Dünya klasikleri : 13



Yüklə 9.99 Mb.
səhifə98/150
tarix18.06.2018
ölçüsü9.99 Mb.
1   ...   94   95   96   97   98   99   100   101   ...   150
Şunu da burada belirtmeli ki, kendisi çoğu zaman seve seve Rusça konuşurdu ama, her söylediği cümlede bir Almanca havası vardı. Bununla birlikte böyle konuştuğu için hiç de utanç duymuyordu. Üstelik «konuştuğu Rusça'nın örnek bir Rusça olduğunu, hatta Rusların konuştuğu dilden bile «daha iyi olduğunu> ileri sürmek gibi bir zayıf tarafı vardı ve ömrünün sonuna dek bundan vazgeçmedi. Hatta Rus ata sözlerini kullanmaktan çok hoşlanır, her seferinde de Rus atasözlerinin bütün dünyadaki atasözlerinden daha iyi, daha anlamlı olduğunu belirtirdi. Bu arada şunu da söyliyeyim ki,
332
KARAMAZOV KARDEŞLER
konuşurken, dalgınlıktan mıdır nedir, sık sık çok iyi bildiği ama nedense birden aklından çıkan en basit sözleri unuturdu Almanca konuştuğu vakit de, aynı şey olurdu. Böyle anlarda her zaman elini sanki yitirdiği kelimeyi arıyormuş gibi havada dolaştırırdı ve artık hiç kimse onu, o unuttuğu kelimeyi bulmadan söze devam etmeye zorlayamazdı.
Sanığın salona girince bayanlara bakması gerektiği konusunda söylediği sözler, dinleyiciler arasında neşeli fısıltılara yol açtı. Bizim kentte tüm bayanlar ihtiyar adamcağızı çok severlerdi. Aynı zamanda biliyorlardı ki, ömrü boyunca bekâr yaşamış, dindar ve hiç günaha girmemiş bir adam olarak kadınlara üstün, ideal varlıklar gözü ile bakıyordu. Bu yüzden sözleri çok garip karşılanmıştı.
Sırası gelince ifadesi alınan Moskovalı doktor da kesin ve ısrarlı bir tavırla, sanığın anormal bir durumda olduğunu, hatta bu anormalliğin «en aşırı şekli aldığını» ileri sürdü. Uzun uzun «aşın heyecan* ile «.manyaklık» tan söz etti ve toplanan bütün delillere göre, sanığın daha tevkifinden birkaç gün önce şüphe götürmez bir şekilde hastalığa varan bir heyecan içinde bulunduğunu, eğer cinayeti bilinçli olarak işlemiş olsa bile, bunu neredeyse elinde olmayarak, kendisini sürükleyen, hattâ tüm varlığını saran hastalıklı duygularla savaşmaya hiç gücü kalmadığı için yapmış olduğunu ileri sürdü. Bu aşırı heyecandan başka doktor, manyaklığın da göz önünde tutulması gerektiğini ileri sürüyordu. Söylediğine göre, bu manyaklık, artık sonradan meydana gelecek olan «tam cinnet» durumunun bir habercisi idi. (Not: Bunları kendime göre anlatıyorum, ama doktor tam anlamıyla bir bilim adamı gibi, özel bir dil kullanarak konuşuyordu.)
Söze devam ederek:
— Sanığın tüm davranışları aklı selime ve mantığa aykırıdır, dedi. Artık kendi gözümle görmediğim cinayetten ve tüm o felâketten söz etmiyorum, ama bundan üç gün önce bile burada benimle konuşurken anlaşılmaz, hareketsiz bakışı vardı. Hiç gerekmediği yerde, birden beklenmedik bir şekilde gülüyordu. Anlaşılmaz, devamlı bir sinirlilik içindeydi-«Bernard> ve «Etik» gibi daha bir çok gereksiz garip sözler söylüyordu. Ama doktor, asıl manyaklık belirtisini özellikle sanığın aldatılmış olduğunu belirterek o üç bin rubleden
edişinde buluyordu. Söylediğine göre, sanık bu paradan
söz
KARAMAZOV  KARDEŞLeR                                          22?
ederken, olağanüstü bir sinirlilik göstermeden duramıyordu. Oysa uğradığı başka başarısızlıklardan, hakaretlerden oldukça rahat söz ediyor ve onları kolaylıkla hatırlıyordu. Son olarak şu da söylenebilirdi: Yapılan soruşturmalardan, eskiden de bu üç bin rubleden söz açılınca, daima neredeyse kendini kaybedecek hallere geldiği anlaşılmıştı. Oysa tanıklar onun, çıkarlarına düşkün ve para canlısı bir adam olmadığını belirtiyorlardı.
Moskovalı doktor, sözlerini bitirirken, alaylı bir tavırla şunları ekledi:
— Sayın bilim adamı ve meslek arkadaşım sanığın mahkeme salonuna girince, gözlerini yere indirerek yürüyecek yerde, bayanlara bakması gerektiğini ileri sürdü. Bu düşünce, ciddilikle ilgisi olmayan bir söz olmaktan başka, üstelik esas bakımından yanlıştır; gerçi sanığın kaderini çizecek olan mahkeme salonuna girdiği sırada gözlerini hareketsiz bir şekilde yere dikmesinin doğru olmadığını, bu davranışının o anda ruhsal bakımdan anormal bir durumda bulunduğunu gösterdiğini kabul ediyorum. Ama aynı zamanda şunu da belirtmek isterim ki, sanığın sola doğru yani bayanlara değil, aksine sağa bakması gerekirdi. Gözleri ile kendis-ini savunacak olanı, son umudunun bağlı olduğu kişiyi, kaderini tayin edecek savunmayı yapacak kişiyi aramalıydı.
Doktor, kendi düşüncesini kesin ve öğüt verir gibi bir tavırla açıklamıştı. Ama, uzman olarak başvurulan iki bilim adamının arasındaki anlaşmazlığa, asıl komik havayı veren şey, herkesten sonra sorguya çekilen doktor Varvinski'nin çıkardığı beklenmedik sonuç oldu. Ona göre, sanık şimdi de, daha önce de tam anlamıyla normal bir durumdaydı. Belki tevkifinden önce gerçekten sinirli ve olağanüstü denecek derecede heyecanlıydı; ama bu birçok belirli nedenlerden ileri Delebilirdi: Kıskançlık, öfke, devamlı bir sarhoşluk ve İL una
er şeyler gibi. Ama onun bu sinirlilik durumunda, biraz söz edildiği gibi özel bir «anormallik» bulunduğu i.eri sü-rülemezdi. Sanığın mahkeme salonuna girince sola »m, yoksa sağa mı bakması gerektiğine gelince, doktor «kendi acizane Düşüncesine göre» sanığın oraya girince önüne bakması ge-rektiğini gerçekten de öyle bakmış olduğunu, belirtti. Öyle ı, çünkü kaderini çizecek olan başkan ile mahkeme334
KARAMAZOV KARDEŞLER
üyeleri tam karşısında oturuyorlardı. Genç doktor, bu aci zane» ifadesini:
— Bu bakımdan, yürürken önüne bakarak tam anlamıyla normal olduğunu ispat etmiş oldu, diye bitirdi.
Mitya, oturduğu yerden:
— Aferin sana tabip! diye bağırdı. Tam söylediğin gibi. dir!
Tabiî Mitya'yı hemen susturdular. Ama genç doktorun ileri sürdüğü düşüncelerin hem yargıçlar heyeti üzerinde, hem de dinleyiciler üzerinde kesin bir etkisi oldu. Çünkü sonradan hepsinin onun düşüncelerini kabul etmiş oldukları öğrenildi. Bu arada şunu da söyliyelim ki, Doktor Hertzenstube artık tanık olarak sorguya çekilirken, birden hiç beklenmedik bir şekilde, Mitya'nın yararına olan bazı şeyler söyledi. Daha önce kentimizde eskiden beri oturan ve Karamazov'ların ailesini yakından tanıyan bir kişi olarak «savcı için» oldukça ilgi çekici birkaç açıklamada bulunmuştu. Sonra, birden aklına birşey gelmiş gibi sözlerine şunu ekledi:
—  Bununla birlikte,  şunu söylemek  gerekir ki,  zavallı genç kendi hayatı ile kıyaslanamıyacak kadar iyi bir hayata hak kazanmıştı. Çünkü, iyi yüreklidir. Çocukluğunda da öyleydi, sonradan da. Bunu biliyorum. Bir Rus atasözü der ki: «Eğer birinde akıl varsa, bu iyi bir şeydir, ama akıllı bir adam daha misafir gelirse, o zaman daha iyi olur, çünkü o zaman elde iki akıl olacak, bir tek akıl değil»
ihtiyar adamın, başkalarını beklettiğini bile bile, bundan hiç çekinmeyerek ağır ağır, sözleri uzata uzata hatta aksine Alman'lara özgü, katı, aynı zamanda daima kendini beğendiğini ve bundan memnunluk duyduğunu belli ederek konuştuğunu ve nükte savurma yeteneğini herşeyden üstün tuttuğunu çoktandır bilen savcı tükenerek:
— İki akıl, bir akıldan iyidir, diye fısıldadı. İhtiyar nükte yapmaya bayılırdı. İnatla:
— Evet, ya! Ben aynı şeyi söylüyordum. Bir akıl iyidir ama iki akıl çok çok daha iyi olur. Onun yanına bir baş akıllı gelmeyince o da kendi aklını yitirdi... Nasıl oldu, nere ye bıraktı aklını? Neydi o kelime? Aklını nereye gönder Hay Allah unuttum...
Sözlerine devam ederek ellerini gözlerinin önünde bir şey arar gibi dolaştırıp duruyordu:
 
335
— - Haaa! Buldum!  Spazîeren.(*)
— Gezmeye mi?
— Evet, ya, gezmeye, ben de aynı şeyi söylüyordum. İşte onun aklı gezmeye çıkmıştı ve geze geze öyle derin bir yere geldi ki, sonunda kendini orada yitirdi. Oysa kendisi iyilik bilir, duygulu bir delikanlıydı. Ah, onu çok iyi hatırlıyorum. Daha şu kadarcık mini mini bir çocuktu. Babası onu arka bahçeye bırakmıştı.  O   zamanlar  toprağın üstünde yalınayak  koşup' duruyordu. Ayağında  sadece bir  düğmesi  olan  kısacık  bir pantolonu vardı...
Dürüst bir adam olan ihtiyarın sesinde, duygulu ve heyecanlandığını belli eden bir anlam seziliyordu. Fetyukcviç hemen sanki birşey seziyormuş gibi irkildi ve bu fırsata dört elle sarıldı.
— Evet, ya, ben kendim o zaman daha gençtim... Daha... Eh, çok çok kırk beş yaşındaydım. Buraya daha yeni gelmiştim. O zaman çocuğa acımış ve kendi kendime «şuna yarım kilo kadar bir şey...» Hay Allah yarım kilo kadar ne almak istiyordum? Rusça buna ne denir? Unuttum... Yarım kilo ka-dar, çocukların o çok sevdiği şeyden, neydi... Hay Allah neydi adı...
Doktor gene ellerini sallamaya başlamıştı:
— Hani ağaçta büyür, hani sonradan toplayıp herkese hediye ederler...
— Elma mı?
— Hayır canım! yarım kilo dedim. Yarım kilo elma ol-maz, on tane olur!  Hayır, o dediklerimin hepsi küçüktür,
konur ve dişlerle «çıtır, çıtır!» diye kırılır. -— Fındık mı? Doktor, sanki bu sözü hiç aramamış gibi çok sakin bir
7- Evet, evet fındık, ben de öyle diyordum ya! dedi. İşte' ona yarım kilo fındık getirmiştim. Çünkü çocuğa hiçbir za-man, hiç kimse daha yarım kilo fındık bile getirmemişti. Ben kaldırdım ve çocuğa:  «Çocuk,  Gott  der Vater» Güldü ve «Gott der vater» dedi. «Gott der Sohn» de-O gene güldü, cıvıldar gibi: «Gott der sohn.» dedi. «Gott Geist» dedim. O zaman gene güldü ve söyliyebil-
(*) 'Gezmeye' anlamında  (Almanca).336
KARAMAZOV  KARDEŞLER
digi kadar: «Gott der hellige Geist» dedi. Sonra ben gittim. Ertesi günü yanından geçiyordum, kendiliğinden bana: «Amca, Gott der vater, gott der Sohn> diye bağırdı. Yalnız, «Gott der heilige Geist>;tı unutmuştu. Ama ona hatırlattın ve ço. cuga gene çok çok acıdın». Her neyse sonradan onu götürdüler. Ben de kendisini bir- daha görmedim. İşte aradan yirmi üç yıl geçti, bir gün çalışma odamda oturuyordum. Artık saçlarım ağarmıştı. Birden içeriye arşları gibi gene bir adam girdi. Kim olduğunu bir türlü anlayamadım. Ama o parmağını kaldırdı ve gülerek: «Gott der vater, Gott der Sohn, und Gott der heilige Geist! (*) Şimdi size bana verdiğiniz yarım kilo fındık için teşekkür etmeye geldim. Çünkü hiç kimse, hiç bir zaman bana o vakitler yarım kilo fındık almamıştır. Bir tek siz bana yarım kilo fındık; aldınız,» dedi. O zaman mutlu gençliğimi, avluda yalın ayak dolaşan zavallı küçük çocuğu hatırladım ve «sen teşekkür etmesini bilen bir gençsin, çünkü bütün ömrün boyunca sana çocukluğunda getirdiğim o yarım kilo fındığı unutmamışsın!» dedim. Sonra onu kucaklıyarak kutsadım. Ağlamaya da başlamıştım. O ise hem gülüyor, hem ağlıyordu... çünkü, Rus'lar ağlanacak yerde çok zaman gülerler. Ama o ağlıyordu, bunu görüyordum. Şimdi ise, ne yazık!
Mitya, birden  oturduğu yerden:
— Şimdi de ağlıyorum, Alman! Şimdi de ağlıyorum, Tanrı senden razı olsun! diye bağırdı.
Ne olursa olsun bu hikâyecik, dinleyicilerin üzerinde oldukça iyi bir etki yapmıştı. Ama Mitya'nın lehinde olan asıl etkiyi, şimdi anlatacağım Katerina îvanovna'nın ifadesi yapmıştır. Hem zaten â decharçe tanıklar, yani savunma avukatının gösterdiği tanıklar sorguya çekilmeye başlayınca, kader birden, hatta ciddî olarak Mitya'ya gülmeye başladı. Hem de asıl şaşılacak olanı, bunun savunma makamı için bile beklenmedik bir şey olmasıydı. Ama Katerina İvanovna'dan önce Alyoşa sorguya çekildi. Onun da söyledikleri, savcının ileri sürdüğü en önemli noktalardan birine karşı, artık olumlu etki yapan bir tanıklık olmuştu.
C)  Teslis  denilen  Hıristiyanlığın  temel  prensibi.  Buna  göre  Tanrı; baba, oğul ve Ruhülkudüs'tür. (Burada Almanca olarak söyleniyor).
KARAMAZOV   KARDEŞLER                                         337
IV
TAlih MİTYA'YA GÜLÜYOR
Bu, Alyoşa için bile hiç beklenmedik bîr şeydi. Tanıklık etmek için çağırtıldığı vakit, kendisine yemin ettirilmedi ve hatırlıyorum ki, daha sorgusunun başlangıcında tarafların hepsi ona karşı çok yumuşak, hatta sana yakın bir tavır takındılar. Belliydi ki, bu iyi bir genç olarak tanınmasından ileri geliyordu. Alyoşa, gösterişe başvurmadan alçak gönüllü ve ağırbaşlı bir tavırla ifade veriyordu ama, verdiği bu ifadelerde zavallı ağabeyine karşı duyduğu sıcak yakınlık açıkça belliydi. Sorulardan birine karşılık verirken, ağabeyinin karakterini tanımlayarak, onu belki de zincire vurulmaz, hırslarının tutsağı, ama aynı zamanda soylu, gururlu, yüksek bir vicdana sahip, hatta eğer kendisinden fedakârlık istenirse, kendisini bile feda etmeye hazır bir insan olarak tanıttı.
Bununla birlikte, son günlerde ağabeyinin hem Gruşen-ka'ya olan tutkusundan hem de babası ile rakip duruma düştüğü için, dayanılmaz bir durumda bulunduğunu da açıklamaktan geri kalmadı. Ama ağabeyinin babasını soymak amacı ile öldürmüş olabileceğinin ileri sürülmesine bile müthiş bir öfke ile karşı çıktı. Buna rağmen o üç bin rublenin ağabeyinin zihninde garip bir «engel» haline geldiğini, Mitya'nın bu parayı mirastan kalan bir pay olarak kendisine ait saydığını, öyleyken babasının kendisini aldatarak bu parayı ondan saklamış blduğunu ileri sürdüğünü, hatta bu paradan söz açılınca çıkarına hiç de düşkün bir insan olmadığı halde çileden çıkarak delirecek hallere geldiğini kabul etmek zorunda kaldı. Savcının «iki hanımefendi» dediği Gruşenka ile Kat-ya'nın rakipliği konusunda ise belirsiz karşılıklar verdi. Hatta bir ya da iki soruya hiç karşılık vermek istemedi.
Savcı:
—  Ağabeyiniz hiç olmazsa size, babasını öldürmek niyetinde olduğunu söylemedi mi? diye sordu. Bu soruya gerekli Bulursanız karşılık vermiyebilirsiniz.
Alyoşa:
— Açıktan açığa söylemedi, diye karşılık verdi.
— Peki, ne şekilde söyledi? İmalı olarak mı?338
KARAMAZOV  KARDEŞLER
—  Bana bir çok  kez, babama,  karşı,  içinde bir nefret duyduğunu ve...  dayanamıyacak bir duruma  geldiği bir anda... nefretinin herşeyi aştığı bir sırada... onu belki de öldürebileceğini söylemiştir.
— Peki, siz, kendisinden bunu işittiğiniz vakit, buna inandınız mı?
— Korkarım ki «evet». Yalnız, her zaman üstün bir varlığın onu o uğursuz anda kurtaracağına güveniyordum. Gerçekten de kurtarmıştır. Çünkü babamı öldüren o değildir.
Alyoşa, sözünü kesin bir tavırla ve bütün salona duyuracak kadar gür bir sesle bitirmişti.
Savcı, yarışın başladığını haber veren boru sesini duyan bir savaş atı gibi irkildi.
— Şuna inanın ki, bu kanının içten geldiğine tam olarak inanıyor ve onun zavallı ağabeyinize karşı duyduğunuz sevgiden  ileri geldiğini ya  da bu sevgiye bağlı olduğunu ileri sürmüyorum. Ailenizde meydana gelen felâkete, kendinize göre bir açıdan baktığınız, daha önceki soruşturmadan ötürü artık bizce bilinmektedir. Sizden saklıyacak değilim; bu görüşünüz, apayrı bir görüştür ve savcılığın başkalarından almış olduğu ifadelere tüm olarak aykırıdır. Bu yüzden size artık ısrarla şunu sormak gereğini duyuyorum: Düşüncelerinizi yönelten  ve  sonunda sizi,  ağabeyinizin suçsuz  olduğuna  aynı zamanda, daha önceki soruşturmada açıkça suçluluğunu ileri sürdüğünüz kişinin gerçekten katil olduğuna inandıran hangi delillerdir?
Alyoşa, sakin bir tavırla ve alçak sesle:
—  Daha  önceki  soruşturmada,  yalnız  sorulara  karşılı* verdim. Doğrudan doğruya Smerdyakov'u suçlamak niyetinde değildim.
— Öyleyken suçlu olarak onu ileri sürdünüz, değil mi-
—  Ağabeyim  Dimitriy'in  sözlerine  bakarak,  ondan söz ettim. Daha soruşturmadan önce bana, ağabeyimin tevkifi sı rasında olup bitenleri ve kendisinin o zaman Smerdyakov u suçlu olduğunu söylediğini anlattılar. Ağabeyimin  suçsuz duğuna kesin olarak inanıyorum. Madem o öldürmedi, o de...                                                                                    ille
— O halde Smerdyakov öldürdü, öyle mi? Peki ama. neden Smerdyakov diyorsunuz? Ve nasıl oluyor da, ağa    , nizin suçsuz olduğuna bu kadar kesin karar verebiliyorsa
KARAMAZOV   KARDEŞLER
'339
Ağabeyime inanmamazlık edemezdim. Bana yalan söy-ni biliyordum. Yüzünden bana yalan söylemediğini Alıyordum.
_- Yalnız yüzüne bakarak mı anladınız bunu? Bütün delilleriniz bundan mı ibaret?
— Bundan başka delilim yoktur.
— Peki Smerdyakov'un suçluluğunu ileri sürdüğünüz vakit bunu,  gene  ağabeyinizin  sözlerinden  ve yüzündeki  ifadeden başka bir delile dayanmadan mı söylemiştiniz?
— Evet, başka bir delilim yoktu.
Savcı sorularını burada kesti. Alyoşa'nın verdiği karşılıklar., dinleyicilerde neredeyse bir hayal kırıklığı uyandırmıştı. Smerdyakov için daha mahkeme başlamadan önce söylentiler dolaşıyordu. Birileri bir şeyler işitmişti. Birinin bir başkasını suçladığı söyleniyordu. Alyoşa'dan söz ediliyor, onun ağabeyi lehine ve uşağın suçlu olduğunu gösteren olağanüstü bir sürü deliller topladığı ileri sürülüyordu. Oysa sanığın kardeşi olarak duyması bu kadar normal olan ve ahlâk bakımından önemli sayılabilecek bir takım kanılardan başka hiçbir delili yoktu.
Ama o sırada Fetyukoviç sorulara başladı. Alyoşa'ya, sa-nığın, babasına karşı duyduğu öfkeden ve onu öldürebileceğinden ne zaman söz ettiğini sordu. Bunu felâketten önceki son görüşmelerinde işitip işitmediğini öğrenmek istedi. O vakit Alyoşa birden irkilir gibi oldu. Sanki ancak simdi aklına bir Şey gelmiş, ancak o anda düşüncelerini toparlamıştı:
— Şimdi birşey hatırlıyorum, neredeyse büsbütün  unut-muştum bunu! Ama, o zaman bana öyle belirsiz olarak görünüyordu ki, şimdi ise...
Sonra Alyoşa, herhalde kendisi de ilk olarak o anda akına gelen bu düşünceye kendini kaptırarak, heyecanla, Mit-ya Ne son görüşmeyi yaptıkları akşam, manastıra giden yol , ağacın dibinde, onun göğsünü,  «göğsünün üst kıs-' yumruklayarak birkaç kez namusunu temize çıkarmak için   elinde  bir vasıta  bulunduğunu,  kendisini  temize  çıka-racak  olan  şeyin,  işte  orada,  göğsünün  üzerinde  olduğunu söylediğini hatırladı...
Sözüne devanı ederek:
o zaman,  onun  göğsünü  yumruklarken,  yüreğinden Atiğini sanıyordum, dedi. Onu bekleyen  o utanç verici,
için340
KARAMAZOV  KARDEŞLER
o korkunç, o açıklamak cesaretini bile bulamadığı durumdan kendisini kurtaracak gücü ancak yüreğinde bulabileceğinden söz ettiğini sanıyordum. İtiraf edeyim, o sırada babamdan söz ettiğini ve ona gidip kimbilir nasıl bir tecavüzde bulunacağını düşünmekten ötürü utancından tepeden tırnağa titrediğini düşündüm. Oysa ağabeyim o sırada, göğsünde bir şeyi işaret ediyordu! Hatırlıyorum ki, daha o anda zihnimden bir düşünce geçti. Kalbin, göğsün o noktasında değil de, daha aşağıda olduğunu, onun ise daha yukarda bulunan bir yeri, boynunun hemen altında olan noktayı yumruk-ladığmı düşündüm, sanki o noktada bir şeye işaret ediyormuş gibiydi. O anda bu düşünce bana saçma göründü. Oysa belki ağabeyim o anda o bin beş yüz rublenin sarılıp dikildiği bez parçasını işaret ediyordu!
Mitya oturduğu yerden:
— Evet oydu! diye bağırdı. Gerçekten öyleydi Alyoşa! O sırada işte o bez parçasını yumrukluyordum!
Fetyukoviç sakinleşmesi için yalvararak acele ile Mitya'-ya doğru atıldı. Aynı zamanda Alyoşa'nın ifadesine sarıldı. Kendi anısının heyecanına kapılmış olan Alyoşa, ateşli ateşli konuşarak tahminlerini ileri sürüyordu; ona göre, Mitya için asıl utanılacak şey, üzerinde Katerina İvanovna'ya olan borcunun yarısı, yani geri verebileceği bin beş yüz ruble varken, herşeye rağmen, borcunun bu yarısını ona vermeyip, bir başka işe kullanmaya, daha doğrusu eğer kabul ederse. Gruşenka'yı bu parayla götürmeye karar vermesindeydi.
Alyoşa birden heyecana kapılarak:
— Evet, öyle oldu, tam söylediğim gibi oldu! diye bağıra bağıra  konuşuyordu.  Ağabeyim  o  sırada  bana  bağırarak, utancının  yarısından,  evet  yarısından  (bu  «.yarısından»  sözünü birkaç kez tekrarlamıştı) kurtulabileceğini,  ama karakter bakımından  bunu yapamayacak  kadar zayıf  olduğunu.. bunu  yapacak  gücü  kendinde  bulamayacağını  önceden  bildiğini söyledi!
Fetyukoviç sabırsızlıkla:
— Kesin  olarak,  göğsünün  gerçekten  o  noktasını  dövdüğünü hatırlıyorsunuz, öyle  mi?  diye  soruyordu.
— Açıkça ve kesin olarak hatırlıyorum. Çünkü, o «madem kalp daha aşağıda, o halde ne diye göğsünün o ka dar  yukarısında olan  bir yerine vuruyor?»  diye  düşündüm
KARAMAZOV   KARDEŞLER
341
Ama o zaman düşüncem bana saçma göründü... Bunu hatır-jıyorum evet, saçma göründüğünü hatırlıyorum... Bir an içinde zihnimden gelip geçti. Onun için şimdi de hatırladım işte. Hem bunu şimdiye kadar nasıl unutabildim, bilmiyorum! Ağabeyim, o bez parçasını, kendini kurtaracak bir çareye sahip olduğunu belirterek işaret ediyordu. Ama bu bin beş yüz rubleyi geri vermeyeceğini de ima ediyordu! Mokro-ye'de tevkif edildiği zarnan da biliyorum ki, bunu (bana sonradan söylediler!) ömrü boyunca yapmış olduğu en rezilce davranışın, Katerina İvanovna'ya olan borcunun yansını (gerçekten yarısından söz etmiş) geri verebilecek durumdayken, onun karşısında bir hırsız durumuna düşmemek elin-deyken. gene de parayı geri verip parasız kalmaktansa, onun gözünde bir hırsız olarak kalmayı tercih etmesi olduğunu bağıra bağıra söylemiş!
Alyoşa, sözlerini:
— Ah, bu borç yüzünden ne kadar üzüntü çekmiştir! Bu borç  yüzünden  kendine  ne  kadar  eziyet  etmiştir!  diyerek bitirdi.
Tabiî işe savcı karıştı. Alyoşa'ya bütün bunların nasıl olup bittiğini anlatmasını rica etti, birkaç kez ısrarla: «Sanık göğsünü döverken gerçekten bir şeyi işaret ediyor gibi miydi? Belki de sadece göğsünü yumrukluyordu. Ne dersiniz?» diye sordu.
Alyoşa:
— Zaten  yumruklamıyordu!   diye  yüksek   sesle  karşılık verdi. Tam anlamıyla parmaklan ile işaret ediyordu. İşte şurayı, taa  yukarıyı  işaret  ediyordu...  Nasıl  olup  da  su  ana kadar aklımdan çıktı!...
Başkan, Mitya'ya dönerek verilen ifade konusunda bir şey söyleyip, söylemeyeceğini sordu. Mitya herşeyin. gerçekten herşeyin öyle olduğunu, gerçekten göğsünde boynunun hemen alt tarafında taşıdığı o bin beş yüz rubleyi işaret ettiğini ve bu işin tabiî çok rezilce bir şey olduğunu söyledi.
— İnkâr  etmiyorum,  rezilce  bir şeydi!  Bütün  ömrümce yaptığım  şeyler  arasında,  en rezilcesi buydu!  diye  bağırdı. O sırada bunları geri verebilirdim, öyleyken vermedim. Onun Sözünde  bir  hırsız  kalmayı tercih ettim.  Yalnız  vermemek olsa gene iyi, asıl rezalet bu paraları geri vermeyeceğimi önceden bilmemde! Haklısın Alyoşa! Teşekkür ederim!342
KARAMAZOV  KARDEŞLER
Alyoşa'nın sorgusu böylece bitti. Üzerinde durulması gereken ve önemli olan şuydu ki, hiç değilse bir tek olay, diyelim ki, çok küçük de olsa bir tek delil, daha doğrusu delil yerine geçecek bir ima şeklinde de olsa söylenen bu söz, sanığın daha önceki soruşturmasında, Mokroye'de «bunlar be-nimdi» dediği o bin beş yüz rublenin saklı olduğu bez parçasının da, o bez parçasının içindeki paranın da varlığını ileri sürerken yalan söylemediğini, bir parçacık olsun açığa vurmuş oluyordu. Alyoşa sevinerek, kıpkırmızı olmuş bir halde, işaret edilen yeri gösterdi. Ondan sonra da uzun bir süre kendi kendine:
— Bunu  nasıl unutabilirdim? Nasıl unutabilirdim!  Nasıl da birden aklıma geldi!  diye söylenip durdu.
Katerina İvanovna'nın sorgusu başladı. Kendisi daha görünür görünmez, salonda olağanüstü bir hava esti. Hanımlar tek saplı gözlüklerine, dürbünlerine sarıldılar. Erkekler kımıldamaya başladılar. Hatta bazıları daha iyi görebilmek için yerlerinden kalktılar. Sonradan herkes, 'genç kadın içeri girer girmez, Mitya'nın birden mum gibi sapsarı olduğunu ileri sürmüştü. Genç kadın tepeden tırnağa siyahlar içinde, tevazu ile ve hemen hemen çekingen bir tavırla, kendisine gösterilen yere yaklaştı. Yüzünden heyecanlı olup olmadığını anlamaya imkân yoktu. Ama karanlık, somurtkan bakışında açıkça bir kararlılık seziliyordu. Şunu da belirtmeli ki, sonradan birçokları, o anda şaşılacak kadar güzel göründüğünü söyleyeceklerdi.
Genç kadın yavaşça, ama bütün salona duyuracak kadar seçik bir şekilde konuşmaya başladı. Son derece sakin konuşması vardı ya da belki sakin görünmeye çalışıyordu. Başkan sorularına ihtiyatlı bir şekilde, sanki «yarasına» dokunmaktan korkuyormus gibi ve uğradığı felâkete saygı göstererek, büyük bir nezaketle başlamıştı. Ama Katerina İva-novna, ona sorulan bir soru üzerine kendiliğinden daha ilk sözlerde, sanıkla nişanlı olduğunu açıkladı. Sonra da alçak sesle:
— Kendisi  beni  terkedinceye kadar nişanlı  kaldık, diye ilâve etti.
Kendisine Mitya'ya akrabalarına göndermek üzere verdiği o üç bin rubleyi sordukları zaman, kesin bir tavırla:
— Ben ona bu parayı doğru postahaneye götürmesi için
KARAMAZOV  KARDEŞLER
343
vermedim dedi. O sırada paraya çok ihtiyacı olduğunu seziyordum... Bu üç bin rubleyi ona, eğer isterse bir ay içinde göndermesi şartı ile verdim. Sonradan bu borç yüzünden kendi kendine boşuna acı çektirdi.


Dostları ilə paylaş:
1   ...   94   95   96   97   98   99   100   101   ...   150


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə