Emine Özkan şenliKOĞLU



Yüklə 0,8 Mb.
səhifə10/17
tarix28.10.2017
ölçüsü0,8 Mb.
#17885
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   17

Önce üstünden geçenlerin birazını anlatayım.

Bazen kapalı uzun cilbaph-çarşaflı hanımlar, kızlar geçiyorlar. İki yıldır hasret kaldığım bacılarım geçiyor köprünün üzerinden. Bazende sakallı genç kardeşlerim amcalarım. Tabi sakalsız kardeşlerimde geçiyorlar. Fakat uzaktan baktığım için olacak, kıyafetinde de bir değişiklik yoksa onları tanıyamıyorum. Dün genç bir kardeşim daha geçti. Lacivert takım giyinmiş, pardesü ile cübbe arası bir kıyafeti-sünneti se-niyeye uygun sakalı, başında kıyafetine yakışan fesi, kendin-, den emin yürüyüşü vardı.

Öyle baktım kardeşim kimbilir bu hallere gelene kadar neler çekti, kimbilir daha neler çekecek!.. Ne mutlu bu şerefli insan, kimbilir şeytanın cirit attığı şu dünyada ne mücadeleler vermiştir. Gıyabından "sağol kardeşim sağol. En önemlisi Allah razı olsun" dedim. Dönüp şöyle bir baksa sanki "nasılsın Emine bacı" diyecekmiş gibi geliyor bana. Ama bakmıyor kardeşim. Nerden bilsin. Ben kendi kendime o kardeşimin bu tarafa doğru bakmasını istiyorum işte. Halbuki ara-

143


mızdaki mesafe uzak sayılır baksa bile o beni göremez ki.

Geçenlerde de 3 çarşaflı genç kız geçti. Öyle baktım onlara. Sanki onlar benim gönül bahçemden bir çiçekmiş gibi onları ruhuma sokmak istercesine baktım. "Git mücahidem git. Yollar sana helal olsun yollan kirletenlerede haram" dedim. Köprünün üzerinde biraz oyalandılar. Benim burda olduğumu biliyorlar bana bakıyorlar zannettim. Meğer teva-fuken bakmışlar. "Aslanlarım, canım yolunuza feda" diye söylendim. Sonrada manen o bacılarıma sarıldım. Birde baktım ki, gözlerime yaş birikmiş.Aktı akacak, ne yaşı acaba bu? Bir bacının bir bacıya duyduğu hasretin yaşımı yoksa manevi bağların nisan yağmuru mu?

Nasıl tarif etsem? Edebiyatım da yok. İsterdim edebiyatı kuvvetli biri olayım şu köprünün üstünü ve altını, hislerimi çok güzel dile getireyim. Yok işte yok. Ismarlama ile olmuyor ki o mübarek. Onun içinde o duygumu sizlere tam an-latamıyacağım. O öyle bir duygu ki, iman bağı ile birbirine bağlananlar onu çok iyi anlarlar. Kalpten kalbe yol vardır buyurmuş ya o!..

Evet, bacılarımı bana bakıyorlar zannederek onlara el salladım, beni görmediler, olsun. Ben içimdeki duygumu manen onlara bildirdim ya o bana yeter.

Onları her görüşümde cama koşuyorum. Mahkûmlardan bir arkadaş sordu: "Emine abla onları tanıyor musun?" dedi. Bende: "Onlar benim canlarım, tanımıyorum ama ruhlarımız gönüllerimiz bir" dedim. Dürdane hissettiklerimi anlar gibi baktı yüzüme. En azından sanki şunu söylüyordu gözleri: "Köprünün üzerinden geçenleri kendine bu kadar yakın hissediyorsunda, tam karşındaki ranzada yatan beni bizi niçin uzak hissediyorsun?"

"Ne bileyim Dürdane sende bana uzak değilsin. Ama o bacılarımla herşeyimiz aynı. Kıblemiz, kitabımız, derdimiz., ruhlarımız, gönüllerimiz aynı. Belki sende yarın o bacılardan biri olacaksın. Belki seninle ikimiz şu köprüye bakınca aynı şeyleri hissedeceğiz. Ama şimdilik aynı şeyleri hissedemiyoruz. Sen üç kişi için yanıyor ağlıyorsun, bizler ise milyarlarca kişi için ağlıyoruz. Aramızda tek fark düşünce sebeplerimiz çok ayrı.

144

Evet şu an dokuz kurban karşımdaki köprünün altında. Hem suçlu, hem de bazı yönden masum. Peki kim bunlar?



Cevap geldi:

"KÖPRÜALTI ÇOCUKLARI". Ama bunlar çocuk değil ki. O halde köprüaltı adamları, bozuk eğitim aldı adamları ve çocukları...

Haaaa... İşte öğrendim köprü altı çocukları ne demekmiş.

Onlar esrar tiryakisi olmuş işe gidemiyorlar. Onlarda ruh ölmüş, düşünce çürümüş. Karda kışta dahi bulduğu esrarından geçemiyor Allah yoluna uğramıyorlar. Sanki, fenin, tekniğin ilerlediği şu asırda, sanki köprüler onlar için yapılmış, sanki modern köprünün altında "köprüaltı çocuklan"nın oluşu, köprünün üstünden geçen aydınlara bir şeyler anlatmıyor-muş gibi, sanki o çocuklar, o yürüyen ruhu öldürülmüş köprü altı adamları uygar çağ atlayan Türkiye'nin madalyası gibi geldi bana.

Evet köprü altında her zaman buluşan dokuz adam. Esrar içiyorlarmış, adları da "gogocular" imiş. Onları aynı dikkatle camiye gittiklerini hayal ettim. Allah için secdede aman Allah'ım ne kadar güzel olurdu. Ne güzel hayal. Ya bir gün gerçek olursa... Hiç belli olmaz. Allah her şeye kadirdir.

Meğer argo deyimle "ipsiz sapsızlar" denilen kişilere söylenirmiş o söz. Sanki kimde ip var ki kaç kişi biliyor ki "Allah'ın ipine (dinine) sımsıkı bağlanın" ayetini?

Neyse.

İşte geldiler yine esrarlarını içip gittiler. Köprünün altında olan bu. Başka bir şey yok çünki trafik kapalı (kardan).



Ben köprüye karşıdan her baktığımda değişik şeyler düşünürüm. En önemlilerinden biri: Köprü yapmak üstünden geçilir hale getirmek önemli değil, (bir yerde) onun altını düzene sokmak lazım altını. Benim dedem "Köprüaltı çocukları" ne demek duymamış bile.'"* O böyle köprüde gör-

meden rahmetli oldu!

Bıraksınlar köprüler süsleme işini...

Köprülerin altından ve üstünden geçenlerin dünyalarına huzur köprüsü koymayı planlasalarda daha çok isabetli iş yapmış olurlar.

145

Sizin Sisteminiz Adaletsiz



Birgün, savcı Mustafa Bey revire, bizi ziyarete geldi. "Emine hanım" dedi, bir filozof ismi söyleyerek "...demiş ki Allah adaletle rızık vermiyor." Gerçekten insanın aklına takılıyor. Bir tarafta zenginler, öte tarafta fakirler... Mesela Afrika... Neden böyle oluyor?"

Savcı bey, gayet efendi bir demokrat olduğunu söyleyen şeriatçı düşmanı kendi deyimi ile müslüman birisi idi. Ona dedim ki;

"Allah adaletsizlik yapmıyor, sizin kapitalist sisteminiz adaletsizlik yapıyor. Bakın savcı bey, dinimizin temel prensibidir insanları aç bırakmamak. Allah altı milyar insana yetecek kadar (yiyecek giyecek) gönderiyor. Fakat, zalim kapitalistler, hep bana dedikleri için midelerini şişirip, fakirin hakkını yiyorlar. İslam bize diyor ki: Fakirin hakkını alın haksızdan haklıya verin. Bende onun için mücadele veriyordum. Haklının hakkını savunmak için. Fakat tutup beni cezaevine attınız. Şimdi ben mahkûmum, siz özgürsünüz (!) o halde buy-run mücadeleyi siz yürütün sizde müslümansınız ya... İslam sizin de dininiz.

Savcı Mustafa Bey, gülerek "Valla Emine hanım çok güzel anlattınız. Ben de sorunun yıllardır cevabını bulamıyordum. Gerçekten zeki bir hanımsınız. Bir de şeriatçı olmasanız, çok iyi olacak. Bakın işte böyle güzel güzel anlatırsınız İslâmı..." dedi.

Savcı bey bana hak verdi. Yalnız ona "siz çalışın dediğim" için "Olur mu, ben savcıyım?" şeklinde konuştu. Ben de dedim ki;

"Ne fark eder? Savcılarda insan. Onlarıda Allah yarattı, onlarda kul olarak hesap verecekler".

Savcıların içinde gördüğüm ikinci iyi savcı Mustafa beydi. İş işten geçmeden İslâmı öğrenmiş olsaydı, inanıyorum ki İslâm askeri olarak can verenlerden olurdu. Ama şimdi!..

146


Bir Müslüman Savcı

Birgün "ziyaretçin var" dediler. Ziyaret mahalline çıktım. Birde baktım tanımadığım bir adam. Kim olduğunu sordum. Bana dedi ki:

"Bacım beni tanımazsın. Ben de senin bir din kardeşin oluyorum. Evvela Gazan mümarek olsun. Ben savcıyım. Ankara'dan geliyorum. Senin davanla ilgilenmek istiyorum. Gel bacı inat etme, temizde ifadeni değiştir. Biliyorsun ruhsat vardır. Bana güven bacı. Hepimiz Allah'a bağlıyız. Ben Süleyman Hilmi Tunahan hazretlerine bağlıyım. Yollarımız da bir. Her şeyden önce müslümanız. Gel bacı sana yardımcı olalım. Temiz bozarsa "pişmanım de" Hakim kanaat getirerek seni beraat ettirebilir" dedi. Samimi ve ihlaslı olduğu belli olan savcı kardeşime dedim ki: 'Siz bana kurşun sıkmaya mı geldiniz? Bu nasıl teklif böyle? İlk başta hiç olmaz. Bu konuda ruhsatı değil azimetle amel etmeyi göze almışım. Sağ olun ağ-bim. Allah razı olsun. Tabii siz benim iyiliğim için uğraşıyorsunuz. Süleyman efendiye mensup kardeşlerimden bana mesaj getirmiş oldunuz. Sizin bu iyiliğinizi unutmayacağım. Rab-bimiz razı olsun.

Müslüman savcı verdiğim cevaba çok sevinerek şöyle dedi:

"Allah razı olsun bacı. Her ne kadar sana bu teklifi ge-tirdimsede, verdiğin cevap beni ziyadesi ile sevindirdi. Allah yardımcın olsun. Bir isteğin olursa bana yaz. Unutma, fitne aramızı açmak istese bile biz kardeşiz.

Evet, tabiki akaidde bir olduğumuz sürece kardeşiz. Kardeş olmasaydık beni neden ve nasıl gelip bulacaktı.

Binde birde olsa, bizden bir savcının bana yardım teklifi hoşuma gitti. Savcı oluşundan daha çok "Süleymancı" kardeşlerimden oluşu benim için çok güzeldi. Her ne kadar Süleyman efendiden dersli değilsem de ondan şefaat isteyen biriyim.

Yalnız aklıma bir soru takıldı. Süleyman efendiye bağlı olupta bu savcı (tekavüt imiş) gibi düşünen acaba kaç müslüman vardır?

147

Şu Ölçülere Dikkat



Peygamberimizi ne kadar seversek sevelim yeridir, onu kalbimizdeki,

Allah'a ait yere koyarak sevmedikçe!

Sahabeyi ne kadar seversek sevelim yeridir

Onları peygamber yerine koymadıkça!

Tabiîni ne kadar seversek sevelim, yeridir

Sahabeyle aynı ölçüde kıyaslamadıkça!

Evliyayı ne kadar çok seversek caizdir,

Onların derecesinde görmedikçe

Cihad eden müttakilerden değildir,

Dini uğruna baş koymadıkça...

İslâmda kadın boşamak haramdır,

Hırsızlığı, izinsiz gezmesi, zinası olmadıkça.

Herkesle tartışma seni duymaz,

Tâki kıble ile birleşmedikçe!

Salihlerden olmaz bir müslüman

Ehl-i kıble ile birleşmedikçe!

Cahil başkadır, avam başka,

Alim olmazsın bu farkı çözmedikçe... bir veli şöyle buyurdu: Bir kul bütünü ile Allah'a (cc) bağlanırsa, onun elde ettiği ilk nimet şu olur: Artık İnsanlara ihtiyaç duymaz, onlardan bir şey beklemez. (İltifat manasında)

Günlüğü okurken böyle bir ölçüyü okumak sizi yormaz diye yazdım bunları.

Gece olmayan yerde yıldızlar doğmaz...

MÜSLÜMANA GERÇEK BU

Kişi zindandan çıksa ne olur? Beraber yaşıyorsa Parmakhkhğı olmayan nefis zindanından çık kolaysa Bu gün namusu eşya ile bir görenler var, ne feci! Seyirci kalamazsın eğer namusun varsa...

148

BİR AÇIKLAMA VE İKAZ



İslam dininin hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Hiç kimse çok çalıştığını İslâm'a faydalı olduğunu iddia edemez.

Sitem etmeye de hakkı yoktur. Çünki: "HER KİM NE İŞLERSE ANCAK KENDİSİ İÇİN İŞLER" Sitem ederse sadece nefsi için işlemiş olur ki: "Nefsi uğruna çalıştıkları halde, kim Allah (cc) için çalıştığını söylerse, kıyamet günü vay onun haline. O ne perişandır." (H.Şerif)

149

KARDEŞİME



Kâfirin Padişahı kurban olsun Müslüman'a Müslüman'mtırnlağını değişmem o'na...

KELEPÇE


Bağlar mı beynimi? Kalleş kelepçeler, Kelepçeler bir gün, ve o eller!..

ANLA KARDEŞ

Durma kardeşim gel, beraber çalışalım

Kaderimi dinle, ikimiz paylaşalım.

Ne yürek ne de taş, ikisi de dayanmaz çatlar

Viyanaya kadar gitmişti, bizim yiğit taşıyan atlar,

Ah! Şimdi nerde o yiğitler, aynı atlarla geçip gitmişler,

Gidenlerin torunları oradan neler neler getirmişler

Bir bak... O koca vatandan kalan şu küçük hatıralara

Şu tabloya bir bak! Bütün varlığı vahşet bütünü kara...

Omuzların üzerinde birer kafa taşıyor insanlar fakat,

Öyle garip hallerdir ki, kendine indirir kendisi tokat.

Satar öz evladını, namusunu dinini, sonra sırıtarak der:

"Bu çağ atom çağıdır, bu çağda medeniyet böyle gider..."

Düşünsene nasıl sarmış garplıların murdar pisliği bizi,

Akın akın geliyor, gelen zulümler! İşte dizi diz.

Efkâr ne demek. Bu zulüm karşısında... Gökler bile inler.

Nasıl farkedemez? Vatansız gezen müslüman'ı mü'minler?

Bu keder beni öyle esir etti ki, bunu anlatamam kardeş

Bazan düşünüyorum benden üstünmüdür acaba- şu leş,

O leş ki hiç olmazsa kokusu ürpertir kimilerini de

Uzaklaştırır, kaçırır, etrafında ne varsa hepsini de:

"Aman kaçalım" derler ve kaçıp inlere girerler.

Ben leş değilim de ne olmuşum? Beynimden yürür

giderler.

Eyy! Kardeş "Saçmalıyormu?" dedin bana, bilmiyorum,

fakat;

Beni anlarsın hissettiklerimi hissedersen ancak!..



10.2.1986

150


DÜŞÜN!

İbadet etmeyen insan, damla damla erir,

Ruhu mahkûm olurken, nefsi filizler verir.

BUGÜN


Bugün yine ölümü iyice düşündüm. Sanki girdim mezara kar altında üşüdüm.

ÂLİM'İ TENKİD HA?

Asrımızda moda oldu alimi beğenmemek, Bu kara cehaleti düşünmek gerek. Biz daha alimin (A)sına giremezken, Şu halimize bakın ne cesaretli (!) yürek!..

MASALLAR


Kur'an'ı terkedip gideceksen, güneşe örtü çek

Güneş ışık verse de Kur'an'sız görünmez gerçek.

Renkli vaadler kandırmasın beni dinle

Bir oyuncak gibi oynuyorlar inan ki seninle.

Hani derler ya "Doğru söyleyen yedi köyden kovulur"

Bin köyden kovulsada o gerçek duyulur

Arif odur ki vakit geçmeden gerçeği anlar

Onu uyutamaz, laklakçı kalleş masallar

Sağmacılar 1987

BENDEN


Bazen feryadımı hoş görün ne olur İçimin tablosunu veriyorum ben Her satırımda arayan ruhumu bulur. Bulunduğum an'ı dile getirdim ben. Ben diyorum zira beni ben tanıtırım. İnşaallah öteki "Ben"i karıştırmam. Kalemim elimde benden yatırım Mürekkebi kan'a asla batırmam.

1987


151

BUGÜNDEN ÖZETLER

Sanılanına gülerek başlıyorum.

Şu dünyada ne zekalar var, şaşkınlığım her gün biraz daha artıyor.

Bazen bakıyorum, bir adamın, bir kafatası, milyonlarca kafa tasım uyutmuş, bazen bakıyorum bir kafa tası milyonlarca kafa tasım güldürmüş.

"Buna mı güldün?" derseniz cevap vereyim.

Hayır.

Elimde İNSAN dergisi var. Okurken gözüme bir yazı ilişti. "İlginç bir şiir" diyor devam ederek "çalışma fiilinin şimdiki zamanı" diyor.



Tabi güldüğüm yer buralar değil. Gülmek derken düşünerek, gururlanarak gülmekten bahsediyorum.

İşte çalışma fiilinin şiiri:

Ben çalışıyorum

Sen çalışıyorsun

O çalışıyor

Biz çalışıyoruz

Siz çalışıyorsunuz

Onlar yiyorlar.

Nasıl sizde güldünüz mü? Aynı üslûpta taklid ve ilham alarak bende bir mazi fiili çekmek istiyorum.

Ben uyudum

Sen uyudun

O uyudu


Biz uyuduk

Siz uyudunuz

Onlar uyandırdılar.

152


Sizden Gelenler

HATA


Hepimizin nice hataları vardır. Atalarımızın: "Kişi kendini bilmek gibi arif olmaz" dediği gibi gün gün hatalarımızı düzeltmeye çalışalım. Ben yaptığım hataları tekrar yapmamaya gayret edeceğim.

BERABER GAYRET EDELİM Mİ? E.Ş.Ö.

.........BACIM

Senle beraber biz de mahkûmuz Bize de kelepçe taktılar Aramızda bir fark var Siz ağlamadınız Biz ağladık Utandık ve ağladık Hep ağlayacağız Güldüğümüz güne dek...

Kardeşin

A.Yusuf HAL/SAKARYA

ALDATAN

Nice insanlar vardır, sevdiğine can verir, O sevgili, o canı, geri çevirir. Sevgiyi kötüye kullanan nice insanlar Sevgili eliyle canını verir. Aldırma eyy, seven! Aldatan aldanır! Allah intikamını kulun eliyle alır.



1986 Cezaevi E.Ş.Ö.

153


BAYRAM KARTI

Sizin oraya girmenize sebeb olana,

Jurnal eden muhbire

Lanet ediyorum bin kere,

Kutlu olsun cihadın, olduğun yerde...

Ayşe FİDAN İstanbul

Cezaevine girdiğim günden on gün sonra bu kartları aldım.

KART


".......saygı değer.........kardeşim,

Tutuklanma haberini bu gün aldık.

Şaşkına dönen başımı, nasıl bedenimde fazlalık gördüğümü anlatmam mümkün değil.

Sizi psikolojik açıdan yıkılmış, bedbaht düşünemiyorum. , Bu yüzdendir ki sizi teselli etmeye çalışmayacağım.

Bir yerde durumunuza üzülürken bir yerde sevindik.

Bir uyanık müslünianın hapse girmesi, bin uyuyan müs-lümanı uyandırıyor.

Gazan mübarek olsun bacı... Manen yanınızdayız bilin.

Allah (cc)'ın selamı ile...

Kemal YILDIZ Ankara

Celal Erdem'den bir kart

.........Bacım,

Neden yaptın bunu? Bizim üzüntümüz bize yetmiyor mu? Allah yardımcınız olsun. Bizim gibi gafillere dua et. Esselamü aleyküm...

İSTANBUL'DAN BİR KART ^

Sevgili ablacığım,

Size yazacak kelime bulamadığım için, hiçbir şey yazmıyorum. Geçmiş olsun...

Emine Cevmuş

154

Bu kartı okuyunca güldüm. Bu gülüş sevinç gülüşü.



Emine bacı "Hiçbir şey yazmıyorum" derken çok şeyler söylemişsin.

Sağol kardeşim sağol... Bir kelime bile çok şeyler söyler... Bazan hiçbir şey söylememek bile çok şeyler söylemektir. Allah'ın selamı üzerinize olsun değerli kardeşim.

BURSA'DAN BİR KART

............Kardeşim,

Zindana girdiğini bu gün öğrendim. Ve göz yaşlarım tutamadım. Şu ana kadar, cehennemin varlığı beni üzüyordu, fakat şimdi çok seviniyorum. Anladım ki Cehennem de lâzım.

Bizim Allah (cc) bin kez cezamızı versin. Seni tebrik eder duanı bekleriz.

Ağabeyin,

Hasan Z.Bolu BURSA

Muhterem ağabeyim, sizi anlıyorum fakat üzülmenizi istemem bizim o kadar çok üzülecek işlerimiz var ki... Benim hapse girmem onların yanında hiç kalır. Birgün gelecek mezara gideceğiz. Bize yaptıklarımız sorulacak. İyice düşünürsek, bundan daha büyük dert yoktur bizim için. Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: "Geride iki vaiz bıraktı. Biri sesli, biri sessiz. Sesli olan Kur'an sessiz olan da ölümdür."

Ben şahsen hapse girmeyi, vaaz vermeyi, kullara meydan okumayı, çok iyi bir fazilet kabul etmiyorum. Sahabe-! nin çektiğini düşününce insan "Ben şunu çektim" demeye haya ediyor. Kısacası bana ağlayacak kadar üzülmeyin. Dua edin. Zira hüner son nefestedir. Ölümlü dünyanın her yanı aynı. Önemli olan son nefese kadar aynı ayarda yürüyebilmektir. Bunları sizler de bilirsiniz. Yine de tekrarda faide vardır. Allah'ın selamı üzerinize olsun...

155

Çanakkaleye Giderken



Bu konu diğerleri gibi elbette ki zalim'in zulmünü sergileyen bir konudur. O gün çok hastaydım. Tansiyonum, ortalama sekiz... Bir de baktım, gardiyanın sesi; mahkûmların ismini saydı, arada ben de varım, tabii ki. Dedim: "Nasıl olur, beni şevke nasıl gönderirsiniz? Ben çok hastayım."

Gardiyan:

—Hanim, hanım, burası keyf yeri değil. Hastaysan ne yapalım? Şevkin çıktı gideceksin.

Cezaevinde bazı odun gardiyanlar olduğu gibi, bazı efendi, insan evlâdı, aile terbiyesi görmüş, ama işsizlikten çaresizlikten çoluk çocuğuna rızık yetiştirmek endişesinden, iş bulamayınca gardiyanlığı tercih etmiş vatandaşlar var. Dediğim gibi insan evlatları da var ama cibilliyetsiz Ebu Cehil torunları da var sokakta olduğu gibi. Bu gardiyan onlardan birisi dedi ki:

—Hanımefendi, rahat etmek istiyorduysan, rahat dur-saydın. Madem cezaevine geldin, öyleyse cezanı çekeceksin.

İçimden dedim: "Ahh kitapsız, kozlar elinde konuşursun değil mi? bu kozlar birgün olur ki bizim de elimize geçecektir."

Neyse... Sevk arabasında yine jandarmalar kelepçeyi vurdular. Bu sefer bir "hayat kadını"nın sol koluyla benim sağ kolumu aynı kelepçeye bağladılar. Yan yana gidiyoruz. Yanım-dakini küçük görmek değil, yaptığı işi küçük görüyorum ta-

156


bii.. Yanımdakine kurtarmam gereken biri gözüyle bakıyorum. Ve onu o yollara düşüren zihniyete lanet ederek yürüyorum. Ellerimde bavul. Diyorum ki:

—Asker, ya şu bavulumu al, ya da kelepçeyi çöz. Ellerim kelepçeli iken bavulu, bir torba dolusu kitaplarımı, bunları ben nasıl götüreyim?

Asker:

—Aaa...Şuna bak... Az ye de bir hizmetçi tut bari. Ne yapalım,, benim işim kelepçe vurmak bayan, beni ilgilendiririni senin yükün. /



—Asker! seni bir ana doğurup askere göndermedimi? Senin hiçmi hissin yok, hiç mi mantığın yok? Cezaevine düşen insanın insanlığı öldümü? Biz insanlıktan çıktık mı? İnsan olarak senin şöyle bir sorman lazım değilmi? Bacı, abla senin ne işin var burda diye? Sorman lazım değil mi?

Asker:


—Ben sorgu amirimiyim? Ne iş yaptığın belli. Belli ki suç işlemişsin, cezaevine gelmişsin, iyi mahlûk olaydın cezaevine gelmezdin.

Ah şeytan ah... Diyor ki... Asker devamla:

—Benim annem benim ablam, onlar insan değil mi? Onlar niçin cezaevinde değiller. Allah'a şükürler olsun, benim sülalemden daha bir kişi cezaevine düşmüş değil. Bir kadın cezaevine düştümü, o gitsin batakhaneye düşsün bizim nazarımızda daha iyi. Biz yiğit insanlarız. Biz sülalemize, silsilemize lâf getirmeyiz. Kadın cezaevine girdimi "Gırk" boğazını keser atarız, diye nutuk veriyor zavallı. Bir müslüman cezaevine nasıl girer onu bilmiyor. Ah bir bilse...

Bunları söylememin sebebi şu: Hani iyi askerleri anlattığım gibi, kötülerin anlatılmasında da yarar var ki, her sakallıyı dedem zannetmeyelim, kötü niye kötü olmuş düşünelim. Her askeri çok iyi, her askeri çok kötü de zannetmeyelim. Gardiyanları da, savcıları da, polisleri de, jandarmaları da... Unutmamak gerekir ki, İslam develtinde de polisin yüzde onu kötü ise, kefere emperyalist devletlerindeki poli-

157

sin yüzde doksanı kötüdür. Bilmem bu kıyası isabetli görür-müsünüz. Görmeniz için polislerle biraz fazla irtibatınız olması gerekiyor. Karşıdan bakmakla zehir belli olmaz. Arama mahalli denilen yerde mahkûmlar sıraya giriyorlar. Bir tarafta kadınlar sıra sıra, bir tarafta erkekler sıra sıra. Tabii erkekler başka arabayla gidecekler. Bu kadar iyiliği lütfediyorlar şimdilik. Gerçi bazan aynı arabaya kadın da koyuyorlar-mış ama o baştaki subaya veya savcıya göre değişirmiş.



Arama mahalline geldim, tansiyonum düşük olduğu için her taraf sallanıyor gözümde.

Bir gardiyan:

—Bacı be... Biliyormusun bacı bir sana çok acıyorum şu cezaevinde, bir de o Dürdaneye. Dürdane, bir başkasının ateşine düşmüş. Öyle gelmiş cezaevine. Siz de çok kötü birinin ateşine düşüp gelmişsiniz cezaevine..- Aklım almadı gitti.

Neyse tabii ben orada, şimdi kitabta yazamayacağım şeyleri söyledim. Ne de olsa anında duymuyor kimse söylediğimi. Karşımdaki muhatab duyuyor. Onun için biraz daha rahat oluyorum.

Geldik, işte yazdılar, çizdiler, biraz tartışma da orda çıktı. Zaten cezaevinde, kaç kere kaç cezaevine gittimse, kaç kere hastahaneye gittimse, kaç defa savcı geldiyse, kaç defa binbaşı değiştiyse veya buna benzer ziyaretçiler, gazeteciler, şunlar, bunlar geldiyse cezaevine, her sorduklarında tartışma çıktı.

—Suçunuz?

—Laikliğe aykırılık...

—Yaa siz mi? Siz gericiler, siz yobazlar, siz sahtekârlar, siz Atatürk ilkelerine karşı gelenler, siz şöyleler, siz böyleler diyerekten, beni tekrar tekrar mahkeme ettiler.

Ben de tabii hemen iade ettim inancım gereği.

Belki bazı kardeşlerimiz: "Canım çocuk kavgasımı bu, neden o şekilde konuştun" diyebilirler. Ama bunu söyleyen kardeşlerim bilirler mi ki, insan çok bunaldığı zamanda, dilinin ucuna çok şey gelip söyleyemediği zamanda, sadece karşı tarafın hakaretine iade ediyorum demekle seyirci kalır. Söyleyemeze ordan ötesini... Hani bir hikaye vardır, adam çağırmış:

158

—Baba hırsız var.



—Oğlum tut^kolundan getir.

—Gelmiyor ki

—Oğlum, o zaman bırak gitsin.

—Gitmiyor ki

—Oğlum o zaman bırak onu da sen gel...

—Beni de bırakmıyor ki baba.

Bazan bu hırsızla çocuk hikayesine benzer durumumuz. Söylesem söyletmiyorlar ki... Sussam susamıyorum ki... Ter-ketsem, hicret etsem, edemiyorum ki... Peki ne yapacağım? Bana "Gerici" mi diyor. Aynen iade ediyorum. "Yobaz" mı diyor, aynen iade ediyorum. Bana ne söyleniyorsa aynısıyla mukabele etmekle karşı koyabiliyorum. Gücüm, kuvvetim o an için o kadar oluyor. Siz olsanız nasıl hareket ederdiniz?

Sonra arabaya bindik, pardon araba deyince cezaevlerini yüceltmiş olmayalım, arabayla mahkumu niçin götürsün-ler. Mahkûm bir defa birinci sınıf vatandaş değil, ikinci sınıf vatandaş bile değiller ki. Sonuncu sınıfa giriyor mahkûm. Cezaevindeki bazı kitapsızlar tarafından ve bazı engizisyon mahkemelerinde dahi bulunmayan katil ruhlu insanlar'bu günkü cezaevlerimizde var. İyiler çok az bunu her zaman sık sık belirtiyorum.

Biraz önce söylediğim o araba denemeyecek hücreye bindik. Hücre... Korkunç birhücre. 20. asrın korkunç nişanesi Türkiye'nin korkunç yüzkarası... Ama yüzkarası demeyeyim, çünkü yüzünde beyaz kalmadı ki... Avrupa ortak pazarına katılmaya hazırlanan ve onların medeniyetine ulaşmaya çalışan Türkiyenin mahkûm taşıyan korkunç hücresi. Bu uygar (!) Türkiye'nin ne biçim bir mahkûm taşıyan hücresi var bili-yormusunuz? Görmeden bilemezsiniz. Ne kadar anlatırsam anlatayım Kur'an-ı Kerim de Rabbül alemin'in söylediği gibi: "Görmek başkadır duymak başkadır." Hücrenin tamamı iki buçuk adım veya iki adım uzunluğunda, bir adım genişliğinde bir yer. bölmüşler bölme bölme bir arabanın içini, işte arada kapılar var... Orada bir mahkûm, burda üç mahkûm... Bu dediğim üç adım uzunluğunda bir adım genişliğinde olan yerin tepesinde bir kibrit çöpü veya üç dört kibrit çöpü bir-


Yüklə 0,8 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   17




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin