Âdem ile havva'nin vücudumuzdaki yeri Âdem ile havva'nin yaradilişI Âdem ilk insan ve ilk peygamberdiR



Yüklə 2,44 Mb.
səhifə30/40
tarix30.05.2018
ölçüsü2,44 Mb.
#52080
1   ...   26   27   28   29   30   31   32   33   ...   40

Şerîat ikidir:

1 - Şerîat-ı  evvel (Taklîd şerîat)

2 - Şerîat-ı  sânî  (Hakikî şerîat)

Bizler de bu manevî sofradan istifade etmek istiyorsak, nefs deryası olan unsûriyet idrâkinden geçip, rûh deryası olan Rûhullah’ı müşâhede etmemiz gerekmektedir.

 

    MELAMİLER  NAMAZ  KILMAZ MI



Melamîler, Mürşîd-i Kâmile gelmezden evvel,taklîd şeriat gereği, Allah’ın emir ve yasaklarını uygulamak için gayret gösterip, taklîdi olarak yaptıkları ibâdetlerin mânâ ve sırlarını bilmeden de olsa oruç da tutarlar, namaz da kılarlardı.Mürşîde geldikten sonra orucun ve namazın sırlarını sohbetlerde öğrenince sırların irfâniyeti daha câzip gelmeye başlayıp bundan  zevk aldıkları için,şekildeki vakitlerle ilgili namaza itibar etmemeye başlarlar. “Namaz mü’minin miracıdır.Miraç ise, Hakk’la konuşmak  ve Hakk’la beraber olmakmış.” diyerek bedenin yaptığı ibâdet hareketlerinin ayrı, irfâniyetinin ayrı olduğunu mütalaa ederek henüz melamî olamamış,kelâmi olarak vasıflandırdığımız bu kişilerde namaz fiili görülmemektedir. Yine “Oruç ikilikten birliğe yükselmekmiş,  sabahtan akşama kadar aç kalmak değilmiş.” diyerek oruç tutmayan sözde melamîlere de rastlıyoruz.

Halbuki, sîretin sûretsiz zuhûra gelmesi ve yaşanması mümkün değildir. Melamîler kelâmilikten  ve yalnız sohbet eden zümreden ibaret değildir. Melamînin, kendi varlığını Hakk’ın varlığında yok edip, Resûlullah efendimizin güzel ahlâkı ile ahlâklanması, bu irfâniyet ve kemâlâtla da hem kendi mazharından Cenâb-ı Hakk’ı bütün yönleriyle açığa çıkarması, hem de âfâkta bütün tecellîleriyle O’nu seyretme imkânına kavuşması gerekir. Rûh cesetsiz icraatını gösteremediği gibi cesedin de rûhsuz ayakta durması mümkün değildir. Onun için mânâ ve sırrına vâkıf olmadan,kılınan namaz, taklîdden öteye geçemediği gibi, bedensiz fiile dökülmeyen, namazın da hükmü yoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah fiilleriyle açığa çıkmış  ve âyetlerini göstermiştir.Kendilerini en üstün âyet olarak ifâde edenler, fiilleriyle,ister emir fiilleri olsun, isterse ahlâk fiilleri olsun, açığa çıkaramadığı için zındıklıktan kurtulamamışlardır.Onlar yalnız ilim ile  Cenâb-ı Hakk’ın Vahdâniyyetini bilmişler, kendi varlıkları yok olmadığı için nefsî istekleri yüzünden zındık olmuşlardır.

Tevhîd yalnız ilim ve irfâniyet değildir. Bir yaşam biçimidir. Melamîler, kendi varlıklarını Hakk’ın varlığında yok ettikleri için,ne sevap ne de günah işleyebilirler. Çünkü varlıkları yoktur.Varlığı yok olanlarda, Cenâb-ı Allah bütün kemâlâtı ile tecellî ederek zuhûra gelir. İşte artık onların kendileri oruç tutmazlar, namaz kılmazlar. Fakat,Cenâb-ı Hakk onların mazharından kemâlâtı ile namaz kılar,oruç tutar. Her türlü tecellîsini kemâlâtıyla açığa çıkarır. Zâten Cenâb-ı Hakk da, bilinmekliğini istemiş ve onun için bu halkı halk etmiştir. O mazhar aynalarında, Cenâb-ı Hakk kendisini seyretmek istemektedir.O mazharlarda eksiklik görülürse, hâşâ ‘Allah eksiktir’ mi diyeceğiz? Hayır, o eksiklik kulundur.Çünkü su girdiği kabın renginde görünür. Suyun rengi yoktur. Renk kaplardadır.

Onun için, irfâniyete sahip olan kardeşlerim, Cenâb-ı Allah’ın, Zâtından sıfatlarına tenezzül ettiği gibi, onlar da Mürşîd-i Kâmillerinde elde ettikleri irfâniyet ve kemâlâtı namaz fiillerinde açığa çıkararak, günde beş vakit namazlarında bizzat şuhûd ederler. Cenâb-ı Hakk’ın bazı tecellîlerini irfâniyetle kabul edip ,ibâdet emirlerindeki fiillerle açığa çıkmasını inkâr etmezler. Mülkünde ondan başka fâil yoktur. ‘Bizden böyle tecellî ediyor’ diyorlarsa o da doğrudur.O zaman, kendi mazharlarında Kur’ân-ı Kerîm emirlerine göre her türlü ibâdet  ve yaşam fiillerine baksın. Hayvanî fiiller zuhûr ediyorsa o kişinin yeri ve hâli odur. Sakın insanlıktan bahsetmesin. İnsanlık fiilleri zuhûr ediyorsa onda Resûlullah efendimizin güzel ahlâkı görülüyor, İslâmî yaşam mevcuttur demektir.İşte o melamîdir. Mübarek olsun. Şu halde, ismi melamî olup da namaz ve ibâdet fiilleri görünmeyenler, melamî değil, kelâmidir, müşriklerden hiçbir farkı yoktur. Cenâb-ı Allah, bütün melamîyim diyen kardeşlerime, evvelâ Fenâfillâh olup, kendi varlıklarını Hakk’ın varlığında yok etmek nasîb etsin. Sonra da, Âdem ve âlem mazharlarından her an, ayrı ayrı tecellîlerini zâhir ve bâtın olarak müşâhede etmeyi nasîb etsin.Âmin.

 

                         MELAMÎYİZ



 

Melamî kendi varlığını Hakk’ın varlığında yok edip Resûlullah efendimizin güzel ahlâkı ile ahlâklanmaya denir. Melamî, kınamak ve kendi eksikliğini sürekli yok etme gayreti içinde olma mânâsını da taşır. Melamîlik bir tarîkat değildir. Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ve sünnet-i seniyye neşvesiyle hallenerek  yaşamaktır. Meslek-i Resûlullah'tır. Bu meslek ve meşrebin icraatında zikir ve fikir esastır. Taç, hırka, tekke, zâviye yoktur. Melamîlik bir sohbet yoludur. Sohbetlerimiz de gizli değildir. Herkese açıktır. Meslek-i Resûlullah olan  Melamîliğin birinci dönemi Pîr Hamdun Kassar’la başlar. (hicri 271) İkinci devre Hacı Bayram Velî Hazretlerinin halîfesi  Bıçakcı Ömer Dede (milâdî 1475) ile devam eder. Üçüncü devre Melamîliğin kurucusu ise Pîrimiz Şeyh Muhammed Nûr Hazretleridir. (milâdî 1887)

Melamîler Vahdet-i Vücûd zevki ile zevkiyâbdırlar. Bir Hadis-i Şerifte “Bir saatlik tefekkür yetmiş yıllık ibâdetten üstündür.” buyrulmuştur. İşte melamîler yetmiş yıllık bilinçsiz taklîdi ibâdetleri değil, bir saatlik bilinçli tefekkür yolu yolcuları olup beş vakit namazın üstüne sünnetlerden başka bir şey eklemezler. Kalpleriyle dâimî zikirde olmaları nedeniyle Allah’la beraberdirler. İlimde derin ilim ve irfâniyete sahiptirler. Allah’ın seyyid dediği ve âlemlerin efendisi Hz.Muhammed onların içindedir. Gönüllerimiz Hakk’la, dışımız halkla beraberdir. Yani sûretimiz nakşî, sîretimiz melamîdir. İnsanları kendilerine bağlamazlar. Kendilerine biat ettirmezler. Allah’a bağlarlar, Allah’a biat ettirirler. Râbıta Allah’adır. Mürşîde değil. “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” düsturu ile hareket ederler. Bir kişinin melamî olabilmesi için“La mevcûde illallah” diyerek Allah’tan başka bir varlık tanımaması  lâzımdır. Gönlünü Allah aşkıyla doldurması gerekir. Melamî, tasavvufta manevî mertebenin en yücesi olan melamete vardığı için, İlâhî nura kavuşmuş olup, gönlü Cenâb-ı Hakk’la  doludur. Bu seviyeye gelen melamî ile Cenâb-ı Hakk arasına kimse giremez. Artık o Hakk ile Hakk olma sırrına ermiştir. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Hz. leri Fütuhât-ı Mekkiye’sinde melamîler için “Eşyaya Allah’ın baktığı nazarla bakarlar. Gerçeği birbirine karıştırmazlar. Bunlar Allah’tan başkasına muhtaç olmayı da reddederler. Allah’a karşı fakirdirler.” buyurmuştur.

Melamîler kerâmet-i kevniyyeye itibar etmezler. Kerâmet-i ilmiyeye itibar ederler. Melamî anlayışında kesinlikle çirkin davranışlarla halkın nefretini kazanmak ve halktan uzaklaşmak yoktur.Aksine halkın sevgisini kazanmak ve halk ile barışık olmak esastır. Müslüman olmanın bilinci ile namazını kılan, orucunu tutan, zekatını veren, hac farizasını yerine getiren kişilerdir.İbadetlerini nefsi için değil, Hakk için ve Hakk ile yapma gayretinde olan kişilerdir. İslamî vecibeleri bilmekten öte,uygulayan kişilerdir.Halka hizmetin,Hakk’a hizmet olduğu bilincindedirler.

Toplumdan kopmadan,toplumun içinde zâhiren halk ile bâtınen Hakk ile olduğunu zevk ederek kalıbının halk, kalbinin Hakk ile olduğunu tefekkür ederek yaşama zevkine erişenlerdir.İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Bu nedenle mazhar-ı tamdır. Hakk’ın aynasıdır. Aynadaki görüntü aynanın kendisine ait olmadığı gibi, insandaki görüntü ve tecellîler de kendisine ait değildir. İnsan, bu görüntü ve tecellîlerin zuhûr yeridir, yani mazharıdır.Mazharın sahibi değildir. Mazharı sahiplenmek emânete ihanet etmektir. Emrolunduğu gibi dosdoğru olma yoludur. İşte bu sayılamayacak kadar çok hasletleri öğreten yüce bir vuslat müessesesidir.

 

MESCÎDLERDE KILINAN NAMAZIN ECRİ

 

Bir Hadis-i Şerîf ’te“Mescîd-i Haram’da kılınan iki rek’at namaz  başka yerlerde kılınan yüzbin rek’at namazdan efdaldir.  Mescîd-i Nebevi’de kılınan iki rek’at namaz başka yerlerde kılınan bin rek’at namazdan efdaldir. Mescîd-i Aksâ’da kılınan iki rek’at namaz başka yerlerde kılınan beşyüz rek’at namazdan efdaldir.” buyrulmuştur.



Zâhirde Mescîd-i Haram, Kâbe’nin bulunduğu yerdir. Mescîd-i Nebevi Resûlullah Efendimizin kabrinin bulunduğu yerdir. Mescîd-i Aksâ da Kudüs şehrindeki Aksa Mescîdidir. Taşıdığı mânâ yönünden bu mescîdlerin idraki kimlerde mevcûdsa, onlar bu yerlerin ecirlerini nerede bulunurlarsa bulunsunlar, oralara gitmeden de alırlar.

Kâbe Allah’ın zâtını remzetmektedir. Dâima  Cenâb-ı Hakk’la beraber olma hasletine vâsıl olan bir sâlik Kur’ân okurken onun hitabını duyuyor, namaz kılarken onunla beraber olup onunla konuşma zevkine sahip oluyor ise, elbette üç fenâ mertebelerini geçip Vahdâniyyet zevki ile zevkiyâb olarak tenzih ve teşbih mertebelerinden sonra Tevhîd zevki ile zevkiyâb olacaktır. Yüzbindeki üç sıfır Fenâfillâh'ı remzetmekte, iki sıfır da  tenzih ve teşbih mertebelerini remzetmektedir. Bunların hepsinin ifnâsı, “Bir” olan Cenâb-ı Hakk’ın varlığının meydana gelmesidir.

Mescîd-i Nebevi  ise sıfatları remzetmektedir. Onun için  sünnet ve hadislerle âmil olmak kişiye bin rek’at namaz ecri verdirecektir. Elbette farz olan Allah’ın emirlerinin yanında sünnetin derecesi yüzbine karşı bindir.

Mescîd-i Aksâ ise, bir konu  hakkında âlimlerin toplanıp âyet ve hadisler doğrultusunda verdikleri karar olan icma-i ümmet demektir. Fıkıhta Edille-i Şer’iye dörttür. Bunlar:



1-Kitab (Kur’ân-ı Kerîm) 2-Sünnet, 3-İcma-i ümmet, 4- Kıyas’tır.

Günümüzde bazı inananların  yalnız Kitab’la âmil olduklarını, bazılarının  sünnet ile şekil ve hallerini tanzim ettiklerini, bazılarının  da kitap ve sünnete itibar etmeden, falan âlim şöyle demiş, filan âlim böyle kıyas yapmış diyerek iç içe uygulanması gerekli edille-i şer’iyeyi kendilerine göre yorumlayarak İslâmın ana gövdesinden ayrıldıklarını görüyoruz.

İslam ağacı evvelâ farz olan ana gövdeden başlar. Bunları Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinde görebiliriz. İkincisi, ağacın dalları nasıl ana gövdenin açıklaması ise, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesi de Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerinin açıklamasıdır. İnce dallar icma-i ümmeti,yapraklar da  ilim ve  irfâniyetle ahlâk güzelliğini  insanlarda göstermektedir. Farzları bırakıp sünnetleri yapmakla veya farzları bırakıp âlimlerin kıyasını ön plana almakla insan ağacında meyve meydana gelmez.

Onun için Allah nefislerinde âyetleri uygulayanlara yüzbin ecir vermektedir. Âyetlerden sonra da sünneti uygulayanlara bin ecir daha veriyor. Âyet ve hadislerin üstüne bir de âlimlerin inceliklerini uygularsa, ayrıca beşyüz ecir daha veriyor. Yoksa islâm ağacının  sadece dal ve yapraklarıyla uğraşmak bize fazla fayda sağlamaz.Farz olan âyetleri nefsinde ve ufkunda okumayanlar İsra Sûresinin 14.âyetindeki “Oku kitabını!Hesap görücü olarak bugün sana nefsin yeter!" emrini yerine getirmiş olamayacaklardır. Bu âyetleri okuyamayan bir kişi ne kadar şekil olarak sünnete sarılsa da sonuç alamayacaktır.Bir ağaçtaki meyveyi yemek için evvelâ ana gövdeye çıkar,sonra kalın dallara, ardından ince dallardaki yaprakların arasındaki meyveye ulaşırız.   Meyveden ancak bu yöntemle istifade edebiliriz. Yoksa direkt meyveye ulaşmak mümkün değildir. Onun için öncelikle farzlara dikkat etmeliyiz. Sonra sünnet ve diğerlerini imkânımız nisbetinde uygulamalıyız. 

Bir sâlik Mürşid-i Kâmilin verdiği her görevi farz olarak kabul edip uygulamazsa vuslatı oracıkta kalır. Her nefeste ‘Allah’ zikriyle meşgul olması gerektiği halde mânâsını bilmediği çeşitli tesbihlerle uğraşması o sâlikin zevksizliğini, hiçbir şey anlamadığını ve anlamayacağını gösterir. Çünkü teslimiyeti olsa idi aynen uygulayacaktı. Demek ki teslimiyeti yok, vuslatı da yok. Bunlara Allah iz’ân versin.Âmin.

 

                     MEVLİD KANDİLİ



Mevlid kandili Rebîu’l-evvel ayının 12.gecesine tekabül eden Peygamber Efendimizin doğum günüdür.Miladi takvime göre de Nisan ayının  20’sine tekâbül eder. Nisan ayında ağaçlar çiçeklerini açar, kuzuların meleşir, kuşlar cıvıldaşır, tabiat kış uykusundan uyanır. Bunlar  ilk baharın müjdecisidir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de dünyaya teşrif ettiklerinde de ateşe tapanların ateşlerinin sönmesi, Kisra saraylarının sütunlarının  yıkılması, putların devrilmesi gibi şahit olunan bir çok vak’a zuhûr etmiştir.Peki unsûrî vücûdlarının  bu âleme teşrifleriyle böyle olağanüstü vak’alar  zuhûr ettiğine göre, Peygamber Efendimizin doğumu olan Mevlid kandilinde biz inananlarda da çok büyük değişiklerin olması gerekmez mi? Bizler Resûlullah(S.A.V.) Efendimizi vücûd ülkemizde zuhûra getirmeliyiz ki zâhirdeki gibi bizde de irfâniyet ve yaşam değişikliği olmalıdır. Her sene Mevlid kandillerini ihyâ ediyoruz. Fakat hiçbir irfâniyet ve değişiklik göremiyoruz. Oysa bu mübarek günler,bizler için,o günlerin taşıdığı mânâları idrâk etmek ve yaşamak için bir fırsattır .Bu mübârek gecelerin ihyâsı ilimle bilmekten ibaret değildir.

Arabî aylar onikidir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz Receb ayında Regaip kandilinde anne rahmine düşmüş, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zi’l-hicce, Muharrem, Safer ve Rebîu’l-evvel aylarını geçirerek dünyaya teşrif etmişlerdir.Aynen bunun gibi bir kişi de İnsan-ı  Kâmile gelerek kendi insan-ı asliyyesinin tahsiline Hakk ve hakîkate rağbetle başlar. Merâtib tahsilinde dokuz ay on günde Muhammediyyûn olur. Onun için Âdemde ve âlemde Muhammed’i zuhûra getirebilmesi için dört yerde onu zevk etmesi icap etmektedir.



Enfüste Muhammedin zuhûru

Âfâkta Muhammedin zuhûru

Vahdette Muhammedin zuhûru

Kesrette Muhammedin zuhûru

1 - Enfüste Muhammedin Zuhûru:

Kişinin Zâtının Hakk, sıfatlarının Muhammed olduğunun idrâki olduğunda bütün sıfatlardan tecellî eden Hakk’ın zuhûr zevki de enfüste Muhammedi zuhûra getirmek olacaktır. Çünkü Allah bilinmekliğini istediği için Muhammed olan sıfatları halk etti. Zât Allah, sıfat Muhammed’dir. Sıfatlar olmazsa Hakk’ın tecellîsi görülemez.İşte enfüsümüzde rûh güneşinin kalb ayından geçerek sıfat yıldızlarından parlayarak cehâlet karanlığımızı aydınlatma irfâniyet ve zevkine enfüste Muhammedin zuhûru denilmektedir.



2 - Âfâkta Muhammedin zuhuru:

İnsan-ı  Kâmilin kemâlât nurunun bütün ihvân ve inananlarda zuhûr etmesidir. Çünkü bu kişilerin bütün irfan ve kemâlâtı, İnsan-ı  Kâmilin onlardaki isti’dâd ve kemâlâtı nisbetinde duyması,görmesi, konuşması değil midir? Elbette her türlü icraat mazharların değil, Hakk’ındır. Komutanın her yönü askerlerinde görülür.



3 - Vahdette Muhammedin Zuhûru:

Allah’ın Ahadiyetinden merâtib-i İlâhinin altı mertebeden zuhûrunun zevkidir. Çünkü bu Muhammed olan aynalardan Hakk’ı müşâhede etmek Muhammedliğin ta kendisidir.



4 - Kesrette Muhammedin zuhuru:

Allah’ın dört yerde tecellîsinin esmâ aldığı rûhların cinsleriyle idrâk zevklerine denir. Hakk Teala 1-Cemâdâtta cemâdî rûh ile 2-Nebâtâtta nebâtî rûh ile 3-Hayvânâtta hayvânî rûh ile 4-İnsanlarda da insânî rûh ile tecellîsini göstermiştir.

İşte bu kâinatta her sıfat eksiklik veya kemâlâtıyla Muhammed aynasıdır. Hakk’ı zuhûra getirmek için yaratılmıştır. Yoksa “Levlâke Levlâk vemâ halaktül eflâk” “Sen olmasaydın,sen olmasaydın bu âlemi halk etmezdim” diye Hadis-i Kudsî olmazdı.Biz Muhammed’i kemâl sıfatlarda görür ve zevk ederiz. Muhammed noksan sıfat tecellîlerinden münezzehtir deriz.

İşte Âdemde ve âlemde Muhammed’i bu dört yerde zuhûra getirenler Muhammed’in ölmediğini dâima şühûd ederler. Hakk teâlâ her an ayrı bir şe’nde taptaze âyetlerini sergilediği gibi Muhammed’in taptaze yaşadığını ve bu hicabları açanları irşâd ettiğini görmekteyiz. Allah bütün insanlara bu zevki nasîb etsin. Âmin.

                             Mİ’RAC

Mi’rac, Receb ayının 27 sinde zuhûr etmiştir.İsra Sûresi 1. âyetteUzaktır bütün noksanlıklardan O ki,kulunu bir gece Mescîd-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescîd-i Aksâ’ya götürdü; ona ayetlerimizden gösterelim diye. Gerçek şu ki, O'dur işiten gören!” buyrulmaktadır. Görüldüğü gibi, zâhirde Mekke’deki Haram-ı Şerîf’ten kulu alınarak,şu anda İsrail devletinin toprakları içinde bulunan Mescîd-i Aksâ’ya, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretinin delilleri olan âyetlerini göstermek için götürüldüğü ifade edilmektedir. Âyetler deliller demektir. “Mekke’de bu yüce deliller yok muydu da Mescîd-i Aksâ’ya götürülmüştür?” sorusu akla gelebilir. Bunların cevabını zâhir olarak vermek mümkün değildir. Ayrıca her ne kadar,Kur’ân-ı Kerîm, Resûlullah’a indiği için, bizler peygamberimize atfen, ‘Peygamberimiz Hz.Muhammed, Mekke’deki Haram-ı Şerîf’ ten Mescîd-i Aksâ’ya götürüldü’diyoruz. Âyette O’nun ismi geçmemektedir. Her kim bu Mi’racı, tarif edildiği  gibi, mânen yapabilirse, o kişi de bu hitaba mazhar olmuş olacaktır. Çünkü Resûlullah efendimiz, "Namaz mü’minin Mi’racıdır." buyurmuşlardır. Şu halde bizler de namazımızda bu Mi’racımızı yapabilmeliyiz.

Bir kişi, kendi diye bildiği,varlık beden Mekkesinden, Hakk ve hakîkata gönül vererek aşk Burak'ına binip Mürşid-i Kâmil olan Mescîd-i Aksâ’ya götürülür.Mescîd-i Aksâ’, kalb sahibi, gönül sahibi olan Kâbe kavseyn mertebesi sahiplerinin bulunduğu yerdir. Zira o Kâmilin ilhamları ile,irfâniyet ve kemâlât âyetlerini Cenâb-ı Hakk ona, o Kâmil mazharından zâhir ve bâtın olarak gösterecektir.Yani merâtib-i İlâhiyenin Makâmlarında Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerini tahsil ettirecektir.Yoksa, bir kişinin Kâmilden irfâniyet ve kemâlâtını kazanmadan, bu âyetleri görmesi mümkün değildir.

Onun için, bu gece yolculuğu denilen Vahdet zevki ile, Tevhîd-i  ef’âl, Tevhîd-i  sıfat,Tevhîd-i  Zât merdiven basamakları olan Mi’rac ile çıkmakla mümkün olacaktır. Zira Mi’rac,merdiven demektir.  

Resûlullah efendimiz, Mescîd-i Aksâ’da, bütün enbiya ve evliyalara imam olarak iki rek’at namaz kıldırdıktan sonra, tekrar aşkı olan Burak’a binerek Sidret-ül Müntehaya kadar gitmiş,orada Burak’tan inerek Refref'e binip, Cenâb-ı Hakk’la görüşüp, beş vakit namaz müjdesi ile ümmetinin arasına dönmüştür.

Mescîd-i Aksâ’da bütün enbiya ve evliyaya kıldırmış olduğu bu iki rek’atlık namaz nasıl bir namazdı? Zira daha Mi’raca çıkılmadığı için namaz farz kılınmamıştı. İşte, bu namaz Resûlullah’ın atası İbrahim (A.S.)'ın sünneti olan bir namazdı. Resûlullah efendimiz, İbrahim (A.S.)'ın soyundan gelmektedir. Bizlerin de bedensel olarak kıldığımız namazların zâhir görüntü kısmı onun sünneti olur.Bizler de,Mürşid-i Kâmile gittiğimizde, beş vakit namazımızı İbrahim (A.S.)'ın sünneti gibi kılıyorduk. Namazın ne kıyamının,ne rükûsunun, ne secdesinin, ne de bütün farz ve vacibiyetlerinin mânâsını bilmeden emr-i İlâhiye olduğu için Peygamberimizi taklîden kılıyorduk. Yalnız şekil olarak,mânâsını bilmeden Allah’ın rızasını kazanma inancı ile kılınan bir namazdı. Mürşid-i Kâmile geldiğimizde, Necm Sûresi 8 ve 9.âyetlerdeki   “Sonra yaklaştı ve sarktı. Aradaki mesafe iki yay boyu oldu,hatta daha yakın” Mi’rac âyetinin mertebelerle bizlere delillerini îzâh edip gösterince, hakikî Mi’racın ne olduğunu öğrenmiş olduk.

Kur’ân-ı Kerîm’in başka bir âyetinde Resûlullah Efendimizin bir gün, iki kıbleli mescîd diye bilinen Mescîd-i Kıbleteyn’ de namaz kılarken yüzünü Mescîd-i Aksâ’dan Mescîd-i Haram’a çevirmesi emrini aldığını görüyoruz. Bu âyette,bir sâlikin zâhirdeki Mürşid-i Kâmilin mazharından bilip öğrendiği Hakk’ın âyetlerini artık bundan böyle, kendi haremiyeti olan  gönlündeki Kâbe’ye yüzünü dönerek namazını kıl denmektedir. Çünkü o güne kadar bir sâlikin kıblesi Mürşidi idi. Yüzünü ona dönerek sohbetleriyle Rabbü’l-Âlemîn mazharı olan Kâmilinin Rabbil has olarak kendi gönlünde taht kurduğunu, her türlü vücûd ülkesinde onun kendisini inanç ve teslimiyeti nisbetinde sevk  ve idare ettiğini anlamıştı. Kaf  Sûresi 16. âyetteki “Andolsun ki, insanı Biz yarattık, nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biliriz ve Biz ona habl-i veridden-şah damarından-daha yakınız” ifadesi onun gönlüne inmesine vesîle oldu. İşte âfâktaki Rabbini kıble edinen bir kişi,bundan böyle gönlündeki, gönül Kâbesine yüzünü çevirecektir. Artık bu kişi yüzünü o güne kadar âfâktaki Rabbi olan Kâmiline dönerek kıldığı bir rek’at vuslat namazından sonra bu emirle de yüzünü Mescîd-i Haram olan gönül mescîdine dönerek namaz kılar. Resûlullah efendimiz iki kıbleli mescîdde namazının bir rek’atını kıldıktan sonra, ikinci rek’atta yüzünü Kâbe’ye doğru dönerek kılmıştır.

İşte bir sâlik de,kıldığı birinci rek’atta kendi varlığının olmadığını öğrenip Fenâfillâh olarak bir rek’at kıldıktan sonra, ikinci rek’atı kendi mazharından Hakk’ın tecellîlerini gönül zevkiyle,gönül Kâbesine dönerek kılmış olur.Kulun kıldığı namazın bir rek’atı kula aittir.İkinci rek’atı kulun mazharından Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsi olduğunu idrâkiyle Hakk’a aittir. Sâlik, Kâmildeki bu tahsil idrâkinden sonra gönül haramiyetindeki âyetleri okuyabilir.

Resûlullah,Aşk Burak’ına binip, aklın gidebileceği son yer olan Sidret-ül Müntehaya kadar geldikten sonra Burak’tan inip Refref’e binerek Cenâb-ı Hakk’la mülâki olmuştur. Sıfat mertebesinin sonu Sidret-ül Münteha’dır. Akılla her şey oraya kadar tahlil edilir ve her şey dille ifade edilebilir.Fakat sıfat mertebesinin sonunda Zât  zevkine geçilince orada akıl yanar.Zira Cebrail olan Akl-ı Resûl “Bir adım daha atarsam yanarım” demiştir. Ondan sonra Resûlullah yoluna yalnız devam etmiş ve Cenâb-ı Hakk’la mülâki olduktan sonra bizlere de beş vakit namazı hediye getirmiştir.

Herkesin yakînen bildiği,Amenerresûlü dediğimiz, Bakara Sûresinin 285 ve 286.âyetleri Resûlullah’a Mi’rac’ta vahyolunmuştur. Resûlullah Efendimizin Cenâb-ı Hakk’a ait çok büyük dua ve niyâzları mevcuttur. Ayrıca, namazların sonunda oturarak okuduğumuz, Ettehiyatü hadisi de Mi’rac’ta tecellî etmiştir. Adı geçen  hadisteki ifadelere baktığımız zaman, karşılıklı Hakk’la  konuşmanın ve Meleklerin bile “Allah birdir, Hz. Muhammed onun kulu ve Resûlüdür” diyerek tasdikini görüyoruz. Nasıl oluyor da Cebrail, bir adım daha geçersem yanarım dediği Sidret-ül Münteha’da kaldığı halde, Ettehiyatü hadisindeki Cenâb-ı Hakk’ın huzurundaki karşılıklı konuşmaların sonunda melekler de “Biz şahidlik yaparız ki Allah birdir, Hz.Muhammed onun kulu ve Resulüdür”diyerek şahitlik yapabiliyorlar? Melekler orada ne arıyor? Ahzab Sûresi  56. “Muhakkak ki,Allah ve melekleri, peygambere hep salât ile ikramda bulunurlar. Ey îmân edenler, haydi ona teslimiyetle salât ve selam getirin!” âyetinde olduğu gibi, Allah melek olan kuvveleriyle,kudretiyle Muhammed’de tecellî etmektedir. Herkesin bildiği melek  ayrı bir varlık olarak bilinen melek değil, kuvvet ve kudret demektir.Kişinin kuvveleriyle tecellî ettiği için melekler tasdik etmiş olmaktadır.Bir kişinin namazda her türlü ifade ve zevklerini, kişinin kendi kuvveleriyle aldığı için,melekler şahidlik yaptı denmektedir.

Otuz yıl evvel bir Cuma namazındaydım. Câminin içinde dizimin üzerine Muhammed oturuşu ile otururken imam efendinin hutbeye çıkışı anında bana bir hal oldu. Gözlerim cemâat ve imamı görmez oldu.Sanki gözüme gayriyeti örten bir perde çekildi. Önümde Resûlullah Efendimiz zâhir oldu. Bana “Ahmet efendi, gel seninle beraber Mi’rac yapalım” dedi ve benim sağ bileğimden tuttu. Sonra aynen kitaplarda okuduğumuz gibi, Mescîd-i Aksâ’ya, oradan yedi kat semâyı geçerek Sidret-ül Münteha’ya vardık. Oradan da ileriye geçerek yeşillik ve sulak bir alanda durduk. Burada “Yaklaş ya Muhammed” diye bir sesin  geldiğini duydum. Resûlullah Efendimiz sağ tarafımda olduğu için, Resûlullah Efendim nasıl bir harekette bulunacak diye sağıma dönerek Resûlullah efendimize baktım.Yanımda Resûlullah Efendimiz yoktu.Kendimi Muhammed olarak orada gördüm. Bu sefer bu ses Cenâb-ı Hakk’ın sesidir, O’nun Cemalullahını çok merak ediyorum, acaba nasıldır diye sesin geldiği yere dönerek  baktığımda, yine o sesin sahibinin Cenâb-ı Hakk olarak kendim olduğunu gördüm.O anda, “Allah” diye beni bir sahika yakaladı.O beni ihâta eden nûr içinde bir hayli kendimden geçmiş vaziyete kaldım.O zamanımı kelâmla anlatmam mümkün değildir. Sonra, tekrar oradan yine yedi kat semâyı kat ederek kendi halime avdet ettim.Kendime geldiğimde, imam efendi hutbe için birinci basamaktan ikinci basamağa yeni çıkıyordu.Anladım ki,zaman içinde bir zamanda, Mi’rac yaptırılmıştım. Bu, hayatımda bir defa zuhûr etmişti. Yirmi sene Uşakî tahsilimden sonra, onbeş sene de Hasan Özlem Hazretlerinden Tevhîd merâtibi tahsilimi yaptım.Her vakit namazlarımda, kelâmın kelâmullah olduğu, kıyam, rükû ve secde fiillerinin fiilullah olduğu müşâhedesi idrâkiyle her gün Hakk’la  konuşmak ve O’nunla beraber olma zevki beni istilâ etti.Hakk’ın sîret tecellîleriyle, O’nunla beraber olmak ve O’nu dâima kelâm ve fiilleriyle seyretmek bana zevk ve dostla beraber olma mutluluğu verdi. Ondan sonra anladım ki,ömründe bir defa misâlî bir görüntü ile Mi’rac yapmaktansa, her an ve her zaman zâhir olarak onunla beraber olmak ve her an ayrı bir tecellîsini seyretmek ve konuşmak kişinin Cennet’i olsa gerektir.

İşte namaz kılan bir kişi,gönlündeki Zâtının tecellîlerinin sıfatlarından esmâ alarak fiilleriyle kendi Muhammediliğinden kemâlâtıyla zuhûra geldiğini seyredebilirse, hem bütün a’za ve kuvveleri onu tasdik ediyor, hem de o kişi Mi’rac yapıyor demektir. Bizler namazımızda, kıyam, rükû ve secde fiillerindeki fâili, Allahü  Ekber tekbiri ile başlayıp, Subhaneke, Fâtiha-i Şerîf ve Zamm-ı Sûreler gibi namaz içindeki bütün tekbir ve ifadelerin, kelâm kelâmullah olduğunu ve kendisini yakın takibe alarak seyretmesi ve zevk etmesi, O’nu görerek ibâdet etmenin ta kendisidir.

Bütün Enbiya ve evliyalar rûhânî olarak Mi’rac yapmışlardır. Yalnız Yunus(A.S.)ile Resûlullah Efendimiz Hz. Muhammed hem rûhânî, hem cismânî Mi’rac yapmışlardır.

Neden bütün Peygamber ve Evliyalar rûhânî Mi’rac yapmışlar da, Yunus(A.S.)ile Hz.Muhammed hem rûhânî hem cismânî Mi’rac yapmıştır? Çünkü, Yunus (A.S.) balığın karnında Mi’racını yaptı. Bu, bir sâlikin mürşidinden Fenâfillâh tahsilini yapmasını ifade etmektedir. Hz. Muhammed’in Mi’racına gelince Muhammed Cenâb-ı Hakk’ın en yüce sıfatının kemâlât mazharıdır. O kemâlâta nâil olanlar, Makâm-ı Mahmûd yani Makâm-ı Muhammed mertebesine ayak basmış demektir. O Makâm ise yalnız Resûlullah Efendimize aittir.Oraya nâil olan her peygamber veya evliya kendi esmâ ve sıfatını o Makâmın dışında bırakır. Dolayısıyla da oradaki Muhammedîlik zevki ile zevkiyâb olan kişi, kendisini göremediği için yalnız Muhammedliğini görür. Mi’racını da Ahmet veya Mehmet olarak değil, Muhammed olarak yapar. Onun için ‘Makâm-ı Muhammed’e girmek isteyenler, Hz. Muhammed’den müsaade isterler, ancak ondan sonra oraya girebilirler’ denilmiştir. Ama rûhânî olarak bütün evliyalar Mi’rac yapmaktadırlar. Yaptıkları Mi’racı ise tarif ettiğim şekilde, kendi isim elbiselerini dışarıda bırakarak, Muhammed olarak yaparlar. Çünkü orası yalnız Resûlullah Efendimizin Makâmıdır. Dışarıya çıkınca tekrar kendi isim elbiselerini giyerler.

Resûlullah Efendimizin otuzdört Mi’racı vardır.Bunun otuzüçü rûhânî biri ise cismânîdir. Bu 33, rûhanî Mi’rac, üçün üçle zevkinden ibârettir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın bu hadisâttaki ef’âl,sıfat, Zât tecellîlerinin tenzih, teşbih ve Tevhîdini gönülde zevk etmek anlamına gelir.

Cenâb-ı Allah bütün kardeşlerimin gönül lambâlarını yakarak,bütün sıfat ve a’zalarından Tevhîd tecellîlerini zevk etmek nasîb etsin.Bizlerin  kendimizi yakın takibe alarak bu önemli günler vesîlesiyle muhasebemizi dâima yapmamızı ihsân etsin. Âmin.



Yüklə 2,44 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   26   27   28   29   30   31   32   33   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin