapayalnız hayata mahkûm edilince aklıma geldiğini, üstelik yine burada Tann'nın takdiriyle zavallı bir vahşinin canını, sonra da elimden geldiğince ruhunu kurtarmaya, ona gerçek dinin bilgisini ve Hıristiyan öğretisini aşılamaya, dolayısıyla ölümsüzlük yolu olan İsa'yı öğrenmesine aracı olduğumu düşündüğümde gönlümün her köşesine gizli bir neşe yayılıyor, önceden, başıma gelebilecek ıstırapların en korkuncu olarak gördüğüm bu yere düşüşüme çoğunlukla seviniyordum.

Geri kalan bütün zamanımı bu şükran dolu ruh hali içinde geçirdim; Cuma ile aramızdaki saatler süren konuşmalar, birlikte yaşadığımız üç yılın tam bir mutluluk içinde geçmesini sağladı; ayın altındaki dünyada tam mutluluk diye bir şey varsa tabii. Vahşi adam şimdi iyi bir Hıristiyan olmuştu, hatta benden bile iyi; bununla birlikte ikimizin de eşit derecede tövbekar olduğunu ve bağışlandığını umuyor, bunun için Tann'ya şükrediyordum. Burada Tann'nın Sözü'nü her an okuyabiliyorduk; Tann'nın ışığına İngiltere'de ne kadar yakın olacaksak burada da o kadar yakındık.

Her zaman kendimi Kutsal Kitap'ı okumaya veriyor, okuduklarımın anlamını elimden geldiğince ona da anlatıyordum; dediğim gibi o da akıllıca sorularıyla Kutsal Kitap'ı, kendi başıma okuduğum zamankinden çok daha iyi

-326-


anlamamı sağlıyordu. Hayatımın bu huzurlu yıllarında edindiğim tecrübelerle gördüğüm bir şeyi de burada belirtmeden geçemeyeceğim. Tann'nın Kitabı'nda, Tanrı bilgisinin ve İsa'nın aracılığıyla kurtuluş öğretisinin o kadar kolay ve o kadar yalın bir dille anlatılmış olması ne büyük bir lütuftur; öyle ki, beni doğruca günahlarım yüzünden içten bir pişmanlık duymaya, yaşamak ve kurtuluş için İsa'ya sarılmaya, hayatıma yeni bir düzen vermeye ve Tann'nın bütün buyruklanna boyun eğmeye yönelten görevlerimi yalnız Kutsal Kitap'ı okumakla, bir öğretmene (insana demek istiyorum) hiç gerek duymadan yeterince anlamıştım; aynı yalın bilgi bu vahşi yaratığın da aydınlanmasını, daha önce neredeyse hiç görmediğim kadar iyi bir Hıristiyan olmasını sağlamıştı.

Değişik öğretilerdeki ince noktalar olsun, Kilise yönetiminin çevirdiği dolaplar olsun, dünyada din konusunda yapılan bütün tartışmalara, kavgalara, çekişmelere ve sürtüşmelere gelince, bunların hiçbirinin bize faydası yoktu; görebildiğim kadanyla böyle şeyler dünyanın geri kalanı içindi. Bizim elimizde cennete götüren en güvenilir yol gösterici vardı; yani Tann'nın Kitabı ve şükürler olsun ki bizi Kendi Sözü'yle eğitip aydınlatan, bütün gerçeklere yönelten ve ikimizin de O'nun Sözü'ne boyun eğmemizi sağlayan Tann'nın ışığı vardı; dinin, dünyada bunca kanşıklığa yol açan tartışmalı noktalarını bilsek bile, bu bilginin bize hiçbir faydasının dokunacağını sanmıyorum. Ama şimdi öykümün olağan

-327-

akışına geri dönmem, her şeyi sırasıyla anlatmam gerekiyor.



Cuma'yla iyice yakınlaştıktan, o hemen hemen söylediğim her şeyi anlamaya ve bozuk bir İngilizce'yle de olsa akıcı bir şekilde konuşmaya başladıktan sonra ona kendi serüvenimi; en azından bu adaya gelişimle ilgili kısımlarını, ne kadar zamandır burada olduğumu ve nasıl yaşadığımı anlattım. Ona barutla kurşunun büyüsünü -çünkü bu onun için büyülü bir şeydi- açıkladım ve ateş etmesini öğrettim. Ona bir bıçak verdim, buna çok sevindi; bizim İngiltere'de kullandıklarımız gibi ilmikli bir kemer yaptım; bıçak yerine, bu ilmiğe asması için hem daha iyi bir silah olan, hem de bazı durumlarda çok işe yarayan küçük bir balta verdim.

Ona Avrupa'yı, özellikle de benim geldiğim İngiltere'yi; nasıl yaşadığımızı, Tann'ya nasıl ibadet ettiğimizi, birbirimize nasıl davrandığımızı, gemilerle dünyanın dört bir yanında nasıl ticaret yaptığımızı anlattım. Kazaya uğradığım gemiden bahsettim, geminin durduğu yeri aşağı yukarı gösterdim; ama gemi çoktan parçalara ayrılmış, dağılıp gitmişti.

Ona gemiden kaçışımız sırasında batan, sonradan bütün gücümü versem de bir türlü yerinden oynatamadığım, artık iyice parçalara ayrılmış olan sandalın kalıntılarını gösterdim. Cuma bu sandalı görünce uzun bir süre düşüncelere dalıp gitti, ama hiçbir şey söylemedi. Ona ne düşündüğünü sordum. Sonunda, "Ben var görmek, böyle bir sandal gelmek, benim yurtta," dedi.

-328-


t

Bir süre bu sözlerine bir anlam veremedim; ama iyice düşününce onun yaşadığı ülkeye böyle bir sandalın çıkmış olduğunu anladım; dediğine göre sandal oraya kötü hava yüzünden düşmüş, Avrupalılara ait bir geminin o kıyıya sürüklendiğini, sandalın da gemiden düşüp karaya vurduğunu sandım; o kadar budala bir insandım ki, batan bir gemiden kaçan insanlar olabileceği ve hatta bunların karaya çıkmış olabilecekleri bir an olsun aklımdan geçmedi; yalnız sandalın nasıl bir şey olduğunu sordum.

Cuma sandalı çok güzel tarif etti; ama sıcak bir tavırla, "Biz kurtardık, beyaz adamlar boğulmaktan," dediğinde her şeyi daha iyi anladım. Hemen sandalda onun deyimiyle beyaz adam olup olmadığını sordum. "Evet," dedi. "Sandal dolu beyaz adamlar." Kaç tane olduğunu sordum. Parmaklarıyla sayarak on yedi olduğunu söyledi. Bu adamlara ne olduğunu sordum. "Yaşamak, oturmak benim ülkede," dedi.

Bunun üzerine aklıma başka şeyler geldi; çünkü bu insanların, daha önce anlattığım üzere benim adanın açıklarında batan geminin tayfası olabileceğini düşündüm; gemi kayalara çarptığında artık kurtarmanın imkânsız olduğunu görerek kendilerini sandala atmış, o yaban kıyılara, vahşilerin arasına çıkmış olabilirlerdi.

Bunun üzerine daha ciddi bir tavırla başlarına ne geldiğini tekrar sordum. Hâlâ hayatta olduklarına, dört yıldır orada yaşadıklarına beni inandırdı; vahşiler onları rahat bı-

-329-


rakmış, yaşamaları için yiyecek vermişti. Cu-ma'ya nasıl olup da bu beyaz adamları öldürüp yemediklerini sordum. "Hayır, onlar var kardeş olmak," dedi; bundan bir ateşkes yapmış oldukları anlaşılıyordu. Sonra ekledi: "Bizim orada insan yemek, bir tek savaş olmak, o zaman." Bununla, savaşta esir aldıkları zamanlar dışında asla insan eti yemediklerini söylemek istiyordu.

Bunun üzerinden epeyce bir zaman geçtikten sonra bir gün, adanın doğu yakasındaki tepenin doruğunda {daha önce söylediğim gibi açık bir havada, karşıdaki kara parçasını ya da Amerika kıtasını keşfettiğim tepe) duruyorduk. Hava çok güzel olduğundan Cuma büyük bir özlemle karşıdaki karaya bakıyordu; aniden hoplayıp zıplamaya, kendi kendine dans etmeye, benim bulunduğum tarafa doğru bağırmaya başladı. "Ne var?" diye sordum. "Ne mutluluk!" dedi. "Ne sevinmek! Orada benim ülke görmek, benim ulus görmek!"

Yüzünden buna çok sevindiği anlaşılıyordu, sanki ülkesine dönmek istiyormuş gibi gözleri parlıyor, yüz çizgilerinden garip bir arzu okunuyordu. Bu durum aklıma bir sürü şey getirdi; ilkin adamım Cuma'ya eskisi kadar güvenmemeye başladım; bir gün kendi ülkesine dönecek olursa, yalnız dini unutmakla kalmayıp bana olan borçluluğunu da unutacağına hiç şüphem yoktu. Hatta daha da ileri gidip yurttaşlarına benden bahsedebilirdi; belki de yüz iki yüz kişiyle geri dönüp benimle kendilerine bir ziyafet çekecekler, Cuma da

-330-


bu ziyafete savaşta esir aldıkları düşmanlarına karşı yaptıkları gibi keyifle katılacaktı.

Ama bu zavallı, dürüst yaratığa çok büyük bir haksızlık etmişim, sonradan bunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Bununla birlikte kuşkularım gitgide büyüyerek beni haftalarca oyaladı; bütün bu süre içinde ona karşı biraz daha dikkatli oldum, eskisi gibi sıcak ve iyi davranmadım; ama çok haksızmışım. Dürüst, minnettar yaratığın böyle şeyleri aklının ucundan bile geçirmediği, hem iyi bir Hıristiyan, hem de vefalı bir arkadaş olarak en iyi ilkelere göre hareket ettiği sonradan ortaya çıkınca büyük bir kıvanç duydum.

Ona karşı duyduğum kuşkular sürdüğü sırada bunları doğrulayacak yeni şeyler bulabilecek miyim diye hef gün ağzını aradığımdan emin olabilirsiniz. Ama söylediği her şey o kadar saf, o kadar masumdu ki, kuşkularımı destekleyecek tek bir şey bulamadım. Bütün tedirginliğime karşın en sonunda beni yeniden kazanmayı başardı; huzursuz olduğumu azıcık olsun sezmediği için bu sözlerle beni kandırdığını da düşünemezdim.

Bir gün yine aynı tepeye çıkmıştık, ama hava sisli olduğu için kıtayı göremiyorduk; onu çağırdım ve şöyle dedim: "Cuma, kendi ülkene dönmeyi, tekrar kendi ulusunla birlikte olmayı istemez misin?" "Evet," dedi, "kendi ulusumda olmak, ben çok sevinir." "Ne yapardın orada?" dedim. "Gene vahşileşip insan eti yer miydin, eskisi gibi mi olurdun?" Gücenmiş gibi baktı, başını iki yana sallayarak, "Hayır, hayır," dedi. "Cuma onlara güzel


Yüklə 1,09 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   15   16   17   18   19   20   21   22   ...   26




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin