Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə148/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   142   143   144   145   146   147   148   149   150
KARAMAZOV  KARDEŞLER
ca sevgi benim için mi, ben buna mı lâyıkım?» İşte, sanık böyle bağıracaktır! Ah, o yüreği, o isyan dolu, ama soylu yüreği bilirim sayın jüri üyeleri. Bu yürek gösterdiğiniz bu büyüklük karşısında ezilecektir. Zaten yüce bir sevgi gösterisinde bulunmaya susamış bir yürektir. O zaman birden alevlenecek, yepyeni, ölümsüz bir hayata kavuşmuş olacaktır. Bazı ruhlar dar görüşlülükleri içinde tüm dünyayı suçlarlar! Ama ona öyle yapmayınız, onu cömertliğinizle eziniz! Ona sevgi gösteriniz! O zaman yapmış olduğu işe lanet edecektir. Çünkü içinde o kadar iyi eğilimler vardır ki! Bunu yaparsanız bu ruh, yücelecek ve Tann'nın ne kadar iyi, insanların da ne mükemmel, ne haksever olduğunu görecektir. Duyacağı pişmanlık ve bundan böyle hiç bir zaman ödeyemiyece-gi bir borç duygusu, ona dehşet verecektir. O zaman «ödeştim» diyemiyecektir, aksine «tüm insanların karşısında suçluyum, tüm insanlar arasında insan olmaya en az lâyık olan benim!» diyecektir. Pişmanlık gözyaşları dökerek, yakıcı bir acı içinde kıvranarak:
— İnsanlar benden daha iyidir, çünkü beni mahvetmek değil, beni kurtarmak istemişlerdir! diye bağıracaktır.
Bunu yapmak sizin için o kadar kolay ki! Ona acımanız o kadar kolay ki! Ortada biraz olsun gerçeğe benzeyen deliller bulunmayınca, «evet, suçludur» demeniz, çok ağır birşey olur. «Bir tek suçsuzu cezalandırmaktansa, on suçluyu serbest bırakmak daha iyidir!» Güzel tarihimizin geçmiş yüzyılından duyulan bu haşmetli sesi işitiyor musunuz? Rus mahkemesinin yalnız ceza vermediğini, aynı zamanda felâkete uğramış bir insanı kurtaran bir mahkeme olduğunu size hatırlatmak benim gibi değersiz birine mi düşer? Varsın, başka milletlerde yasalar şekilden ve cezadan ibaret olsun! Biz yasaların anlamına, ruhuna, felâkete uğramış insanların kurtuluşuna ve yeniden doğuşuna önem veririz. Ancak böyle olursa, ancak Rusya re Rus mahkemesi gerçekten öyle ise... «memleketimiz ileri gidiyor» diyebiliriz.. O zaman bizi o çılgın troykalarınızla, tüm milletlerin nefret duyarak önünden kaçıştığı troykanızla korkutamazsınız. Amaca varacak olan çılgın bir troyka değil, haşmetli bir Rus zafer arabasıdır. Sakin sakin ilerleyen bir zafer arabası! Müvekkilimin kaderi sizin elinizdedir. İnanıyorum ki, gerçeği kurtaracak, savunacak ve onu koruyacak kişilerin bulunduğu, iyi bir elde olduğunu ispat edeceksiniz.!
 
 
XIV
KÖYLÜLER KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ SAVUNUYORLAR...
 
Petyukoviç sözünü böyle bitirdi. Bu sefer dinleyicilerin coşkunluğu bir fırtına gibi karşı durulmaz bir şey oldu. Artık ona engel olmaya imkân yoktu: kadınlar da erkeklerden birçoğu da ağlıyordu. Hatta önemli devlet memurlarından ikisinin gözleri yaşlanmıştı. Başkan bu fırtınaya göz yummak zorunda kaldı, çıngırağı çalmakta bile gecikti. Sonradan bizim bayanların dediği gibi: «Böylesine bir heyecana karşı durmak, kutsal bir şeyi lekelemek olacaktı.» Konuşmacının kendisi de içtenlikle duygulanmıştı.
İşte böyle bir anda İppolit Kirilloviç: «Düşüncelerini belirtmek için» ayağa kalktı. Ayağa kalktığını görenler, ona nefretle baktılar. Bayanlar: «Nasıl? Ne oluyor? Nasıl oluyor da hâlâ itiraz etmek cesaretini gösteriyor?» diye mırıldanıyorlardı. Ama dünyanın bütün kadınları, evet başlarında savcı İppolit Kirilloviç, kendi karısı olan dünyanın bütün kadınları bir araya gelip sızlansalar bile gene de bu anın gelip çatmasını önlemeye imkân yoktu. İppolit Kirilloviç sararmıştı. Heyecandan titriyordu, söylediği ilk sözleri, ilk cümleleri anlamaya imkân yoktu. Nefesi tıkanıyordu, kelimeleri doğru dürüst söyleyemiyordu. Şaşırıp duruyordu. Bununla birlikte kısa bir süre içinde kendini toparladı. Ama bu ikinci konuşmasından ancak birkaç cümle vereceğim.
- Bizi roman uydurmakla suçluyorlar. Oysa savunmacının yaptığı nedir? O da roman üstüne roman uydurmuyor mu? Söylediklerinde yalnız bir şiir eksikti. Fiyodor Pavloviç sevgilisini beklerken, zarfı yırtıp yere atıyor. Hatta bu şaşılacak olay sırasında neler söylediği bile belirtiliyor. Bu bir şiir değil de nedir? Hem paralan zarfın içinden aldığını ispat eden delil nerede? Neler söylediğini kim işitti? Geri zekâlı budala Smerdyakov, karşımıza Byron'un kahramanlarından biri olarak, meşru olamayan bir evlât olduğu için toplumdan intikam alan biri olarak çıkarılıyor. Bu tam Byron'a yakışacak şiir değil de nedir? Ya babasının evine zorla giren, onu öldüren, öyleyken öldürmüş sayılmayan oğlu? Bu artık bir roman, bir şiir de değil. Bu bir masal, kendisinin bile çözemeyeceği bilmeceler soran bir sfenkstir savunmacı. Eğer öldürdüy'se, cinayeti işlemiş demektir. Öldürdüğü halde cinayeti işlememiş sayılmak ne demek? Kim anlar bunu? Ondan sonra üstelik kürsümüzün, gerçekleri, akla uygun anlayışları savunan bir kürsü olduğu ileri sürülüyor. Öyleyken yine bu kürsüden yemin edilerek bir babanın öldürülmesine cinayet denilmesinin sadece yanlış bir ön yargıdan başka bir şey olmadığı ileri sürülüyor! İyi ama, eğer bir babayı öldürmeye cinayet demek bir ön yargı ise, eğer her çocuk babasına: «Baba neden seni sevmek zorundayım?» diye sorarsa, toplumun dayandığı temeller ne olur? Aile denen şey kalır mı? Demek oluyor ki, bir babanın katli, sadece Moskovalı cahil kadınların uğursuzluğundan başka bir şey değil. Rus yasalarının amacı, yarına yön verecek en değerli, en kutsal prensipler, burada bozulmuş olarak ve ciddilikten uzak bir şekilde gösterilmiştir! Sadece bir tek amaçla, beraat ettirilmesi imkânsız birinin beraatini sağlamak için kullanılmıştır. Savunma avukatı: «Ah, onu cömertliğinizin ağırlığı altında e ziniz!» diyor. Oysa suçlunun beklediği zaten budur. Yarından tezi yok, bu ağırlık altında nasıl ezildiği görülecektir. Savunma avukatı, suçlunun sadece beraatini isterken çok alçak gönüllü davranmış olmuyor mu acaba? Bu baba katilinin yaptığı işin, sonraki kuşaklar tarafından sonsuzluğa dek göklere çıkarılmasını sağlamak için, kendisine maaş bağlanmasını istesek daha doğru olmaz mı? Burada İncil de, din de düzelmiş olarak ileri sürülmüştür. Deniliyor ki: «Bütün bunlar mistisizmden başka bir şey değil! Asıl Hristiyanlık bizim anlayışımızdadır. Asıl aklın ve mantığın süzgecinden geçen Hristiyanlık bizde.» İşte böylece karşımıza sahte bir İsa çıkarıyorlar!
Savunma avukatı: «Başkaları için hangi ölçüyü kullanırsanız, sizin için de aynı ölçü kullanılacaktır!» diyor ve aynı anda, sanki İsa, bizim için kullanılmış olan ölçü neyse, başkalarına da o ölçüyü kullanmak gerektiğini öğüt vermiş gibi bir sonuç çıkarıyor. Hem de bunu gerçekleri ve mantığa uygun anlayışları savunan bir kürsüde yapıyor! Demek ki, İncil'i ancak konuşma yapacağımız günlerin arifesinde, oldukça orijinal ve belki de dinleyenlere bir etki yapmak için kullanabileceğimiz bir kitabı okur gibi okuyacağız ve okuduğumuzu belirterek bilgimizle göz kamaştıracağız. Ne kadar ihtiyacımız varsa, o kadarını okumalıyız. Demek bizde hersey ihtiyaçlarımıza göre olmalı. Oysa İsa hiç de öyle yapmamızı öğüt vermiyor. Aksine, biz bağışlamalıyız, bize tokat vurulunca, öbür yanağımızı uzatmalıyız! Bizi incitmiş olan kimselerin kullandıkları ölçüyü kullanmamalıyız. İşte bizini Tanrı'mız bize bunları öğretmiştir. Çocuklara babalarını öldürmeyi yasak etmenin modası geçmiş bir ön yargı olduğunu öğ-retmemistir. Bu bakımdan, bu kürsüde Tanrı'mızın İncil'inde bulunan gerçekleri ve akla uygun prensipleri düzeltmeye çalışmayalım. O Tanrı ki, savunma avukatı burada onu, sadece: «insanları seven haca gerilmiş varlık» olarak tanımlamıştır. Oysa tüm ortodoks Rusya, ona yalvararak: «Sen bizini Tann'mızsınız!» demektedir.
Bu sırada söze başkan karıştı ve konuşmasının heyecanına kapılmış olan savcının herşeyi büyütmemesini, gereken sınırda kalmasını ve yargıçlar heyeti başkanlarının bu gibi olaylarda söylediklerine benzer şeyleri söyledi. Zaten salonda bulunanlar da huzursuzdu. Halk kımıldayıp duruyor, hatta öfke ile bağıranlar oluyordu. Petyukoviç bunlara itiraz bile etmedi ve kürsüye sadece elini göğsünün üzerine bastırarak gücenmiş bir tavırla, ağırbaşlılıkla birkaç söz söylemek için çıktı. Yalnız hafifçe ve alaylı olarak gene: «Roman* ve psikoloji» sözlerine değindi. «Jüpiter! Öfkeleniyorsun! Demek ki haksızsın!» sözünü tam yerinde kullandı. Halk arasında sözlerini destekleyen birçok gülüşmeler oldu. Çünkü İppolit Kirilloviç. hiç de Jüpiter'e benzemiyordu. Ondan sonra çok güvenli bir tavırla, güya genç kuşağa babalarını öldürmelerine izin veriyormuş diye, kendisine karşı yapılan suçlamaya itiraz bile etmeyeceğini söyledi. Sahte bir İsa ortaya çıkarmış olmasına ve İsa'yı Tanrı olarak göstermeyip de, sadece «haça gerilmiş insan sever varlık» olarak tanımlamasının «Ortodoksluğa aykırı olduğu ve gerçeklerle akla uygun prensipleri savunan bir kürsüden, bu gibi şeylerin söylenemeyeceği» iddiasına gelince, Fetyukoviç, «İmalı» konuşarak, «Buraya gelirken hiç değilse bir yurttaş olarak ve tam anlamıyla devlete sadık bir insan olarak bu kürsünün kişiliğim için tehlikeli bazı suçlamalardan uzak olduğuna inanıyordum» dedi. Ama bu sözleri söyler söylemez, başkan onu susturdu. Bunun üzerine Fetyukoviç eğilerek selâm verdi ve sözlerini bitirip salonda bulunanların destekleyici mırıltıları arasında kürsüden çekildi. Bizim bayanlara göre İppolit Kirilloviç: «Bir daha baş kaldıramayacak şekilde ezilmişti.»
Ondan sonra sanığa söz verildi. Mitya ayağa kalktı, ama fazla konuşamadı. Hem moral bakımından, hem de vücutça gücünü yitirmişti. Bitkin bir haldeydi. Sabahleyin salona gelirken göze çarpan o kayıtsız ve güçlü tavrı hemen hemen yok olmuştu. Sanki o gün ömrünün sonuna dek üzerinde etki bırakacak ve kendisine eskiden kavrayamadığı çok önemli şeyleri öğreten müthiş bir acı yaşamıştı. Sesi gittikçe zayıflıyordu. Artık eskisi gibi bağırmıyordu. Sözlerinde artık kaderine boyun eğdiğini, yenildiğini, ezildiğini gösteren bambaşka bir şey seziliyordu.
— Ne söyleyebilirim sayın jüri üyeleri! Artık hesap günüm geldi. Tanrı'nın elini üzerimde hissediyorum. Artık yolunu şaşırmış olan insanın sonu geliyor! Ama Tann'ya açıklar gibi size açıklıyorum: «Ben babamın kanına girmedim! Kayır! Suçlu değilim! Son kez olarak tekrar ediyorum: ben öldürmedim! Gerçi çok serserilik ettim, ama iyilik etmeyi severdim. Her an kendimi düzeltmeye çalışıyordum. Ama vahşî bir hayvan gibi yaşıyordum. Savcıya teşekkür ederim, bana kendi hakkımda şimdiye dek benim bile bilmediğim birçok şeyler öğretti. Ama babamı öldürdüğüm doğru değil. Savcı bu konuda yanıldı! Savunma avukatına da teşekkür ederim. Onu dinlerken ağladım. Ama babamı öldürdüğüm yalan! Bunu bir an için olsun kabul etmemeliydi. Doktorlara ise. inanmayın. Aklım başımda. Yalnız yüreğimde bir ağırlık var. Erer bana acırsanız, beni serbest bırakırsanız sizin için dua ederim. Daha iyi „ bir insan olurum, söz veriyorum. Evet, Tanrı'nın karşısında söz veriyorum. Yok eğer mahkûm ederseniz, kılıcımı başımın üzerinde kendi elimle kırıp, parçalarını öperim! Ama bana acıyın, beni Tann'dan yoksun bırakmayın, nasıl bir insan olduğumu biliyorum, isyan ederim. İçimde bir ağırlık var sayın baylar... bana acıyın!
Kendini iskemlenin üzerine attı. Sesi birden kesilmişti. Son cümleyi güçlükle söylemişti. Sonra yargıçlar heyeti, jüri heyetine sorulacak sorulan tespit etti ve tarafların son sözünü sordu. Ama ayrıntılara girmeyeceğim. En sonunda jüri üyeleri, aralarında tartışmak için kalkıp gittiler. Başkan çok yorgundu. Bu yüzden onlara çok zayıf bir etki yapan, öğüt verici birkaç söz söylemekle yetindi: «Tarafsız kalın, savunma avukatının parlak sözlerine kapılmayın, ama gene de herşeyi tartın, üzerinizde büyük bir görev bulunduğunu unutmayın» falan filân...
Jüri üyeleri dışarı çıktılar. Oturuma ara verildi. Yerinden kalkmak gezinmek, biriken izlenimleri kararlaştırmak, büfeden çöplenmek serbestti. Vakit artık çok geçti. Gecenin hemen hemen biriydi. Öyleyken hiç kimse evine gitmiyordu. Herkesin sinirleri o kadar gerilmişti ve herkes öyle bir ruh halinde bulunuyordu ki. artık eve gidip dinlenmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Herkes içi ürpererek bekliyordu. Bununla birlikte, herkes heyecanlı değildi. Yalnız bayanlar isteriye varan bir sabırsızlık içindeydiler. Ama yürekleri rahattı. «Muhakkak beraat eder» diyorlardı. Hepsi, herkesin dayanılmaz bir heyecana kapılacağı o son müthiş dakikaya hazırlanıyorlardı. Şunu söylemem gerekir ki, salonda erkeklerin bulunduğu bölümde de, sanığın muhakkak beraat edeceği kanısında olanların sayısı pek çoktu. Bazıları seviniyor, bazıları kaşlarını çatıyor, bazıları da üzgün tavır takınıyorlardı. Bunlar beraat etmesini istemiyorlardı; Fetyukoviç'e gelince, o başarısına kesin olarak inanıyordu. Çevresi kalabalıktı. Kendisini kutlayanlar vardı. Bazıları da gözüne girmeye çalışıyorlardı. Sonradan anlatıldığına göre Fetyukoviç konuştuğu gruplardan birinde:
—  Savunma avukatı ile jüri üyelerini bağlayan, görünmez bağlar vardır, demişti. Evet, öyle bağlar vardır. Bunlar daha savunma avukatı konuşurken meydana gelirler ve kendilerini duyururlar. İşte  ben bu bağların varlığını  hissettim. Bu  bağlar  vardır. Hiç  üzülmeyin,  bu  işi  kazanacağız!
Çatık kaşlı, şişman, yüzü çiçek bozuğu bir bay, kentin kenarında çiftliği olan bir bay, konuşmaların bulunduğu bir gruba yaklaşarak:
— Bakalım şimdi bizim köylüler ne diyecekler? diye sordu.
— Ama orada yalnız köylüler yok ki! Dört tane de memur var.
Bölge  kurulu  üyelerinden  biri  yaklaşarak:
— Evet bakalım, memurlar da ne diyecekler?
— Siz  Nazariyev'i  Prohor  İvanoviç'i  tanıyor  musunuz?
Hani göğsünde madalyası olan tüccar jüri üyesi var ya, nasıl adam olduğunu bilir misiniz?
—  Neden soruyorsunuz?
—  Çok kafalı adamdır da.
— İyi ama hep susuyor.
— Varsın sussun. Daha iyi ya. Petersburg'ludan ders öğrenecek değil. Kendisi tüm Petersburg'a akıl öğretebilir. On iki  tane çocuğu  var,  düşünsenize!
Bir başka grupta genç memurlardan biri:
— Acaba gerçekten beraat ettirirler mi ne dersiniz? diye yüksek sesle soruyordu.
Kesin bir sesle:
—  Muhakkak beraat ettireceklerdir!  diyordu. Memur yüksek sesle:
— Beraat ettirmezlerse çok ayıp, rezilce bir şey olur! diye bağırıyordu. Öldürmüş  de  olsa!  O baba, ne  babadır!  Hem zaten  o  kadar  kendinden  geçmiştir ki.  Belki  de gerçekten havanelini sallamış,  öbürü  de  yere  düşmüştür.  Yalnız  işin içine uşağı karıştırmaları kötü oldu. Gülünç bir şey. Savunma avukatının  yerinde  olsaydım,  doğrudan  doğruya:  öldürdü, ama suçlu değildir. Allah kahretsin hepinizi!
—  Zaten  öyle  yaptı.  Yalnız  «Allah sizi  kahretsin»  demedi.
Araya üçüncü bir adamın incecik sesi karıştı:
—  Öyle  deme Mihayıl Semyoniç!  Bunu söylemiş  kadar oldu.
— Rica ederim baylar!  Büyük perhizden önce  sevgilisinin karısının boğazını kesen tiyatro sanatçısını beraat ettirdiler ya!
—  Canım tam kesmedi ki!
 — Olsun, olsun, kesmeye başladı ya! Siz ona bakın!
— Hele evlâtlardan söz ederken neler söyledi? Çok güzel konuştu  doğrusu.
— Çok güzel!
— Peki ya, o mistisizm için söyledikleri?  Ya mistisizm için ileri sürdükleri.
Biri daha:
—  Canım bırakın şimdi mistisizmi!  diye bağırdı. Siz şu İppolit'i bir düşünün, bugünden sonra ne yapacak, onu düşünün! Karısı yarından tezi yok Mityenka yüzünden gözlerini oyacak!
—  Karısı bur da mı ki?
— Burada olur mu? Olsaydı burada oyardı gözlerini. Evde kalmış, dişleri ağrıyormuş! Ha, ha, ha!
—  Ha,  ha,  ha!
Üçüncü grupta ise şöyle konuşuluyordu:
— Öyle görünüyor ki Mityenka'yı beraat ettirecekler.
—  Bir de bakarsınız, yarın   «Başkent» meyhanesini  altüst eder, on gün durmadan içer.
— Hay, şeytan götürsün onu!
— Evet. Doğrusu şeytansız olmamıştır bu iş. Şeytan burda olmaz da, nerede olur?
— Doğru! Gerçekten güzel konuştu baylar. Ama babalarının  kafalarını  kantar   topuzlarıyla parçalamak  olur  mu? Bunu hoş görürsek iş nereye varır?
— Ya arada, zafer arabası konusunda söylediklerini ha-hatırlıyor musunuz?
— Evet, taş arabasını zafer arabası yaptı!
— Yarın da zafer arabasından taş arabası yapar, «ihtiyaç» neyi gerektirirse o olmak değil mi ya, herşey ihtiyaca göre!
— Millet ne açıkgöz olmuş!  Zaten bizim Rusya'da artık gerçek diye bir şey kaldı mı baylar? Yoksa gerçek diye birşey yok muydu?
Bu sırada çıngırak çaldı. Jüri üyeleri tam bir saat tartışmışlardı. Ne daha az, ne daha fazla. Dinleyiciler yerlerine oturur oturmaz, derin bir sessizlik oldu. Jüri üyelerinin salona girişlerini hatırlıyorum. Sonunda beklenen an gelip çatmıştı işte! Bütün sorulan harfi harfine belirtecek değilim. Zaten hepsini unuttum. Yalnız başkanın ilk ve en önemli sorusu yani «hırsızlık için önceden niyet besleyerek mi öldürdü> sorusu, (nasıl sorulduğu aklımda kalmadı ama) üzerine herşey bir ölüm sessizliğine gömüldü. Jüri üyelerinin başkanı hepsinden daha genç olan memur üye, mahkeme salonunun derili sessizliği içinde gür ve kesin bir sesle:
— Evet, suçludur!  dedi.
Ondan sonra ele alınan tüm noktalarda hep aynı şey söylendi: «Suçludur, evet suçludur.» Hem de en küçük bir hafifletici neden kabul etmediler! Bunu hiç kimse beklemiyordu. Herkes hiç değilse hafifletici bir neden tanınacağı kanısındaydı. Tüm salonun içine gömüldüğü ölüm sessizliği bozulmuyordu. Herkes taşlaşmış gibiydi. Mahkûm olmasını çılgınca istiyenler de, büyük bir istekle beraatini bekliyenler de sanki donup kalmışlardı. Ama yalnız ilk anlarda öyle oldu. Ondan sonra müthiş bir karışıklık başladı. Erkek dinleyiciler arasında memnunluk duyan birçok kişi vardı. Hatta bazıları sevinçlerini gizlemeden, ellerini bile oluşturuyorlardı. Hoşnut olmayanlar ise ezilmiş gibiydiler. Omuzlarını kaldırıyor, fısıl-daşıyorlardı. Sanki daha akılları başlarına gelmemiş gibiydi. Hele bayanlar, tanrım onlar ne durumdaydı! Neredeyse, ayak-lanaca-klar sandım. Önce kendi kulaklarına inanamıyor gibiydiler. Sonra birden tüm salonu cınlatırcasına: «Canım nedir bu? BU da ne böyle?» sesleri duyuldu. Bayanlar yerlerinden fırlamışlardı. Herhalde bütün bunlar onlara hemen tekrar değiştirilebilirin.!;, düzeltilebiiirmiş gibi geliyordu. Bu sırada. Mitya birden ayağa kalktı ve garip, insanın içini parçalayan bir sesle, kollarını ileri doğru uzatarak:
— Tanrı adına ve öbür dünyada beni bekliyecek olan korkunç  yargıya  yemin  ederim  ki, babamın  kanına  girmedim! Seni bağışlıyorum Katya!  Kardeşler, dostlar, öbürüne acıyın!
Sözünü tamamlayamadı, tüm salonu çınlatan avaz avaz bir sesle, kendisininkine benzemiyen, bambaşka, beklenmedik; tâ içinden kopan bir sesle, birden hıckıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yukarda balkonun arka köşesinde bir kadının tiz çiğliğa duyuldu: Bu Grusenka idi. Genç kadın hukukçuların tartışmaları başlamadan önce kendisini salona almaları için yalvarmış, sonunda bunu sağlamıştı. Mitya'yı alıp götürdüler. Kararın savcı tarafından okunması ertesi güne bıra-kıld:. Bütün salon müthiş bir karışıklık içinde ayağa kalkmıştı. Ama ben artık beklemedim, söylenenleri de dinlemedim. Yalnız artık eşikte, dışarıya çıkacağım sırada, birkaç kişinin yüksek sesle konuştuklarını duydum.
— Maden ocaklarında en az yirmi yılı var!
— En az!
— İste böyle! Bizim köylüler ne mal olduklarını gösterdiler!
— Ve Mityenka'mızı mahvettiler!
 
BİTİŞ
MİTYA'YI KURTARMA PLÂNLARI...
 
Mitya'nın  yargılanmasından  beş  gün  sonra  sabahleyin, erkenden,  daha saat dokuzda, Alyoşa her ikisi  için  önemli olan bir iş için son konuşmaları yapmak ve kendisine verilen bir  görevi  yerine getirmek  için Katerina  îvanovna'ya  gitti. Genç  kadın Alyoşa'yi, bir vakitler Gruşenka'yı  kabul ettiği odaya aldı. Onunla orada konuştu; yandaki odada ise ateşler içinde yanan İvan Fiyodoroviç kendinden geçmiş bir halde yatıyordu. Katerina İvanovna, mahkemedeki o sahneden sonra, hasta ve baygın İvan Fiyodoroviç'in evine getirilmesini emretmişti. Böylece ileride çıkacak söylentilerle, toplumun kendisini bu davranışından ötürü kaçınılmaz bir şekilde kötülemesine  önem  bile  vermediğini  göstermişti.  Yanında  oturan kadın  akrabalarından biri o mahkemedeki sahneden  hemen sonra Moskova'ya  gitmiş,  öbürü  ise  yanında  kalmıştı.  Ama ikisi de gitmiş olsaydı, Katerina İvanovna gene  de kararını değiştirmiyecek, hastaya bakmaya devam edecek,  gece gündüz baş ucundan ayrılmayacaktı.
İvan  Fiyodoroviç'i,  Varvinskiy  ile  Herztzenstube  tedavi ediyorlardı. Petersburg'lu doktor ise hastalığın nasıl hir gelişme  göstereceği  konusundaki  düşüncesini  açıklamayı  reddederek Moskova'ya dönmüştü. Kalan doktorlar ise gerçi Katerina  İvanovna  ile  Alyoşa'yu  cesaret  vermeve  devam ediyorlardı ama, belliydi ki. kesin bir ümit verecek durumda değildiler.  Alyoşa  hasta  ağabeyine  günde  iki  kez  uğruyordu. Ama bu  sefer  özel ve zihnini çok uğraştıran  bir işi  vardı. Hissediyordu ki, bu konuda söze başlaması bile çok zor olacaktı. Oysa çok  acele ediyordu. Bundan başka,  aynı  sabah, bir başka yerde, ertelenmesi imkânsız bir işi daha vardı. Onun için  bir  an  önce  davranmalıydı.  Katerina İvanovna ile bir çeyrek saattir konuşuyorlardı. Genç kadın yorgundu ve sararmıştı. Aynı zamanda hastalık derecesine varan bir sinir gerginliği içindeydi. Ayrıca Alyoşa'nın  kendisine  ne için  geldiğini hissediyordu. Kesin bir tavırla ısrar ederek:
— Onun vereceği karardan hiç korkmayın! dedi. Öyle de, böyle de, nasıl olursa  olsun  aynı sonuca  varacaktır:  Kaçmaktan başka çaresi yok! O zavallı, o çok dürüst, o çok vic-rianh  bir  adam...  Öbürü  değil, Dimitriy  Fiyodoroviç  değil, öteki...  Kapının  arkasında  yatan ve  kendisini ağabeyi  için feda edenden söz ediyorum.
Katya bu sözü gözleri kıvılcımlanarak söylemişti.
— O kaçış plânını bana çoktandır bütünüyle açıklamıştı. Biliyor musunuz, birileriyle ilişkiler kurmuş bile... Zaten sise bu konuda bir şeyler söylemiştim...  Sizin anlayacağınız, bu iş, herhalde burada  Sibirya'ya sürülen mahkûmlar  yola çıkarılınca, üçüncü kez  konakladıklarından sonra olacakmış. Ah! Daha buna epey zaman var! İvan Fiyodoroviç yolculuğun bu üçüncü bölümünü üzerine almış olan kafile komutanı ile görüştü bile! Yalnız asıl grup komutanının kim olduğu bilinmiyor. Ama bunu zaten daha önce bilmeğe imkân yokmuş. Yarın,  belki size plânı  tüm  ayrıntılarıyla  göstereceğim.  İvan Fiyodoroviç'in mahkemeden bir gün evvel, bir şey olursa... diye bana bırakmış olduğu plânı. Bunu bana tam o akşam, bizi tartışırken gördüğünüz zaman oldu, hatırlıyor musunuz? Kendisi merdivenden aşağıya iniyordu, ben de  sizi  görünce onu zorla geri çevirmiştim. Hatırlıyor musunuz? O zaman neden kavga ettik biliyor musunuz?
Alyoşa:
—  Hayır bilmiyorum!  dedi.
—  Tabiî, bilmezsiniz, o vakit bu  işi  sizden  saklıyordu,: tşte bu kaçış plânı yüzünden tartışıyorduk, işin önemli kısmını bana daha üç gün önce açıklamıştı... O zaman kavga ettik. Çünkü İvan, bana Dimitriy'in mahkûm olursa, o yaratıkla birlikte dış ülkelere kaçacağını söylemişti. Bunu söylediği vakit birden kızdım... Neden kızdığımı söyliyemiyeceğim. Zaten  kendim  de  bilmiyorum...  Ha!  Tabii  o  yaratığın,  o kadının yüzünden öfkelendim. Evet,  onun  yüzünden!  Onun da Dimitriy ile birlikte Avrupa'ya kaçacağına kızmıştım!
Katerina İvanovna, bunu birden sesini yükselterek, öfkeden dudakları titreye  titreye bağırmıştı.
—  İvan Fiyodoroviç benim o yaratık yüzünden ne  kadar kızdığımı  görünce,  hemen Dimitriy'i  kadından  kıskançlığımı, kıskandığım için de Dimitriy'i sevmeye devam ettiğini sandı. İşte ilk kavgamız böyle oldu. O zaman ne demek istediğimi açıklamak istemedim. Bağışlanmamı da diliyemedim. İvan gibi bir insanın öbürünü eskisi gibi sevdiğimden şüphelenmesi bana çok ağır geliyordu... Hem de ne zaman? Yüzüne karşı Dimitriy'i sevmediğimi, yalnız onu sevdiğimi söylememden sonra! Ben, sadece içimde o yaratığa karşı müthiş bir kin duyduğum için kızmıştım! Üç gün sonra, işte sizin geldiğiniz akşam İvan bana kapalı bir zarf getirmişti. Kendisine bir şey olursa, bu zarfı açamakmışım. Evet, hastalanacağını önceden sezmişti! Bana kaçış plânının tüm ayrıntılarıyla birlikte o zarfın içinde bulunduğunu söyledi. Eğer kendisi ölürse ya da başına tehlikeli bir hastalık gelirse, ben Mitya'yı tek başıma kurtaracakmışım! Ayrıca o anda bana on bine yakın para da bıraktı. Savcının birilerinden bozdurmağa gönderdiği ve konuşmasında değindiği işte bu paraydı! İvan Fiyodoroviç'in beni hâlâ kıskandığı ve Mitya'yı sevdiğime hâlâ kesin olarak inandığı halde, ağabeyini kurtarmak düşüncesinden vazgeçmemesine, kurtuluşunu sağlamak işini bana vermesine şaştım kaldım! Fedakârlık buna denir işte! Siz öyle bir fedakârlığın ne olduğunu anlayamazsınız, Aleksey Fiyodoroviç !


Dostları ilə paylaş:
1   ...   142   143   144   145   146   147   148   149   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə