DiLİNİ tutan kurtulur

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 112.67 Kb.
tarix26.07.2018
ölçüsü112.67 Kb.

DİLİNİ TUTAN KURTULUR.”



(GIYBETTEN SAKINMAK)

Kalbi dürüst olmadıkça kulun, imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.” (Ahmed b.Hambel, el-Müsned, 3/198)

Kullarına karşı sonsuz rahmet sahibi olan Cenab-ı Hakk (Celle Celelühü), lütfünden yaratıp kemale erdirdiği insana, meramını, duygu ve düşüncelerini anlatmak ve en önemlisi kendisini zikir ve tesbih etmek için büyük nimet olan nutuk ve beyan ihsan edilmiştir. “O Allah ki, İnsanı yarattı. Ve ona, konuşma yeteneği bahşetti(Rahman: 55/3-4) ayeti de bu hakikati ifade etmektedir.

İnsan, Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh)’ın kendisine ihsan ettiği bu nimetin şükrünü, Kur’an ve onun ulvi hakikatlerini okumak, tebliğ vazifesini ifa etmek, zikir ve tespihle meşgul olmak suretiyle onun veriliş hikmetine muvafık hareket etmiş olur. Yalan, gıybet, iftira ve malayani sözlerle o kıymettar nimete nankörlük edip, hak ve hakikati söylemeyen bir kişi, vazifesini su-i istimal etmiş ve o lisanın veriliş gayesine ihanet ve o nimete nankörlük etmiş olur. Dilin vazifesi ve ziyneti faydasız ve boş sözlerden sakınarak her zaman ve zeminde mutlaka doğruyu ve faydalıyı konuşmaktır.

Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz konuyla alakalı bazı hadis-i şeriflerini dikkatinize sunmak istiyorum:

Ebû Hureyra (Radıyallâhu Anh)’den rivâyete göre, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) şöyle buyurdu: Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe inanan kişi mutlaka hayır söylesin veya sussun. (Buhârî, Edeb: 27; Müslim, İman: 17)

Bu konuda Âişe (radıyallahu anha) ve Enes’den de hadis rivâyet edilmiştir.

Abdullah b. Amr’dan rivâyete göre, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) şöyle buyurmuştur: Kim gereksiz ve günah kazandıran sözlerden dillini korursa her türlü sıkıntıdan ve günahtan kurtulur.” (Dârimî, Rıkak: 17)

Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır.” (Keşfü’l Hafâ)

Her sabah, bütün uzuvlar, dile yalvararak derler ki: Bizim hakkımızı gözetmekte Allah’tan kork, kötü söz söyleme, bizi ateşte yakma! Bizim dine uyup uymamamız senin sebebinledir. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğri oluruz.” 

İnsan dinlemekle akıllanır, konuşmakla pişman olur.” İnsan, insanın kurdudur! En yakın arka­daşı muhtemelen en büyük rakibidir. Yükselebilmek İçin omuzlarına ba­sacağınız kimseler, çevrenizdekiler ise eğer; omuzlarınızı kollamak durumundasınızdır. Psikologlar bu güvensiz-liğin, bu yalnızlığın ürünü. Si­zi dinlemek. Size, değerli olduğunuzu hatırlatmak. Yalnızlaşan insan­lığı teselli etmek...

Ahlak yasalarının en temel kanunu; “Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapmamaktır.” çerçevesinde insanlık sığınacak limanlar arı-yorken,“Müslüman, diğer Müslüman­ların elinden ve dilinden selamette olduğu kişi” ölçüsünü hayatlarımı­za hâkim kılabildiğimiz ölçüde, dünya bizler ve insanlık için kâbus ol­maktan çıkacaktır. Fakat içinde bu­lunduğumuz hâli izah etmek biraz güç gözükmekte. Kendisini hayırla yâd etmemizi gerektirecek onlar­ca vasfı olan bir kardeşimiz, bir hiz­met topluluğu ya da bir hoca efen­di; hata yapmaya görsün. Ve bizler, yeter ki haklı olalım. Ya da haklı ol­duğumuza inanalım. Farkında ola­lım ya da olmayalım, ortaya koy­duğumuz tavır noktasında Allah’û Teâlâ (Celle Celelühü) bizleri peşinen uyarıyor: “Sizden bir kimse, Ölmüş kardeşi­nin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O hâlde Allah (Celle Celelühü)’dan sakının!”

Bu öyle temel bir esastır ki, insanlar arasın­da sadece bu kanun gözetilse çö­zülmedik problemin kalmayacağı söylenebilir. Bütün varlığın kendisinden emin olduğu insan olan Müslüman, tabii hâli içinde çevresine bu emniyeti öylesine telkin edebil­melidir ki; kendisine bir iftira atılsa, o iftirayı işitenle­rin müfterilere tepkisi “O böyle bir şey yapmaz!” şek­linde olmalıdır.

Mümin, insanların yanındayken de uzağındayken de onlar için bir emniyet vesilesidir. İnsanlar bi­lirler ve emin olurlar ki, bir müminden kendilerine fi­il veya söz suretinde bir zarar dokunması söz konu­su değildir. Ancak şeytanın desiseleri çoktur ve çoğu zaman zehrini, insana bal diye yedirir, Ben hak için söylüyorum derken, çok kez aldanır insan. Hâlbuki söyleyen nefis, söyleten şeytandır. İnsan hiç fark et­meden dilini bu iki düşmanın kullanımına verdiği za­man öyle feci neticeler ortaya çıkabilir ki, bu tahri­be topların tüfeklerin yetişmesi mümkün olmaz. İşte bu yüzden, ‘Kılıç yarası iyileşir, ancak dil yarası iyileşmez’ denmiştir. Yaydan fırlayan okun, namludan çı­kan kurşunun geri dönmesi mümkün olmadığı gibi ağızdan çıkan sözün de dönüşü yoktur. Eğer insan ahiret hesabına taşıyamayacağı yüklerin, ödeyeme­yeceği hesapların altına girmek istemiyorsa öncelik­le diline sahip çıkmalı ve Allah (Celle Celelüh)’ı anmak için ve­rilen dilini, müminlerin aleyhinde kullanmamak için yemin etmelidir.

Ey iman edenler! Hiç bir kişi veya topluluk, başka bir top­lumu küçümseyip alay etmesin; her zaman şu ihtimali düşünsünler. Belki o beğenmedikleri insanlar, Allah katında kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Aynı şekilde bir takım kadınlar da baş­ka bir topluma mensup olan kadınlar hakkında dedikodu yapıp onlarla alay etmesinler! Belki o küçüksedikleri kadınlar ken­dilerinden daha hayırlıdırlar. Meşru eleştiri sınırlarını aşıp birbirinizi kırıcı sözlerle ayıplamayın, birbirinizi küçük düşürücü (kötü) lâkablarla ça­ğırmayın! Mümin kardeşini aşağılayan, aslında kendi günahkârlığını ilan etmiş olur. Hâlbuki İmanla şeref ve üstünlük kazandıktan sonra fâsıklık ismi ile günahla anılmak ne kötüdür! Artık kim bu kötü amelinden vazgeçerek tevbe ederse günahları bağışlanacaktır. Kim de tevbe etmekten kaçınırsa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!” (Hucurât: 49/11)

Elmalılı M. Hamdi Yazır ayet-i kerimenin tefsirinde şu tespitlerde bulunur: “Bu yasaklamanın sebebi so­rulmak istenilirse her mümin şöyle inanmalıdır: Ola­bilir ki; eğlenilen, Allah yanında o eğlenenden daha hayırlı olur. Çünkü insanlar yalnız görülebilen halleri bilebilirler, iç yüzünde gizli yönleri bilemezler. Allah (Celle Celelühü) yanında tartı tutacak olan ise vicdanların ihlâsı, kalplerin takvasıdır. İnsanın ilmi ise onun Allah (Celle Celelühü) yanındaki tartısını tartmağa, iki kalbin gizli meyilleri­ni ölçmeye yeterli değildir. Onun için kimse dış görü­nüşe bakıp da gözünün kestiğini horlamaya, eğlen­meye cür'et etmesin, eğer Allah (Celle Celelühü) yanında vakarlı, saygılı olan bir şahsa, hakaret etmiş olursa nefsine ne büyük zulmetmiş olur.



Lemz, dil ile yaralamak, ayıplamak, kötülemek ve yermektir. Burada iki mânâ vardır ki ikisi de doğru­dur: Birincisi, müminlerin hepsi bir nefis gibi oldukla­rından bir mümini ayıplayan kendi nefsini ayıplamış gibi olur. İkincisi de ayıplanacak şey yapan kimse, ken­di nefsini ayıplamış olur. Birinciye göre mânâ: Mü­minleri ayıplamayın, kötüleme ve yerme yapmayın ki kendi nefsinizi ayıplamış olursunuz. İkinciye göre mânâ: Bir mümini, eğlenmek gibi ayıplanacak, ken­dinize leke olacak şeyler yapmayın ki kendinizi ayıp­lamış, lekelemiş olmayasınız demektir. Birinci mânâ kardeşlik noktasından daha samimi, ikinci mânâ izzet-i nefis, şeref açısından daha temiz ve güzeldir.”

Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh) gıybetin ne kadar çirkin olduğunu, şöyle ifade etmektedir: “Ey iman edenler! Zannın pek ço­ğundan ve çokça zannetmekten ayrıca her zannettiğine tâbi olmaktan kaçının. Çün­kü zannın bir kısmı günahtır. Günah olan zan, asılsız tahminlere, evhamlara dayana­rak insanları suçlamak veya cezalandırmaya kalkış-maktır. O hâlde, ne kadar çok zanla hareket ederseniz, yanılıp günaha girme ihtimaliniz de o derece artacaktır. Bir de, evleneceği kişinin durumunu araştırma veya büyük suçluları takip etme gibi meşru bir sebebe dayanmadıkça, birbirinizin mahrem yönlerini araştırma­yın ve olası bir haksızlığı engellemek ama­cıyla evlilik, iş ortaklığı ve benzen konular­da taraflara Önbilgi vererek uyarma veya şahitlik yapma durumu hariç, lüzumsuz yere insanların kusurlarını sayıp dökerek birbirinizi arkadan çekiştirmeyin. Hiçbi­riniz, bir başkasının arkasından onun hoş­lanmayacağı sözler söylemesin. İçinizden hanginiz, ölmüş kardeşinin etini yemek­ten hoşlanır? İşte bundan tiksindiniz değil mi? Oysa gıybet, bundan daha tiksin­ti verici bir günahtır! Öyleyse, Allah’tan gelen ilkeleri çiğnememe konusunda son derece titiz ve dikkatli davranın, dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek kötülüğün her çeşidinden sakının! Allah'ın rahmetinden de hiçbir zaman ümidinizi kesmeyin! Doğ­rusu Allah, içtenlikle yapılan bütün tövbeleri kabul edendir, çok ama çok merha­metlidir.” (Hucurât:49/12)

Bu ayetin nüzul sebebi olarak şu hadise rivayet edilir: Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz sefere çıktığında muh­taç durumda olan bir sahabeyi durumu iyi olan iki ki­şinin yanına verir ve bu kişi de diğer iki kişinin hiz­metini görürdü. Selman-ı Farisi’yi de bu şekilde sa­habeden iki zatın yanına vermişti. Onlara hizmet ediyor ve yemeklerini yapıyordu. Bir gün uyuyakal­dığı için herhangi bir şey hazırlayamamıştı. Onlar da kendisini katık istemek için Efendimize gönder­diler. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz onu Hz. Üsame (Radıyallâhu Anh)’ye gönderdi. Selman (Radıyallâhu Anh) gidip Üsame’den katık İste­yince olmadığını söyleyerek onu eli boş gönderdi. Hz. Selman geri dönüp durumu haber verince o iki zat Hz. Üsame için ‘Onun yanında bir şeyler var­dı fakat cimrilik etti’ dediler. Sonra Hz. Selman (Radıyallâhu Anh)’ı yiye­cek bir şeyler bulması için başkalarının yanına gön­derdiler. Fakat, Hz. Selman bütün gayretine rağmen bir şey bulamamış ve eli boş dönmüştü. Bunun üze­rine o iki zat Hz. Selman (Radıyallâhu Anh)’ı ‘Şayet biz Selman’ı Sumeyha kuyusuna gönder-sek, onun suyu dahi yerin dibi­ne çekilir’ diyerek çekiştirdiler, Derken bir süre son­ra bu iki zat Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)’in huzuruna vardılar. İki Cihan Güneşi kendilerine “Niçin ben sizin ağızlarınızda et yeşilliği görüyorum? buyuruncaonlar. Yemin ederiz biz bugün ne et, ne de başka bir şey ye­dik!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz: “Sız (her ne kadar farkında olmasa­nız da) Selman’ın ve Üsame’nin etini yiyip durdu­nuz” buyurdu. (Zemahşeri, keşşaf: 4/377; Ebü’s-Suud, Tefsir: 8/122)

Elmalılı M, Hamdi Yazır ayet-i kerimenin tefsirinde ise şu tesbit-lerde bulunur: Zan, İhtimal üzere bir hü­küm olduğundan bir kısmı hakka hiç isabet etmez, etmeyince de başkasının hakkına ait hususta o şekil­de aleyhine hüküm bühtan ve iftira ve bundan dola­yı bir vebal olur. Özellikle zannın kaynağı yalnız nef­si işler olduğu zaman hata daha büyük olur. Zannın bazısı günah ve vebal olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için tedbirli davranmak ve han­gi çeşit zandan olduğunu düşünebilmek üzere onun birçoğundan sakınmak gerekir. Yasaklanan çir­kinliklerden birçoğu da böyle zanlardan ortaya çıkar. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) buyurmuştur ki: “Allah Teâlâ (Celle Celelühü) müslümandan kanını ve ırzını ve kendisine kötü zanda bulunulmasını haram kılmıştır.” İşte bu âyet de bu mânâda indiril-miştir. Ve hepsinin değil, bazı zannın günah olduğu açıkça ortaya konulmuştur.

Sakınılması vacip olan zannı diğerinden ayıracak olan ayırıcı özelliğe gelince: Açıkta bir sebebi ve doğ­ru bir işareti bulunmayan zan haramdır, kaçınmak gerekir. Bundan dolayı bilinmeyen bir adama iyi zan vacip olmasa bile kötü zan da caiz olmaz. Fakat fısk ve fücur ile tanınan kimselere kötü zan haram olmaz. Bununla beraber: Tecessüs de etmeyin, yani mümin­lerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve işaretler el­de ederek zan ve yakın meydana getireceğiz diye ca­sus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da açık olanı tutun, Allah (Celle Celelühü)nın örttüğünü örtün,

Bir Hadis-i Şerifte şöyle rivayet edilmiştir: “Müs­lümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira her kim müslümanların ayıplarını araştırırsa Allah Teâlâ (Celle Celelühü) da onun ayıbını takip eder, nihayet onu evinin içinde de olsa rezil ve rüsvay eder.” Riva­yet edilir ki: Hz. Ömer (Radıyallâhu Anh) Medine’de geceleyin kara­kol gezerdi, bir gece bir evde şarkı söyleyen bir ada­mın sesini işitti, duvardan aştı içeri girdi, baktı ki ya­nında bir kadın, bir de şarap var, “ey Allah (Celle Celelüh)’ın düş­manı” dedi: Sen günah işleyeceksin de Allah (Celle Celelühü) seni muhakkak örtecek mi sandın? Adam, “sen de ace­le etme ey müminlerin emiri!” dedi: Ben bir günah iş­ledim ise sen üç konuda günah işledin: Allah Teâlâ eksikleri araştırmayın (Hucurât: 49/12) bu­yurdu, sen gizliliği araştırdın, Allah Teâlâ (Celle Celelühü): “O halde evlere herkes gibi ön kapılarından giriniz(Bakara: 2/189) bu­yurdu. Sen duvardan aştın, Allah Teâlâ (Celle Celelühü) “Kendi eviniz­den başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin.” (Nur: 24/27) bu­yurdu. Sen benim üzerime izinsiz girdin. Bunun üze­rine Hz. Ömer (Radıyallâhu Anh), “nasıl şimdi sizi affedersem, sizde hayır var mı? Yani sen de beni affeder, tevbe eder misin?” dedi, o da “evet”, dedi, bu şekilde bıraktı, çıktı.

Gıybet bir kimsenin arkasından hoşlanmayaca­ğı bir şey söylemektir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)buyur­muştur ki: Bilir misiniz gıybet nedir? “Allah (Celle Celelühü) ve Resulü daha iyi bilir’dediler. Kardeşini, hoşlanma­yacağı bir şeyle anmandır buyurdu. Ya söylediğim kardeşimde varsa? denildi. Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun ve eğer onda yoksa o vakit ona iftira etmiş olursun buyurdu ki bu, Müs­lim, Ebu Davûd, Tirmizî, Nesaî ve diğerlerinde geç­miştir.” (M,Hamdi Yazır)

Şehid Seyyid Kutup ise, şu tesbitlerde bulunur: “İnsanların haysi-yetlerini, haklarını, özgürlüklerini ve şereflerini korumada bu ayetin ulaştığı boyuta hangi sistem ulaşabilir? Acaba demokrasi, özgürlük ve in­san haklarını korumada gözleri kamaştıran en güzel ülkenin bu uğurda varmış olduğu son nokta, Kur’an-ı Kerimin iman edenlere bu çağırışı yanında hangi seviyeye ulaşabilir? Nitekim İslâm toplumu gerçek­ten bu prensip üzerine kurulmuş ve bu toplum bu prensibi önce vicdanında gerçekleştirmiş sonra da hayata geçirmiştir,

Ebu Davut anlatır: Bize Ebu Şeybe oğlu Ebu Bekir, ona da Mua-viye, ona A’meş Vehb’in oğlu Zeyd (Radıyallâhu Anh)’den naklederek haber verir: Bir adam İbni Mesud (Radıyallâhu Anh)’a getiri­lir. Ona:“Şu adam filancadır. Sakalından şarap damlı­yor” derler. İbni Mesud der ki: “Bizlere, başkalarının kusurunu araştırmak yasak edildi. Eğer bir kişi su­çunu açığa vurursa onu cezalandırabiliriz.” Mücahid Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın ayeti­ni, “sizler için açığa çıkanı alın, Allah (Celle Celelüh)’ın örttüklerini bırakın demektir” diye açıklar.” (Seyyid Kutup)

Dil, insanın dünyasını anlamlandırdığı gibi uhrevi hayatında kendi-sine Cennet kapılarını açan, Ce­hennem kapılarını kapatan bir güçtür. Nitekim Al­lah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) bu hakikati dile getirirken: “Kul, Allah (Celle Celelüh)’ın hoşnut olduğu bir sözü söyler, fakat onunla Allah (Celle Celelüh)’ın rızasını kazanacağı hiç aklına gelmez. Hâlbuki Allah (Celle Celelühü) o söz sebebiyle, ken­disine kavuştuğu kıyamet gününe kadar o kimse­den hoşnut olur. Ve Kul, Allah (Celle Celelüh)ın hoşnut ol­duğu bir sözü önemsemeksizin söyleyi-verir de Al­lah (Celle Celelüh.) onun derecesini yüceltir” müjdelerini vermiş. Buna mukabil konuştuğu şeylerin ucunun nereye varacağını kestiremeyen veya böyle bir hassasiyet taşımayan kişileri de; “Bir kul da Allah (Celle Celelüh)’ın gaza­bını gerektiren bir söz söyler fakat o sözün kendi­sini Allah (Celle Celelüh) gazabına çarptıracağını düşünmez. Oysa Allah (Celle Celelüh), o kimseye söylediği kötü söz sebebiyle kendisine kavuşacağı kıyamet gününe kadar gazap eder. Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden Cehennemin, do­ğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gi­der. Ve “... Bir kul Allah (Celle Celelüh)’ın gazabını gerektiren bir sözü hiç önemsemeksizin söyleyi-verir de Allah (Celle Celelüh) onu bu sözü sebebiyle cehennemin dibine a­tar cümleleriyle ikaz etmiş ve insanın ağzından çıkacak sözleri önce kalp kulağına duyurması gerekti­ğini hatırlatmıştır.” (Muvatta Kelam 5; Tirmizi züht 12; İbni mace fiten 12)

Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) “Kim bana iki çenesi ara­sındaki (dili) ile iki budu arasındaki (tenasül) uz­vunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sö­zü veririm ve Allah (Celle Celelühü) kimi, iki çenesi ve iki bu­du arasındakinin şerrinden korursa, o kişi cennete girer” demiş, müminlerden özellikle bu iki ko­nuda teminat istemiştir. Müminler bu hususlar­da Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)’e sadık kalabilirlerse O da mah­şer günü onlara yardımcı olacak ve ellerin-den tutup Allah (Celle Celelüh)’ın izniyle onları Cennete götürecek­tir. (Buhari Rikak: 23, Tirmizi Züht: 61)

Eskiler “Üslub-u beyan, aynıyla insan” derlerdi. İnsanın konuş-ması, onun karakteri ve iç dünyası adı­na önemli ipuçları verir. Kalpte hikmet varsa üslup hakimane olur, kalpte zulmet varsa üslup çirkin, kı­rıcı ve itici olur. Kalbini temiz tutamayanların dille­ri nezih olmaz. Kalbini zikrullah ile cilalayan kişilerin lisanlarından hikmet damlaları dökülür. Kalbini suizanlar, gıybetler ve daha bilmem ne bela nifak dü­şünceleri işgal etmiş kişilerin ise dillerinden zehir akar.

Rivayete göre bir zaman Davud (Aleyhisselam), Hz. Lokman (Aleyhisselam)’dan bir koyun kesip en iyi yerinden iki parça et getirmesini istemiş; Hazreti Lokman (Aleyhisselam) da kendisine hayvanın dilini ve yüreğini getirmişti. Bir süre sonra bu defa hayvanın en kötü yerinden iki parça et ge­tirmesini istemiş, o da tekrar dilini ve yüreğini getir­mişti. Hazreti Davud (Aleyhisselam) niçin diye sorunca, Lokman (Aleyhisselam) şöyle bir izah yapmıştı: Bu ikisi iyi olursa, bunlardan daha iyisi, kötü olursa da bunlardan daha kötüsü ol­maz. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Selem): “Allah (Celle Celelühü)’a ve ahiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” buyurmuşlardır. (Buhari Edep31,85, rikak 23)

İslâmi ölçüler içinde ideal müminin bariz vasıfla­rından biri etrafına emniyet ve güven telkin etmesi, gerek sözlü ve gerekse fiili hiç kimseye zarar verme­den selamet içinde yaşamasıdır. 8u kıvamda bir mü­minle oturan insan, arkasını dönüp gidince gözü arka­da kalmaz. Sırtını döndüğü bu kâmil müminin kendisi­ni gıybet etmeyeceğinden ve dahî gıybetinin yapılma­sına izin vermeyeceğinden emindir. Dilini ve elini meş­ru dairede kullanan ve başkalarının hukukuna teca­vüz etmekten geri duran kişi, kâmil mümindir. Böyle insanlardan gerek vicahi ve gerekse gıyabi herhan­gi bir zarar gelmez. Bu seviyeyi yakalamış bir mümin kendi haysiyetine ve şerefine düşkün olduğu kadar kardeşlerinin ve dostlarının haysiyetine de bir o ka­dar düşkündür.

Hz. Aişe (radıyallahu anha) annemiz, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)’e bir gün Safiyye annemizin kısalığından bahsedince Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) onu ikaz etmiş ve şöyle demiştir: “Öy­le bir laf ettin ki şayet o söz denize karışsaydı onun suyunu bozardı.” (Ebu Davud, edeb 35)

Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe (radıyallahu anha) başından geçen şu olayı aktarır: Sakın kimseyi gıybet etmeyin!

Ben bir defasında Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)’in yanında bir kadın için “Bu ne uzun etekli bir kadındır! Deyince Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) bana Tükür! Dedi. Ben de bir et parçası tükürmüştüm.” (İbn Ebi’d Dünya, es- Samt ve Adabu’l- Lisan 1/138)

Hz. Cabir (Radıyallâhu Anh) konumuzla ilgili olarak başından geçen mühim bir hatırayı aktarıyor; Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) ile birlikte olduğumuz sırada ortalığı çok ağır bir leş kokusu sardı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi Ve Selem): Bu kokunun ne olduğunu biliyor musunuz? diye sor­du ve ardından kendisi cevapladı: “Bu, mü’mınleri gıybet edenlerin kokusudur.” (Ahmed b.Hambel, el-Müsned, 3/351)

Birbirine sahip çıkmayan, yırtıklarını yamama­yan bir toplumun şahsı manevisini oluşturan blok­lar arasında ağır gedikler açılması ve böyle bir bün­yenin kısa zamanda eskiyip partallaşması mukad­derdir. Müminler birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi­dir. Şayet bu tuğlalar birbirine destek çıkmaz, omuz omuza vermezse aralarda çatlaklar oluşur, bir zaman sonra da koca İslâm binası ciddi tehlikelerle karşı kar­şıya gelebilir. Binaenaleyh her bir mümin, kardeşinin hukukunu muhafaza etmeli, onun hakkında ileri ge­ri konuşanlara fırsat vermemeli ve tavrını baştan bel­li etmelidir.

Unutulmamalıdır ki mü’minde bulunması gere­ken temel ahlâki özelliklerden bir tanesi boş sözlere ve boş işlere iltifat etmemek, vaktini Allah (Celle Celelüh)’ın is­tediği çizgide değerlendirmektir.

Tamamen dünyalık mevzuların konuşulduğu, kahkahaların gırla gittiği ve insanların gıybetinin yapıldığı meclisler Allah (Celle Celelüh) ’ın rahmetinden uzak­tır, böyle meclislere ne melaike-i kiram ne de ruha­niler misafir olur. Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh), müminlerin bu türlü meclislerden uzak durmaları gerektiğini, “Onlar, boş ve çirkin bir söz işittikleri zaman Müslüman’a yakışan edepli ve onurlu bir tavırla oradan uzaklaşırlar. Kendilerine insafsızca sataşan kimselere yüz çevirirler ve derler ki: Bizim yaptığımız işlerin sorumluluğu bize, sizin yaptığınız işlerin sorumluluğu da size aittir. Size selâm olsun!Sizin sataşmalarınıza cevap verecek değiliz. Çünkü iman ve teslimiyetten yoksun câhillerle arkadaş edinmek iste­meyiz derler.” (Kasas Sûresi; 28/55) ve Müminler, O kimseler ki onlar boş şeylerden söz ve işlerden yüz çeviricidirler.” (Müminûn:23/3) gibi tem­bihlerle dile getirmektedir.

İslâm’ın bize öğrettiği kulluk bilinci böyledir fa­kat bazı “arsız” insanlar akşam işledikleri günahları gündüz halk ortasında, ekranlarda veya gazete say­falarında ballandıra ballandıra anlatmakta ve işlemiş oldukları kötülükleri sanki normalmiş gibi topluma sirayet ettirmeye çalışmaktadırlar. Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) böyle davra-nan insanların Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh)’ın rahmetinden mahrum kalacağını şöyle ifade eder: “İşlediği günahları açığa vuranlar hariç ümmetimin tama­mı affa mazhardır. Bir adamın gece kötü bir iş ya­pıp Allah (Celle Celelühü) o kötülüğü örttüğü halde sabahle­yin kalkıp Ey falan, dün gece ben şöyle şöyle yap­tım diyerek başkasına ifşa etmesi günahını açığa vurmaktır. Rabbi onun kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirir ama o Allah (Celle Celelüh)’ın setrettiğini ilan ederek sabahlar.”

Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimize atfedilen sözlerin birin­de “Yüzünden hayâ perdesini sıyıran kişinin gıybe­ti, gıybet değildir denirken diğerinde de, Fâdre (açıktan günah işleyen kişiye) saygı ve hürmet gös­termeyin! İşlediği kötülükleri dile getirin ki insan­lar ondan sakınsınlar.” (Tebarani, Mu’cemu’s- Sağır 1/357) tavsiyesi yapılmakta ve böy­le kişilerin işlemiş oldukları ve başkalarıyla paylaştık­ları günahları hakkında konuşmanın gıybet sayılma­yacağı ifade edilmiş olmaktadır.

Cenab-ı Hakk; “Ey Mü’minler! Ayetlerimiz hakkında çirkin ve alaycı ifadelerle konuşmaya dalan kimselerle karşılaştığın zaman, onlar başka bir konuya geçinceye kadar, şayet bir zorlama söz konusu değilse, onların yanında durma! Eğer şeytan yapman gereğini sana unuttura-cak olursa, bu uyarıyı hatırlar hatırlamaz, o zalim topluluk ile birlikte oturma! Onların meclisini derhal terk et.” (En'âm:6/68) diye Efendimizin şahsında bütün müminlere çağrı­da bulunuyor ve yanlışta ısrar etmenin bir anlamı­nın bulunmadığını tebliğ ediyor. Yine Sekar denilen Cehen-nem’e giren mücrimlere:“Çünkü zâlimler cehenneme yuvar­lanırken, onlar cennetlerde, huzur ve esenlik içinde olacaklar. O zaman Allah, mü’minlere, cehen­nemde azap çekenlerin hâlini gösterecek. Mü’minler, suçlulara hayretle soracaklar: Sizi Sekar denilen bu çılgın ateşe sürükleyen nedir? Çünkü biz, diye cevap verecekler, namaz kılanlardan değildik! Türlü bahanelerle namazı terk ederdik. Bedenî ve bireysel hayatımızda Allah'ın tek rab ve ilâh oluşuna teslim olmazdık ve hak ile bâtılın mücâdelesinde mü’minler safında yerimizi almazdık! Bunun doğal sonucu olarak tamamen lüks ve sefahate dalar, yoksullar doyurmazdık. Ekonomik ve toplumsa kulluğa aldırış etmezdik! Böylece, boş şeylere dalan diğer günahkârlarla birlikte, dünyanın aldatıcı zevklerine dalıp giderdik. Sonunda, yaşadığımız hayat tarzı inancımızı da şekillendirdi; böylece biz. Hesap Gününü de yalanlar hâle geldik! İşte böyle, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp giderken, nihayet ölüm denen gerçek, hiç beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkıverdi! Artık hiç kimse o zâlimlerin kurtu­luşu İçin Allah katında aracılık yapamaya­cak, hiçbir şefaatçinin şefaati onlara fayda vermeyecektir! O hâlde, onlara ne oluyor ki, bun­ca öğüt ve uyarılardan yüz çeviriyorlar?” (Müddesir: 74/40-47) der ve suçlarını itiraf ederler. Evet, onların dünyada iken İşledikleri ve Cehennem’e girmelerine sebep olan önemli bir cürümleri de meclislerinde batıl iş ve söz­lere dalmaları, sohbetlerini gıybet, iftira, istihza vb. kâfir sıfatlarıyla süslemeleridir.

Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem): “İnsan, arkadaşının dini üze­redir. Öyleyse her biriniz kimlerle arkadaşlık kur­duğuna dikkat etsin!” diyerek bizlere arkadaş ve dost seçiminde son derece dikkatli olmamız gerek­tiğini hatırlatır. İnsan arkadaşlarını Allah (Celle Celelüh)’a yakın olan insanlardan seçmeli ki onlar dünya ve ahirette kendisine sahip çıksınlar.

Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem): “Her duyduğu şeyi (tahkik etmeden) ulu orta konuşup nakletmesi kişiye yalan olarak yeter,” (Müslim, Mukaddime 5) derken bize çok önemli bir ikazda bu­lunuyor. Duyduğumuz ve gördüğümüz her şeyi dili­mize dolamak ciddi anlamda bir günahtır ve kişinin manevi latifelerini ölüm sürecine sokan tehlikeli bir illettir.

Dilimiz yerinde duramıyor ille de konuşmak istiyorsa Allah (Celle Celelüh)’ın zikriyle meşgul olsun, Kur’an okusun, kalp ve ruhi hayatımız adına bize yeni ufuk­lar açan kitapların mütalaasıyla iştigal etsin ki boş iş­lere, dedikodulara, suizanlara ve gıybetlere vakti kal­masın.

Her ne konuşuyorsak ve her ne yapıyorsak Al­lah (Celle Celelüh)’m haberdar olduğu gerçeğini de hiçbir za­man hatırdan çıkarmamalı. “Allah’ın, göklerde ne var, yerde ne var, her şeyden haberdar olduğunu bilmez misin? Ve yine bilmez misin ki,ne zaman üç kişi bir ara­ya gelip gizlice fısıldaşsalar, dördüncüle­ri mutlaka Allah’tır. Beş kişi olsalar al­tıncıları mutlaka yine Allah’tır. Bundan ister da­ha az, ister daha çok da olsalar, her yerde ve her zaman Allah onlarla beraberdir. Böylece Allah, onların bütün yaptıklarını kayda geçirmektedir. Sonrada Hesap Günü gelip çatçınca yaptıkları her şeyi onlara bildirecek ve hak ettikleri karşılığı onlara tam olarak verecektir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi tam olarak bilmektedir.” (Mücâdele: 58/7) meâl-i şerifinde zikredildiği üzere Cenab-ı Hakk (Celle Celelühü) hep bizimle beraberdir ve kı­yamet günü her şeyin kaydedildiği defterler bizlere arz edilecek, yaptıklarımızla, söylediklerimizle yüzle­şerek hesap verme durumunda kalacağız.

Dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus da toplantı ve istişarelerde gıybete asla yer vermemek­tir. Her ne olursa olsun ve hangi masum kılıf içinde takdim edilirse edilsin gıybet, gıybettir.

Gıybetin ferdi ve içtimai zararlarının yanında, ahirette değişik şekillerde kulun karşısına çıkacak ce­zaları da vardır. Bu konuda Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem)’nden bize intikal eden muhtelif haberler var. Resûlulah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendi­miz Miraç yolculuğunda yüzlerini ve göğüslerini ba­kır tırnaklarıyla tırmalayan bir takım insanlarla karşı­laşmış ve bu kimselerin kim olduğunu Hz. Cebrail’e sormuştur. “O da söz konusu kişilerin gıybet ederek insanların etini yiyen ve onların namus ve şerefleri hakkında ileri geri konuşan kişiler olduklarını haber verir.” (Ebu Davud, edeb 35)

Yine Hz. Bera (Radıyallâhu Anh)’nın haber verdiğine göre Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) bir öğle namazı sonrası öylesine celallenmişti ki, sesini evlerinde oturan genç kızlar bile işitmişti. Efendimiz o gün insanlara şöyle seslenmişti. “Ey dilleriyle iman edip kalpleri hakikati imana erememişler topluluğu! Müslümanları gıybet etme­yin; Onların hata ve kusurlarının peşine düşmeyin! Her kim kardeşinin kusurunu (mahremiyetini) araştırmaya kalkarsa Allah (Celle Celelüh) da onun kusurunu (mahremiyetini) araştırır. Allah (Celle Celelüh)’ın kusur araş­tırması da o kişiyi kendi evinin ortasında rezil rüsvay etmesidir.” (Ahmed b.Hambel, el-Müsned, 3/351)

Hz. Cabir (radıyallahu anh) Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) ile olan bir hatırasını şöyle nakleder;Birgün Resûlullah (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) ile beraber yürürken iki kabrin başına geldi ve kabir-dekilerin azap gördüğünü söyledi. Akabinde, “Bun­lar büyük bir günah işlediklerinden dolayı azap görmüyorlar. (Ağlayarak) Biri idrarından sakınmı­yor diğeri de insanları gıybet ediyordu' dedi. Sonra bir (veya İki) uzun hurma yaprağı getirtti. Küçük kü­çük parçalara böldürüp kabirlere diktirdi. Ardından şöyle dedi: Bunlar kurumadıkları müddetçe onla­rın azabını hafifletmeye devam edecek.” (Ebu Ya’la, el-Müsned 4/43)

Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) buyurdu ki: “Sana dinin baş­ta gelen esasını, direğini ve en yüksek zirvesini söylememi de ister misin? Ben: Memnun olurum ya Resûlallah dedim. Buyurdu ki: Dinin başta ge­len esası, İslâm (kelime-i şehadet getirmek); direği namaz, zirvesi de cihaddır. Sonra da: Sana bütün bunları gerçekleştirmeyi kolayca sağlayacak ve onları ayakta tutacak şeyi de söyleyeyim mi? de­di. Ben: Çok iyi olur ya Resûlallah dedim. Bunun üze­rine eliyle dilini tutup gösterdi ve: Şunu aleyhine olacak şeylerden uzak tut (Gereksiz yere çok konuş­ma) buyurdu. Ben (şaşkın şaşkın): Ya Resûlallah, Biz konuştuğumuz şeylerden de mesul olacak mı­yız? dedim. Buyurdu ki: Anan seni yitirsin (“Allah iyiliğini versin” veya “Allah canını almasın”) ey Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme götüren şey ağzına geleni konuşmaları değil de nedir?” (Tirmizi, iman 8)

Gıybeti yapılan kişi gıybet konusu olan hususu haber aldıysa bu durumda yapılacak şey gidip he­lallik almaktır.Zira Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem): Efendimiz şöyle bu­yururlar: “Her kim kardeşinin namus, şeref ve hay­siyetine yönelik herhangi bir haksızlık yaptı ise di­nar ve dirhemin hükmünün olmayacağı bir gün­den önce yani bugün helallik almaya baksın. Eğer (bu iş ahirete kalırsa) salih bir ameli varsa yaptığı haksızlık kadar ondan alınır, Şayet hasenatı yok­sa arkadaşının kötülüklerinden alınır, ona yükletilir.” (Buhari, mezalim 11, rikak 48)

Her sabah, bütün uzuvlar, dile yalvararak derler ki: Bizim hakkımızı gözetmekte Allah’tan kork, kötü söz söyleme, bizi ateşte yakma! Bizim dine uyup uymamamız senin sebebinledir. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğri oluruz.” 

Mümin önce düşünür, sonra konuşur. Münafık, düşünmeden konuşur.”

Kurtuluş için dilini tut, günahların için ağla!”

İnsanları Cehenneme sürükleyen dilleridir.”

Dilini tutmayan kimse, tam imana kavuşamaz.”

İnsanın hatalarının, kusurlarının çoğu dilindendir.”

Kalbi doğru olmayanın imanı, dili doğru olmayanın kalbi doğru olmaz.

Lügat imamlarından İbnü’s Sekît de şöyle der: İnsan dilinin sürçmesinden dolayı uğrayabileceği musîbete ayağının sürçmesi ile uğramaz. Zira insanın sözü başını götürebilir, hâlbuki ayağının sürçmesinden hâsıl olan yarası zamanla iyileşir.

Evet, dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür. Dil yarası, kılıç yarasından daha tesirlidir. Çünkü kılıç yarası iyileşir, ama dil yarası devam eder. Her kap, içindekini sızdırdığı gibi, insan da kalbinde olanı izhar eder ve tabiatında olan şeyin asarını gösterir. Derler ya; “Kişinin akıllı olup olmadığı sözünden, asaleti de işinden belli olur.” İnsan bir sır-ı hafidir ki, onun tercümanı lisandır.

Bediüzzaman Hazretlerinin salih amel tarifinde geçen, “manevî hukuk-u ibada tecavüz” ün biri de gıybettir. Gıybet, bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı sözler söyleyerek onu arkasından çekiştir-mektir ki, bu da salih ameli mahveden en çirkin davranışlardan ve hastalıklardan biridir. Diğer bir ifadeyle gıybet; kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir sözü, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmaktır. Gıybet, kişinin şahsı, soyu, ahlâkı, işi, dini gibi şeylerde olur. Kâmil bir mümin, ağzından çıkacak kelimeye çok dikkat etmeli, kimseyi arkasından çekiştirmemelidir. Bu hem Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh)’ın emri, hem de kâmil bir mümin olmanın gereğidir.

Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz şöyle buyur-muştur: Bir kimse yanında hakarete maruz kalan bir mümine gücü yettiği halde yardım etmezse, Allah o kimseyi kıyamet gününde insanların önünde rezil rüsyav eder.” (Taberani)

Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyamet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder.”  (İbn Ebi’d Dünya)

Diğer bir hadis-i şerifte ise; “Ey kalbiyle değil de diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa, Allah da onun kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurlarını araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil rüsvay eder.”  (Ebu Davud İbn Ebi’d Dünya) buyrulmaktadır.

Toplum hayatını muhafaza etmek ve mü’minler arasındaki kardeşlik bağını kuvvetlendirmek için İslâm dini gıybeti şiddetle yasaklamıştır. Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh) Kur’an-ı keriminde şöyle buyuruyorlar:

Her nerede olursanız olun, O Rabbiniz genel manada sonsuz ilim ve kudretiyle, özel manada ise fazl-u keremiyle, her an ve her yerde sizinle beraberdir. Unutmayın Allah yaptığınız her şeyi görmektedir ve ona göre hak ettiği karşılığı mutlaka verecektir. (Hadid:57/4)

Diğer bir ayet-i kerimede ise: “Andolsun ki, insanı biz yarattık; arzu ve ihtirâslarının ona neler fısıldadığını da çok iyi biliriz. Çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız. Öyle ki, Onun sağında ve solunda oturan iki görevli melek, yaptığı her şeyi kaydederken, Ağzından bir tek kelime çıkmaz ki, yanında kendisini gözetleyen ve söylediklerini kaydeden bir tanık hazır bulunmasın.” (Kâf: 50/16-17-18)

Başka bir ayet-i kerimede ise:Unutmayın! Mü’minler birbirle-rine düşman olmazlar, Mü’minler ancak kardeştirler. O halde mü’minler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara seyirci kalmayın, din kardeşleri-nizin arasını düzeltin. Allah’tan gelen ilkeleri çiğnememe konusunda son derece titiz ve dikkatli davranın. Mü’minlerin birlik ve beraberliğini bozup İslam toplumunu zayıflatacak her çeşit olumsuz davranıştan sakının ki, O’nun tarafından şefkat ve merhamete layık olabilesiniz.” (Hucurat: 49/10)

Ancak fasıkların, alenen günah işleyen ve isyan edenlerin arkasın-dan konuşmak gıybet olmaz. Yani onlardan gelecek zararı önlemek için onların arkasından konuşulabilir. İnsanlara tanıtılırlar.

Gösteriş, intikam hissini tatmin etmek, başkalarını küçültmek gayesiyle onlarla alay etmek, kendini büyük göstermek için başkalarının ayıplarını ve kusurlarını ortaya koymak ve kıskançlık gibi şeyler, gıybetin başlıca sebepleridir.

Gıybet insanın ibadet ederek kazandığı sevapların azalmasına ve başkasının günahlarının kendine yüklenmesine sebep olur. Rivayette vardır ki, Kıyamet günü bir kimsenin sevap defteri açılır. Ya Rabbi! Dünyadayken şu ibadetleri yapmıştım. Sayfam da bunlar yazılı değil” der. “Onlar defterinden silindi, gıybet ettiklerinin defterine yazıldı.” denilir. “Kıyamet günü bir kimsenin hasenat defteri açılır. Yapmamış olduğu ibadetlerin yazılı olduğunu görür. “Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır. buyrulur.

O halde, zahmet çekerek ve birçok sıkıntılara katlanarak yaptığı ibadetlerin sevabını gıybetle yok etmek akıllı insanın işi değildir. Evet, nasıl ateş odunu yer bitirir ise; gıybet dahi salih amelleri ve onların sevaplarını öylece yer bitirir.

Hasan-ı Basri Hazretleri, kendisini gıybet eden birisine bir tabak hurma gönderir. Bunun üzerine o adam, Hasan-ı Basri’ye gelerek; ‘Ben senin gıybetini ettiğim halde, sen bana hediye gönderdin’ deyince, Hasan-ı Barsı Hazretleri; ‘Sen bana hasenatını gönderdin, ben de ona mukabil bu hediyeyi gönderdim.’ demiştir. Bu hal, o adamın nedamet ve istiğfarına sebep olmuştur.

Abdullah İbn-i Mübarek’in yanında gıybetten bahsedilince söyle buyurmuş: “Eğer ben gıybet edecek olursam ana - babamın gıybetini ederim. Zira hasenatıma başkalarından ziyade onlar layıktır.

Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) Efendimiz şöyle buyur-maktadır: Kim bir kimsenin namusuna veya malına zulüm etmiş ise, dinar ve dirhemin (yani salih amelden başka şeyin) bulunmayacağı günden önce o kimseden helallığını alsın. Zira zulmü yapanın salih ameli varsa zulüm ettiği miktarda amelinden alınacaktır. İyi ameli yoksa bu sefer mazlumun günahlarından alınıp ona yükletilecektir.” (Taç Tercümesi, 7. Cilt, 46, 76. Hadis)

Başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyururlar: “Bir kimse için söylenen kusur onda varsa bu söz gıybet olur. Yoksa iftira olur. İkinci halde, iki katlı günah işlemiş olur. Gıybetin günahından kurtulmak için pişmanlık duymak, tövbe etmek ve gıybet ettiği kişi ile helalleşmek gerekir. Eğer pişmanlık duymadan helallik istense o zaman riya yapılmış olur ki, bu da ayrı bir günahtır.

Cenab-ı Hakk (Celle Celelüh); Hazret-i Musa (Aleyhisselam)’a;  Gıybet eden kişi tövbe edip ölse bile, cennete girenlerin en sonuncusu olur. Gıybete devam eden ve tövbe etmeden ölen kişi de cehenneme en evvel gidecektir. diye vahyetmiştir.

Evet, büyük bir hastalık olan gıybetin zararları nihayetsizdir. Evde, köyde ve şehirdeki bütün sıkıntıların ve huzursuzluğun sebebi gıybettir. Bütün insanlığı tehdit eden terör, fitne ve ihtilal gibi hadiselerin temelinde de hep gıybet gibi kötü hasletler vardır.

Hâsıl-ı kelâm deme noktasına geldiğimiz bu demde hem bir hitâm-ı misk olması hem de bugüne kadar işlediğimiz gıybet günahlarına bir İstiğfar sayılması niyetiyle yazımıza şu dua cümleleriyle son noktayı koyalım:

Ey bizlere görmek için iki göz ve gönlümüze tercüman ola­cak dil ve dudaklar ihsan eden Rabbimiz! Senden dillerimizin her zaman yalvaran diller, gönüllerimizin de her zaman haşyetle ürperen gönül-ler olmasını istiyoruz. Kalblerimizin ufkunu aç ve dilimizi doğruluğa bağla! Bizleri Senin has bahçenin kumruları eyle ve bize Seni anlatma yolunda bitmeyen bir nefes, kesilme­yen bir ses lütfet!



Ey Rabbimiz! Bizler Seni anlatmayan dilden, Seni terennüm etmeyen nağmeden Sana sığınırız. Dillerimizi hep Senin rızan yolun-da kullanmayı bize nasip et! Yalan konuşmaktan, yalancı şahitlikten, dedikodudan, gıybetten ve dilin âfeti sayılan her türlü günahtan bizi uzak eyle! Bizlere hem dillerimizi hem de gönülle­rimizi ıslah edip kötülüklerden muhafaza edebilme iradesi lütfet ve bizi Cennetinle şereflendir.

Ey Yüce Rabbimiz! Fani ömürlerimizi sohbetinle ölümsüzleş-tir! Seni anlatmayan boş lakırdıların kol gezdiği meclislerde bizi tutma! Müminlere karşı kalbimizde kin, haset ve suizan gibi kötü duyguları barındırma!Kardeşlerimizle aramızdaki uhuvvet, meved-det ve muhabbetimizi arttır! Bizi birbirimize ayna olacak kadar yürekten ve samimi kıl ve bizi gıybet gibi münafıkça bir günahtan doğunun ve batının arasını ayırdığın gibi uzaklaştır!

Ey sonsuz kerem ve merhamet sahibi Sultanımız! Olur, da ayağımız kayar dillerimiz günaha bulaşırsa hem bizi hem de gıy­bet ettiğimiz kardeşlerimizi bağışla! Bizi düştüğümüz gıybet çu­kuruna tekrar düşmekten muhafaza buyur ve hepimizi dilini tu­tup kurtulan talihli kullarından eyle! Allah’ım sen bizleri alay ve gıybet etmeyen-lerden eyle.

ÂMİN
Bu duygu ve düşüncelerle; Müşerref olduğumuz Mübarek Cumanızı en kalbî duygularımla tebrik eder, tüm Âlem-i İslam’ın kurtuluşuna vesile olması temennisiyle…, Cenab-ı Allah’tan iki cihan saadetleri niyaz ediyorum.
21- 28.12.2012, 04-11.01.2013

Hüseyin BULUT



Adres : Mevlana Çarşısı Kat:2 No: 205 42020 Karatay/KONYA

Telefax : 0332-353 21 62, GSM: 0532- 666 17 29

Web : www.cagdasaile.com, E-Mail : cagdasaile@mynet.com, hbulut42@hotmail.com






Dostları ilə paylaş:
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə