Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə1/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150

ABC Amber LIT Converter http://www.processtext.com/abclit.html

(NOT: Bu e-kitap, serinin 1.-2.-3. 4. ciltlerinin ardarda eklenmesiye oluşturulmuş “eksiksiz bir bütündür)


 
 
DÜNYA KLASİKLERİ : 13
 
DOSTOYEVSKI
Karamazov  Kardeşler
 
(cilt 1-2-3-4)
 
Rusçadan çeviren : Leyla Soykut
KARAMAZOV KARDEŞLER
DOSTOYEVSKI
Çeviri: Leyla Soykut
Dizgi: Cem Yayınevi - Aralık 1997
Baskı: Umut Matbaacılık
(0212)6370934
CEM YAYINEVİ                                
Küçükparmakkapı ipek Sok. No: 11                
80060 Beyoğlu - İSTANBUL • (0212) 243 05 50 - 243 20 23 Fak: (0212) 244 15 33
Cem Yayınevi
BEYAZİT DEVLET KÜTÜPHANESİ           
 
 
 
Karamazof kardeşler
Bir ailenin Tarihi
1
Fiyodor Pavloviç Karamazof
 
Aleksi Fiyodoroviç, feci ölümü on üç sene evvel birçok gürültülere sebep olan ve hâlâ unutulmayan, arazi sahibi “Fiyodor Pavloviç”in üçüncü oğlu idi. Çiftliklerinde hiç oturmayan bu arazi sahibi hakkında, şimdilik birkaç sözle bazı izahat verecek ve asıl mütaleamı daha sonraya bırakacağım.
Bu Fiyodor Pavloviç, bozuk ahlâkı, istidatsız, fakat kendi menfaatleri bahsinde garip bir zekâ eseri gösteren tipte bir adamdı. Hemen hiç denecek bir sermayesizlikle işe giriştiği halde, öldüğü vakit birkaç yüz bin çil ruble bırakmıştı. Bu servet, onu, vilâyetimizin en zirzop mahlûku olmaktan kurtaramamıştı. Zirzop diyorum, ama, bu hiç de ahmak demek değildir. Çünkü bu tipteki adamlar zeki, hilekâr olurlar ve bu hassa, onlarda muhite mahsus millî bir hususiyet gibi düşünülebilir.
İki defa evlenmiş ve üç oğlu olmuştu. Büyüğü Dimitri ilk karısındandı. “İvan”la “Aleksi” ikinciden.. İlk karısı vilayetimizin en asîl ailesi “Miyusov” gillerin kızıydı. Oldukça da zengindiler, geniş arazileri vardı. Dolgun çeyizli, güzel, uyanık, bilgili, zarif bir kız, bu münasebetsiz ve çılgın şöhretli herifle nasıl evlenmeye razı olmuştu?...
Bu meseleyi uzun uzadıya izaha kalkışmayı faydalı bulmuyorum. İki nesil evvel mensup romantik bir genç kız tanımıştım ki, uzun yıllar, pek âlâ evlenebileceği bir adamı gizli gizli sevdikten sonra, izdivacı imkânsız gösterecek kuruntulara kapılmıştı. Uydurduğu bu teessür öyle bir hal aldı ki, fırtınalı bir gecede korkunç bir uçurumdan hızlı akan derin bir ırmağa kendini atarak öldü. Onun cellâdı muhayyilesiydi ve bu feci işi, sırf “Şekspir”in “Öfelya”sına benzetmek için yapmıştı. Eğer, o uçurum bu kadar dik ve keskin kayalıklı olmasaydı, yahut ırmak daha adî, daha gösterişsiz bir kıyı ile kuşatılmış bulunsaydı, kızcağız, intiha etmeyecekti. Bahsettiğim vak’a uydurma değil, olmuş bir gerçektir ve son iki üç nesil arasında bu gibi şeyleri görenler çoktur...
İşte “Adelâyid Miyusov”un verdiği acayip kararda da böyle yabancı bir tesirin izi görülebilirdi.
Kızcağız, belki böylelikle hürriyetini, başına buyrukluğunu ispat etmek istemiş, cemiyet nüfuzuna karşı koymak, ailesinin tahakkümünü çiğnemek hevesine kapılmıştı.
Uyanık muhayyilesi, herkesin zirzop, çanak yalayıcı diye tanıdığı bir adamı, süslemiş, alımlı bir hale koymuştu.
Maceranın, bir kaçırma ile başlaması ise, “Adelâyid İvanovna”yı sevinç delisi etmeye yetmişti. Fiyodor Pavloviç’in vaziyeti de böyle bir harekete müsaitti. O, ne pahasına olursa olsun, hayatına bir istikamet vermek zorunda idi. Asîl bir ailenin içine girmek ve dolgun bir çeyize konmak onun arayıp da bulamadığı şeydi. Aşk meselesine gelince, kız pek güzel olmakla beraber bu, iki taraf için de mevzuubahs değildi.
Lâtif cinse karşı, bütün ömrünce bitmez tükenmez bir iptilâ taşıyan, her eteğin peşinde birkaç adım sürüklenen “Fiyodor Pavloviç”in üstünde bu taze büyük bir tesir bırakmadı.
Adelâyid İvanovna, çok geçmeden kocasına karşı nefretten başka hiçbir his beslemediğini anlamıştı. Bundan sonra böyle bir izdivacın neticeleri de belirmekte gecikmedi. Kızın ailesi biraz vakit geçince, kaçan kızlarını affettiler ve çeyizini de verdiler. Fakat bütün bunlara rağmen, geçimsizlik ve karı koca kavgaları hiç eksik olmadı.
İşi yakından bilenler Adelâyid İvanovna’nın Fiyodor Pavloviç’ten çok daha asilâne hareket ettiğini söylerler. Yirmi beş bin rublelik drahomayı deve yapan kocasına kadın, bir kere olsun ondan bahsetmemişti.
Fiyodor, bu paradan başka, yine kıza çeyiz olarak verilen bir çiftlik ile güzel bir köşkü de resmen kendi üstüne bildirmesini istiyordu. Bu işte o kadar ısrar ediyordu ki, bu dilencilikten şiddetle tiksinen genç kadın, hiç şüphesiz onu da verecekti. Bereket versin ki, kız tarafı, işi vaktinde haber alarak bu yeni soygunculuğu önlediler.
Söylendiğine göre, karı koca, sık sık kavga ederler ve hattâ dövüşürlermiş. Asıl tuhafı şu ki, dövüşe, gözü kızınca dünyayı görmeyen bu sert, hiddetli ve şaşılacak derecede kuvvetli kadın başlarmış. Nihayet üç yaşındaki “Mitiya”yı kocasının kolları arasına bırakarak, açlıktan nefesi kokan bir seminer talebesine kaçtı.
Fiyodor, yalnız kalınca, ilk işi evinde bir harem kurarak içki âlemlerine dalmak olmuştu. Arada sırada kazalarda dolaşır, her önüne gelene karısının kaçışından sızlanır ve evlilik hayatlarına dair açık saçık şeyler anlatırdı.
Bu anlatışı öyle renkli bir dille yapardı ki, dinleyenler, onun aldatılmış koca rolüne çıkmaktan zevk aldığına hükmediyorlardı. Hattâ bazan ona:
-Şikâyetlerine rağmen bu işten memnun olduğun anlaşılıyor Pavloviç!
Diyenler bile oluyordu.
Bazıları da, düştüğü gülünç vaziyeti anlamazlıktan gelerek, herkesi güldürmekle eğlendiğini söylerlerdi. Kimbilir, belki de bütün bunlar büyük bir saffetin mahsulü idi. Nihayet kaçan karısının izini bulmaya muvaffak oldu. Adelâyid, Petresburg’da idi. Fiyodor harıl harıl yolculuk hazırlıkları yapıyordu. Niçin hazırlanıyor? Ne yapmaya niyetleniyordu... Bunu kendisi de pek bilmiyordu. Belki hakikaten bir yolculuğu çıkacaktı. Fakat bir kere bu kararı verince, artık kendisinde adamakıllı sarhoş olmak hakkını gördü. Bu sırada karısının ailesi, zavallı kızlarının Petresburg’da tifo hummasından ansızın öldüğünü haber aldılar. Bu ölümün açlıktan ileri geldiğini söyleyenler de vardı.
Karısının öldüğünü haber verdikleri zaman, Fiyodor Pavloviç sarhoştu. Halkın bir kısmı onun bu haberle delicesine sevindiğini ve kollarını açarak Allah’a şükrettiğini, bir kısmı da tam tersine, çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladığını ve muhitin kendisinden nefret etmesine rağmen, acınacak bir hale düştüğünü söylüyorlardı.
İki ihtimalden belki biri, belki öteki doğrudur. Belki adamcağız, kurtuluşundan ötürü kurtarıcısına karşı bir şükran hassasiyeti göstermişti. Çünkü çok kere, en fena insanlarda bile umulmaz bir duygu derinliği, beklenmez bir saffet görülür.
 
                                                                      2
 
                       Karamazof, ilk oğlunu başından atıyor
 
Böyle bir adamın ne biçim bir baba ve nasıl bir mürebbi olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir. “Adelâyid İvanovna” dan olan çocuğunu, kadına karşı kin beslediğinden değil, sadece unuttuğundan ötürü başından atmıştı. Göz yaşları, çığlıkları ve şikâyetleriyle evi rahatsız eden “Mitiya”yı, ailenin eski emektarı “Grigori” yanına almıştı. Zaten eğer, o alaka gösterip de çocuğa bakmasa, zavallının çamaşırlarını bile değiştiren kimse olmayacaktı.
Yavrunun büyük babası ölmüş, Moskova’da yerleşen büyükannesi hastalanmış, teyzeleri kocaya varmışlardı. İşte bu yüzden “Mitiya”, bir seneye yakın bir zaman “Grigori”nin oturduğu pavyonda süründü. Babası arada sırada (çünkü varlığını bilmemezlikten gelemezdi) onu hatırlasa bile, sefahat ve çapkınlığına engel olmaması ve yine pavyona yollanmak için hatırladı.
Bereket versin bu sıralarda “Adelâyid”in yeğeni Paris’ten gelmişti.
Aleksandroviç Miyusov, Avrupa’da uzun zamanlar kalmış, ailesi arasında kültürünün kuvveti ve kibar tavırlarıyla tanınmış, bir adamdı. Memuriyeti zamanında Rus ve yabancı liberallerle münasebette bulunmuş ve “Prüdon”, “Bakunin” gibi meşhur şahsiyetlerle tanışmıştı.
1848 Şubatının üç şanlı gününde ihtilâlciler ile beraber barikatlara girmeye davrandığını anlatmaktan hoşlanır ve bunları gençliğinin en tatlı hatıralarından sayardı. Çok zengindi de. Büyük, geniş ve mükemmel işlenmiş arazisi, malikâneleri, tâ kazanın meşhur manastırının hudutlarına kadar dayanırdı.
Piyer Aleksandroviç, mirasa konunca, manastır papazlarıyla, bu arazideki gölde balık avlamak ve ormanlardan odun kesmek meseleleri yüzünden bitmez tükenmez davalara girişmişti. O, bu neticesiz çekişmeyi, münevver vatandaşların kiliseye ve mutaassıplara karşı bir vazifesi gibi görüyordu.
Gönlünde iyi bir hatıra olarak sakladığı zavallı “Adelâyid”in feci ölümünü ve “Mitiya” isminde bir öksüz bıraktığını öğrenince, Fiyodor Pavloviç’e karşı beslediği bütün kin ve nefrete rağmen pek üzüldü ve bunu kendine iş edindi.
Bu adamla ilk görüşmesi de bu yüzden oldu. Daha ilk cümlelerde açıkça çocuğu almak, terbiyesiyle meşgul olmak istediğini söyledi. Aleksandr, bu konuşmanın kendisinde bıraktığı intibaı uzun zaman unutamadı. Hele “Pavloviç”in çocuktan bahsederken takındığı kayıtsız tavırlara pek şaşmıştı. Bu bedbaht adam, hatta, kendi evinin bir köşesinde, unutulmuş bir evladı bulunduğundan bile habersiz görünüyordu. Onun bu hadiseyi anlatışında ne kadar mübalağa olsa da yine bir hakikat payı vardı. Piyer Aleksandr, meseleyi kestirme yoldan halletti. Çocuğun “vasi”si oldu. Anasından kalma bir evle bir parça arazisini idareye başladı. “Mitiya” da bu yalnız “yeğen” in evine yerleşti.
Miras çiftlikleri, araziyi ve emlâkı kendi üstüne geçirtecek resmî muameleyi bitirdikten sonra, Paris’e dönmek zorunda kalan Aleksandr, çocuğu Moskova’daki halasına bıraktı. Fransa iklimine ve muaşeretine alışan bu adam hele ihtilâl patlak verince, Mitiya’yı unuttu.
Moskova’daki hala, ölünce, çocuk onun evli kızlarından biri tarafından alındı. Bu suretle zavallı yavrucuk dördüncü bir göç yapmış oluyordu.
“Pavloviç”in üç oğlundan yalnız bu, reşit olduğu vakit konacağı küçük bir miras ve hür bir ömür bekleyebilirdi.
Dimitri – “Mitiya” – çocukluğu ile gençliği pek karışık ve maceralı geçmişti. Koleji bitirmeden çıktı. Oradan askerî mektebe giderek orduya girdi. Kafkasya’da döğüştü. Fakat düello ettiği için rütbesi alındı. Sonra yine verildi. Cömertçe para harcadı, borca girdi. Savuruk bir ömür sürdü. Ancak bundan sonradır ki, doğduğu yere dönerek babasıyla görüştü. Bu da yalnız malî durumunu anlamak içindi.
Zaman zaman kendisine gönderilen paralar ona az görünüyor, kendi servetini olduğundan daha fazla sanıyordu. Nihayet dört sene sonra işi kökünden halletmek üzere tekrar gelince, verilen hesapların içinden çıkamadı. Bunlar çok karışık şeylerdi ve delikanlıya sıfırı tükettiğini gösteriyordu. “Mitiya” aldatıldığındın şüpheye düştü. Korkunç bir hiddetle kendinden geçti. Romanımın birinci cildindeki hâdiseler ve bu kavga yüzündendir ki delikanlı, vak’a ile alâkadar görüldü.
Şimdi artık “Fiyodor Pavloviç”in öteki oğlundan bahsetmek ve asıllarını anlatmak zamanı gelmiştir.
 
 
                                                                                 3
                                                          Yeni evleniş ve ikinci çocuk
 
“Mitiya”yı başından savınca, Fiyodor Pavloviç, ikinci kere evlendi ve karısıyla sekiz sene beraber yaşadı. İkinci karısını, bir para için bir Yahudiyle birlikte gittiği komşu kasabadan almıştı. Bu da pek genç bir kızdı. Bu adam sarhoş, çapkın ve serseri ruhlu bir herif olduğu halde, parasını belki şerefsizce fakat her halde pek kurnazlıkla işletiyordu.
Geçmişi karanlık bir Zangoçun kızı olan “Sofiya İvanovna”, küçük yaşında öksüz kalmış ve General “Vorokov” un karısı tarafındın büyütülmüştü. Zavallı, bu hiraye altında çok ıstıraplı bir ömür sürmüş ve bir gün kendisini asmaya bile kalkmıştı. Kızın şefkatli, uysal olduğunu söyleyenler, kadının da o nisbette sinirli, mızmız ve huysuz bir cadaloz olduğunu saklamıyorlardı. Kızcağızı yeise sürükleyen de galiba bu idi.
Pavloviç; bunları öğrendikten sonra, kızı istedi. Hakkında tahkikat yaptılar, sorup soruşturdular ve nihayet reddettiler. Netice böyle çıkınca, Fiyodor, kıza kaçırma teklifinde bulundu. Zavallıcık eğer, bu musibetin ne mal olduğunu bilseydi, çektiği sıkıntıları hoş görür, razı olmazdı.
Ne yazık ki, vak’a bir başka vilayette geçiyordu. Sonra, el kapısında canından bezecek hale gelmiş on altı yaşında bir öksüzün istihbarat vasıtaları zaten ne kadarcık şeydir?.. Evlenmekle nihayet bir kapı değiştirmiş oldu. Fiyodor Pavloviç, bu defa çeyiz, drahoma namına metelik bile alamadı. Çünkü, bu rızasız evleniş generali kızdırmıştı.
Ama, bizim ayyaş, bu defa paraya pek ehemmiyet vermiyordu. Genç kızın güzelliği ve körpeliğiyle masumluğu onu tatmin etmişti. O vakte kadar kaba zevklerle geçinen “Fiyodor”: Çirkin bir gülüşle:
-Masum gözleri tâ ruhuma kadar işliyor, diyordu.
Fakat bununla beraber, onu ipten kurtarmış bir halaskar gururuyla kullanmaktan da çekinmedi. Evi, yine kahpelerle dolup boşalıyor, şehvet sahneleri ardı ardına kuruluyordu. Yalnız ailesinin ihtiyar emektarı “Grigori” hanımını müdafaa ediyor ve bu müdafaalarına bir uşak için, pek aşırı sayılacak bir hal vererek, efendisiyle kavgaya girişiyordu. Hatta bir gün eve dolan bu kaltakları kovacak kadar işi ileri vardırdı.
Ne yazık ki, yavrucağız, küçük yaştan beri çektiği yürek çarpıntısı ve korkudan, köylü kadınlarının “uğrama” dedikleri bir sinir hastalığına tutulmuştu. Bazan isteri, öyle çetinleşirdi ki, biçare kadın âdeta aklını kaybederdi.
Bununla beraber Sofiya İvanovna, biri evlenmelerinin ilk senesinde, öteki üç yıl sonra olmak üzere iki çocuk doğurmuştu. Büyüğüne İvan, küçüğüne Aleksi adlarını taktılar. Kadıncağız öldüğü vakit küçük oğlu henüz dört yaşını bitirmemişti. Fakat bütün ömrünce anasını bir rüya hatırası gibi içinde yaşattı. Anaları ölünce, çocuklar, üvey ağabeylerinin âkıbetlerine uğradılar. Yani, babaları, onları da unuttu. Bir kenara bıraktı. Onlara da yine ihtiyar “Grigori” baktı.
Analarını himaye eden, general karısı, çocukları Grigori’nin pavyonunda bulmuştu. Arada geçen sekiz sene, kadının hıncını söndürmemişti. Büyüttüğü kızın nasıl işkenceli ve rezalet, hürmetsizlik dolu bir ömür içinde yuvarlandığını öğrenince, etrafındakilere:
-Ooh olsun, Allah ona nankörlüğünün cezasını verdi.
Demişti.
“Sofiya İvanovna”nın ölümünden üç ay sonra, generalin karısı, kazamıza gelerek Pavloviç’in evine uğramıştı. Bu uğrayış yarım saatten fazla sürmedi; fakat bu zaman iyi kullanıldı. Vakit akşamdı ve Fiyodor Pavloviç, zilzurna sarhoştu. Anlattıklarına göre daha karşı karşıya gelir gelmez, kadın, ona şakırtılı iki tokat atmış, perçeminden tutarak bir aşağı, bir yukarı çekmişti. Sonra bir tek kelime söylemeden çocukların bulunduğu pavyona yollanarak onları buldu. İkisi de kirli, pasaklı idiler. Hırçın kadın bu pislikten tiksinerek ihtiyar “Grigori” ye de bir şamar aşketti ve yavruları götüreceğini söyledi.
“Grigori” mükemmel bir uşak ruhuyla bu tokatı hazmetti ve çocukları arabaya kadar götürdü. Generalin karısının önünde derin bir saygıyla eğildikten sonra:
-Allah, bu iyiliğinizin mükâfaatını versin! Dedi.
Kadın ise, Allaha ısmarladık yerine:
-Sen budalanın birisin!
Cümlesini bir başka tokat gibi savurarak uzaklaştı.
Fiyodor Pavloviç, kendine gelip de vaziyeti muhakeme edince memnun oldu. Çocukların general tarafından terbiye edilmesini resmen kabul etti ve şehre inerek yediği tokatların hikâyesiyle övünmeye başladı.
Bu vak’adan pek az zaman sonra generalin karısı öldü. Vasiyetnamesinde çocukların yetiştirilmesi için herbirine biner ruble bırakıyordu.
Bereket versin madamın mirasçısı, “Petroviç Poliyenov” adında namuslu bir mareşaldi.
Meseleyi birkaç mektupla Fiyodor’a anlattı. Fakat sarhoş herif, kat’i bir şey söylemiyor, işi savsaklamakla vakit geçiriyordu. Bunun üzerine Petroviç, kendi başına hareket ederek çocukları yanına aldı. Bilhassa uzun zamanlar ailesi arasında kalan büyüğüne karşı hususî bir sevgi besliyordu. Burada bir noktaya okuyucularımın dikkatini çekmek isterim: Daha sonraları çocuklarda inkişafını göreceğimiz asîl seciyelerin kaynağı Petroviç’tir. Onun terbiyesi sayesinde çocukların ruhunda bu iyilikler yerleşmişti.
Bu, emek yalnız terbiye sahasında kalmamış, paralarını da pek güzel irade etmişti. Öyle ki, çocuklar rüşte erdikleri zaman herbirinin iki biner rubleden fazla birikmiş harçlıkları olmuştu. Petroviç kendi kesesinden de bunlara biner ruble eklemekten çekinmemişti.
Bunların çocukluklarıyla, delikanlılık zamanlarını anlatmayacağım. Mühimce vak’alara bile dokunmayacağım.
Büyüğü İvan, sakin, kapalı idi; fakat asla küskün bir delikanlı olmamıştı. Yabancıların birer sığıntısı olduklarını pek erken anlamıştı. Söylenenlere bakılırsa, İvan daha küçük yaşında iken okumağa karşı büyük bir heves ve kabiliyet göstermişmiş.
On üç yaşında Moskova lisesine yazılmış ve hamisinin arkadaşlarından meşhur bir terbiye mütehassısının evine pansiyoner olarak yazılmıştı. Orasını bitirip üniversiteye girdiği vakit ise, artık ne hâmisi, ne de ilk mürebbisi olan Pedagogun yardımı vardı.
Çocuğun miras meselesinde bazı eksiklikler görüldüğü için resmi muamelelerin formaliteleri, işi biraz sürüncemede bırakmıştı. İşte bu yüzden delikanlı, üniversitedeki ilk iki sene epey sıkıntı çekmiş ve bir yandan derslerini takip ederken, bir yandan da hayatını kazanmak zorunda kalmıştı.
Şunu söyleyeyim ki, bütün bu yoksulluklara rağmen, İvan, hiçbir zaman babasına mektup yazarak halini açmamıştı. Buna, belki gururundan ötürü katlanmamış, belki de aklıyla, böyle bir müracaatın zaten faydasız olacağını kestirmişti.
Herne ise, İvan kimseye derdini söylemedi. Çalıştı çabaladı, ilk önce yirmi “kopek”e hususi dersler verdi. Sonra onar satırlık küçük şehir haberleri toplayıp gazetelere sattı. Bilenler, bu kısa haberciklerin zeka ve kabiliyetle hulâsa edildiklerini söylerler. Nitekim İvan bu üstünlüğü sayesindedir ki Moskova’da ve Petresburg gazete idarehanelerini dolduran binlirce üniversiteliyi geride bırakarak kendini kabul ettirmişti.
Bir kere gazeteler muhitine girince, artık oradan tahsilini bitirinceye kadar hiç ayağını kesmedi. Gittikçe yazılarına da parıltı siniyor ve edebiyat alemiyle tanışıyordu. Fakat fakülteyi bitirdiği vakit, kilise ve mezhep hakkında yazdığı bir makaleden sonradır ki, meşhur oldu. Bu makaledeki keskin görüş, zamanın ileri gelen muharrirlerinin bile takdirini kazanmıştı. İvan’ın hiç meşgul olmadığı bir mevzuda gösterdiği bu kudret herkesi alakalandırdı. Ruhanilerle birlikte, dinsizler de onu alkışlıyorlardı. Bu makalenin şöhreti, bizim kazadaki manastıra kadar yayılmış, imza sahibi tanınmıştı. Pek az sonra da makalenin sahibi, doğduğu topraklara gelmişti.
İvan, babasının yanına niçin gelmişti?.. Daha o günlerde biraz endişe ile bu suali kendi kendime sorduğumu hatırlıyorum.
O kadar feci neticeler veren bu geliş, benim için uzun zaman çözülmez bir muamma olarak kaldı. Doğrusu, İvan gibi yüksek tahsilli, derin bilgili ve mağrur bir adamın, bu kadar fena idare edilen bir eve gelmesi, anlaşılır şey değildi.
Fiyodor Pavloviç, bütün ömrünce, onu ihmal etmiş, aramamış, özlememişti. Para göndermek şöyle dursun, belki bir gün istemeye gelir diye hep içi titremişti. İş böyle olmakla beraber, işte İvan buraya gelmiş bir ay, iki ak kalmış ve babasıyla pek güzel anlaşmıştı. Buna şaşan sade ben değildim. O sıralarda Paris’ten sılaya gelen Piyer Pavloviç bile:
-Zengin malûmatı var. Yabancı bir memlekette daha şimdiden de hayatını kazanarak yaşayabilir. Burada ne yapacak?.. İçkisi yok, kumarı yok, çapkınlığı yok. Herkes biliyor ki, gelmesinin sebebi babasından para çekmek değildir, diyordu.
Evet ama, gün geçtikçe huysuz baba, oğlunun değerini anılıyor ve aralarındaki yakınlık artıyordu.
Araya zaman girince, anlaşıldı ki, İvan’ın gelişi ağabeysi “Dimitri” ye ait bir meseleden ötürüdür. Bunları öğrendikten sonra da İvan bana yine bir muamma gibi karanlık görünmekte devam etti ve gelişini izah etmek kabil olmadı.
Yalnız  ortada açıkça görünen mesele şu idi: İvan, babasıyla dargın ve davalı bulunan ağabeysi hesabına çalışıyor hissini veriyordu.
Birbirlerini çoktan beri görmemiş olan bu aile efradı ilk defa olarak birleşmiş bulunuyorlardı. Yalnız içlerinde en küçükleri olan “Aleksi” bir seneden beri kasabada oturuyordu. Bu delikanlı daha şimdiden papaz cübbesi taşıyor ve ömrünü vakfettiği kilisede yaşıyordu.
 
                                                                                 4
                                                          Üçüncü çocuk: “Aliyoşa”
 
Aliyoşa, henüz yirmisine varmıştı; ağabeyleri İvan, yirmi dördünde, Dimitri de yirmi sekizinde idiler. Şunu da söyleyeyim ki, Aliyoşa, papaz olmakla beraber mutaassıp değildi. Hatta bana kalırsa onun mistik bir ruhu da yoktu. O, sadece kendisini kin ve nefretten kurtaran kalabalık yaşayışa düşkün bir çocuktu. Manastırı sevişi, oraya bağlanışı da işte bu yüzdendi. Orada başkalarına benzemeyen bir üstün adamın bulunuşu, Aliyoşa’yi çekmeye yetmişti. O, bu veliye bütün kalbiyle bağlanmıştı.
Bu çocuğun daha beşikte iken garip haller gösterdiğini yukarıda söylemiştim.
Dört yaşında iken kaybettiği annesinin hayalini, sesinin ahengini hala bütün canlılığıyla hafızasında taşıyordu. Açık pencerelerden gün batısının yatış ışıkları giren bir akşam saati hatırlıyordu. Duvarda önünde kandil yanan bir Meryem resmi vardı. Anası diz çökmüş, hıçkırıyor, bir sinir buhranı geçirir gibi inliyordu. Aliyoşa’yi kolları arasına almıştı. Boğacak gibi sıkıyor, arada sırada mukaddes resme doğru kaldırıp yardım diliyordu. Bereket versin ki, sütnine koşup gelmiş ve onu annesinin kucağından kapıp kaçırmıştı.
Aliyoşa, annesinin o günkü halini, vecitli, cezbeli yüzünü hatırlıyordu. Fakat bunları konuşmaktan hoşlanmazdı. Gençliğinde olduğu gibi çocukluğunda da Aliyoşa sessizdi. Az söyleyişi beceriksizliğinden ve ürkekliğinden değil, kendi içini dinlemekle pek meşgul olduğundandı. Bu derunî konuşmalar içinde etrafını unutuyordu. Bununla beraber insanları pek sever, aptal olmadığı halde onlara inanırdı. Ona içinden bir ses, elâleme karışmamasını, kimse hakkında hüküm vermemesini ihtar eder dururdu. Çok kere derin bir melânkoli kaplayışı altında herşeyi hoş görürdü. Bu ruhla o, daha pek genç yaşında hiçbir şeye şaşmaz ve hiçbir şeyden korkmaz olmuştu.
Yirmi yaşına geldiği vakit, babasının evinde idi. O evde ki, bin türlü rezaletler olur, edepsizliklerin daniskası işlenirdi. Aliyoşa, bütün bu kirli çatılar altında temiz bir ruh, parpar yanan bir vicdan ve ahlâkla, altın bir yürek olarak kaldı. Pek bunaldığı zamanlar, usulca çekilir, manastıra sığınır; fakat hiç kimseye bir tek sözle olsun derdini dökmezdi.
Babası onun bu sessiz dargınlığına sinirlenir, bu harekette bir sitem havası sezerek, şüpheli şüpheli:
-Konuşmuyor ama, bu, düşünmediğini ispat etmez, derdi.
Bununla beraber, o ayyaş yürekte temiz bir aydınlık gibi Aliyoşa’nın sevgisi uyanmıştı. Vakit vakit onu karşısına alıyor, konuşuyor, sevip okşuyordu. Zaten Aliyoşa, küçüklüğünden beri herkes tarafından sevilmişti. Hissiz babası başta olmak üzere, hâmisinin, ev halkının bütün görenlerin ona kanı kaynardı.
Hâmisi nin yanında bulunduğu z amanlar, küçüktü. Kendini sevdirecek hesaplı hareketler yapamaz, hile ile gönül almayı beceremezdi. Onda sevimlilik yapma bir şey değil, bir Allah vergisi idi. Yalnız mektepte bu gönül fatihliğini yapamadı. Zavallı “Aliyoşa” cık arkadaşlarının alaylarına, hakaretlerine uğradı.
Oyundan hoşlanmaz, daha minimini iken bile tenha bir yere çekilip düşünmek, yahut kitap okumaktan zevk alırdı. Ancak koleje girdikten sonra, herkesten iltifat ve şefkat gördü. Haris değildi. Öne geçip görünmek hevesine kapılmazdı. Kimse onda bir rakip varlığı sezmediği için, her gönülde kolayca yerleşiyordu.
Aliyoşa, kin ve hınç nedir bilmezdi. Bir saat evvel uğradığı tecavüzü, bir saat sonra unutur ve kendisine fenalık edeni iyilikle karşılar, aralarında sanki hiçbir şey olmamış gibi itimatlı, sakin sesiyle konuşurdu. Arkadaşlarının anlamadıkları bir tek hali, vardı: Melekliği... Fazilet ve ahlâk temizliğini, uzlaşmaz bir titizlikle korurdu. Yanında kadınlara dair bir tek kelimenin söylenmesine tahammül edemezdi. Aksi gibi kolejde bu mevzu da lâfın tatlı tarafı idi.
Ömürlerinde hiç kadın görmemiş çocuklar, kadından bahsetmeyi, açık saçık resimlere bakmayı pek severler. Bu hal, bazan askerler arasında da kendini gösterir. Aliyoşa’nın  böyle bir yarenlik karşısında, kulaklarını tıkadığını görünce yaramaz arkadaşları, onun etrafını alırlar, ellerini aşağı indirirler ve bağıra bağıra “o”ndan konuşurlardı.
Aleksi Karamazof, bu saldırışları hırçınlaşmadan karşılar, yerlere yatarak yüzünü saklamaya çalışırdı.
Gitgide çocuklar, onun bu aşırı utangaçlığına alıştılar. “Kız” diye çağırmaktan vazgeçtiler. Hatta onun bu hallerini hoş görmeye bile başladılar. Aliyoşa, birincilik davası gütmeyecek, daima en iyi talebeler arasında bulunan göze batmaz bir arkadaş olarak kaldı.
“Petroviç”in ölümünden sonra, Aliyoşa daha iki sene koleje gitti. Dul karısı bütün kadınlardan mürekkep, ev halkıyla, İtalya’ya uzun bir seyahate çıktılar. Delikanlı da bunun üzerine hâmisinin uzak akrabasından o vakte kadar hiç görmediği iki kadının evinde yaşamaya başladı. “Aliyoşa”nın hususiyetlerinden biri de kendisini geçindiren paranın nereden geldiğini asla düşünmemesi idi. O, üzümünü yiyip, bağını sormayanlardandı. Bu telâkki de ağabeysinin tam zıttı, bir kanaat taşırdı. İvan, çocukluğunda el ekmeği yemenin acısını tatmış ve üniversitede ilk sene yoksulluğun bütün ıstırabını çekmişti.
Ama, Aliyoşa’nın bu kalenderliğini bir haysiyet düşkünlüğüne vermemeli. Çünkü, Aleksi, o tiplerdendir ki, bir hayır uğruna bütün varını yoğunu kendi de seve seve verir.
Sonra, bu yavrucuk, paranın dünyada nasıl bir değeri olduğunu da bilmiyordu. Ona cep harçlığı verdikleri vakit, ya haftalarca hiç dokunmaz, yahut göz açıp kapayıncaya kadar harvurup harman savururdu.
Aleksandroviç, onun ahlâk ve seciyesini tetkik ettikten sonra şu hükmü vermişti:
-İşte bir varlık ki, büyük bir şehirde, hiçbir geliri yokken ne açlıktan ölüyor, ne soğuktan
donuyor. Aleksi, belki dünyada eşi bulunmayan bir tiptir. Eğer bunlara talihi sayesinde ermese de, işin içinden kendi kendine sıyrılmanın kolayını bulacaktı. Herkes de ona hizmet etmekten zevk alacaktır.
Mektebi bitirmesine bir yıl kala, ansızın yanında yaşadığı kadınlara, artık babasının evine döneceğini söyledi.
Bu haber, kadınları pek üzdü. Fakat razı oldular ve hâmisinin ayrılırken, on hediye ettiği saati rahine koymasına meydan bırakmadılar. Para, çamaşır verdiler, yolluk yaptılar.
Yalnız Aliyoşa, üçüncü mevki ile seyahat edeceğini söyleyerek paranın yarısını geri verdi.
Babası, tahsilini neye bitirmediğini sorunca, hiç cevap vermemiş fakat her vaktinden daha düşünceli bir tavırla önüne bakmıştı. Biraz sonra, çocuğun anasının mezarını aradığı anlaşıldı. Hatta bir gün, ancak bu iş için geldiğini söylemekten de çekinmedi. Tabii mektepten, çok iyi muamele gördüğü hâmilerinden ayrılmasının biricik sebebi bu değildi. Ve şüphesiz, ansızın içinden taşarak kendisini yeni bir yola atan kararın, bütün teferruatını da izah edemezdi.
Fiyodor Pavloviç, ona mezarın bulunduğu yeri gösteremedi. Çünkü aradan yıllar geçince, burasını kendi de unutmuştu.
Karısının ölümünden üç yahut dört sene sonra, cenuba gitmiş ve Odesa’da yerleşerek birçok Yahudilerle ahbap olmuştu. Bu devir içinde onun para yapmak sanatını öğrendiğine de inanmak gerek.
Kasabamıza tekrar gelişi, Aliyoşa’nın baba ocağına dönüşünden ancak üç sene evvele tesadüf eder. Eskiden tanıyanlar, yaşına göre, onu pek ihtiyarlamış ve çökmüş buldular.
Her vakitten daha küstah ve edepsiz olmuştu. Eski maskara, şimdi başkalarına gülmek ihtiyacını duyuyor gibiydi. Haylazlığı artmıştı. Onun sayesinde şehirde daha başka meyhaneler de açıldı.
Yüz bin rublelik koca bir serveti olduğu hemen ortalığa yayılmıştı. Çok sağlam rehinlerle tefecilik yapıyordu. Son zamanlarına doğru bunamaya yüz tutmuş, artık kendi kendini idare edemez olmuştu. Sarhoşluğu ise gittikçe artıyordu. Eğer emektar ve ihtiyar Grigori’nin mentorluğu olmasa, Fiyodor Pavloviç, hapı yutmuş demekti.
Aliyoşa’nın gelişi onun ahlâkında bir değişme yaptı ve vakitsiz ihtiyarlayan hafızadaki hatıraları uyandırdı. Oğluna bakar, bakar, sonra:
-Sen o uğramış kadına çok benziyorsun, derdi.
İkinci karısına o, bu adı takmıştı.
Aliyoşa’ya, uğramışın zavallı mezarını da Grigori buldu. Çocuğu alıp mezarlığa götürerek tenha bir köşedeki taşı gösterdi. Grigori bunu kendi kendine yaptırmış ve üstüne atında yatan talihsizin adını, yaşını ve ölüm tarihini yazdırmıştı. Efendisi, bu mezar bahsi ne vakit açılsa omuzlarını silkmiş ve bir gün de kalkıp Odesa’yı boylayıvermişti.
Aliyoşa, anasının mezarı başında, heyecanının derecesini anlatacak hiçbir taşkınlık göstermedi. Taşın nasıl dikildiğine dair Grigori’nin anlattıklarını dinledi ve bir tek söz söylemeden oradan ayrıldı. Belki bir sene, bir daha mezarlığa uğramadı. Fakat bu hâdise Fiyodor Pavloviç’in üstünde büyük bir tesir bırakmıştı. Cebine bin ruble koyarak manastıra gitti. Ve Uğramışın değil, kendisini rezil eden ilk karısının canı için âyin yaptırdı.
Gene o gece, patlayıncaya kadar içti ve Aliyoşa’nın önünde papazlara ağız dolusu sövdü. Pavloviç, ömründe hiçbir mukaddes Meryem heykeline bir tek mum dikmiş adam değildi. Bu âyin meselesini gerip bir ruhî tezada vermek gerektir.
Bu adamın pek ihtiyarladığını söylemiştim. Yüzü geçirdiği sefih ömrü anlatan buruşukluklarla dolmuştu. Küçük ve daima hayasız gözlerinin altında kesecikler sarkıyor, derin çizgilerle katlanan yüzü ve fırlak gırtlağı ona çirkin bir iştahın damgasını vuruyordu.
Bu surata bir de aralandıkça, kara çürük dişleri görünen ve her söz söyleyişinde tükürük saçan geniş, kocaman bir ağız koyunuz, manzara tamam olur. İnce, kıvrık burnunu beğenmesine rağmen kendi suratıyla kendi alay etmesini sever: “Bu burnum ve gırtlağımla eski Romanın yıkım çağındaki âyan âzasına benziyordum!” der ve böbürlenirdi.
Anasının mezarını bulduktan az zaman sonra Aliyoşa, manastıra gireceğini ve orada kendisini papazlığa kabule hazır bir cemaat bulunduğunu söyledi.
Pavloviç, zaten Zosima adındaki başpapazın, uslu oğlu üstünde büyük bir nüfuzu olduğunu biliyordu.
Ayyaş baba, oğlunun kararını düşünceli bir sükût içinde dinledikten sonra, şaşmış görünmeden:
           -Zosiman’ın, papazların en namuslularından olduğuna şüphe yok... Fakat gideceğin yerin mahiyetini biliyor musun? Dedi ve hilekâr ayyaş gülümseyişiyle, zaten işin buraya varacağını ben, çoktan anlamıştım... İki bin rublen var... Onları senin çeyizin olarak saklayacağım. Lâzım olan herşeyi yapacağım, benim melek oğlum. Bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım. Para isterlerse vereceğim. Fakat sanıyorum ki, senin artık hiçbir masrafın da olmayacak. Bir kanaryanın darıya ne kadar lüzumu varsa senin de paraya o kadar ihtiyacın düşünülebilir... Bazı manastırların yanıbaşında papazların karılarının oturdukları ayrı binalar vardır. Ben, bunlardan birini gezmiştim. Çak meraka değer şeylerdir bunlar... Hem bunların sayesinde kilise hayatı da bir değişme, bir çeşni vasıtasına kavuşmuş oluyor. Belaya bak ki, bu dişiler manastırlarında da hep Rus kadınları otururlar. Hiçbir Fransıza rastlanmaz... Senin manastırında iki yüz papazdan başka kimse yok... Tabii hepsi de ibadetle meşgullerdir... Oraya girmekle bana ıstırap veriyorsun Aliyoşa... Seni o kadar seviyorum ki... eh ne yapalım. Kısmet böyle imiş. Bari orada bizim gibi günahkâr ve vicdanları pişmanlıkla yüklü olanlar için dua et. Ben, çok kere kendi kendime:
           -Benim için de bir gün dua eden bir kul bulunacak mı? Diye sormuşumdur.
Benim sevgili oğlum, bu hususta ben de pek günahkârım. Sen, belki bunun derecesini bilmezsin... Yalnız şunu söyleyeyim ki, bazan, ben ölünce, cenazemi şeytanların kancalarıyla çekip götüreceklerini düşünürdüm. Kendi kendime sorarım ki, bu kancalar nereden geliyor? Neden yapılmışlardır? Demirden mi?.. Demirdense onları nerede dövüyorlar?.. Dindarlar, cehennemin bir tavanı olduğuna inanırlar. Ben, cehennemin tavansız olmasını tercih ederim. Böylece cehennem daha aydınlık ve daha az kasvetli durur. Ama, sen diyeceksin ki, cehennemin tavanı olmuş veya olmamış bundan ne çıkar? Ne mi çıkar? Şu çıkar ki, eğer tavan olmazsa, kancalar da olmaz. Kancasız ise, beni şeytanlar nasıl sürükleyecek? Şayet sürüklemezlerse bu dünyada adalet kalmaz. Bu kancaları benim için, sade benim için icat etmek gerek. Benim ne yaman bir günahkâr olduğumu bilseydin Aliyoşa... Ah bilseydin.
Aliyoşa, babasını ciddi bir bakışla süzdükten sonra:
-Orada kanca manca yoktur! Dedi.
-Nasıl yok?.. Nasıl yok?.. Orada bu kancaların gölgelerinden başka bir şey görülmez. Bir Fransız kitabı cehennemi şöyle tasvir ediyor:
 
Bir seyisin gölgesini gördüm,
Ki bir fırçanın gölgesiyle
Bir faytonun gölgesini ovuyordu
 
           -Şu halde sen sevgili oğlum orada kancaların olmadığını nereden biliyorsun. Hele bir manastıra git. Papazlarla öğür olunca fikrini değiştirirsin. Ne ise, git, hakikati öğren ve gel bana da söyle ki, şu ahret seferine rahat rahat çıkayım.
Hem doğrusunu istersen, senin gibi bir gencin, bu evde, ayyaşlar ve kahpeler arasında yaşamasından ise, papazlarla düşüp kalkması daha hayırlıdır. Manastıra girmene razı oluşum da bu yüzden. Umuyorum ki, bir müddet sonra, içindeki ateş sönecek ve tekrar baba ocağına döneceksin. Seni sabırla bekleyeceğim. Çünkü sen, benim bu dünyada en çok kıymet verdiğim varlıksın. Çünkü yalnız sen bana lânet okumuyorsun. Bunu duymamak kabil değil yavrum.
Fiyodor bunları söyledikten sonra ağlamaya başladı. Şu ayyaşın hassas bir tarafı da vardı.
 
                                                                                 

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə