Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə8/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   150
Aliyoşa da kardeşini gördüğüne sevinmişti. Fakat nasıl atlayacağını bir türlü kestiremiyordu. Dimitri kuvvetli, atlet eliyle onu yakalayarak atlattı. Cübbesi uçarak ne de hoş sıçramıştı.
Ağabeyi, sevinç delisi olmuş bir halde:
-Şimdi, hadi bakalım dedi.
Aliyoşa, etrafına bakındı. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Geniş, ıssız bir bahçede idiler. Şaşkın şaşkın:
-Nereye? Hem burada yalnızız, niçin yine yavaş sesle konuşuyoruz? Diye sordu.
Sesine olanca hızını veren Dimitri:
-Niçin mi?.. diye haykırdı. Eğer sebebini bilirsem arap olayım. Bak hele, ne acayip bir hale düşmüşüm, bak ta ibret al!.. Ben, buraya bir sırra ermek için gelmiştim... İçimde galiba bir duygu beni fısıltı ile konuşmaya mecbur etti. Anlıyorsun a... Hele gel... Evvela seni bir kucaklayıp öpeyim. Şuracıkta oturup hep bu beyti tekrarlıyorum:
Tanrı yeryüzünde muzaffer olsun,
Tanrı benim ruhumda da muzaffer olsun.
İki dönüm kadar olan bahçenin, yalnız kenarlarına ağaçlar dikilmişti. Elma, akkavak, ıhlamur, kayın ağaçlarının altında da frenk üzümü kümeleri sıralanıyordu.
Bahçenin arkası, harman yerini andırıyordu. Bahar gelince, sahibi burasını birkaç rubleye kiraladı. Pek az zamandan beri işlenmeye başlayan sebze bahçesi de evin yanında idi. Dimitri, kardeşini en ücra köşeye götürdü. Orada yaprakların, çiçek ve fidanların, sarmaşıkların arkasında yeşil boyalı, eski, harap fakat hala yağmurlu havalarda sığınılabilecek bir kulübe vardı. Bu pavyon söylenenlere göre, elli yıl önce emekli bir miralay tarafından yaptırılmıştı. Döşeme çürümüş, tavan örümcek ve toz içinde kalmıştı. Ortada yeşil boyalı bir masa ve etrafında yere mıhlı sıralar vardı. İşte yalnız bunlar hala kullanılabilecek bir halde idiler.
Bu masanın üstünde yarısına kadar boşalmış bir şişe ve küçük bir kadeh duruyordu. Aliyoşa, zaten ağabeyinin taşkın halini farketmişti. Mitya kahkahalarla gülerek:
-Konyak! Dedi. Yine içinden: “hala içiyor!” diyeceksin ama görünüşe bakarak sakın hükmetme:
“Boş ve yalancı halkın dediklerine kanma!
“Şüphelerinden vazgeç.”
Ben sarhoş olmak için içmiyorum. Senin şu domuz Rakitin’in dediği gibi yudum yudum tadıyorum. O hep böyle diyecek. Hele gel şöyle yanıma otur. Seni kollarımın arasına alıp ezmek istiyorum. Çünkü inan ki, dünyada senden başka hiç kimseyi ama hiç kim..se..yi sevmiyorum.
Son kelimeleri bir iptilâ ihtirasıyla söylemişti.
-Sen de talihsizliğim yüzünden aşık olduğum başka bir yosmasın... Ama aşık olmak, sevmek değildir. Bir insan hem aşık olur, hem ondan nefret eder. Bunu iyici belle. Buraya kadar keyifle konuştum. Masaya, yanıma otur ki, seni görebileyim. Otur, dinle çünkü artık söylemenin zamanı gelmiştir. Ama yavaş söyleyeceğim. Çünkü burada duvarların bile kulağı var.
Herşeyi , herşeyi öğreneceksin. Burada bulunduğum şu beş günden beri, seni görmek için müthiş bir arzu duyuyorum. Demek sen, benim için vazgeçilmez bir ihtiyaç imişsin... Ancak yalnız sana herşeyi söyleyebilirim. Şunu bil ki, benim için yarın bir hayat bitip, başka bir ömür başlıyor. Sen, hiç rüyada bir uçuruma yuvarlandığını gördün mü? Ben onu gerçekten duyuyorum. Gerçekten o hal içindeyim. Dur, böyle fellenme! Bak ben korkuyor muyum? Duyduğum korku değil, bir sarhoşluk tadı gibi bir şey... Hem sonra... Bana vız gelir korku; falan filan!..
Her taraf yemyeşil. Hava açık, güneş pırıl pırıl. Hala yaz içindeyiz... Sen nereye gidiyordun?...
-:Babama gidiyordum. Geçerken de Katerina’ya uğrayacaktım.
-Ona ve sonra moruğa... Dünyada fikir birliği olursa işte bu kadar olur... Ben de seni evvela ihtiyara,, sonra da onu gönderecektim...İkisiyle de bütün hesaplarımı kesmek için...Kimi olsa gönderebilirdim. Fakat bana bir melek lazımdı. İşte sen de kendiliğinden geldin.
Aliyoşa ıstırapla burkularak:
-Sahi mi?... Beni göndermek istediğim gerçek mi?
Diye sordu.
-Dur! Herşeyi bildiğini, hiç olmazsa sezdiğini anlıyorum. Sözümü kesme, ağlamadan dinle!
Dimitri dalgın bir halde ayağa kalktı:
-Sen kendiliğinden gitmiyorsun değil mi? Herhalde o, yazarak çağırdı?
Aliyoşa, cebinden tezkereyi çıkararak, ağabeyine uzattı. Dimitri mektuba hızlı bir göz gezdirdi.
-Sen kendiliğinden gitmiyorsun, değil mi? Seni bu yoldan sevkeden Allah’a da şükürler olsun... Hani masallarda söylenen altınbalık gibi ihtiyar balıkçıya geldin meleğine günahlarımı itiraf ettikten sonra, bir de yer melaikesine aynı itirafta bulunmak istiyorum. Çünkü sen gerçekten bir meleksin. Beni dinleyecek ve affedeceksin. Benden daha asil biri tarafından hakkımda af duası okunmasına muhtacım.
Farzet ki, iki kişi arz ile alakalarını keserek semalara yükselsin. İçlerinden birisi uçmadan önce arkadaşına eğilerek:
-Bunu, yahut şunu yap!
Desin ve bu istenilen şeyler de, ancak ölüm döşeğinde söylenebilen soydan dilekler olsun. Buna muhatap, bir dost veya arkadaş.
-Hayır!
Diyebilir mi?
-Peki. İstediklerini yapacağım. Ama, söyle ki, bileyim, nedir bunlar?
-Yooo!.. Böyle beni sıkıştırma. Acele işe şeytan karışır. Koşmağa hacet yok. Dünya, yeni bir havanın içine giriyor. Ne yazık ki, Aliyoşa, s en heyecansız bir gençsin. Yok öyle değil, asıl coşmayan benim, ben...
Ey insan asil ol!
Bu şiir kimin acaba!
Aliyoşa, dinlemeye karar vermişti. Dimitri, bir müddet dalgın durdu. Dirseklerini masaya dayamış, alnını avuçları içine almıştı. İkisi de susuyordu.
-Aliyoşa, Aliyoşa’cığım, dünyada beni gülmeden dinleyecek yalnız sen varsın. İtiraflarıma Şiller gibi zevk adlı bir ilahi ile başlamak isterdim... Ama Almanca bilmiyorum. Sakın sarhoşlukla abuk sabuk konuşuyorum sanma. Benim kafayı tutabilmekliğim için iki şişe konyak lazım. Halbuki henüz şişenin dörtte birini bile içmiş değilim. Hayır, ben maymun değil, Herkül’üm. Çünkü kahramanca bir karar vermiş bulunuyorum. Zevksizliğimi hoş gör. Zaten bugün benim affedilecek daha birçok kusurlarım da olacak. Dur hele meraklanma. Uydurma şeyler söylüyorum zannetme. Hayır en kestirme yoldan yürüyorum.
Dimitri, bunları söyledikten sonra başını kaldırdı, biraz düşündü ve heyecanlı bir sesle okumaya başladı:
 
Vahşi, çıplak ve ürkek Troglodyte
Mağaralarda saklanıyordu;
Bedevî, ovalarda geziyor
Ve etrafı yağmalıyordu.
 
Ormanda yayı ve okuyla
Avcı dolaşıyordu.
Dalgaların bu misafiri sevmez kıyılara
Atacağı kazazedelerin vay haline!
 
Bahçelerin meyveleri, tatlı salkımlar
Hiçbir ziyafeti süslemiyor;
Kanlı mihraplar üstünde
Yalnız kurbanların vücutları tütüyor.
 
Göklerden inen ilah,
Nereye baksa
İnsanlığın çiğnendiğini görür.
 
Şiiri bitince, Mitya’nın göğsü hıçkırıkla sarsıldı. Aliyoşa’nın elini tuttu:
-Dostum! Dostum, dedi. İnsanlık bugüne kadar hep ıstırap içinde yaşadı. Beni içki içmekten, kadın okşamaktan başka bir şeye yaramayan zabit elbiseli bir kukla sanma. Alçaklık ve hakaret insanlığın paylaştığı bir şeydir. Zihnim işte hep bununla dolu. Ben işte bu ezilen ve tahkir edilen adamı düşünüyorum. Çünkü o adam benim.
 
Adam oğlunun ruh kuvvetiyle
Alçaklıktan kurtulabilmesi için
En eski anne olan toprakla
Ebedi bir ittifak akdetmesi lazımdır.
 
İyi ama, bu ebedî ittifakı nasıl akdetmeli?... Ben, toprağın göğsünü yararak onu doğurtmuyorum. Ekinci mi, çoban mı olmalıyım? Nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum. Yolum, beni parlak bir aydınlığa mı, yoksa utanılacak bir yere mi çıkaracak? Fenalık işte burada. Dünyanın her hali başka bir muammadır.
Alçaklık ve âdilik çukurlarına düştüğüm zamanlarda hep bu şiiri okudum. Bu manzume beni uslandırdı mı? Hayır! Niçin? Çünkü, ben bir Karamazof’um. Çünkü uçuruma da yuvarlanırken tepesi üstü kendimi atarım. Hatta bu düşüş, hoşuma bile gider. Alçalışta güzellikler farkeder gibi oluyorum. Rezaletin koynunda bir “nefes” bulur, bir destan çıkarırım. Ben, kötü, melun bir adamım; fakat bütün bu kusurlarımla beraber, Allah’ımın eteklerini öpebilecek bir mevkideyim de... Evet Allah’ım! Ben, şeytanın yolunda yürüdüğüm halde yine senin kulunum. Seni sever ve sensiz bu dünyanın var olamayacağını, içimin derinliklerinde duyarım.
Fakat artık şiir yeter. Bırak beni ağlayayım. Belik herkesin nazarında bu halim gülünecek bir şeydir. Fakat sen başkasın Aliyoşa. İşte bak, gözlerin parlıyor. Şimdi sana Tanrı’nın şehvetle müyesser kılıp mükafâtlandırdığı haşarattan bahsedeceğim. Ben onlardan biriyim. Biz, Karamazof’lar, hepimiz böyleyiz. Bu muzır böcek, bu fena haşere benim içimde yaşıyor. Bu melun böcek, bir melek olan senin bile içinde yaşamakta ve fırtınalar koparmaktadır. Çünkü şehvet bir fırtına, belki ondan da fena bir şey... Güzellik korkunç ve iğrenç varlıklardandır. Korkunçtur; çünkü sonsuzluğu ile adamı çileden çıkarır. Allah, zaten muammadan başka bir şey yaratmadı. Güzellikte zıtlar kavuşur; müntehalar birbirlerine girerek içiçe yaşarlar. Ben, az okumuş; fakat çok düşünmüş bir adamım kardeşim. İnsan, ne sonsuz meçhullerin, ne gizliliklerin altında eziliyor.
Büyük hiçbir zeka ve derin hiçbir gönül tasavvur edemem ki, idealine Meryem’le başlayarak Sodom’da karar kılsın. Hayır, insan çok geniş bir mahluktur. Onu anlamak isterdim. Fakat nasıl ihata etmeli?.. Çoğumuz en kirli şeylerde bile güzelliği buluruz. Sen bunların sırrına erebiliyor musun?.. Bu sır, Allah ile şeytanın düellosudur. Bu çarpışma da insan kalbinin içinde geçiyor. Sonra da tutarlar, insanın canını sıkacak şeylerden bahsederler. Ne ise biz konumuza gelelim.
 
                                                          3
 
                                         Delidolu söylenişler
 
Eğleniyordum. Babamız da genç kızları baştan çıkarmak için binlerce ruble harcadığımı ortalığa yayıyordu. Yalan, çünkü ben kadınları parasız fethediyordum. Para, bence aşkın kendisi için değil, dekorları için lazımdır. Bugün bir büyük aile bayanının aşkı, yarın, bir sokak kızına vurgun yaşadım. Parayı avuç avuç sevgimin etrafına çalgı ve keyif için serptim. Çamurda inci toplar gibi aşkın peşinde koştum. Eğer benim ayarımda olsaydın bunların ne demek olduğunu daha iyi anlardın. Çapkınlığı, bazen yalnız adiliği içini bile sevdiğim olurdu. Hainlik yılanlık ettiğim de vardır. Çünkü nihayet bir Karamazof’tum ve Karamazof yılan, çıyan ve bütün muzır mahlukların hepsi demektir.
Bir gün, bir kış günü Troykalarla bir kış eğlencesi yapmıştık. Kızaktaki kız bir orta halli ailenin tertemiz yavrusuydu. Karanlıkta her istediğimi verdi. Zavallı kız, ertesi gün gidip onu isteyeceğimi sanıyordu. Fakat tam beş ay, ona bir tek kelime söylemedim. Salonlarda dans ettiğim zamanlar, onun bir köşeye çekilip bana kızgın gözlerle baktığını görürdüm. Bu sessiz şikayet, benim domuzluğumu arttırmaktan başka hiçbir netice vermedi. Beş ay sonra bir memurla evlenip gitti. Bana kızıyor ve belki de hala seviyordu. Şimdi rahat ve mesut yaşıyor. Fakat şunu bil ki, onunla aramızda geçenlerden kimsenin haberi yoktur. Yılanlığıma rağmen namussuz bir adam değilim. Bak kızarıyorsun. Gözlerin kıvılcımlanıyor. Anlattıklarımdan bıktın galiba. Ama, bunlar çapkınlıklarımın ancak suyunun suyudur. Evet kardeşim, kocaman bir aşk albümüm var.
Ayrılırken kavgadan çekinirdim. Hepsinden tatlı tatlı ayrıldım. Zannetme ki seni, bu hezeyanları dinletmek için çağırdım. Hayır, daha önemli şeylere de sıra gelecek. Yalnız karşında utanmadan bunları söylediğime şaşma.
Aliyoşa ansızın:
-Kızardığım için mi böyle söylüyorsun? Hayır beni kızartan ne senin sözlerin, hatta ne de yaptıklarındır. Ben, kendimde de bu hisleri duyduğum için utanıyorum, dedi.
-Aynı hisleri mi? Sen mi duyuyorsun bunları? Amma tuhaf şey ha!..
Aliyoşa ateşlenmişti:
-Hayır, böyle derken, hiç de abartmıyorum. Sefahat merdiveni herkes için birdir. Ben, birinci basamakta, sen biraz daha yüksektesin. Tutalım ki, on üçüncü basamaktansın. Bence hepsi bir, ilk basamağa ayak attıktan sonra, sonuna kadar çıkmak gerek.
-Oraya hiç basmamak daha mı iyi?
-Tabii... ama kabil olursa.
-Peki, sen bunu yapabilecek misin?
-Zannetmiyorum.
-Sus Aliyoşa, sus... Böyle şeyler söyleme. Yüreğim çarpıyor. Eğilip ellerini öpmek istiyorum.
Şu Gruşinika kaltağı, bir bakışta adamı aldatıyor vesselam! Bana dedi ki, nasıl olsa sen onunmuşsun... Peki susuyorum... Darılma... Şimdi şu sineklerle kirli maceraları bırakalım da, asıl faciama gelelim. Gerçi o da bin türlü kepazelikler, adiliklerle kirlidir ya... Moruk, benim için, kızları para ile baştan çıkarıyor, derken yalan söylüyordu. Fakat bir kere, yalnız bir kere bu ahlaksızlığı da yaptım. Bunu kimse bilmez. Bana iftira atan babam bile... Sana anlatacağım şeyi kimseye söylemedim. Tabii İvan müstesna, o, herşeyi ve çoktan beri bilir. Ama İvan mezar gibidir. Ağzından sır çıkmaz.
-Mezar gibi mi?
-Evet!
Bu cevap üzerine Aliyoşa, dikkatini arttırdı.
           -Hudut alaylarından birinde azıcık haşarı ve gözönünde bulundurulması gazım gelen dik başlı bir zabit diye tanınmıştım. Fakat şehirdeki mevkiim yolunda idi. Bol para harcıyordum. Beni zengin sanıyorlar, buna ben kendim de inanıyordum. Başka sebeplerden ötürü de sevildiğimi sanıyorum. Çünkü yapkınlıklarım dillerde dolaştığı halde, herkes beni sevinçle karşılıyordu.
Fakat nasıl oldu bilmem, alay kumandanı birdenbire bana düşman kesildi. Bereket versin kolum uzundu. Kendimi müdafaa ettim. Şehir halkı da hep benden yana çıktılar... Adamcağız kızmakta haksız da değildi. Ona karşı borçlu olduğum hürmeti göstermiyordum. Fena yürekli olmayan bu inatçı ihtiyar, iki kere evlenmişti.
           İlk karısı, orta tabakadandı ve kendi ayarında bir kız çocuğu bırakarak öldü. Bu kız o sıralarda yirmi dört yaşında idi. Teyzesiyle birlikte babasının yanında oturuyordu. Agat, teyzesinin sessizliğinden, küskünlüğünden uzak, neşeli bir kızdı. Ben, ömrümde onun kadar sevimli başka bir kadın daha görmedim. Adı “Agat”tı. İri yarı, bir Rus güzeli. Ama, biraz alelade bir güzellik. Çok müsait mevkili adamlar onu istemişler; fakat evlenmemiş, kız kalmak da, neşesini kaçırmamıştı. Onunla canciğer olmuştuk. Temiz bir arkadaşlık, kadınlık erkek arasında daima pek kıymetlidir. Açık saçık konuşur, gülüşürdük. Kulağında küpe olsun, birçok kadınlar bu türlü serbest konuşmalardan hoşlanırlar. Hele onun gibi birisiyle bu konuşmaların daha başka bir tadı vardı.
Babasının evinde, sevimli bir tevazua bürünerek yaşıyorlar, sosyeteye karışmıyorlardı. Herkes ona bayılır, dikişindeki sanatı öve öve bitiremezdi. Hakikaten Agat, dostlarının, tanıdıklarının dikişlerini diker ve şayet bir şey verirlerse, reddetmezdi.
Miralaya gelince, o, bu tevazudan uzak, şatafatlı bir ömür sürüyordu. Şehrin bütün ileri gelenleri, salonlarda toplanıyorlar, içip yiyorlar, dans ediyorlar, eğleniyorlardı. Ben, oraya tayin edildiğim zaman, herkesin ağzında alay kumandanının güzelliğiyle meşhur ikinci kızının geleceği haberi dolaşıyordu. Payitahttaki asiller pansiyonundan henüz çıkıyormuş. Bu kız, işte şu bildiğin Katerin İvanovna’dır. Miralayın ikinci karısı olan asil, madamın kızı... Madam, asil olmakla beraber fakirdi ve miralaya çeyiz namına hiçbir şey getirmemişti. Meseleyi, ben yerinden öğrenmişimdir... Bu evleniş, adamcağıza belki ümit ve hülyadan ibaret birtakım şeyler hediye etmişti, ama para namına zırnık bile vermedi.
           Bütün bunlara rağmen genç kız, kasabaya gelince, herkes, kendisine çeki düzen verdi. Herkes kalaylı maşrabalar gibi parıl parıl süslendi. Ekselanslar, rütbeli kişiler, hatırı sayılanlar hep birer birer onun şerefine ziyafetler vermeye başladılar. Bu güzel kız baloların, pikniklerin kraliçesi olmuştu. Hiçbir fırsat kaçırmıyor, mesela bilmem hangi muallimin yararına canlı tablolar tertip ediliyordu.
           Bana gelince, ben, hiçbir şeye karışmıyor, eğlenmeme bakıyordum. İşte bu sıralarda ona karşı, Karamazofkari bir yaptım ki, bütün kasabanın diline düştü. Bir gece, batarya kumandanımızın verdiği baloda Katerin, beni hakaretli bir bakışla süzdü. Çünkü o zamana kadar, ben ona sokulmamış, tanışmaya can atmamıştım. Belki gururu incinmiştir diye başka bir ziyafette yanına gittim. Dudaklarında mağrur bir kıvrım ve yüksek bir bakışla, şöyle bir göz attı. Bu sebepsiz hakaret içimi yaktı. Kendi kendime:
           -Dur hele, ben de sana öyle bir iş yapayım ki... Acısı tependen çıksın!
           Dedim. O sıralarda cüretkarlığı korkunç derecelere çıkarmış uçarı bir delikanlı idim. Ketarina, hem güzel, bilgili hem kibar ve mağrurdu. Heme zekasına hiç diyecek yoktu. Bunların bazılarını galiba bende eksik görmüştü. Belki aklından onu isteyeceğimi geçiriyorsun... Hayır, asla o niyette değildim. Yalnız bana ettiği hakaretin acısını çıkarmak istiyordum. Kendimi öyle delice bir zevke attım ki, miralay, beni üç gün hapsetmeye mecbur kaldı. Tam o günlerde, bizim ihtiyar, bana annemin mirasından el çekmek şartı ile altı bin ruble yollamış ve bir senet imzalatmıştı.
           Halbuki, ben buraya geldiğim güne kadar babamla oramdaki şu hesap işine hiçbir zaman akıl erdirmiş değilim. Orada iken de böyle bir para göndermesini istememiştim, kardeşim. Şu para lafını da şeytanlar götürsün.
           Bu altı bir rublenin elime değdiği sıralarda bir dostun mektubu bana öğretti ki, bizim miralay, suistimal ile şüphe altına alınmış ve onu sevmeyenler tarafından kendisine bir tuzak kurulmuş imiş. Filhakika birkaç gün sonra fırka kumandanı, ona şiddetli bir ihtar gönderdi. Zavallı adam, bu hakaretten incinerek istifa etti. Sana bu, olayı bütün ayrıntısıyla anlatacak değilim. Ama, şunu bil ki, miralayın gerçekten amansız düşmanları varmış. Şehirde ansızın hem onun şahsiyetine, hem de bütün ailesine karşı soğuk bir hava belirdi. Herkes onlardan uzaklaştı. İşte ilk kozumu bu sıralarda oynadım. Bir gün daima dost olduğum, arkadaşça konuştuğum Agat’a rastlamıştım.
           Ona:
           -Babanın kasasındaki emanet paradan dört bir beş yüz ruble eksiktir.
           Dedim. Şaşırdı:
           -Nasıl olur, dedi; fırka kumandanı general geçenlerde geldiği zaman para sayılmıştı. Tamamdı.
           -Evet o zaman öyle idi, ama şimdi değildir. Fakat telaş etmeyin. Üzülmeyin. Bilirsiniz ki, ben mezar gibi sessiz ve dilsizim. Bundan kimseciklere bahsedecek değilim. Bunu da size tedbirli olasınız diye söylüyorum. Şayet, günün birinde ani bir teftiş karşısında kalırsanız, bana gizlice kız kardeşinizi gönderin. İsteyeceğiniz miktarı hep emrinize hazır tutacağım.
           Agat kızdı:
           -Ne ahlaksız şeysin Allah’ım!.. dedi. Nasıl utanmadan, yüzün kızarmadan bana böyle bir teklifte bulunabiliyorsun. Hayret! Hayret!
           Diyerek uzaklaştı. Ben de arkasından bağırdım:
           -Bu mesele aramızda sır olarak kalacaktır.
           Agat’la teyzesi, yeryüzü melaikelerindendi. Sonradan öğrendim ki, çok sevdikleri Katerina’ya bu hezeyanımı anlatmışlar. Benim de istediğim bu idi.
           İstifa olayı üzerine alaya yeni bir kumandan geldi. Bizimki bu haberi alınca, hemen yataklara serildi. İki gün yerinden kımıldamayarak hesap vermekten kaçındı. Alayın doktoru Kravaçenko hastanın kalkamayacak bir halde bulunmadığına dair rapor verince, iş sarpa sardı. Bütün bunların sebebi şu idi: Her mali teftişten sonra, artık tâ gelecek seneye kadar hesap soran bulunmayacağı için, bizim miralay, kasadan mühimce bir para alır ve komisyonculardan birine vererek, ticaret yapardı. Namusuna güvendiği Trifonov adında bir panayır tüccarı vardı. Parayı işletir ve bir iki ay sonra, dolgun bir kârla dönerdi. Bu kere de öyle yapmıştı. Fakat miralay hakarete uğrayıp istifaya mecbur kalınca, o da kendi çıkarına bakmış ve kendisinden para isteyen zavallı düşküne melun herif:
           -Benim size borcum yoktur!
           Demekten çekinmemişti.
           Bu uğursuz haber miralayı gerçekten hasta etti. Kadınlar etrafına üşüşerek başına buz koymaya başladılar. Fakat iki saate kadar kasayı teslim etmesine dair bir emir de çıkagelince, adamcağız, çıldırma derecelerine geldi. Emri imzaladı ve içeri odaya gitmek üzere kalktı. Evdekilere kağıtlarını düzelteceğini söyleyerek usulca yatak odasına geçmiş, av tüfeğini kurşunla doldurup sağ ayağından çorabını çıkarmış, baş parmağıyla tetiğe basmaya çalışmış. Fakat benim sözlerimi aklından çıkarmayan Agat babasının halinden şüphelenerek odaya girmiş ve tam tetiğe basarken, miralayı arkasından kucaklamış. Silah patlamış ve kurşun da kimseyi yaralamayarak tavanı delmiş. Evdekiler, hep birlik olup silahı kapmışlar...
           Bu olaylar olurken, dışarıda şafak söküyor ve ben de yıkanmış, taranmış bir halde kışlaya gitmeye hazırlanıyordum. İşte bu dakikada kapı açıldı. Boşluğun içinde Katerin İvanovna’yı gördüm.
           Sokaklar tenha olduğu için bana geldiğini kimse farketmemişt. Derhal niçin geldiğini anlamıştım. Gözleri gözlerimin içinde, içeri girdi. Bakışlarında herşeye karar verdiği okunuyordu. Dudaklarında yine o hakaretli kıvrım vardı yine o mağrur eda ile yürüyordu. Karşımda durdu:
           -Ablam, eğer bizzat ben gelirsem, dört bir beş yüz ruble vereceğinizi söyledi. İşte geldim. Herşeye hazırım, parayı veriniz.
           Dedi. Söylerken, sesi titriyor, göğsü kalkıp iniyor, güzel boynu ürperiyordu. Halinde korkuya benzer bir şey bile vardı... Aliyoşa dinliyor musun, yoksa uyuyor musun?..
Aliyoşa, mahzun sesiyle:
           -Dinliyorum Dimitri, dinliyorum ve biliyorum ki, doğruyu söyleyeceksin...
           -Evet doğru söyleyeceğim... Bana ilk hakim olan his, bir Karamazof’un böyle bir fırsat karşısında duyacağı his oldu... Bir gün beni kırkayak ısırarak zehirlemişti. O dakikalarda aynı zehirli ısırışı kalbimde duydum. Katerin İvanovna, asaleti, feragati, baba uğruna katlandığı müthiş fedakarlıkla gözümde büyüdü. Ben, onun yanında ne kadar küçük ve ne iğrençtim bilsen kardeşim!.. O, ahlaki bir asalet içinde güneş gibi parlıyordu.
           Kızın bu hali, beni kırkayaktan beter bir ıstıraba düşürdü, istesem, ona sahip olacaktım. Ertesi gün de gider onu resmen isterdim. Zihnimden bunlar geçti. Fakat aynı zamanda bir ses kulağına:
           -Yarın onu istemeye gittiğin zaman, seni kabul etmeyecek ve seyisleri vasıtasıyla kovduracak! Hatta belki “haydi koş, dün bana sahip olduğunu elaleme yay. Bu alçaklığın da beni korkutamaz!” diyecek.
           Sözlerini fısıldadı. Bu sesin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için genç kıza bir daha baktım. Yüzündeki mana hiç tereddüde yer verecek gibi değildi.
           Bu hal, beni yeni baştan kızdırdı. Gülümseyerek:
           -Dört bin beş yüz ruble mi? Adam siz de alay etmiştim ben... İki yüz rubleyi kabul ederseniz seve seve veririm. Fakat, dört bir beş yüz... Bu adeta bir servet... Kolay kolay verilmez. Boşuna yoruldunuz küçük hanım!
           Demek istedim.
           Anlıyor musun Aliyoşa, bu cehennemî hakaretle intikam alacaktım. Ben, ömrümde hiçbir kadına kinle bakmış değilim. Ama, ona bir iki saniye en büyük ve taşkın aşklardan ancak kıl kadar bir farkla ayrılan bütün bir hınç ve nefretle baktığımı hatırlıyorum. Bu hal içinde pencereye yaklaşıp alnımı cama dayadım. Soğuk ateş gibi bir tesir yapıyordu. Merak etme Aliyoşa, Katerina’yı çok bekletmedim. Masama doğru yürüdüm. Gözü çektim. Fransızca lûgatin içinden beş bir rublelik bir kağıdı aldım. Büküp verdim, sonra kendi elimle kapıyı açtım ve yerlere kadar eğilerek onu selamladım. Genç kız bu hareketim karşısında tepeden tırnağa kadar titredi. Yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri ansızın dolu dolu oldu ve ayaklarıma kapandı. Hem yüksek bir aile kızı gibi değil, tam bir Rus kadının secdesiyle alnını yere koymuştu. Ben de şaşırmıştım. Hiç bir şey yapamadım, zavallıcık, kendi kendine kalktı ve kaçtı.
           O gidince, kılıcımı çekip karnıma sokmak istedim. Niçin mi? Diye soruyorsun, ne bileyim ben... Galiba insan sevinçten de intihar edebilecek. İşte ben, az kaldı bu işi yaşıyordum. Bereket versin kendime geldim ve kılıcımın namlusunu öperek kınına koydum. Bunları söylememek belki daha iyi olurdu Aliyoşa, fakat herşeyi olduğu gibi söylemeye ant içmiştim. Sonra şu vicdan muhasebesini yaparken işin içine biraz da şiir falan karıştı galiba... Mübalağa etmiş olmaktan korkuyorum.
           İşte Katerin İvanovna ile aramızdaki macera bundan ibarettir. Bunu da dünyada seninle İvan’dan başka hiç kimse bilmiyor.
           Bu sözler üzerine Dimitri kalktı. Hızlı hızlı biraz dolaştı. Mendilini çıkararak, alnını sildi. Sonra eski halinin tam zıddına bir yere oturdu. Öyle ki, Aliyoşa, yerini değiştirmeye mecbur oldu.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə