Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə134/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   130   131   132   133   134   135   136   137   ...   150
— Peki, o halde neden Alyoşa'ya o kadar soğuk davran-4ın? O sevimli bir çocuktur, Zosima dedeye yaptıklarım yüzünden ona karşı suçluyum.
__Alyoşa'dan söz etme!  Buna nasıl cüret edersin, uşak
(*)  Fransızca 'çok hoş' anlamında.
280
KARAMAZOV KARDEŞLER
1
 
281
İvan bunu söylerken  yine gülmüştü. Centilmen:
— Küfrediyorsun ama, kendin gülüyorsun. Bu iyiye işa~ ret. Hem bugün, bana karşı geçen seferkinden çok daha nazik davranıyorsun, neden olduğunu da anlıyorum: Büyük bir karar verdin de ondan! dedi.
İvan deli gibi:
— Sus, karardan söz etme!  diye bağırdı.
— Anlıyorum, anlıyorum, c'est noble, c'est charmant!(*). Yarın ağabeyini savunmaya gidecek ve kendini feda edeceksin... C'est chevaleresque(**).
— Sus, şimdi sana dayak atacağım.
— Buna memnun olurum. Çünkü o zaman amacıma ulaşmış olacağım. Madem dayak atacaksın, öyleyse benim gerçek bir varlık olduğuma inanıyorsun.  Çünkü,  hayaletlere  dayak atılmaz. Şaka bir tarafa: İstersen küfret, benim için hepsi bir. Ama hiç değilse biraz daha nazik olsan daha iyi olur. Hiç olmazsa benimle olduğun zaman. Yok «aptalmış, yok «uşak»-mış, ne biçim sözler bunlar?
İvan yine güldü:
— Sana küfrediyorum... Yani kendime küfrediyorum! Sen, benimsin. Benim özvarlığımsın, yalnız suratın başka. Söylediğin şeyler, benim daha önceden düşündüğüm şeylerdir... Bana hiçbir yeni şey söyleyecek durumda da değilsin!
Centilmen nazik ve kendine güvendiğini belli eden bir tavırla :
— Eğer, seninle düşüncelerde birleşiyorsak, bu benim için sadece bir şereftir, dedi.
— Sen yalnız benim en kötü düşüncelerimi ve asıl önemlisi en aptalca olanlarını alıyorsun. Sen aptal ve adisin. Müthiş aptalsın. Hayır, sana dayanamayacağım! Ah, ne yapmalı? Ne. yapmalı?
İvan bunu dişlerini gıcırdatarak söylemişti. Misafir tam dalkavuklara özgü ve artık herşeyi peşinen kabul ettiğini belli eden candan bir hava yaratmaya çalışarak:
— Dostum, ne olursa olsun centilmen olarak kalmak ve kendimi öyle  kabul ettirmek  istiyorum,  dedi.  Ben  fakirini' ama... Çok namuslu olduğumu söyleyemem. Öyleyken... Genel
(*) Soylu bir davranış, çok hoş, anlamında. (") Şövalyelere yakışırcasına, anlamında.
olarak toplumda, beni prensip bakımından düşmüş bir melek olarak kabul ederler. Vallahi bir gün, nasıl olup da melek olduğuma bir türlü akıl erdiremiyorum. Eğer gerçekten melek olmuşsam, bu o kadar eskiden olmuştur ki, artık bunu unut-sam da, günah sayılmaz. Şimdi, yalnız dürüst bir adam olarak tanınmaya değer veriyorum ve hoş görülmeye çalışarak yaşantımı sürdürüyorum. Ben insanları içten severim. Oysa ah, bana öyle çok iftiralar savurdular ki! Burada, zaman zaman aranıza yerleştiğim vakit, hayatım gerçek bir hayatmış gibi sürüp gidiyor. En çok hoşuma giden de budur. Çünkü ben de, senin gibi aşırı hayallerden, fantastik şeylerden acı çekiyorum, onun için dünyada yaşayan 'sizlerin gerçekçiliğinden hoşlanıyorum...
«Burada sizde herşey sınırlıdır. Filân şeyler formüllere bağlanmıştır, falan şeyler geometri kurallarına göredir, bizde ise hep belirsiz birtakım düzenlemeler var! Ben burada dolaşırken hayal kuruyorum. Hayal kurmaktan çok hoşlanırım. Sonra burada dünyada iken batıl inançlara da kapılıyorum. Gülme, rica ederim! Asıl batıl inançlara kapılmam hoşuma gidiyor. Burada iken sizin bütün alışkanlıklarınızı benimsiyorum: Tüccarların gittiği hamama gitmekten hoşlanmaya başladım. Düşünebiliyor musun? Tüccarlar ve papazlarla vücudumu buhara tutmak hoşuma gidiyor. Benim en büyük hayalim, bir başka varlık olarak, ama artık bir daha asıl benliğime dönmeden, son olarak, bir başka varlık şeklinde dünyaya gelmek! Örneğin yedi pudluk, şişman bir tüccar karısı olayım ve onun inandığı herşeye inanayım yeter. Benim idealim, bir kiliseye girip temiz yüreklilikle bir mum yakmaktır. Vallahi öyle!
«O zaman işte acılarım sona ermiş olacak. Sonra sizin aranızda tedavi edilmekten de hoşlanmaya başladım: İlkbaharda çiçek salgını çıkmıştı, gittim fakirler için açılmış bir dernekte kendime çiçek aşısı yaptırdım. O gün ne kadar memnundum, bir bilsen: İslav kardeşlerimiz için on ruble bağışta bile bulundum! Ama sen dinlemiyorsun. Biliyor musun? Bugün çok rahatsız görünüyorsun...»
Centilmen bunu söyledikten sonra kısa bir süre sustu.
— Biliyorum. Dün o doktora gittin... Söyle bakalım sağlık durumun nasıl? Doktor sana ne dedi?
îvan:28?
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Aptal diye kestirip attı.
— Sen de amma akıllısın! Yine ne küfrediyorsun? Sana bunu acıdığımdan söylemedim ki! Lâf olsun diye sordum! Madem öyle, karşılık verme. Bak şimdi yine ortalıkta romatizma başladı...
İvan yine:
— Aptal! diye tekrarladı.
— Hep aynı şeyi söylüyorsun. Ben ise geçen yıl öyle bir romatizmaya yakalandım ki, bugünedek hatırlıyorum.
— Şeytanda romatizma olur mu?
— Madem bazen insan kılığına giriyorum, neden olmasın? İnsan kılığına girince tabii tüm sonuçlarını da kabul etmiş oluyorum. İblis sum et nihil humanum a me alienum puto(*).
— Ne dedin, ne dedin? İblis sum et nihil humanum mu? Bu şeytan için hiç de aptalca bir lâf değil!
— Eninde sonunda bir sözü beğendirdiğime memnun oldum.
İvan birden şaşırmış gibi:
— İyi ama, bu sözü sen benden çaldın! dedi. Daha önceden hiç aklıma gelmemişti, garip şey...
— C'est du nouveau, n'est-ce pas?(*). Bu sefer dürüst davranacağım ve sana açıklayacağım. Dinle: Bazen insan rüyasında özellikle kâbuslarında, mide bozukluğundan mı, yoksa herhangi bir başka şeyden mi öylesine sanatkârca, öyle karışık ve insana o kadar gerçek görünen sahneler, öyle olaylar, hatta tüm bir olay zinciri görür ki! Bunlar da öyle karışık bağlarla birbirine bağlanmış öylesine beklenmedik ayrıntılar için de canlanır ki sizlerin en belirli görüntüler dediğiniz şeylerden bile daha belirlidirler. Örneğin,  giysinin üstündeki son düğmeyedek hepsi görülür. Böyle sahneleri Lev Tolstoy bile uyduramaz. Oysa bu tip rüyaları bazen yazarlıkla hiç de ilgisi olmayan basit insanlar, memurlar, gazeteciler, papazlar go rürler... Bu başlıbaşına bir sorun teşkil ediyor: Hatta bakan, lardan biri bana, en güzel düşüncelerin uyurken aklına ger diğini açıkladı. İşte şimdi de öyle oluyor. Gerçi şu anda, » senin zihninde doğan bir vehimden başka bir şey değilin, öy leyken kâbusta görülen varlıklar gibi, şimdiyedek aklına
(*)  insana ait hiç bir şey bana yabancı  değildir. (")  Yeni bir şey değil mi?
 
283
gelmeyen orijinal şeyler söylüyorum. Böyle olunca, artık senin düşüncelerini tekrarlıyor sayılmam. Oysa sadece senin kâbusunum, başka hiç bir şey değilim!
_ Yalan söylüyorsun! Senin asıl amacın, beni, gerçekten bir kâbus olmadığına, kendiliğinden var olduğuna inandırmaktır. Öyleyken şimdi işte kendin de bir rüyadan başka bir şey olmadığını söylüyorsun.
_ Dostum, bugün sana karşı özel bir metod kullanıyorum. Sana sonra bunu anlatırım. Dur, nerde kalmıştım? Haa, işte o zaman soğuk almıştım, ama sizde değil, daha orada iken...
İvan hemen hemen umutsuzluk içinde çırpınır gibi:
— Orada dediğin neresi? Söyle, daha yanımda çok  mu kalacaksın? Kalkıp gidemez misin?
Odada dolaşmaktan vazgeçti, divana oturdu, dirseklerini masaya dayadı, başını iki eliyle sıktı. Islak havluyu üzüntü ile üzerinden fırlatıp atmıştı: Belliydi ki, havlu bir işe yaramamıştı.
Centilmen kayıtsız, aşırı derecede serbest, bununla birlikte tam anlamıyla dostça bir tavırla:
— Senin  sinirlerin bozulmuş!  dedi. Bana soğuk  aldığım için bile kızıyorsun, öyleyken bu çok basit bir şekilde olmuştu. Ö sırada bakanlarda gözü olan yüksek sosyeteden Peters-"burg'lu bir hanımefendinin diplomatlar için verdiği bir sua-raya gitmek için acele ediyordum. Eh, tabiî sırtımda frak, boynumda kravat, elimde beyaz eldiven vardı. Öyleyken hâlâ da-ha taa nerelerde idim! Dünyanıza gelebilmem için daha kos-
koca bir boşluğu uçarak geçmem gerekiyordu... Tabiî, bu sa-dece bir an sürecekti, ama güneş ışığı bile tam sekiz dakika-da geliyor oradan. Benim ise sırtımda bir frak ve göğüs kıs-mı açık bir yelek vardı. Gerçi ruhlar donmaz, ama madem ben an şekline girmiştim, o halde... Sözün kısası saçma bir şey yaptım, kendimi kapıp koyuverdim. Oysa o boşluklarda, esir denilen boşlukta, yeryüzünün üstündeki o deryada... öyle bir ayaz var ki... Ayaz da neymiş? Buna ayaz bile denilmez. Dü-bilinen,bir kez sıfırdan aşağı yüz elli derece! Köylü kızlarının en bir eğlencesi vardır: Otuz derecelik bir soğukta, ace-
birine baltanın demirini yalamasını teklif ederler, o dil bir an içinde donar ve o budala oğlan dilinin üze-deriyi kanata kanata sıyırmaya çalışır. Ama bu eksi284
KARAMAZOV KARDEŞLER
otuz derecelik bir soğukta olur. Yüz elli derecelik bir soğukta ise, öyle sanıyorum ki insan parmağını baltanın demirine da-yasa o parmak yok oluverir. Tabiî oralarda... bir balta bulunursa...
İvan Piyodoroviç dalgın dalgın ve tiksinir gibi:
— Oralarda balta filân olur mu? diye sordu.
Kendi zihninin yarattığı evhama inanmamak ve artık büsbütün kendini cinnete kaptırmamak için vargücü ile direniyordu. Konuğu hayretle:
— Balta mı? diye sordu.
İvan Fiyodoroviç birden çileden çıkmış gibi inatçı ve ısrarla:
— Tabiî ya, orada balta ne olur?
— Boşlukta balta ne mi olur? Quelle idee!(*) Eğer oldukça uzağa fırlatılırsa, öyle sanıyorum ki, kendisi de nedenini bilmeden bir uydu gibi, dünyanın çevresinde dönmeğe başlar. O zaman Astronomlar baltanın doğuşunu ve batışını hesaplamağa başlarlar. Gatzuk da bunu takvime yazar. O kadar işte!
îvan inatla:
— Sen  aptalsın!  Müthiş aptalsın! Daha  akıllıca uydur! Yoksa seni dinlemem.  Beni gerçekçilikle  yenmek istiyorsun, beni  var olduğuna  inandırmak  istiyorsun,  ama  ben  senin var  olduğuna  inanmak  istemiyorum!  İnanmayacağım.

— Canım  ben  yalan  söylemiyorum  ki!  Söylediklerimin hepsi doğru. Ne yazık ki gerçek hemen hemen her zaman saçma görünür. Görüyorum ki, benden yüce, hatta belki de harikulade güzel bir şey bekliyorsun. Çok yazık!  Çünkü ben elimden ne geliyorsa  ancak onu verebilirim...


— Felsefe yürütme, eşek!
— Tüm sağ tarafım tutulmuşken, inleyip ah vah ettiğim bir sırada, ne felsefesi yürütebilirim? Tüm tıp bilimini denedim:   Her  şeyi  mükemmel  bir  şekilde  meydana   çıkarabiliyorlar.   Tüm   hastalığını   sanki   avuçlarının   içindeymiş  gibi sana etraflı  olarak  anlatırlar.  Gel  gelelim  tedavi etmesini  bilmezler.  Burada heyecanlı bir  üniversite  öğrencisine  rastladım,  bana:  «Merak  etmeyin,  ölseniz  bile.  hiç değilse  hangi  hastalıktan  ölmüş  olduğunuzu  bileceksiniz!»
 
285
dedi. Hep de adamı uzmanlara göndermeğe alışmışlar, «Biz ancak olanı meydana çıkarırız, siz ise falanca uzmana gidin, artık o sizi tedavi eder» derler. Sana diyeceğim, eskiden tüm -hastalıkları tedavi eden doktor tipi, artık yok oldu. Şimdi yalnız uzmanlar var, hepsi de gazetelerde kendilerini reklâm edip duruyorlar.
Burnun ağrıdı mı, seni Paris'e gönderirler. «Orada burun tedavi eden Avrupa çapında bir uzman var,» derler. Paris'e gidersin, adam burnunu muayene eder, «ben ancak burnunuzun sağ deliğini tedavi edebilirim, çünkü sol delikleri tedavi etmek benim bilgimin dışındadır. İyisi mi siz Viyana'ya gidin, orada özel bir uzman sol deliğinizi tedavi eder» der. Bu durumda ne yaparsın? Ben halkın kullandığı çarelere başvurdum. Bir Alman doktor, bana hamama gidip tahtaların üzerine uzanarak, vücudumu bal ve tuzla oğmayı öğütledi. Ben bir kez daha hamama gideyim diye yaptım dediğini: Üstümü başımı kirlettim, hiç bir yararı olmadı! Umutsuzluk içinde Milano'ya, Kont Mattei'ye yazdım. Bana bir kitap, bir de damla gönderdi. Allah iyiliğini versin! Ama düşün bir kez, bana Hoff'un malt tozu iyi ge.ldi! Tesadüfen satın almıştım onu. Bir buçuk fincan içtim, neredeyse dans edebilecektim. Hepsi geçti. Sanki büyü yapmışım gibi.
Gazetelerde Hoff'a muhakkak bir «teşekkür» ilânı yayınlatmaya karar vermiştim. İçimde bir minnet duygusu uyanmıştı. O zaman da bambaşka bir iş geldi başıma: Hangi gazetenin yazı işlerine gitsem, hiç biri teşekkürümü kabul etmiyor. «Gerici bir havası olur, kimse inanmaz, le diable R'esiste point!>î(") dediler. «İmzanızı atmadan, anonim bir teşekkür yazın» diye öğüt verdiler. Hiç adımı bildirmeden, teşekkür» yazmak olur mu? Gazetedeki ilân memurlarına güldüm: «Sizin çağınızda Tanrıya inanmak gericilik olur. ben Tanrı değilim ki! Ben şeytanım, bana inanılabilir,»
im. «Tabii, anlıyoruz, şeytana kim inanmaz? Ama gene de bunu yayınlayanlayız, gazetemizin yönüne aykırı olur. Ama isterseniz fıkra olarak yayınlayalım, olur mu?» dediler. Eh, ben de düşündüm ki, fıkra olarak yayınlamak hiç de zekice bir şey olmaz. Senin anlayacağın yayınlamadılar. İnanır mı-sın bu iş hâlâ yüreğimde derttir. En iyi duygular, örneğin
(*)  Ne biçim  düşünce  (aklına neler  de  geliyor),  anlamında.
(*)  Şeytan diye bir  şey yoktur,  anlamında.286
KARAMAZOV KARDEŞLER
minnet bile, sadece sosyal durumum bakımından bana yasaktır.
İvan nefretle dişlerini gıcırdattı.
— Gene mi felsefe yapıyorsun?
— Allah korusun! Ama bazen şikâyet etmeden olmuyor, Ben iftiraya uğramış bir insanım. Bak sen her an bana aptal  olduğumu  söyleyip  duruyorsun.  Bu  sözünden bile  genç bir adam olduğun belli. Dostum, iş yalnız akılda  değil ki! Ben doğuştan iyi yürekli ve neşeliyim. «Ben de her çeşit vodviller» yazmışımdır. Sen galiba beni saçları ağarmış bir Hles-takov sanıyorsun. Oysa benim çok daha ciddî bir durumum var. Daha zamandan önce  var olan,  ama benim  bir türlü kavrayamadığım bir kurala göre, «herşeyi inkâr etmem» kararlaştırılmış.  Oysa,  ben  içtenlikle  iyi  yürekliyim  ve  inkâr etmek  benim yeteneklerim  dışında olan  bir şeydir.  «Hayır, ille inkâr edeceksin!  inkâr diye bir şey olmasa,  eleştiri de olmaz.» Oysa, «eleştiri bölümü» olmayan bir gazete olur mu? Eleştirici olmazsa hersey, sadece bir «hosannah»(*) olur. Ama yaşam  için  sadece,  «hosannah»  yeterli  değil. «Hosannah'ın bir yığın  kuşkunun  üstünden  geçerek  gelmesi  gerekir, senin anlayacağın, bunun gibi birçok şeyler daha söylenebilir. «Bununla birlikte, tüm bunlara girmiyorum, eleştiriyi ben yaratmadım ya! Ben yaratmayınca bundan sorumlu da tutula-mam. İşte,  kendilerine hırslarını  alacakları bir varlık  bulmuşlar,- ona zorla, «eleştiri» bölümüne yazı yazdırmaya başlamışlar. Böylece hayat meydana gelmiş.    Biz bu komediyi çok iyi anlıyoruz: Örneğin ben doğrudan doğruya ve apaçık olarak yok edilmemi istiyorum!  «Hayır, sen yaşa, çünkü sen olmasan hiç bir şey olmaz!» diyorlar. Dünyada her şey akla uygun olsaydı, hiç bir olay olmayacaktı!  Sen olmazsan, • hiç bir şey olmayacaktır, oysa olayların meydana gelmesi gerekiyor. İşte ben de yüreğim sızlaya sızlaya, olaylar meydana gelsin diye, uğraşıyor ve bana verilen emre uyarak, akla ay kırı şeyler yapıyorum.
İnsanlar tüm bu komediyi, o tartışma kabul etmez akıllılıklarına rağmen, ciddî bir şey olarak kabul ediyorlar. Bütün trajedileri de bundan ileri geliyor. Tabiî acı çekiyorlar ama... Ne de olsa yaşıyorlar. Gerçekten yaşıyorlar, fantastik
(*) Tanrı'yı övmek için kullanılan bir söz.
 
287
birer varlık olarak değil, gerçekten yaşıyorlar, çünkü zaten acı çekmek yaşamak demektir. Eğer acı çekmek olmasaydı, hayatın ne zevki kalırdı? Hersey sonsuz bir dinî tören-halini alırdı: Dinî tören ise, kutsaldır ama, azıcık can sıkıcıdır. Peki, benim durumum ne oluyor? Ben acı çekiyorum, ama benimkisi yaşama olmuyor. Ben çözülmez bir denklemde bir «X»'im. Tüm sonuçları, tüm başlangıçları yitirmiş bir hayaletim, hatta sonunda kendi kendime nasıl bir ad vereceğimi bile unuttum. Gülüyorsun... Hayır, gülmüyorsun, gene öfkeleniyorsun. Hep de öfkelenirsin, hep de her yerde zekâ belirtisi ararsın. Oysa sana gene tekrar ediyorum, yıldızların ötesindeki tüm o hayatı, tüm rütbeleri ve unvanları tek yedi pudluk(*) bir tüccar karısı haline gelip, Tanrı'ya mum yakayım diye feda ederdin, îvan nefretle:
— Yoksa sen de mi Tanrı'ya inanıyorsun?
— Yani nasıl  söyliyeyim?? Eğer gerçekten  ciddî olarak soruyorsan...
İvan öfkeli bir ısrarla, gene:
— Tanrı var mı, yok mu? diye bağırdı.
— Yaa, demek ciddî olarak soruyorsun, öyle mi? Vallahi bilmiyorum  yavrum.  İşte,  sana son  sözümü  söyledim!
— Bilmiyor  musun?  Tanrı'yı  gözünle  gördüğün  halde bilmiyorsun, demek öyle mi? Hayır, sen ayrı bir varlık değilsin. Sen, «ben»sin. Benden başka bir şey değilsin sen! Sen âdi bir varlıksın, hayalimin yarattığı bir varlıksın!
— Daha  doğrusu,  seninle aynı  felsefe ekolündenim  diyelim, daha doğru olur    Je pense, done je suis(*"),    bunu kesin olarak biliyorum. Geriye kalanlar ise, çevremde bulunan hersey, tüm o dünyalar, Tanrı, hatta iblisin kendisi bile, hepsi benim için ispat edilmemiş şeylerdir. Kendiliklerinden mi vardırlar?  Yoksa sadece benim  varlığımdan çıkmış,  ge-Çici olarak ve tek tek meydana gelmiş şeyler midir?... Her neyse bunları burada kesiyorum. Çünkü galiba şimdi kalkıp beni döveceksin.
İvan, müthiş bir sıkıntı içinde:
— Bir fıkra anlatsan daha iyi olur! dedi.
C)  Rus ağırlık ölçüsü. (")  Düşünüyorum, öyleyse  varım,  anlamında.288
KARAMAZOV KARDEŞLER
— Bir fıkra biliyorum, hem de bizim ele aldığımız bu konu hakkında. Daha doğrusu bu bir fıkra değil de, öyle bir efsane işte! Bak, sen beni inançsızlıkla suçluyorsun: «Gözünle görüyor ama, hâlâ inanmıyorsun» diyorsun. Ama dostum bir ben öyle değilim ki, bizim orada herkesin aklı karıştı, sizin bu bilimlerinizden. Sadece atomlar, beş duyumuz, bir de evrenin dört unsuru varken, herşey az çok birbirine uyuyordu. Zaten atomlar, eski çağlarda da vardı. Ama sizin, «molekülün kimyasal yapısını, üstelik «protoplaz-ma>yı ve daha bilmem neyi bulduğunuzu öğrenince, bizim orada herkes kuyruğunu kıstı. Düpedüz karıştı ortalık. Asıl önemlisi batıl inançlar, dedikodular başladı. Bizde de, sizde olduğu kadar dedikodu vardır. Hatta belki de biraz daha fazladır. Sonra bizde de ihbarlar yapılır. Bizim de bilmen bazı «bilgileri» toplayan bir dairemiz var. İşte bu efsane acayip bir şeydir. Daha bizim ortaçağda ortaya atılmış... ama sizin ortaçağda değil, bizdeki ortaçağda... Kimse de ona inanmıyor. Bizde bile yedi pudluk tüccar karılarından başka, hiç kimse bu efsaneye inanmıyor. Ama yedi pudluk tüccar karısı derken, gene bizdeki tüccar karılarım kastediyorum, sizinkileri değil. Zaten, sizde ne varsa, bizde de vardır. Böylece artık seninle dost olduğum için, gerçi yasaktır ama, sırlarımızdan birini açıklamış oluyorum.
Bu efsane cennet konusudur. Bir vakitler dünyanızda büyük bir düşünür, bir filozof varmış. «Herşeyi; yasaları, vicdanı, dini, herşeyi inkâr edermiş.» Asıl önemlisi, öbür dünyayı kabul etmezmiş. Ölünce karanlığa gömüleceğini, yok olacağını sanırmış. Bir de bakmış ki, öbür dünyada bir hayat var. Derin bir şaşkınlık ve öfke içinde kalmış: «Bu benim kanılarıma tüm olarak aykırı bir şey!» demiş. İşte bu yüzden kendisini cezaya çarptırmışlar... Bak sana söyliye-yim. beni bağışla: çünkü görüyorsun ki, sadece daha önceden işittiklerimi anlatıyorum, bu sadece bir efsane... kendisine verdikleri ceza şu: Karanlıklarda bir katrilyon kilometre geçecek... (Şimdi bizim orada da kilometre kullanılıyor) an çak bu katrilyon kilometreyi geçtikten sonra, cennetin kaplı larını açacaklarmış ona, o zaman herşeyini bağışlayacaklar mış...
İvan garip bir heyecanla:
KARAMAZOV KARDEŞLER
289
— Sizin öbür dünyada o katrilyondan başka ne gibi çileler var? diye sordu.
— Ne gibi çileler mi var? Ah hiç sorma:  Eskiden, şöyle böyle idi, şimdi ise daha çok moral cezalar başladı, «vicdan azabı» gibi saçmalıklar. Bu da bize sizden bulaştı, sizdeki  «ahlâk  kurallarının  yumuşamasından.»  Peki  bu  işten kim kazançlı  çıktı  dersin?  Sadece  vicdansızlar.  Çünkü  bir adamın vicdanı yoksa,  o zaman nerden vicdan azabı çekecek? Buna karşılık hâlâ vicdanları ve namusları olan dürüst insanlar zarar gördüler... İşte, hazır olmayan bir temel üzerine reformlar, üstelik yabancı kurumlardan alınmış yenilikler oturtmak, zarardan başka bir şey getirmez! Babadan kalma ateşte yakma cezası daha iyiydi. İşte o cezaya çarptırılan adam,  katrilyonluk yola  çıkmış,  durmuş,  çevresine bakınmış,  sonra  yolun  üzerine  enlemesine  yatmış.  «Gitmeyeceğim işte, prensip bakımından gitmeyeceğim!» demiş. Aydın bir Rus ateistinin ruhunu al, onu üç gün üç gece bir balinanın karnında kalmış olan Hazreti Yunus'un ruhu ile karıştır... İşte sana o yolun üzerine uzanmış olan bilim adamının karakteri!
— Peki, orada neyin üzerine uzanmış?
— Ne bileyim ben? Herhalde orada da uzanacak bir şey vardı. Alay  etmiyorsun  değil mi?
İvan gene aynı  garip heyecan içinde:
— ' Aferin adama !  diye  bağırdı.
Şimdi artık beklenmedik bir merakla dinliyordu.
— Peki ne oldu sonra9 Hâlâ orada mı yatıyor?
— Asıl sorun  da bu  işte!  Yatmıyor.  O  şekilde  hemen
bin yıl kadar yatmış, sonra kalkmış yürümüş. İvan hâlâ birşeyler kavramak için kendi kendini zorlu-
gibi,  sinirli  sinirli  gülerek: Amma da eşekmiş! diye bağırdı. Sonsuzluğa dek ora-
yatmakla,  katrilyon  verst  yürümek  aynı  şey  değil mi?
da               ,
bu Mesafeyi yürümek bir milyar yıl alır, öyle değil mi? dı  ~~ Hatta daha da fazla sürer. Surda kalem kâğıt olsay-••  bunu  hesaplayabilirdik.  Zaten  adam  çoktandır  yerine varmış  fıkra da aslında  burada başlıyor.
— Nasıl  varmış? Bir milyar yılı nereden  buldu  ki? ~ Canım sen hep şimdiki dünyamıza göre konuşuyorsun. sizin Şimdiki dünyanız bile belki bir milyon kez tekrar mey-290
KARAMAZOV KARDEŞLER
dana gelmiştir: yani üzerindeki hayat bitmiş, donmuş, çatlamış, toz haline gelmiş, kendisini meydana getiren temel unsurlarına ayrılmış, «gökyüzünü gene sular kaplamış.» Sonra gene bir kuyruklu yıldız olmuş, gene güneş meydana gelmiş, güneşten de gene dünya olmuş... Bu bir oluşumdur. Sonsuzluğa dek tıpatıp, noktası noktasına aynı şekilde tekrarlanabilir. Senin anlayacağın çok yakışıksız, can sıkıcı bir şey işte...
— Peki, peki, adam yerine vardığı vakit ne oldu?
—  Kendisine  cennetin  kapılarını  açtıkları anda, içeriye girer girmez,  aradan daha  iyi  saniye  geçmeden...  hem  de bunu saat tutarak, saate göre söylemek gerektir, (gerçi bence,  adamın  saatinin,  daha  kendisi  yolda  giderken  cebinde çoktan  temel  unsurlarına  ayrılmış  olması  gerekirdi),  her neyse, daha aradan iki saniye geçmeden, «Bu iki saniye için yalnız katrilyon kilometre değil, katrilyon kere katrilyon kilometre yürünebilir, üstelik bu katrilyon kere katrilyon kilometre,  katrilyonuncu bir sayı ile çarpılabilir!»  demiş. Yani, senin  anlayacağın bir  «hosannah- çekmiş,  üstelik işi o kadar abartmış ki,  orada  bulunan ve daha soylu düşünceleri olan  kişiler, başlangıçta elini  bile  sıkmak  istememişler: «Pek de  çabuk tutuculuğa  döndü»  demişler.  Rus  karakteri, ne yaparsın!  Tekrar ediyorum. Bu bir efsane.  Kaça» aldıy-sam, sana  gene  o fiyata satıyorum.  İşte bizim  orada  tüm bu konularda  böyle  düşünceler  dolaşıyor.
İvan sanki sonunda bir şeyi hatırlamış gibi, hemen hemen çocuksu bir sevinçle:
— Yakaladım  seni!   diye  bağırdı.  O  katrilyon  yıl  için anlattığın  hikâye var ya...  Onu  ben uydurmuştum!  O zaman  daha  on  yedi  yaşındaydım, gimnazyada  okuyordum.-Bu  hikâyeyi o  zaman  bir arkadaşıma  anlatmıştım.  Soyadı Korovkin'dir. Bu anlattığım Moskova'da olmuştu... Hikâyenin öyle bir özelliği vardı ki, onu hiç bir yerden almış olamazdım. Neredeyse  aklımdan çıkmıştı...  Ama  şimdi elimde olmayarak  hatırladım...  Kendiliğimden  hatırladım!   Sen  anlatmış  değilsin!  İnsan  bazen  bilinçsiz olarak  binlerce  şeyi hatırlar, hatta  idama  götürülürken  bile... Bu  hikâyeyi rüyamda hatırladım. İşte sen o rüyasın! Sen bir rüyadan baş ka bir şey değilsin, var olan bir şey değilsin!
Centilmen güldü:
KARAMAZOV KARDEŞLER
291
— Senin beni bu kadar ateşli bir şekilde inkâr etmenden bile şu kanıya varıyorum ki, herşeye rağmen bana inanıyorsun.
— Hiç  de  inanmıyorum!  Yüzde  bir bile  inanmıyorum.
— Ama binde bir inancın var. Şunu unutma ki, home-opatikO ilâçların dozları, belki de en şiddetli etkiyi yapan dozlardır.  Ne  olursun,  inandığını  söyle,  açıkla.  Diyelim  ki, on binde bir inanıyorsun...
İvan  öfkeyle:
— Bir  dakika olsun  inanmadım!  diye bağırdı. Sonra birden  garip  bir tavırla:
— Bununla  birlikte  şunu  söyleyeyim  ki,  senin  var  olduğuna inanmak  isterdim.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   130   131   132   133   134   135   136   137   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə