Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə6/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150
           -Git yavrum; dedi. Hadi git, Porfir, bana yardım eder. Başpapazın dairesinde sen bulunmalısın. Sofrada hizmet edersin.
           Aliyoşa, yalvaran bir sesle:
           -Müsaade edin de kalayım, dedi.
           -Orada bulunman daha faydalı. Çünkü orada hırçın bir hava esiyor. Herkes sinirli... Şunu da bil ki oğlum – Stareç ona oğlum demekten hoşlanırdı – senin yerin burası değildir. Allah beni huzuruna kabul görünce, sen de hemen manastırdan çık, git.
           Aliyoşa titredi.
           -Ne oluyorsun oğlum?.. Şimdilik yerin burası değil diyorum. Dünyada büyük bir iş başarman için seni takdis ediyorum. Uzun seyahatler yapacaksın. Evleneceksin... Evet bu lazımdır. Burada çok iş görmen lazım gelecek. Ne için burada kalmanı istemediğimi şimdi anladım mı?.. Senin kabiliyetinden şüphe etmiyorum. Ben, ölünce hemen yola çık. Allah’a bütün kalbinle sarıl. O da sana, doğru yolu gösterecektir. Büyük acılar çekecek ve aynı zamanda saadetin lezzetini tadacaksın. Senin nasibin bu işte: Saadeti ıstırap içinde aramak. Çalış, hiç durmadan çalış, hiç durmadan çalış. Söylediklerimi sık sık hatırla, gene seninle konuşacağım; ama artık günlerim, hatta saatlerim bile sayılıdır.
           Aliyoşa’nın yüzünde keskin bir heyecanın izleri belirerek dudakları titredi. Stareç, tatlı tatlı gülümsedi:
           -Ne oluyorsun canım?.. Dünyaya tapanlar, ölülerine varsın ağlasınlar. Bizler, aramızdan birinin son nefesini verdiği vakit sevinir ve ona dua ederiz. Beni artık yalnız bırak. Dua edeceğim. Hadi oraya git, kardeşlerinin yanında bulun. Sakın yalnız birini seçme, ikisinin de ortasında kal.
           Stareç, delikanlıyı takdis etmek için elini kaldırdı. Orada kalmak istediği halde Aliyoşa hiç sesini çıkarmadı. Hatta pek merak ettiği halde aziz adama, Dimitri’nin ayaklarına kapanıp secde etmesinin ne demek olduğunu bile soramadı. Aliyoşa, biliyordu ki, eğer bir fayda görseydi, Stareç bu hadisenin sebebini kendiliğinden anlatırdı. Sustuğuna göre de söylememek gerekiyordu. Fakat, yerlere kadar kapanan bu selamlayış çocuğu şaşırtmıştı. O, bu harekette esrarlı bir mana seziyordu. Esrarengiz... Belki de korkunç bir şey. Bahçeye çıkınca, içi sıkıldı. Stareç’in yakın ölümünden bahsedişini hatırlamıştı. O, her ne demişse olmuştu. İstikbali hiç şaşmaz bir surette okurdu. Bu feci haberler de mutlaka yakında gerçekleşecekti. Aliyoşa, ona körü körüne inanırdı. Onsuz ne yapacaktı?.. Nereye gidecekti?.. Ona ağlamaması ve manastırdan ayrılması emrediliyordu. Aliyoşa, çoktan beri bu kadar zor bir durumda kalmamıştı. Koruyu hızla geçerek bahçedeki çiçekleri seyre daldı. Bu yol beş yüz adımlık yerdi. Bu zamanlarda orada hiç kimse bulunmazdı. Fakat daha ilk dönemeçte “Rakitin”’e rastladı. İlahiyatçı, birini bekliyor gibiydi.
           Aliyoşa, ona yaklaşınca
           -Beni mi bekliyordun?
           Diye sordu. Rakitin gülüseyerek:
           -Evet, dedi; biliyorum ki, başpapazın dairesine gidiyorsun. Orada bugün ziyafet var. Çoktan beri böyle şatafatlı bir sofra kurulmamıştır. Ben, çağrılmadığım için orada bulunamayacağım. Sen git hizmet et! Ama dur azıcık sana bir şey soracağım. Şu rüya ne demektir?
           -Hangi rüya?
           -Canım, kardeşin Dimitri’nin önünde yerlere kapanmadan bahsetmek istiyorum. Nasıl da alnını döşemeye çarptı!
           -Sozima babadan mı bahsediyorsun?
           -Evet!
           -Alnını çarptı! Ne demek?
           -Ah hoş gör, ağzımdan kaçtı, istemeyerek böyle dedim. Rüyaya benzeyen bu halin sence manası ne?
           -Bilmiyorum, Misa!
           -Bu meseleyi sana izah etmeyeceğini zaten biliyordum. Ama, şaşılacak bir şey de yok. Bütün evliya geçinenlerin bu türlü hezeyanları olur. Fakat adamcağız, çok yerinde bir hareket yaptı. Mesele halka yayılınca tefsirin bini bir paraya gidecek... Bana kalırsa, Stareç bu hadisede bir cinayet kokusu sezdiği için böyle yaptı. O pek zeki bir ihtiyardır.
           -Cinayet mi?.. Nasıl cinayet?
           -Bu cinayet, senin ailenden kardeşlerinle zengin baban arasında olacak. İşte Zosima baba, bu yüzden alnını yere çarptı. Hadise olunca, herkes bu olayı hatırlayacak: “Herif evliya imiş, bizim gözümüzü açmaya çalıştı, kan döküleceğini evvelden bildirdi, katili tanıttı, ama biz mankafalar anlamadık!” diyecekler. Stareç’in şöhreti, bir kat daha parlayacak. Ermişlerin hepsi böyle yaparlar. Meyhaneleri takdis ederler ve mabetleri taşlarlar. Senin Stareç’in de böyle işte. Uslu bir zavallıya sopa, bir katilin önünde de secde...
           -Hangi cinayet?.. Hangi katil... Kuzum sen bozdun mu yoksa? Ne dediğini anlayamadım.
           Aliyoşa olduğu yerde mıhlanmış gibi kaldı. Rakitin de durdu.
           -Bilmez gibi soruyorsun. Eminim ki, sen de kendi kendine bu dediklerimi düşündün. Dinle beni Aliyoşa, sen daima doğru söylersin. Bu meseleyi düşündün mü, düşünmedin mi?
           Delikanlı alçak bir sesle:
           -Düşündüm! Dedi.
           Rakitin:
           -Sen de düşündün ha? Diye bağırdı.
           -Düşünüp düşünmediğimi pek iyi kestiremiyorum. Fakat o kadar garip şeyler söyledin ki, şaşardım ve bana sanki bunları zihnimden geçirmişim gibi geldi.
           -Evet, evet bugün babanla kardeşin Mitya çekişirken, eminim ki sen bir cinayet sahnesi zihninden geçirdin. Niçin böyle yaptın mesela?..
           Aliyoşa, içi altüst bir halde:
           -Dur dur dedi, bütün bunlara sen, ne ile hükmediyorsun? Sonra neden bu işe bu kadar ilgi gösteriyorsun?
           -İki ayrı, fakat tabii iki soru... İkisine de ayrı ayrı cevap vereceğim. Eğer bugün kardeşin Dimitri’yi kendinden geçmiş bir halde görmeseydim, bu ihtimallerin hiçbirini düşünmeyecektim. Böyle pek namuslu, çok haysiyetli adamlar için muayyen bir sınır vardır. Bir kere bu sınırı aştılar mı artık ondan sonra bir bıçakta babasını öldürmek işten bile değildir. Babası, adi bir sarhoştur, çirkin bir müfteridir. Kavga başlarsa, bir bıçak ağzı, hava içinde vınlayacak ve iki birden mezara girecek.
           -Hayır Mişa, eğer bütün kuruntuların bunlardan ibaretse, yüreğime su serpmiş olursun. İş oraya varmayacak!
           -O halde niçin böyle titriyorsun? Niçin titrediğini biliyor musun? Mitya, kaba fakat namuslu bir adamdır. Ama, heyecanına mağluptur. Yaratılış, babasının fenalığına onu varis etmiştir Senin bakir oluşun bile beni hayretlere sevkediyor. Sen de Karamazof’sun. Üçünün de ceplerinde birer bıçak var. Kafa kafaya gelmiş bir haldedirler. Sen, niçin dördüncü olamayacaksın?..
           Aliyoşa:
           -Eğer o kadını düşünerek bu hükümlere girişiyorsan, yanılıyorsun. Dimitri ondan nefret ediyor.
           -Gruşinika mı nefret ediyor?.. Hayır, aldanıyorsun yavrum, Dimitri onun uğruna nişanlısını herkesin huzurunda bırakmadı mı?
           Bu olay Mitya’nın ondan nefret etmediğini gösterir. Bu işte, azizim senin daha anlayamadığın birtakım karanlık noktalar var. Bazen bir kadının sadece vücuduna, yahut vücudunun bir tek parçasına vurulanlar olur. Bu aşka tutulan dama, anasını, babasını, vatanını satar, çocuklarını atar. Namuslu bir insanken çalar, kuzu yaratılışlı olduğu halde adam öldürür. Sadıkken hain olur. Kadın ayaklarının destancısı Puşkin bunları şiirlerinde öğmüştür. Bu yaratılışta olanlar için nefretin manası ve kudreti kalmaz. Kardeşin Gruşinika’dan nefret edebilir ama ayakları dibinden de ayrılmaz.
           Aliyoşa, beklenmedik bir cevap verdi:
           -Buna benim de aklım eriyor!
           Rakitin çirkin bir sevinçle:
           -Anladın ha!.Ağzından kaçırdın her halde... ama bu ihtiyarsızlık, itirafın kıymetini arttırıyor. Demek şehvet sana yabancı bir his değil; seni vavsız evliya seni!.. Bakir olduğun halde aklından geçmeyen yok. Seni çoktan beri kolluyordum zaten... Sen tam manasıyla bikr Karamazof’sun. İnsan, taşıdığı kanın verasetinden kurtulamaz. Sen, baba tarafından şehveti, ana tarafından da masumluğu almışsın... Neye titriyorsun böyle?.. Biliyor musun ki, Gruşinika senin için bana:
           -Getir onu buraya, cübbesini çıkartayım, demişti. O da bir acayip kadındır a...
           Aliyoşa samimi bir gülümseyişle:
           -Ona gitmeyeceğimi söyle... Ve bunu yapacağına da yemin et, dedi. Sonra da ne diyeceksen bitir ki, bende düşündüklerimi sana söyleyeyim.
           -Devam etmek neye yarar?.. Söyleyeceklerimi sen de bilirsin. Sen şehvetçi olduğun gibi, kardeşin İvan da öyledir. Bütün Karamazof ailesinin yaratılışı böyle... İvan, dinsiz olduğu halde, şimdi İlahiyata dair yazılar yazıyor, müdafaalara girişiyor. Sonra bir de tutuyor ağabeyinin nişanlısını ayartmaya çalışıyor. Hem galiba, işin sonunda varmak üzeredir. Bütün bunları da Mitya’nın rızasıyla yapıyor. Çünka Mitya, nişanlısından kurtulup Gruşinika ile yaşamak niyetindedir. Bu facianın aktörleri, kendi alçaklıklarını bile bile temsillerine devam ediyorlar. Fakat hikayenin gerisini de dinle: Bir ihtiyar Mitya’nın yolunu kesiyor. Bu ihtiyar onun öz babasıdır. Çünkü o da Gruşinika’ya delicesine vurgun. Daha adını anarken ağzı sulanıyor.
           İşte bu çılgın aşk yüzündendir ki, Miyosov kadından kahpe diye bahsedince, adamcağız kendinden geçerek bunca rezaletle ortalığı yangın yerine çevirdi. İlk zamanlarda bu kadın ihtiyarın sadece aleti idi. Sonra sonra hoşuna gitti, ansızın alev saçağı sardı. Şimdi birteviye namussuzca tekliflerde bulunuyor. Baba ile oğul işte bu yolda karşı karşıya geldiler. Gruşinika, pusuda her iki tarafı tetkik ile meşgul. Hangisinin daha elverişli olduğunu düşünüyor. İhtiyardan çok para sızdırmak ve genci ile evlenmek. Bunların ikisi de mümkün. Evet kardeşin, Katerin İvanova gibi kusursuz bir güzeli, bir serveti ve asil bir aile kızını gözünü kırpmadan fedadan çekinmeyecek. Bu karışık şeylerden pek kolaylıkla bir cinayet doğabilir.
           Geçenlerde bir akşam meyhanede saz çaldırıp eğlenen Mitya, sarhoş olmuş ve kendisinin Katerina gibi bir meleğe layık olmadığını, İvan’ın ona daha yaraştığını söylemiş. Bu sözler en nihayet Katerana’ya da işleyecek ve İvan’ı reddetmeyecektir. Şu İvan da bilmem ki, hangi sebeple hepinizi böyle büyülemiş... Topunuz birden onun hayranısınız. O ise sizin yüzünüze gülüyor.
           Aliyoşa, ansızın kaşlarını çatarak:
           -Bütün bunları nereden biliyorsun, hem nasıl oluyor da bu kadar emniyet ve katiyetle hükümler verebiliyorsun?
           Diye sordu.
           -İyi ama, sen de neden vereceğim cevaptan korktuğun halde bana bunu soruyorsun. Anlaşılıyor ki, sözlerimin gerçek olduğunu biliyorsun.
           -Hayır, yanılıyorsun. İvan para ile satın alınacak adam değildir. Sen onu sevmediğin için böyle söylüyorsun.
           -Öyle mi?.. Altmış bin rublelik çeyiz az şey olmamakla beraber hadi onu geçelim; ya Katerina’nın güzelliği?..
           -İvan’ın gözü daha yükseklerdedir. Ruble yığınları onun başını döndüremez. O ne gurur, ne huzur peşindedir. Belki ıstırabı arıyor.
           -Bu deli saçması da ne?..
           -Mişa, onun şehit bir ruhu ve esir bir zekası var. Başında bir türlü anahtarını bulamadığı büyük bir fikir hazinesi seziyor. İvan o adamlardandır ki, milyonlara sırtını döner ve yalnız düşüncesini öğütecek şeyi arar.
           Mişa, yüzünde şiddetli bir kin buruşmasıyla bağırdı:
           -Bırak canım, dedi; intihalcinin biri... Stareç’in hükümlerini teyit ediyorsun. Onu muamma sayıyorsunuz. Muamma; evet ahmaklığın muamması... Düşünmeye değer bir tek noktası yok. Azıcık gayret et, sen de anlarsın. Yazdığı makale gülünç ve riyakaranedir. Tez diye müdafaa ettiği şeye bak: “Maneviyat olmazsa, ahlaki hiçbir kayıt olmaz. Yani dinsize dünyada herşey mübah... O, bu nazariyesini söylediği vakit Mitya’nın “zamanı gelince ben, bu hükmü hatırlayacağım!” dediğini unutma. Bu maskara nazariye ancak çapkınların, edepsizlerin taraftar olacakları bir şeydir. Hakikatte ise “Ali Hoca, Hoca Ali” kadar manasız bir ukalalıktır. Çünkü ebediyete, ahirete inanmadan da insanlık fazilet ve namus içinde yaşamak kuvvetini kendinde bulur. Bu yaşayış kuvvetini, hürriyet, müsavat ve kardeşlik inanışlarında bulmak mümkündür.
           Rakitin, heyecanlandığı için daha çok söyleyecekti. Fakat, bir şey hatırlamış gibi ansızın lafını kesti. Ters bir gülüşle:
           -Hadi, artık yeter... Ama, sen niçin gülüyorsun? Yoksa beni aptal bir düztaban yerine mi koyuyorsun?
           -Hayır, ne münasebet?.. Böyle bir şey aklımdan bile geçmedi. Bilakis sen, zekisin... Sebepsiz gülmüş olacağım. Bırakalım bunları... Yalnız bu kadar ateşlenmenin sebebini ben, Katerin İvanovna’ya tutkunluğunda buluyorum... Bundan epey zamandır şüpheleniyordum. İşte İvan’ı bunun için sevmiyor, onu kıskanıyorsun.
           -Katerin’in parasına tamah ettiğimi de söyle... Hadi hadi sıkılma, işi bu kerteye kadar götür.
           -Hayır, seni incitmek istemiyorum.
           -Olabilir... Fakat seni de İvan’ı da şeytan alsın!.. İkiniz de Katerin İvanovna’nın ne sevimsiz olduğunu bir türlü anlamıyorsunuz. Onu sevmek için, nasıl bir sebep var?.. İvan, her tarafta bana sövüp sayıyor. Ben de ona mevlüt okuyacak değilim ya!..
           -İvan’ın senin hakkında ne iyi, ne fena bir tek söz söylediğini hiç işitmedim.
           -Öyle mi sanıyorsun?.. Daha evvelki gün Katerin İvanovna’nın evinde benim hakkımda ağız dolusu konuştuğunu duydum. Bunlar meydanda dururken, kimin kimi kıskandığını artık siz kendiniz düşününüz. Demiş ki, eğer bir gün başpapaz olmaktan vazgeçersem yakın bir gelecekte Petersburg’a giderek orada bir gazeteye intisap eder ve mühim tenkitiler yazarak şöhretimi etrafa yayarım. On sene içinde de mecmuayı satın alır ve zengin olurum hülyasında imişim.
           Kendini gülmekten alıkoyamayan Aliyoşa:
           -Bütün bunlar, belki tıpatıp gerçekleşir! Dedi.
           -Sen de mi, sen de mi alaya başladın Aleksi?..
           -Yok canım şaka ediyorum... Hoşgör. Fakat bütün bunları sana kim yetiştirdi?
           -Dimitri söyledi... Hem bana değil Gruşinika’ya... istemiyerek dinledim. Çünkü odadan bir kapı ile ayrılan mutfakta idim ve ağabeyin orada iken çıkıp gidemezdim.
           -Haa.. Evet bu kadının senin akraban olduğunu unutmuştum...
           Rakitin kıpkırmızı:
           -Akrabam... Bu kaltak benim akrabam ha!.. diye haykırdı: Sen çıldırdın mı?..
           Akraban değil mi?.. Böyle dediklerini işitmiştim.
           -Nerede, kimden?.. Ah siz yok mu siz, Karamazoflar, eski, asil bir aile çocukları gibi mağrur tavırlar alırsınız. Ama olsun ki, babanız başkalarının masalarında dalkavukluk ve soytarılık eder... Evet sizin yanınızda adi bir kay papazının oğluyum... Fakat bu, size beni tahkir etmek hakkını vermez. Benim de kendime göre bir şerefim var, Aleksi Fiyodoroviç, ben umumi bir kadının akrabası olamam.
           Rakitin’i hiddetten kan boğacak gibiydi.
           Kıpkırmızı kesilen Aliyoşa:
           -Affet kardeşim dedi, ben, o kızın senin dediğin tarzda bir mahluk olduğuna asla inanmamıştım. Ben, sana dillerde dolaşanı söyledim. Sen de bana aranızda hiçbir mesele bulunmadığını anlatmıştın. Oraya sık sık gittiğini de biliyoruz. Bu kadından bu derece nefret ettiğini nasıl kestirebilirdim? Hem, hakikaten o zavallı, bu kadar hakarete layık mıdır?
-Oraya sık sık gidersem, bunun elbette bence bir sebebi var; hem âleme ne?.. akrabalık meselesine gelince, bunu asıl sen düşün ki, ağabeyin, yahut baban onu ailenizin içine sokmak üzeredir... Ne ise işte geldik. Hadi, çabuk mutfağa git. Ama dur, hele... Acaba ne oluyor?... Geç mi kaldık yoksa?.. ziyafet bu kadar çabuk bitmiş olamaz... Meğer Karamazoflar işi azıtmış olsunlar... İşte baban ve Miyosov başpapazın dairesinden çıkıyorlar. İşte İzidor baba, merdivenlere koşarak arkalarından bağırıyor. Babana bak babana... Nasıl kollarını sallayarak küfür ediyor... Neler oldu acaba?.. Papazı mı dövdüler?.. İşin içinde mutlaka bir rezalet var...
Rakitin, iyi tahmin etmişti. Filhakika orada kızılca kıyamet kopmuştu.
 
                                                                      8
 
                                                            Bir rezalet
 
İvan’la Miyosov, başpapazın dairesine gelince, zarif bir salon adamı olan Aleksandr, kapıldığı hiddetten ötürü utandı. Soğukkanlılıkla düşününce, Fiyodor Pavloviç’e uymakla iyi etmediğini anlıyordu. Kendi kendine: “Papazların suçu ne?.. Onlara karşı nazik ve sevimli davranmak gerek! Böylelikle Fiyodor maskarasıyla benim aramdaki farkı da göstermiş olacağım” diyordu.
 Hemen oracıkta başka bir şey de düşündü. Manastırla kendi arasında dava mevzuu olan orman işi ve balık avı hakkından vazgeçecek, oranın gelirini kiliseye bırakacaktı.
Başpapazın dairesine girdikleri vakit, bu kararı katileşti. Gerçi yemek salonu, pek parlak değildi ve başrahibin evi, ancak iki odalı bir yerdi. Ama gene Stareç’in höceresinden daha güzeldi... Oda döşemeleri parıldamıyordu. Eşya, sahtiyan kaplı akajudandı. Fakat bu sönüklüğün yanıbaşında zengin bir temizlik göze çarpıyordu. Pencere kıyılarında güzel ve pahalı çiçekler vardı. Bütün emek ve dikkat sofraya harcanmıştı.
Tabaklar, örtüler parpar yanıyordu. Masaya gayet iyi pişmiş üç türlü ekmek, manastır bodrumlarından iki şişe nefis şarap, büyük bir sürahi kavs konmuştu. Votka yoktu. Listede beş türlü yemek vardı.
Son derece mütecessis olan Rakitin, dayanamayarak, başrahibin mutfağına sokulmuş ve yemeklerin listesini öğrenerek Aliyoşa’ya anlatmıştı. Zaten onun her yerde ahbapları vardı÷ Her yere burnunu sokar merakını giderirdi. Rakitin, kendisinin hayatta mühim bir rol oynamak için doğduğuna kanidi. Çok meziyetli bir varlık olduğuna da inanırdı.
Bu gencin manastırdaki mevkii böyle bir ziyafete çağırılmasına müsait değildi. Fakat Jozef ve Paisyüs davetliler arasında idiler. Miyosov, Kalganov ve İvan salona girdikleri vakit onları orada buldular. Emlak sahibi Maksimof da bir kenarda duruyordu. Başpapaz, misafirlerini karşılamak için salonun ortasına doğru ilerledi. Bu, iri yarı, biraz zayıf saçlarına, sakalına kır düşmüş, fakat kuvvetli bir ihtiyardı. Uzun yüzü vakar ve ciddiyetle dolu görünüyordu.
Misafirerini sessizce selamladı. Onlar da takdis etmesi için, yanına sokuldular. Miyosov, elini bile öpmek istedi. Fakat ihtiyar vermedi. İvan’la Kalganov daha ileri giderek, aşağı tabaka halkının yaptıkları gibi dudaklarını şapırdattılar.
Aleksandroviç, zarif bir gülümseyiş ve vakur bir sesle:
-Sizden af dilemek mecburiyetindeyiz, muhterem efendimiz. Çünkü davet ettiğiniz Fiyodor Pavloviç gelemeyecek. Gelmeyişi de sebepsiz değil. Oğlu ile kavga etti ve ağıza alınmaz şeyler söyledi. Tabii sizin de bütün bunlardan haberiniz olmuştur. İşte kızgınlıkla ağzınızdan kaçırdığı sözlerden sonra artık huzurunuza çıkamayacağını anlayarak oğlu İvan’la beni, sizden af          dilemeye memur etti. Kusurunu bağışlamanızı ve geçenleri unutmanızı diliyor.
Dedi. Miyosov nutkunun sonlarına doğru içinin ferahladığını duymuş ve yüreğinde insanlık aşkının yeniden canlandığını hissetmişti.
Kendisini ağırbaşlı bir sükût içinde dinleyen başpapaz, başını eğdi ve:
-Onun aramızda bulunmamasına cidden müteessirim. Beraber lokma etmek belki bizi birbirimize daha çok yaklaştıracaktı. Buyurunuz oturunuz efendiler.
Cevabını verdi ve duvardaki resme dönerek duaya başladı. Herkes başlarını eğerek durdular. Emlak sahibi Maksimof öne geçerek mübalağalı bir ihtiramla ellerini bağlamıştı.
İşte bu sırada Fiyodor Pavloviç kapıdan girerek bütün hıncını, olanca çirkinliğiyle boşalttı. Şurasını not etmek lazımdır ki Fiyodor, ayrılırken gerçekten gitmek niyetinde idi. O da Stareç’in odasında geçen kepazelik sahnesinden sonra hiçbir şey olmamış gibi başpapazın sofrasına oturmaya utanıyordu. Utanıyor, demek pek doğru değil. Çünkü bunu o , utandığından ziyade muaşerete uygun bulmadığı için yapmıştı. Fakat tam faytonuna binmeye hazırlanırken, birdenbire durdu. Stareç söylediklerini hatırlamıştı: “Ben, bir topluluğa gittiğim vakit kendimi herkesten daha âdi görür ve daha ilk bakışta onların beni bir soytarı yerine koyduklarını anlarım. Anlayınca da, eh madem ki böyledir, o halde hadi biz de soytarılık edelim. Çünkü hepiniz benden beşbeter mahluklarsınız.” Kendi alçaklığıyla bütün dünyadan intikam almak istiyor gibiydi. Bir gün birisi için ona:
-Bu adamdan niçin bu kadar nefret ediyorsun?
Diye sormuşlardı. Maskara bir hayasızlıkla:
-Onun bana hiçbir fenalığı dokunmadı. Bilakis ben, onun başına bir çorap örmüştüm. İşte o vakitten beri tiksiniyorum, demişti.
Bunların zihninden geçişi, onu çirkin çirkin güldürdü. Gözleri kıvılcımlandı, dudakları titredi. Bir dakika kararsızlık içinde durakladı. Sonra ansızın:
-Madem ki, bir kere başladık, oy yaydan çıktı, bari sonuna kadar gidelim! Bana hepiniz vız gelirsiniz. Sizi hele bir adamakıllı donatayım da bir görünüz!
Diye söylendi ve arabacıya:
-Dur!
Emrini verdi. İri adımlarla manastıra yollandı. Doğruca başpapazın dairesine gidiyordu. Orada ne yapacağını ne söyleyeceğini kendi de bilmiyordu. Fakat herhalde hissediyordu. Artık kendinde değildi. İradesi yokuş aşağı bu rezaletin kopacağı yere doğru büyük ve boşanmış bir hızla yuvarlanıyordu.
Salona tam dua bitip de sofraya oturulurken varmıştı. Hazır bulunuşlara utanmaz gözlerle bakarak kahkahalarla gülmeye başladı ve avazı çıktığı kadar bağıra bağıra:
-Beni gitti sanıyorlardı!.. Halbuki işite buradayım!..
Odadakiler ona sessizce bakıyorlar, fakat hepsi karşı durulmaz bir rezaletin kopacağını anlıyorlardı. Aleksandroviç’in birdenbire en korkunç bir hiddetle kan başına sıçradı. Ağzından köpükler saçarak:
-Yok... Bu kadarı da artık çekilmez!..
Diye haykırdı. Kızgınlığından tıkanacak bir haldeydi. Şapkasını kaptı Fiyodor Pavloviç:
-Çekilmeyen de neymiş? Beni misafir, davet ettiğiniz bir misafir gibi kabul edecek misiniz? Gireyim mi, girmeyeyim mi, dedi.
Başpapaz:
-Büyük bir minnetle... Cevabını verdi. Sonra etrafındakilere dönerek yalvardı:
-Sizden de mütevazı soframızı muhabbet ve şevkle şenlendirmenizi rica ederim.
Kendinden geçen Aleksandroviç:
-Hayır hayır!.. Olamaz... Bu olamaz! Diye haykırdı.
-Aleksandroviç için imkansız olan bir şey, benim için de imkansızdır. Burada kalamam. Ben, zaten ondan bir karış ayrılmamak kararıyla döndüm. O giderse, ben de giderim, kalırsa ben de beraber... Hele siz muhterem başpapaz hazretleri, kardeşlikten bahsetmekle hepimizden çok onu siz kızdırmış oldunuz. Benim akrabam böyle bir kardeşliğe razı değildir. Öyle değil mi Von Sohn? Merhaba Von Sohn. Bak sen de burada imişsin Von Sohn!..
Bu hitap yaylımından şaşıran Maksimov:
-Bana mı böyle diyorsunuz!.. Diye kekeledi.
-Sana ya... Von Shon’un kim olduğunu biliyor musun? O meşhur bir davanın kahramanıdır. Bir kerhanede öldürülmüş soyulmuş, sonra da bir sandığa konarak Petersburg’dan Moskova’ya kalkan bir trenin yük vagonlarına yerleştirilmişti. Bu sandık üstündeki etiketle şehir şehir dolaşırken, zevk kızları piyano çalarak dans ediyorlardı. İşte bu adamın adı Von Sohn’du. Şimdi de hortlayarak desin şekline girdiğini görüyorum. Öyle değil mi Von Sohn?
Birçok ses birden:
-Bu ne demektir?.. Bunlar ne biçim laflar?..
Diye bağırıştılar.
Miyosov, Kalganov’a:
-Haydi gidelim!
Dedi. Fiyodor Pavloviç, onlara doğru bir adım atarak uludu:
-Hayır, hayır... Bırakın da bitireyim. Stareç’in höcresinde kaya balığından bahsettim diye beni hürmetsizlikle suçlamıştınız. Benim akrabam Miyosov, sözlerinde hakikatten ziyade asaletin bulunmasına düşkündür. Ben onun tam tersine konuşurken asaleti değil, gerçeği ararım. Vız gelir bana asalet... Öyle değil mi Van Shon?.. Müsaade edin başpapaz efendi, bir soytarı olmama rağmen bende bir şövalye ruhu da vardır. İnandığımı açıkça söylerim. Evet ben, böyleyim: Miyosov ise ancak ikide bir her şeyden yaralanan bir “izzeti nefis”le övünür. Buraya neler olup bittiğini görmek ve hakkınızdaki düşüncelerimi söylemek niyetiyle gelmiştim. Oğlum Aleksi, sizinle birlikte ibadete dalmıştır. Ben de babayım ve onun hayatıyla alakadarım. Aranızda bulunduğum kadar sizi tetkik ettim. Bu içtima sahnesinin son perdesini de ben bitireceğim. Bizim memleketimizde altta kalanın canı çıkar. Fakat ben, kalkacağım. Olduğum gibi görünmek, alkışladığım bir kıymettir. Stareç’in höcresinde herkes diz çökerek yüksek sesle suçlarını itiraf ediyorlar, böyle bir şeye din izin verir mi? Bütün dini ananeler -yazacağım. Şimdilik ise oğlumu aranızdan çekip alıyorum.


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə