Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə95/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   91   92   93   94   95   96   97   98   ...   150
Eh ne yapalım delikanlı? Bak. demin sana gelirken, şaka olsun diye, karşına, frakının üzerine: «Aslan ve Güneş» nişanın: takınmış bir emekli devlet müşaviri olarak çıkmak istiyordum. Ama doğrusu korktum, çünkü öyle birşey yapmış olsaydım, sen bu sefer göğsüme kutup yıldızını, ya da Sirius'u değil de, «Aslan ve Güneş;,- nişanını takt.m diye kı zacaktın. Bu yüzden vazgeçtim. Hep de benini aptal olduğumumu söylersin. Ama vallahi, kendimi seninle kıyaslamak iddi asında değilim. Faust'un karşısına çıkan Mefistofeles, kotü luk etmek istediğini belirterek kendini tanıtmıştır, öyleyken yalnız iyilik etmiştir. Ama bu yalnız onu ilgilendirir. Ben bambaşka bir şekilde davranırım.
Belki de tüm doğada gerçeği seven ve içtenlikle iyilik et mek isteyen tek insan benim! Haç üzerinde can veren, lam»  kucağında  haça  gerilerek  idam  edilmiş  olan  haydudun ruhunu taşıyarak, gökyüzüne uçtuğu vakit, ben
 
daydım. Meleklerin sevinçli çığlıklarını işittim. İlâhiler yan ve «Hosannah!» diye bağıran melekleri duydum, onlar
KARAMAZOV KARDEŞLER
295
butun gökyüzünü ve tüm Evreni sarsan coşkun bağrışmaları kulağıma kadar geldi. Kutsal olan ne varsa, herşeyin üzerine yemin ederim ki, ben de onların korosuna katılmak ve hepsi ile birlikte, «Hosannah! diye bağırmak istiyordum! BU ses neredeyse göğsümden kopmak, dudaklarımdan dökülmek üzereydi... Biliyorsun ki, çok duygulu ve güzel şeyler karşısında çabuk etkilenen bir varlığım. Ama mantığım (yaratılışımın en mutsuz yönü de zaten odur) beni o sırada gereken ölçüler içinde tuttu. Böylece o anı kaçırdım! Çünkü, aynı anda, «Hosannah! diye bağıracak olursam sonra ne olacak?» diye düşündüm. O zaman dünyada herşey sönecek ve artık hiç bir olay olmayacaktı.
İste ancak bu görev duygusu ve içinde bulunduğum sosyal durum yüzünden, o güzel ana katılmak isteğini içimde bastırarak, gene pislikler arasında olmak zorunda kaldım. İyilik etmek şerefini biri tüm olarak kendine alıyor. Bana ise yalnız kötülük etmek imkânı kalıyor. Ama ben, başkasının sırtından şanlara ve onurlara kavuşmayı kıskanmam! Hiç kıskanç değilim! Ama tüm evren içinde, bütün dürüst insanlar arasında neden bir ben lanetlere uğramağa, hatta bazılarının beni tekmelemelerine mahkûm oldum? Çünkü, insan şeklinde dünyaya indiğim vakit, bazen öyle davranışlarla da karşılaşıyorum.
Biliyorum, bu işte bir sır var. Ama bu sırrı bana bir türlü açiklamak istemiyorlar. Çünkü ben o zaman neyin ne olduğunu anlayırca Hosannah!» diye avazım çıktığı kadar bağıracağım, o vakit dünyada var olması zorunlu olan olum-suzluk yok olacak ve tüm dünyada herseye aklı selim üstün geleceğiz: o zaman da. tabii her şey, hatta gazetelerle dergiler bile oradan kalkacaklar! Çünkü artık hiç kimse oniara abo-ne olmayarak. Sanki, eninde sonunda barısı kabul edece--'Ru. o hikâyedeki adam gibi kendi katrilyonumu geçtikten sonra. o sırrı öğreneceğimi bilmiyor muyum? Ama şimdilik, bu oluncaya kadar sıkıntı çekeceğim ve o güne dek istemeye istemeye görevimi yerine getireceğim: Bir tek kisi kurtul-^ diye binlerce insanı mahvedeceğim! Eyüp gibi dürüst olan bir tek insan elde etmek için. kaç ruhu mahvetmek, Kaç kişinin ününü lekelemek gerekiyor bir bilsen! Kaldı ki
Hazreti  Eyüb'ü  bahane  ederek,  bir  vakitler  benimle ne
kadar kötü bir şekilde alay etmişlerdir!296
KARAMAZOV KARDEŞLER
Hayır, daha sır açıklanmadığına göre, benim için iki çeşit gerçek vardır: Biri, oradaki, onların ve henüz tüm olarak bilinmeyen gerçek. Öbürü de benim, kendi gerçeğim Bunlardan hangisi daha iyidir, şimdilik bilinmiyor... Ne o? Uyudun mu yoksa?
İvan öfkeyle:
— Uyumak ne  demek?  dedi. Şimdiye  dek, yaratılışımda ne kadar saçma, çoktandır yaşıyarak denediğim ve zihnimde öğüttükten sonra çöp diye bir kenara attığım şey varsa, hepsini bana  yeni  birşeymiş  gibi sunuyorsun.
— Demek  gene  beğendiremedik  kendimizi!   Oysa  ben, senin hiç değilse edebi bir ifade şekliyle olsun, gönlünü ce-leceğimi sanıyordum.  O  gökyüzündeki  «Hosannah-ı  anlattığım vakit, hiç de fena olmadı değil mi? Sonra da hemen, a  la Hcine»(")  alaycı  bir  tavır takınmam  da güzel  oldu, değil mi?
— Hay Allah! Ben hiç bir vakit kimseye öyle uşak olmadım! Nasıl oldu da kendi hayalim senin gibi uşak ruhlu birini yarattı?
— Dostum  ben  çok  sevimli,  çok  cana  yakın  bir  Rus beyzadesini  tanıyorum:  Kendisi  genç  bir  düşünürdür,  aynı zamanda  edebiyatı ve  zarif şeyleri çok seven  bir  adamdır. İlerde ün salacak «Büyük Engizitör» isimli şiiri yazdı. Bunları söylerken, hep onu düşünüyordum.
İvan birden  utancından  kıpkırmızı  kesilerek:
— «Büyük Engizitör»den söz etmeni yasak ediyorum! diye bağırdı.
— Peki, ya «Coğrafyada Bir İhtilâbe ne dersin? Hatırlıyor musun? Ah, işte o gerçekten bir şiirdir.
— Sus yoksa seni  öldürürüm!
— Beni mi öldürürsün? Hayır, özür dilerim, artık söyleyeceğim!  Zaten buraya sana bu zevki sunmak için geldim. Ah, yaşamak için içi titreyen, heyecanlı ve genç dostlarımın hayal  kurmalarından   o  kadar hoşlanırım  ki!  Daha  geçen bahar, buraya gelirken:  «Orada yepyeni insanlar vardır, bu insanlar herşeyi yıkmayı ve işe yeniden yamyamlıktan başlamayı  düşünüyorlar» diye  karar vermiştim. Aptallar,  bana sormadılar! Bence hiç bir şeyi yıkmaman, sadece insanlığın
(*)  Alman  şairi  Helne'nin  dediği gibi...
KARAMAZOV KARDEŞLER
297
içinde yaşıyan Tanrı düşüncesini yok etmeli. İşte işe oradan başlamalı diyordum genç dostum! Evet oradan, oradan işe başlamalı... O insanlar, hiç bir şeyi göremeyen birer körden başka bir şey değildirler. Bir kez insanlık Tanrı'yı reddettikten sonra, (ki inanıyorum böyle bir çağ, coğrafyadaki çağlara paralel olarak muhakkak meydana gelecektir) o zaman yamyamlığa ihtiyaç kalmadan, tüm eski dünya görüşleri ve en önemlisi eski ahlâk anlayışları kendiliğinden yıkılacak ve yerine yenileri gelecektir.
İnsanlar, yalnız bu dünyada kendilerine sevinç ve mutluluk verecek olan ne varsa, yani yaşamak, bu dünyada kendilerine neleri verebilecekse, yalnız onları elde etmek için birleşeceklerdir. İnsan, ruh bakımından bir Tanrı, bir Titan gururuna ulaşacak, o zaman dünyaya bir Tanrı-insan gelecektir. İşte bu insan artık doğayı sınırsız bir şekilde, kendi iradesi ve bilimi ile yenerek, her an öyle yüksek bir zevk duyacak ki, duyacağı bu zevk yanında eskiden cennette duyacağını hayal ettiği tüm zevkler sıfıra inecektir. Her insan, ölümlü olduğunu, ölümsüzlük diye bir şey olmadığını bilecek ve ölümü gururla, sakin bir ruh hali içinde, bir Tanrı gibi heyecanlanmadan kabul edecektir. Gururlu olduğu için anlayacaktır ki, yaşamın bir an kadar kısa sürmesine isyan etmenin bir yaran yoktur. Bu yüzden de insan, kardeşlerine karşı artık içinde hiç bir intikam arzusu duymadan sevgi duyacaktır. Sevgi, hayatın yalnız bir anında, yalnız o an için insanı tatmin edecektir, ama onun bir anlık olduğunu kavramak bile, insana, eskiden, öbür dünyadaki ölümsüz sevgiyi düşünerek, geniş bir nehir gibi akan yaşantısından çok daha büyük bir heyecan verecek, tüm varlığını alevlendirecektir... diyor ve buna benzer, bunun gibi daha birçok şeyler söylüyordu. Çok hoş doğrusu!
İvan iki eliyle kulaklarını kapamış, gözlerini yere dikmiş, kımıldamadan oturuyordu, ama tepeden tırnağa tiril tiril titremeye başlamıştı. Misafir devam etti:
— Genç düşünürüm, şöyle düşünüyordu: «Asıl sorun şu-öur: Günün birinde böyle bir çağ gelebilir, değil mi? Eğer öyle bir çağ gelirse, herşey artık çözümlenmiş ve insanlık sonunda sağlam bir temele oturmuş olacaktır. Ama insandın derinlere kök salmış budalalığı göz önünde bulundurulursa, herhalde bu sağlam temele oturma işi daha bin yıl Gecikecektir; böyle olunca daha şimdiden gerçeği sezen bir
298
KARAMAZOV KARDEşLER
insanin tam anlamiyla keyfinin istedigi gibi, yeni ölçülere göre yasamaya baslamasına izin verilmeli. O halde böyle bir insanin neyi isterse yapmasi uygundur. Bu kådan da ye-terli degil: O cag hic bir zaman gelmese bile, Tanri ve ölum-siizluk diye birşey bulunmadiğına göre, yeni insanin tüm evren icinde tek olarak da olsa bir Tanri - insan olmasina izin verilebilir. Böylecc kendisi tabii artik yeni bir rütbeye kavusmus olarak, gerekirse. hic yüregi sizlamadan, eski köle insani sınırlandırılan tum ahläk sınırlarını aşacaktir. Tanri icin yasa diye bir şey yoktur! Tanri nereye ayak atarsa, orasi artik Tanrıya ait bir yer olur! §imdi ben nereye ayak basar-sam, orasi ilk olarak ayak basilmis. bir yer olacaktir...» Her-şey hos görülebilir. O kadar iste! Tüm bunlar cok sevimli seyler; yalniz, madem sahtekarlık yapmak istedin, o halde neden gercegi bir ceza olarak kabul etmeli, degil mi ya? Ama ne yaparsın Bizim modern Rus'lar öyledir: Ceza ol-madan sahtekarlık yapmaya cesaret edemez. Gercege o kadar aşıktir...
Misafir, kendi sözlerinin giizelligine kapildigini belli ede-rek gittikce daha yüksek sesle ve arada bir ev sahibine alaylı bir gözle bakarak konuşuyordu; ama sözunü bitiremedi: Ivan, birden masanın üzerinden bir bardak yakaladi, kolunu kal-dirarak bardagi var gucü ile konusmacının üzerine firlatti.
Öburii divandan firlayarak cay damlaciklarını üzerinden temizlemeye calisti.
— Ah, mais c'est bete enfinl(*) diye bagirdi. Şuna bakin! lutherin  hokkasını  hatirladi  galiba!  Hem  beni  kendi  ru-yası olarak kabul ediyor, hem de bardaklan ruyasinın iizerine firlatiyor!  Tam kadinca bir iş!  Zaten ben, sadece ku-laklanm  kapiyormussun  gibi  davrandigini,  aslında  sözleriv mi dinledigini seziyordum...
Birden disardan pencerenin   camına vuruldu. Ivan Fiyo doroviç divanin üzerinden firladi. Misafir:
— isitiyor musun? Gidip açsan daha iyi olur! diye di. Bu gelén kardeşin Alyoşa'dir, sana beklenmedik, ilgi kici bir haberi var. Bunu sana ben söyluyorum!
Ivan çilgın gibi:
(*)  Iyi ama. bu aptalca bir şey!
KARAMAZOV KARDEşLER
299
—  Sus, yalanci!  diye bagirdi. Ben gelenin Alyoşa oldu-gunu   senden  önce   biliyordum.  Onun  geldigini   sezmiştim. Geldigine göre, tabii «bana verilecek bir haberi vardir!»
— Açsana  kapiyi  ona!  Acsana!  Disarida  tipi  var.  Di-sardaki kardesin Mr. sait-il le temps qu'il fait? C'est a ne pas metre  un  chien  dehors...{**)
Vuruslar devam ediyordu. Ivan pencereye dogru koşa-cak oldu. ama birden ayaklarmda ve kollarında bir kesiklik hissetti. sanki kiskivrak baglanmisti. Var gücü ile baglarim koparmak istiyormus gibi geriliyordu ama, baglarim bir tiir-lii koparamiyordu. Penceredeki vuruslar gittikce şiddetleni-yordu. Sonunda baglar birden koptu ve Ivan Fiyodorovic divanin üzerinde irkilerek sicradi.
Vahsi bakislarla cevresine bakindi. Her iki mum da ne-redeyse sönmek iizereydi. Biraz önce misafirinin üzerine firlattigi bardak karsisında, masanın uzerinde duruyordu. Karsi duvarda ise hic kimse yoktu. Biri cama israrla vur-rnaya devam ediyordu ama, artik bu vuruslar hiç de biraz önce rüyada duydugu gibi siddetli degildi. Aksine cok ölcülü vuruslardi. Ivan Fiyodoroviç:
 Rüya degildi!  Hayir  yemin  ederim ki  rüya  degildi! Demin  olup bitenler gercekten  oldu, diye  bagirdi.
Pencereye dogru  atilip cami acti. Avazi ciktigi kadar kardeşine:
— Alyosa,  sana gelme  dedim ya!  diye  seslendi.  Bir-iki kelimeyle  söyle,  ne  istiyorsun?  Yalniz  iki  kelime  söyleye-
ceksin.  isitiyor  musun?
Alyoşa, avludan karşilik verdi:
— Bir saat önce  Smerdyakov  kendini  asmiş!
Ivan:
— Kapiya gel, şimdi aciyorum kapiyi sana, dedi ve ka-
pıyı Alyosa'ya agmaya gitti.
(*)  Beyefendi dişarda havanın nasil oldugunu blliyorlar mi? Bu havada bile  dişan  atilmaz.
300                                         KARAMAZOV  KARDEŞLER
«BUNU O SÖYLEDİ!»
Alyoşa içeri girince İvan Fiyodoroviç'e bir saat kadar önce evine Mariya Kondratyevna'nın geldiğini ve kendisine Smerdyakov'un intihar ettiğini haber verdiğini söyledi. Kadın, «odasına semaveri alıp götürmek için girmiştim. Bir de baktım duvarda kendini çiviye asmış, öyle asılı duruyor» demişti. Alyoşa'nın: «Gerekenlere haber verdiniz mi?» sorusuna kadın, hiç kimseye haber vermediğini söylemiş, «Önce doğru size koştum, yolda koşa koşa geldim» demişti. Alyoşa'-mn anlattığına göre, kadın delirmiş gibiydi. Tepeden tırnağa yaprak gibi titriyordu.
Alyoşa onunla birlikte, koşa koşa evlerine gittiği vakit, Smerdyakov'u hâlâ olduğu yerde asılı görmüştü. Masanın üzerinde «Kimseyi suçlamamak için hayatıma kendi elimle ve isteyerek son veriyorum» diye yazılı bir kâğıt vardı. Alyoşa kâğıdı olduğu gibi masanın üzerinde bırakmış, oradan doğru zabıta memurluğuna giderek herşeyi haber vermişti. Sözlerini bitirdikten sonra İvan'ın yüzüne dik dik baktı:
— Oradan da doğru sana geldim! diye sözünü bitirdi. Hem zaten olup bitenleri anlattığı sürece, sanki İvan'ın
yüzündeki  anlamda çok şaştığı  bir şey varmış  gibi,  ondan hiç gözlerini ayıramamıştı. Birden:
— Ağabey,  herhalde  çok  hastasın!   diye  bağırdı.  Bana sanki  söylediğimi  anlamıyormussun gibi  bakıyorsun.
İvan düşünceli bir tavırla ve Alyoşa'nın bu bağırışını işitmemiş gibi:
— İyi ki geldin! dedi. Hem ben onun kendisini astığını biliyordum.
— Kimden öğrenmiştin?
— Kimden  öğrendiğimi bilmiyorum. Ama biliyordum iş" te. Sahi nereden biliyordum? Ha, evet. O söylemişti. Demin söyledi...
İvan odanın ortasında duruyor, hâlâ aynı düşünceli tavırla yere bakıyordu. Alyoşa elinde olmayarak çevresine ba~ kındı:
— «O» dediğin kim?
 
301
İvan başını kaldırdı ve sessizce gülümsedi:
— Tüymüş!  Senden korktu,  senin  gibi  zararsız  bir  insandan.  Sen  tertemiz  bir  meleksin,  Dimitriy sana «melek» diyor. Melek... Yedi kanatlı meleklerin coşkun sevinç çığlıklarının uğultusu... yedi kanatlı melek nedir? Belki de tüm bir yıldız yığınıdır. Belki de o yıldız grubu da, sadece kendine göre kimyasal yapısı olan bir molekülden başka bir şey değildir...  Aslan ve  Güneş yıldız grubu vardır,  biliyor musun?
Alyoşa korku içinde:
— Ağabey, otur! diye söylendi. Divana otur Allah aşkına. Sayıklıyorsun, yastığın üzerine  uzan, hah  şöyle!  Başına  ıslak bir havlu koyayım mı? Belki kendini daha iyi hissedersin, ha?
— Şurada iskemlenin üzerindeki havluyu ver, demin oraya atmıştım.
Alyoşa:
— Burada öyle birşey yok. Merak etme, havluların nerede  olduğunu  biliyorum.  İşte  burada,  dedi  ve  odanın  öbür ucunda, İvan'ın tuvalet masasının bulunduğu yerde daha kullanılmamış bir havlu buldu.
İvan, garip bir tavırla havluya baktı;  bir anda herşeyi hatırlamıştı. Divanda doğrularak:
— Dur! dedi. Ben bir saat önce, aynı havluyu gene oradan alıp suyla ıslattım. Onu başıma koydum, sonra da şuraya  fırlattım...  Peki,  nasıl  oluyor  da şimdi kuru  oluyor? Ortada başka bir havlu yoktu ki?
Alyoşa:
— Sen bu havluyu başına mı koydun?  diye sordu.
— Evet, bir saat kadar önce başıma koyup,  odada dolaştım... Mumlar neden öyle sönmeye yüz tutmuş? Saat kaç?
— On  ikiye  geliyor. İvan birden:
— Hayır, hayır, hayır...  diye  bağırdı. Bu  rüya  değildi. Buradaydı o!  Şurada  oturuyordu,  surdaki divanın  üzerinde. Sen pencereye vurduğun sırada, üzerine bardağı atmıştım... Bak,  işte  şu  bardağı... Dur,  daha önceden  de  uyumuştum.
bu rüya, rüya değildi. Daha önce de öyle olmuştu. Şim-rüyalar  görüyorum Alyoşa. Ama bunlar jüya değil, uya-görüyorum onlan, yürüyorum, konuşuyorum,    duyu-302
KARAMAZOV KARDEŞLER
 
303
yorum... öyleyken uykudayım. Ama kendisi burada oturuyordu. Burada idi, işte şu divanın üzerinde... öyle aptal şey ki Alyoşa!
İvan bunu söylerken birden güldü, sonra da odada dolaşmaya başladı. Alyoşa üzüntüyle:
— Aptal olan kim? Sen kimden söz ediyorsun Allah aşçına ağabey?
— Şeytan'dan!  Bana musallat oldu.  Gelip  duruyor, iki kez geldi, hatta üç kez sayılır. Sanki kendisi kanatlarının uçları kavrulmuş, gürültü patırtı ederek, ışıl ışıl karşıma çıkan bir iblis olarak değil de, bir şeytan olarak çıktığı için kendisine  kızıyormuşum  gibi  benimle  alay ediyordu.  Ama zaten, iblis  değil ki,  yalan  söylüyor!  Başkasının  adını kullanıyor! Kendisi adî, ufak bir şeytandan başka birşey  değil. Hamama bile gidermiş, düşünsene!  Kendisini soysan, herhalde altında Danimarka cinsi bir köpeğinki gibi, dümdüz, neredeyse bir arşın uzunlukta kızıl bir kuyruk görürsün... Alyoşa buz gibi olmuşsun, çay ister misin? Ne dedin?  Soğuk  mu? İster misin söyleyeyim yeniden ısıtsınlar? C'est â ne pas mettre un chien dehors...(*)
Alyoşa, bir koşu musluğa kadar gitti, havluyu ıslattı, İvan'ı gene yalvararak oturttu ve ıslak havluyu başına sardı. Kendisi de yanına oturdu. İvan tekrar:
-r- Bana demin Liza için ne demiştin? diye söze başladı.
Konuşmaktan hoşlanmaya başlamıştı:
— Liza hoşuma gidiyor. Onun hakkında sana kötü birşey söyledim. Ama yalandı, ondan hoşlanıyorum... Yarın Kat-ya için korkuyorum. En çok ondan korkuyorum. İlerisi için-Yarın beni terk edip, ayaklarının  altında  çiğneyecek. Sanıyor  ki,  ona  olan  kıskançlığımdan  ötürü  Mitya'yı  felakete sürüklüyorum! Evet öyle düşünüyor! Oysa hiç öyle değil! Yarın haç var, darağacı değil. Hayır, kendimi asmıyacağım. Biliyor musun Alyoşa? Başıma ne gelirse  gelsin, intihar edemem! Adilikten midir nedir? Ama korkak değilim, yaşamaya susamış olduğum için yapamam bunu!  Smerdyakov'un  kendisini asacağını  nereden  biliyordum?  Ha  evet,  bunu  bana «O» söylemişti.
(*)  Bu havada köpek bile dışarı atılmaz.
Alyoşa:
— Demek birinin burada oturmuş olduğuna kesin olarak inanıyorsun öyle mi?
— Şuradaki  divanda, köşede  oturuyordu. Onu kovsaydın iyi olurdu. Ha! Zaten onu kovan da sensin ya! Sen girdiğin anda, ortadan kayboldu. Senin yüzün hoşuma gidiyor Alyoşa. Yüzünden  hoşlandığımı  biliyor  musun?     «o»    dediğim var ya! İşte «O» benim, Alyoşa! Benim öz varlığım odur işte. Bende  adi,  alçakça  ve  nefret  edilecek ne  varsa,  odur işte! Evet, ben «romantik» bir insanım O da bunu farketti... gerçi bana romantik diyenler iftira etmiş oluyorlar. Kendisi çok aptal, ama bu aptallığı ile kazanıyor işte. Hem çok kurnazdır da.  Tilki  gibi  kurnazdır.  Beni ne ile,  nasıl  çileden çıkaracağını çok iyi biliyordu. Hep beni kendisine inandığımı söyleyerek kızdırıyordu. Bu sözleri ile de, kendisini dinlemeye zorladı. Beni bir çocuk gibi kandırdı. Bununla birlikte bana kendi hakkımda gerçek olan birçok şeyler de söyledi. Ben bunları kendi kendime hiçbir zaman söyleyemezdim.
İvan sır söyler gibi çok ciddî bir tavırla:
— Biliyor musun Alyoşa? Biliyor musun? «o»nun gerçekten varolmasını, benden ayrı bir varlık olmasını çok isterdim!
Alyoşa,  ağabeyinin  üzüntüsünü  paylaştığını  belli  eden bir tavırla:
— Seni üzüntüden mahvetmiş!  dedi.
— Beni kızdırıyordu!  Hem biliyor musun, öyle becerikli, öyle becerikli bir şekilde yapıyordu ki bunu: «Vicdanmış! Ne-dfr ki  vicdan?  Ben  onu  kendim  yaratıyorum. O halde ne diye acı çekiyorum? Alışkanlıktan. Yedi bin yıldır tüm  In-sanlığın  vazgeçemediği  alışkanlıktan.  O halde,  bu  alışkan-lığı bırakıp, birer Tanrı olalım.» İşte öyle diyordu, öyle söy-yordu!
Alyoşa, dikkatle ağabeyinin yüzüne bakıyordu, elinde ol-
— Bunları sen söylemedin, sen söylemedin öyle mi? Ma-em öyle, ne söylerse söylesin, bırak onu, unut onu! Varsın
şuanda nelere lanet ediyorsan, hepsini, kendisi ile birlikte götürsün! Bir daha  da  gelmesin!
İvan gücendiğini belli eden bir tavırla titreyerek:
— Evet ama, o kötü bir varlıktır. Benimle alay etti, ba-a karşı küstahlık etti Alyoşa. Ama bana iftira ediyordu, bir-304
KARAMAZOV KARDEŞLER
çok bakımlardan iftira etti bana. Gözlerimin içine baka bana yalan söyledi. «Ah, sen yok musun, sen iyilik ederek kahraman olmaya hazırlanıyorsun, gidip babanı öldürdüğünü, uşağın, senin öğüdün üzerine babanı öldürdüğünü söyleyeceksin» diyordu...
Alyoşa, İvan'ın sözünü kesti:
— Ağabey, kendine gel:  Sen kimseyi öldürmedin.  Katil olduğunu söyleyen yalan söylemiş olur.
— O öyle söylüyordu. Öyle diyordu. Ama yalan olduğunu biliyor. «Sen iyilikte bir aşama yapmaya gidiyorsun. Oysa iyiliğe inanmıyorsun. İşte seni kızdıran, sana üzüntü veren budur. Bu kadar hırslı olman bundan ileri geliyor!» Bunları beni kastederek söyledi. Ama o ne dediğini bilir...
Alyoşa, üzüntü içinde:
— Bunları sen söylüyorsun, o söylemiyor!  Hem de hasta,  sayıklarken,  kendi  kendine  acı  çektirerek  söylüyorsun bunları!
— Hayır,  o  ne  dediğini  bilir.  «Sen,  gururundan  bunu yapmaya  gidiyorsun. Karşılarında  durup:  Katil benim!  Ne diye dehşet içinde büzülüyorsun? Yalandır bu yaptığınız! Düşüncelerinizden  nefret  ediyorum. Duyduğunuz  bu  dehşetten tiksiniyorum, diyeceksin»  diyordu.  Bunları  benim  için söylüyordu.  Sonra birden:  «Biliyor  musun,  seni  övmelerini istiyorsun. Gerçi kendisi katildir ama, ne kadar yüksek duyguları var, ağabeyini kurtarmak istedi ve gelip suçunu açıkladı!  demelerini  istiyorsun»  dedi. İşte burası yalan  Alyoşa!
İvan bunu birden, gözleri kıvılcımlar saçarak bağırmıştı:
— Pis heriflerin beni övmesini hiç de istemiyorum! Yalan söylüyordu Alyoşa.  Sana  yemin ederim  ki  yalandır!  Üstüne bardağı attım. Bardak suratına çarpınca paramparça oldu.
Alyoşa:
— Ağabey, sakinleş, ne olursun, yeter! diye yalvarıyordu.
İvan onu dinlemeden:
— Hayır, o insana nasıl işkence edeceğini biliyor. O acıma nedir bilmez! diye devam ediyordu. Ben her zaman onun niçin bana geldiğini  önceden  sezmişimdir.  «Diyelim  ki  sen gururundan bunu  yapmaya  hazırlanıyordun,  ama  gene  de sözlerinde bir ip ucu bulup Smerdyakov'u  suçlarlar  ve kü rek cezasına çarptırırlar, Mitya'yı beraat ettirirler, seni ıs
 
305
sadece moral bakımından suçlarlar hatta bazıları seni överler diye bir umut var» diyordu söylerken, işitiyor musun beni, gülüp duruyordu. «Ama işte Smerdyakov kendini astı. Şimdi mahkemede tek başına bunları söylediğin vakit sana içim inanır? Ama gene de oraya gideceksin! Gidiyorsun! Ne olursa olsun gideceksin! Bir kez karar vermişsin gitmeye. Smerdyakov intihar ettikten sonra ne diye gidiyorsun sanki ?> Bu korkunç bir şey Alyoşa, ben böyle sorulara dayanamıyorum. Bana böyle sorular sormaya kimin hakkı vardır? Alyoşa, korkudan içi ürpererek, ama gene de bir yolunu bulup İvan'ın aklını başına getireceğini düşünerek:
— Ağabey, diye sözünü kesti. Ben gelmeden önce sana Smerdyakov'un  ölümünden  nasıl söz edebilirdi? Madem  ki, daha hiç kimse onu bilmiyordu. Zaten kimsenin öğrenmesine henüz fırsat çıkmamıştı ki.
İvan, hiç bir itiraz kabul etmez, kesin bir tavırla:
— Söyledi, dedi. Hem doğrusunu istersen yalnız bundan söz etti. «İyiliğe inansam gene iyi» diyordu. «Ama sen, varsın bana inanmasınlar, ben yalnızca prensibime uymak için gidiyorum!» diyorsun. İşin doğrusu, sen de Fiyodor Pavlo-viç  gibi domuzun  birisin!  Hem  iyilik senin  için nedir  ki? Eğer yaptığın fedakârlık hiç bir işe yaramazsa, ne diye oraya sürükleneceksin? Kaldı ki, kendin de oraya ne diye gideceğini bilmiyorsun! Ah bunu neden yapmak istediğini bil-öjek için neleri feda etmezdim! Hem sanki karar verdin mi? Henüz kararım vermiş değilsin sen!  Tüm  gece oturup;  gideyim mi, gitmeyeyim mi, diye düşüneceksin. Ama gene de Edeceksin ve gideceğini biliyorsun. Kendin de biliyorsun ki, kararını ne kadar kesin olarak verirsen ver, bu karar artık sana  bağlı  değildir.  Gideceksin,  çünkü  gitmemek  cesareti- bulamazsın kendinde. Bu cesareti neden bulamayacaksın, artık bunu kendin bul. İşte sana bir bilmece!» Bunu söy-ledi, kalkıp gitti.
Sen geldin, o da gitti. Bana «korkak»  demişti  Alyoşa! korkağım, le mot de l'enigmei(*) «Kanat açıp dünyanın dolaşacak kartal öyle olmaz!» Sözlerine bunu da ek-bunu da söyledi! Smerdyakov da öyle demişti. Onu öl-ü Katya, benden nefret ediyor. Bunu bir aydır se-. Hem Liza da nefret etmeye başlayacak! Bana ora-
(*) Bilmeceyi çözen gerçek bu.306
KARAMAZOV KARDEŞLER
ya «Seni övsünler» diye, gidiyorsun! diyecekler. Bu korkunç bir yalan! Sen de beni adi görüyorsun Alyoşa! Şimdi senden gene nefret edeceğim! O Mitya denen canavardan da nefret ediyorum! Nefret ediyorum ondan! Canavarı kurtarmak istemiyorum, varsın Sibirya'da çürüsün! Tanrı'ya ilahiler, övgüler okuyormuş! Ah, yarın bir olsun! Gidip karşılarında duracağım ve hepsinin suratlarına tüküreceğim!
Kendinden geçerek ayağa kalktı, başından havluyu çekip fırlattı, odada dolaşmaya başladı. Alyoşa, biraz önce söylediği sözleri hatırladı: «Sanki uyanıkken rüya görüyormuş gibi... Yürüyorum, konuşuyorum, duyuyorum, öyleyken uykudayım.» demişti. Şimdi işte öyle oluyordu. Alyoşa yanından ayrılmıyordu. Aklından, «bir koşu gidip doktor getirsem!» diye bir düşünce geçti ama, ağabeyini yalnız bırakmaktan korkuyordu: Onu bırakacak bir kimse yoktu.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   91   92   93   94   95   96   97   98   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə