"Gelecek ile Yüzleşmek"



Yüklə 0,67 Mb.
səhifə1/7
tarix17.03.2018
ölçüsü0,67 Mb.
#45339
növüYazı
  1   2   3   4   5   6   7

"Gelecek ile Yüzleşmek"



HASAN BÜLENT PAKSOY

Derleyen
Yusuf Oktay SOLAK



Giriş

Bu kitabı oluşturan yazılar, 1988 ile 2014 yılları arasında, Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında yazıldı ve basılı ya da bilgisayarlı olarak yayınlanarak, değişik aralıklarla dünya kamu oy'una sunuldu.

Bu türlü bir kitabın düzenlenebilmesi için, bütün yükü taşıması gerekli bir Derleyici’ye gerek vardır. Derleyici, yazılarını derlediği yazar’ın düşüncelerini yazılarından anlayıp, seçme yapmak durumundadır. Sayın Muhterem Yusuf Oktay Solak'ın, bu gibi seçimleri yapabilecek sayılı ve güç bulunur kişilerden biri olması da, yazar'ın sevincini katlıyor. Sağolsun. Bu derleme yükünü gönüllü olarak önerip omuzlarına alması da, özgün yoğun çalışma düzeninin olmadığı anlamına gelmiyor. Eksik olmayın, Sayın Muhterem.

YAZAR HAKKINDA


Hasan Bülent PAKSOY
1948 yılında Ödemiş'te doğdu. Günümüze dek, kitaplarının on beşi yayınlandı. Bu kitapların çoğunluğu, ağ sayfalarından eksiksiz okunabilir.

Ohio State; Franklin; Massachusetts-Amherst; Central Connecticut State, Baker College Üniversitelerinde Öğretim Üyesi, Harvard Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezinde Araştırmacı olarak çalıştı.


Altmışın üzerinde araştırma yazısı, son otuz yıl içinde dünyanın bütün oturulan kıtalarında yayınlanan kırkı aşkın bilimsel dergilerinde basıldı.

Doktorasını, İngiltere'nin Oxford Üniversitesinde Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitirdi. Bostwick bursu ile ABD'nin Trinity Üniversitesi’nden lisans; İzmir’de Yedek Subaylık, sonra da T.C. KKK da ikinci askerlik sonrasında, ABD National Science Foundation araştırma programı desteği ile University of Texas at Dallas'tan Yüksek Lisans diplomalarını aldı.



DERLEMEYE ÖNSÖZ
Bu eserin yaratıcısı, gerçek emek sahibi Sayın Hasan Bülent PAKSOY’dur. Benim payıma düşen büyük onur ise bu eserdeki yazıların derlenmesi ve kitap haline getirilmesinin yazar tarafından bana bağışlanmış olmasıdır.
Yazarın büyük düşünce ürünü yazıları “güçlü olana karşı gerçekleri söyleme” düşüncesini de her daim beraberinde getirmekte idi. Yazıların tamamını okuduğumda hissettiklerim, büyük bir gurur, coşku ve heyecan fakat aynı zamanda da bir hüznün bileşimi oldu. Yaşanan acı gerçekler karşısında yıllar boyu kayıtsız kalınmış olması okudukça yazarın dile getirdiği “düşüncelerin kökenine” inme dürtüsünü kat be kat arttırmaktaydı.
Eserde yer alan yazılar toplumların en büyük sorunlarından biri olan lider ve adil yönetim arayışlarını çözüme ulaştıracak yordamlar da içermektedir. Doğrular ve değer yargılarının yanı sıra “özgür düşünce, özgür irade ve dünya değiştirecek düşünceler” arayışı da yazıların tamamında birer kök düşünce olarak yer almaktadır.
Elinizdeki kitap ömrünün en verimli çağını evinden uzak diyarlarda araştırmaya adamış bir bilim adamının eseri ve O’nun şahsında yazıya dönüşen bilim ahlakının en çarpıcı örneğidir. Yazar, kendi tarihsel öz kültürünün bütün zamanlarında yer alan motiflerle bezediği yazılarında, dikkatli okuyucu ile oldukça güçlü bir bağ kurmaktadır. Bu yazıların okurlar için bir “yeniden öğrenme” deneyimi olacağına yürekten inanmaktayım.

Dilerim ki bu eser içeriğinde yer alan yazılardaki düşünceler, birleşerek ilerler ve gönüllerde ebedileşirler. Türk Tuğu’nun ve Türk Toplumunun buna her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğu düşüncesindeyim.

Yusuf Oktay Solak

Gelecek ile Yüzleşmek

Tarih, geçmişin değil geleceğin bilimidir. Alış-veriş yapar iken, cepteki parayı bilmeden sokağa ve pazara çıkmak, alınması öngörülen yiyecekleri ve gerekleri sınırlar. Cepteki o para, geçmişte kazanılmıştır ancak gelecekte yenilecek yiyecekleri almak için kullanılacaktır. Eğer, cepteki para tutarı bilinmez ise, kişi ya da ailenin karnı doymayabilecektir. Bu açlık ise, ailenin ve toplumun dağılması anlamına gelir. Her kişi, kendi başının çaresine bakmak için ayrılır.

Gelecek ile yüzleşmek neden düşünülür? İleride daha iyi yaşayabilmek için. Bu yaklaşıma tam bir ad vermek gerekir ise, "Kutluk Veren Bilgi" belki de en iyi deyimdir. Baslasagunlu Yusuf’un Kutadgu Bilig kitabı ise, Kutlu yaşayabilmenin özetini çıkardığı gibi, bir anayasal düzenin de altını çizer. Kuralsız yaşamak isteyen bir aile, toplum ya da kurum eninde sonunda diğer toplumların kurallarına toslayacaktır. Bu çatışma, toplumun en azından parçalanması ya da kökünden yok edilmesi sonucunu verecektir. Geçmişteki örneklerini de Kutluk Veren Bilgi sağlar. Geçmişi doğru bilmek, gelecekte iyi yaşayabilmenin temelidir; Gelecek ile Yüzleşmek demektir.

"Beyaz adamlar" Yeni Dünya'ya (Amerikan kıtasına) ilk ayak bastığında, kendi anayurtlarındaki mayasal temelleri de yanlarında getirmiş idiler. Bu mayasal temeller, Amerika kıtasının yerlileri olan ilk Amerikalıların değerlerine nerede ise taban-tabana ters düşmekte idi.i Amerikanın o süreçteki yerlileri, doğa ile barışık, doğanın yenilenmesini temel olarak göz önünde bulundurarak geçimlerini sağlamakta idiler. Yeni gelenler ise, doğa'yi kendilerine tutsak edip, 'büyümek' ve varlıklarını sınırsız arttırmak yolunu seçtiler. Dahası, doğa'nin yıllık ve daha uzun süreli denge süreçleri ile oynayarak, doğa'yi zorlayarak, insanların daha üstün olduğuna kendilerini inandırdılar. En sonunda doğa, başkaldırdı. Özverileri ile oynanmış mısır, budgay, pamuk, vb kisirliklara yol açmaya başladı. Bu sonuç'a bilim adamlarınca istiyerek, bilerek mi varıldığı, yoksa sınırsız ihtirasların getirdiği bir yan etki mi olduğu ayrıca incelenebilecek bir konu. Ancak, günümüzde Amerikan toplumu içinde gelişmekte olan bir olay da, doğa'ya geri dönmek için, ailelerin kendi yiyeceklerini arka bahçelerinde yetiştirmekte çalışmalarına başlamış olmaları. Buna karşı, büyük alış-veriş kuruluşlarının, bu gelişmeyi önlemek için, Amerikan Federal Temsilciler Meclisinden yasalar çıkartıp, "yasaklamaya" çalıştıkları da bilinen bir gerçek. Burada sorulması gerekli bir soru: Nasıl oluyor da, toplumca Amerika'nin yerlilerinin "Önce Doğa" anlayışına ancak geri dönülüyor? Alış-veriş kuruluşları neden bu gelişmeyi önlemeye çalışıyor? Burada, belki de alış-veriş kuruluşları ile toplum'un istek ve çıkarları çelişiyor. Bilinçli ve eğitimli toplum, kendi çıkarlarını koruma altına almak için hareket'e geçiyor, gelecek ile yüzleşmeye yön alıyor.

Beyaz adamların geldikleri ülkelerin büyük çoğunluğu, krallık idi. Bugün de olduğu gibi, bu krallıkların bir bölümünde bir meclis var idi, ve meclis üyeleri seçim ile işbaşına geliyor idi. Ancak, 17ci yüzyılda bu meclislere seçilebilmek için, genellikle ya "soylu" kökenli olmak gerekiyor idi (Almanya örneği--Junker), ya da büyük toprak, mal-mülk sahibi olmak (Örnek, İngiltere örneği). Bu arada, iki basamaklı "yasama" olduğunda (İngiltere örneği) alt basamak 'avam' dan seçim ile bir araya geliyordu. Üst basamak (Lordlar Kamarası) ise, bu işe soyunan soylulardan atanıyor idi. Amerikan yerlileri ise, Türklerde çok iyi bilinen "Kengeş" türünde toplum olarak toplantı yaparak toplum çıkarlarını koruyorlardı. Ancak, Amerikan yerlileri çok bölük-börçük yaşamakta idiler. Amerikan kıtasının içinde bugün bile sayıları tam olarak bilinmeyen dilleri konuşuyorlar, birbirleri ile anlaşamıyorlardı. Bir de, deniz yolu ile çıkıp-gelen Beyaz Adam'ın tarih ve mayalarını bilmedikleri için, onlara çok iyi davranıyorlar idi. O kadar ki, yenilenebilir doğa'dan yararlanıp yaşamayı bilmeyen ilk Beyaz göçmenlere 17ci yüzyıl başlarındaki kış aylarında yiyecek verip onları açlıktan kırılıp gitmekten bile kurtarmışlardı.

Burada, ayrı ağızlarda konuşan toplumların birleşip bilimi öne çıkarmalarının da önemi göze çarpmalı. Toplumların doğa ile barışık yaşam isteği, uzayın bugüne dek bizden gizlediklerini bilmemek, bilmek istememek değildir. Bugün, bildiğimize göre, Mars gezegeninde insan türü bir yaratık yaşamamakta. Dünyadan Mars'a inecek olan dünyalılar oraya dünya üzerindeki alışkanlıklarını, kurumlarını ve mayalarını da götürecekler. Mars'a varabilecek nitelikte bilimsel ve yapım kuruluşlarının bugün birkaç ülkede birden var olması, bu ülkelerde yaşayanların, diğerleri ile yarış içinde olmaları, Mars'a bir den çok maya ve kurumun varabileceğini gösteriyor. Bu arada, "inançların" da Mars'taki bu çok-yönlü varlıklara katılması kaçınılmaz. Bu konular üzerine Humans on Mars and Beyond (Create Space, 2012) başlıklı bir kitabı yazıp, torunum Sami Paksoy'a bağışladım. İnsanların Mars'a indiğini göremeyecek bir yaşta olduğumu varsayarak, Sami Paksoy'un ise gençliğinde insanlık için önemli bir adım olacak bu olayı yaşayabileceğini düşündüm. Humans on Mars and Beyond kitabının "Governance on Mars" bölümü bu yönde 2009 yılında ayrıca yayınlandı. 17 Eylül 2010 günü, Moskova'da yapılan basın toplantısında Uluslararası Uzay İstasyonuna gidecek 25ci takım tanıtıldı. NASA astronot Doug Wheelock, Rus kozmonotlar Oleg Skripochka ve Alexander Kaleri; NASA astronotları Scott Kelly ve Shannon Walker ile Rus kozmonot Fyodor Yurchikhin hazır bulundular. Rus kozmonotlar, basın toplantısının 17ci dakika 25ci saniyesinde, yukarıda sözü edilen "Governance on Mars" yazısında sunulan sorulara yanıt vermeye başladılar. (Bu yazı yazılır iken --Nisan 2014-- NASA televizyonundan izlenebiliyor idi).ii 26 Ocak 2011 günü de, gene "Governance on Mars" yazısına sessiz gönderme yaparak (gazeteci Zhang Qian'in People's Daily Online da bildirdiğine göre), PLA Çin Hava Kuvvetleri ilk olarak pilot ehliyetlerini basılı kimlik olarak pilotlara dağıtmaya başladı.iii

Bu durumda, "Mars'ta nasıl bir yönetim düzeni kurulacak" sorusunu ele almak gerekecek. Belki de bu soruya verilecek yanıtı, dünyadaki örneklerin geçmişlerinde aramak uygun olur. Her bir toplumun kendine özgü bir mayası vardır. Bu maya, bir toplumun dünyanın neresinde oturduğundan, hangi dili konuştuğundan, neler yediğinden, geçmişinde uğradığı güçlüklerden ve başarılarından oluşur ve gelişir. Her bir maya, içerikleri nedeni ile, birbirleri ile uyuşamaz. Birbirlerini yiyemeseler bile, birbirlerini öldürebilirler. Sonucunda, bir ortamda maya kalmayabilir. Mars'a insanlar yerleşmeye başlayınca, bu maya savaşları da sürecek mi? Yoksa, insanlar Mars'a inmeden önce Mars'ın yönetimi konusunda anlaşacaklar mı? Mars'ın kimliği, "Dünya Uzantısı" mı olacak, yoksa kesin bir "Marslı" mı olacak?

Tarihin de kendine özgü sınırları vardır. Tarih yazmak üzere basılmış 'yol göstericiler,' mesleği tarihçilik olan bir kişinin bütün yaşamı boyunca okuyarak bitiremeyecegi çokluktadır. Bütün tarihsel soruların yanıtlarının, kesin açıklamalara dayanarak bilinemeyeceğini de gösterir. Bir örnek: "günümüz Mısır toplumu, geçmişteki Mısırlılar'ın Öz Varlık Kayıtlarından (DNA), 'doğrudan torunları' olarak mı geliyor?" Bu sorunun sorulmasına neden, Mısırlıların, dünyanın bilinen ilk mayalarından birini kurmuş olmaları. Üstelik, M.Ö. 300 lerden başlayarak, M.S. 20ci yüzyıl'a kadar, Mısırlıları Mısırlı olmayanların yönetmiş olması. Bu da, değişik yönetim türleri altında, değişik inançların baskısı altında kalmaları ile kimlik değiştirip-değiştirmedikleri üzerine sorulan sorulara yanıt bulmak gereğini ortaya çıkarıyor. Bu sorulara yanıtları, yazılı kayıtlarda bulamıyoruz. Tarih yazmak yöntemleri, kitapları da yetersiz kalıyor. Bu soruların ilk sorulmasına neden olan olaylardan biri de, Napolyon'un Mısır'a ordusu ile birlikte girmesi (1798-1801) idi. Napolyon'un amacı, İngiltere'nin Hindistan sömürgesi ile olan bağlantısını kesmek, İngiltere'ye iktisadi bakımdan baskı yapmak idi. Napolyon'un, ordusu ile birlikte Mısır'a giden seçme Fransız bilim adamları da bu soru'yu o gün yanıtlayamadı. Özvarlık kayıtlarının okunabilmesi, 21ci yüzyıl'a kadar bekledi. Böylece, günümüz Mısırlılarının, eski Mısırlılardan doğrudan günümüze geldiği kesinlikle bilinir oldu.

Daha sonra bir soru da, Napolyon'un ölümü ile ilgili olarak soruldu. Majesteleri nasıl ve neden ölmüş idi? Bu soruya yanıtı gene tarih değil, doğal bilimler verdi. Pek çok bilim, çok başarılı geçmislerinden ayrılarak oldu. Ya tam olarak ortadan kalktı, ya da daha dengeli yeni bir bilime dönüştü. Örneğin, Simya, kimya olarak karşımıza geldi. Simya, kurşunu altına çevirmek için uğraşır iken, daha geniş ve derin düşünce yöntemlerinin oluşmalarina da yordam verdi. Gökyüzü Falı’na bakanlar ise, günümüzde bilinen Gökyüzü Biliminin kurulmasına yordam verdi. Dolayısı ile tarih, bu tür bir bilim midir? Ya da, Tarih, geçmişte yanlış kullanılmış, yanlış bilinmiş olup, yüzünü daha vurucu bir bilim olmak için açması mı gerekir?

İleri sürülebilir ki, Tarih biliminin ilk görevi geçmişten alınan dersleri olaylardan süzüp almaktır. Tarih'in bir yıl ve gün dizini olduğunu ileri sürenler, Fatih Sultan Mehmed'in Timur Bey'den sonra geldiğini tarih sırası ile hesaba katmayı bilmiyorlar demektir. Hristiyanlığın ikiye ayrılmasını, Hz. İsa’nın doğumundan önce ele almanın olayların gerçek nedenlerini yanlış yönlere çekebileceği ile karşılaştırılabilir.



İkinci adımda, en önemli basamaklardan birine denk gelinir: tarihten çıkarılacak kıssalar nasıl bulunur ve öğrenilir? Belki de, bir kıssanın varlığını görmek, o kıssayı öğrenmekten kolaydır. Çünkü, insanlar neyi kendi düşüncelerine uygun görürler ise, ona inanmak eğilimindedirler. Tarih de, Kutluk Veren Bilgi olabilmek için, gerçekleri görebilmek ve ders çıkarabilmek için açık düşünceli bir yaklaşım gerektirir. Yoksa, yalnız düşüncelerde özlenen sonuçları bulmak isteği ile geçmiş olaylara bakış, belgesiz ve kayıtsız olayları var göstermeye kadar ileri gidebilecektir. Sonucunda da, yanlış kıssalar öğrenilecek, bu yanlış sonuçlar yüksek hırslı önderlerin elinde toplumu param-parça edebilecek girişimlere yol açabilecektir. Bu tür olayları ayrıntıları ile anlatan kitaplar, günümüzde kütüphaneleri doldurmaktadır. Bu tür aksaklıklar da Gelecek ile Yüzleşme’yi engelleyecektir. Tarih işlemleri, bir matematiksel denkleme indirilemeyecek bir bilimdir. Bir toplumun gelecekte nasıl işlemlere girebileceğini hiçbir denklem anlatamaz. Ancak, yetenekli ellerde geçmiş olayların değerlendirilerek gelecekteki atılımlar üzerine bir düşünce üretebilir. İspanya ve Portekiz'in 15ci yüzyılda Güney Amerika'daki ilişkileri; Rusların 19cu yüzyılda Orta Asya'daki; İngiliz ve Fransızların 18ci yüzyılda Kuzey Amerikada girişimleri; Roma imparatorluğunun M.Ö. 2nci yüzyılda İllyricum ve Dacia'daki yöntemleri, Mars'da ileride yaşanabilecek olaylara örnek olarak ileri sürülebilir. Bu tür atılımların, uluslararası anlaşmalar ile, belirli bir düzeye kadar sınırlar içinde tutulabileceği düşünülebilir. Örnek olarak, “Antarktika” ve “Ay ve Ötesindeki Uzay Gövdeleri Üzerinde Devletlerin Hareketleri” Anlaşmaları gösterilebilir. Bu anlaşmaların, sömürge elde etmek isteklerine ne denli engel olacağı, Mars'a doğru yola çıkmadan önce ele alınmalıdır. Bu da, Gelecek ile Yüzleşmektir. Tuğ Bağlamış toplumların ileride nasıl atılımlara girecekleri, bir toplumun mayası ile çok yakından ilişkilidir. Nerede ise bütün toplumlar, yalnız kendilerine özgü mayalar geliştirmişlerdir. Bu mayaların bir bölümü, diğer toplumları köklü olarak etkilemeyi başarmıştır. Diğerlerinin içinden, başka toplumların geliştirdiği mayay olduğu gibi iç-edenler de vardır. Bunun tam tersi de örnekleri ile gösterilebilir. Alman efsanesi Nibelungen ve Yüzük hikayesi İngilizlerin Yüzüklerin Efendisi hikayesinin babasıdır. Fransızlar, Wagner'in ezgilerinden etkilendiler. Gabriel Fauré ve André Messager de, görüldüğü gibi, o türde ezgiler yazmışlardır. Bu gibi, ezgi, görüntü ve oyunlar ile aktarılan "Yüksek Maya" ister istemez bir tuğ'u değişik açılardan yönetenlerce unutulamaz. Ara-sıra da, bu görüntü, ezgi ve oyunlar, içerikleri nedeni ile, hicran yaralarının yeniden işleyip irin akıtmalarına da yordam verir. Dolayısı ile bu tür işlevleri, diğer ülke ve toplumların yöneticilerinin unutmaması gerekir. Eski yaraların kapanması çok güçtür, ve hiç beklenmedik süreçlerde gene ortaya çıkarlar. 20ci yüzyıl bile çok sayıda örnekleri ile doludur.

Kuramsal olarak bağımsız görülebilecek siyasi maya da, bu yönde ayrı bir küme oluşturur. Bu kümenin özetinin de, kişisel özgürlükler ile tuğ yönetimi arasındaki çatışmadan oluştuğu ileri sürülebilir. Bir tuğ'u yönetenlerin, diğer toplumların tuğlarının başındakiler ile sürekli yarışmada oldukları söylenebilir. Özel kişilerin kesinlikle istedikleri bağımsızlık, yönetici kesiminin yönetim ilkeleri ile kolaylıkla bağdaşmaz.iv Bu karşılıklı çekişme yalnız düşüncesel dünyada değil, sokaklarda da görülebilir. İmparatorluk ile cumhuriyet arasındaki çekişme, Avrupa kıtasında iyi bilinen bir çatışmadır. Asya'da da görülmüş olan bu çekişme, daha da eskidir; ancak üzerinde az çalışma yapılmıştır.

İktisat, ya da daha açık düzende söylendiğinde, "bir kişinin nasıl varlık edindiği" topluluklar arasındaki çıkmazlardan biridir. Avrupa'nın 15ci yüzyılda başlayan malcılığı, Amerika'nın en başlardaki parasalcılığı ile Fransa'nın devletçiliği bu yönde karşılaştırılabilir. Günümüzde, Dünyadaki değişik toplumların elinde, Mars'a yolculuk etmek için gerekli bilim ve yetenekli kuruluşlar var. Bu toplumlar birbirleri ile yarış ettikleri için, kendi öz mayalarını taşıyan töre ve mayalarını, kurumları ile birlikte Mars gezegenine götürmek eğiliminde olacaklar. Bu topluluklara, bilinen büyük alış-veriş kuruluşları da eklenebilir. Öncelikle, bu alış-veriş kuruluşlarının, Kızıl Gezegen'e gidecek yolculuk gereçlerini ürettikleri unutulmamalı. Bu üretilen gereçler, işin başlangıcını oluşturacak. Değerli ham maddelerin bulunup, çıkarılıp, kullanılması; çevre temizliği üzerinde duranlardan uzak, yeni üretim evlerinin kurulması gibi bir dizi yeni iş, bu alış-veriş kuruluşlarının yöneticilerinin düşüncelerinde yatıyor. Ne de olsa, bu alış-veriş kuruluşlarının yöneticileri de (şimdilik de olsa) insan. Alış-veriş kuruluşları, her süreçte tuğ yönetimcileri ile ters düşmüşlerdir. Bir bölümü tuğ yöneticilerince el üzerinde tutulur iken, diğerleri kötülenir, ve tutuklanabilir. Çoğunluk ile, bu ayrıcalıklı tutumlar, dünya üzerindeki para hesaplarına bağlıdır, kimin ne kadar pay alacağı üzerinde döner. Doğal bilim ve üretim yöntemleri her süreçte ilerleyecektir, kendini yenileyecektir. Belki, nezleyi bile iyi edebileceklerdir. Bununla birlikte, bütün bilinen yönetim türleri geliştirilmiş ve insan toplulukları üzerinde denenmiştir. Burada, tarihin ve tarihçinin görevi daha da belirginleşir: Tarihin kıssalarından hisse çıkarmak, ve en az o kadar da önemli olarak, bu dersleri topluma taşımak. Bu da, Gelecek ile Yüzleşmenin ilk basamağıdır.

"Düşüncenin Kökenleri" Üzerine Kısa Bir Mukaddime...

İçinde yaşadıkları olayları gelecek kuşaklara aktarmak isteği ile ilk kayıt altına almaya başlayanlar, uğraşlarına "soru sormak" tanımını verdiler. Bir yerde, kendi yaptıkları yanlışları ve sonuçlarını çocuklarına anlatmak, gelecekte yaşayacakların bu yanlışlara yeniden girmelerini önlemek istediler. Kısa süre sonra, bu soru sorma yöntemi "doğruyu aramak" isteği ve o yöndeki düzenleme düşünceleri ile birleşti.


En az iki bin beş yüz ile dört bin yıl önce yer alan bu gelişmeler, günümüz olaylarını öncelikle etkilemeyi sürdürmektedir. On birinci yüzyılda yaşayan düşünce işvereni Balasagunlu Yusuf, Kutadgu Bilig başlıklı kitabında Türkler için ölüm-kalım niteliğindeki önemli konulara parmak basar.
Dünyada bilinen ilk "tuğ bağlama sav" larından biri olan Kutadgu Bilig kitabı, "soru sormak" yanında, "doğru'yu aramak" yönünde de çok önemli adımlar atar. Balasagunlu'nun Dil’e getirdiği "kut" sözü, yalnız sevinç paylaşma kapsamında kullanılmamıştır. Bir toplumun yaşamını sürdürebilmesi için ne tür adımlar atması gerektiğini konumuna yerleştirir.
Toplumlar sürekli olarak uluslararası yarışma içindedirler. Bu Yarışma’nın tek kuralı vardır: toplum olarak bağımsız ve varlıklı Yaşam’ı sürdürebilmek. Yaşam'ı sürdürebilmek de, büyük ölçüde bilgi birikimini gerektirir; uygun soruların sorulması, doğru'yu arama yöntemlerini içerir.
Bir toplumun ve dünyanın iyiliğini öngören düşünce işverenleri, olayları ve sonuçlarını yalnız kayıt etmek ile kalmazlar. Olayları karşılaştırmak ve sonuçları üzerinde yeni görüşleri de en geniş düzeyde topluma ve dünyaya dağıtmak da sorumlulukları içindedir.
Düşünce işverenlerinin bağımsız olarak kollarını sıvadıklarını ve düşüncelerini ortaya koyduklarını unutmadan, 26 Ağustos'a giden yolun ardındaki olay, düşünce ve girişimleri kısaca özetleyelim.
Bir olay ve girişim, ardında bir düşünce olmadan yer alamaz. Kişiler ve toplumlar, belirli bir sonuca ulaşmak için atılıma geçerler. Olay ya da girişimlere başlayanların, kendilerini iten düşüncelerin kökenlerini, o düşüncelerin neden ve nasıl üretildiklerini bilip-bilmediklerinin önemi açıktır. Bu arada, başkalarının düşüncelerini denetlemeden benimseyenler, öz çıkarlarını da sakatlanmış olabilirler.
Bilinen yazılı kaynaklara göre, dünyanın ilk yönetim düzeni "Tek Kişilik Yönetim’dir. Yönetimi ele geçiren bu kişinin dudaklarının arasından çıkacak her türlü söz, bu kişiye bağlı toplum ya da toplumları toptan baş eğmeye iten yasalara dönüşür.
Yasaları kurumlaştırılmış inançlar (Musevilik, Hristiyanlık, İslam, vb.) ortaya çıktıktan, bu inançlar "kutsal el kitapları" (İncil, Kuran, vb.) içinde dondurulduktan sonra, kurumlaştırılmış inançların önderleri ile Tek Kişilik Yönetim’i elinde tutanlar arasında çok geniş kapsamlı bir yarış başladı. Kıran-kırana süren bu yarış, günümüzde bile kesin bir sonuca bağlanmış değildir. En son örnekleri, dünyanın çevresinde yer alan değişik ülkelerindeki "yönetim düzeni" uygulamaları içinde izlenebilir.
Diğer bütün bilinen yönetim düzenleri, Kurumlaştırılmış İnançlar ve Tek Kişilik Yönetim arasında kalan geniş alan içinde gözlenebilir. Dolayısı ile: Anayasal Tek Kişilik Yönetimi, Çoğulcu Yönetim, Güdümlü Bağımlı her tür yönetim, Alış-Verişe dayalı türlü yönetimler bu yukarıda belirlenen iki uç düşünce ve uygulama arasında kalır.
Bu orta kuşakta kalan yönetim düzenleri, içlerindeki toplumların nitelik ve eğitim düzenleri uyarınca başarı ya da başarısızlığa uğrarlar. Örneğin: Çoğulcu Yönetim düzeni, başarılı olabilmek için yüksek oranda bağımsız bilgili yönetici, yasa koyucuları ve bağımsız düşünce işverenlerinin yoğun çalışmasını gerektirir.
Bir "yasa koyucu kurumun" bir toplum içinde var olması, o yasa koyucu kurumun ne bağımsız olduğunu ne de yasallığını gösterir. Ancak toplumun çoğunluğu bağımsız eğitimli ise, yasa koyucu kurumun uygulamaları da toplumu ve toplumun çıkarlarını yansıtacaktır.
Alış-verişe dayalı yönetimler ise, öncelikle kapalı olmak niteliğini taşarlar. Ancak Yönetim’i ellerinde tutan kişilerin çocukları, bu Yönetim’e katılmak üzere ve özel eğitimden geçirilerek işbaşına gelirler. Toplumun diğer kesimlerinden bu yönetici bölümüne geçiş genellikle olanak dışıdır.
Bir toplumun eğitim düzeni değişik nedenlerle düşebilir. Savaş sırasında çok kişi ölmüş ya da öldürülmüştür; okullar kapatılmış, öğretmenler sürülmüş olabilir. Daha da kötüsü, "öğrenim ve öğretim düzeni" adı altında yürürlükte olan eğitim tam anlamı ile bağımsızlığını yitirmiş, güdümlü duruma düşmüş olabilir. Bilgi yerine, okullarda "yarı-bilgi, yarı-saplantılar" öğrencilerin kafalarına doldurulabilir.
Eğitim düzeni düşen toplumlar, er-geç iki uç yönetim düzeyinden birine geri düşeceklerdir: ya Tek Kişilik yönetim, ya da Kurumsallaştırılmış İnanç ile yönetileceklerdir. Her iki yönetim düzeni de tam tekelcidir, diğer türlere yaşam ortamı vermez.
Julius Caesar (ölümü M.Ö. 44) Roma'yı (belirli ilkel çoğulculuktan) Tek Kişilik Yönetim’e çevirdi. Bunu, Roma'nın bir yasa koyucu kurumu olmasına karşılık gerçekleştirebildi. Roma yönetimi altına Roma alaylarının gücü ile alınmış olan bütün toplumlar, günü geldiğinde en güçlü Roma alaylarını yenmesini öğrendiler. Her toplum bağımsızlık kazandıkça, Roma öncesi öz inançlarına dönmeye de başladı.
Roma diğer toplumları yönetimi altına aldıkça, bu yeni toplumların düşünce ve inançları da Roma'yı kökten etkilemeye başladı. Özet olarak bu inançlar: Mısır'dan İsis; kuzey Hindistan ve güney İran’dan Mithraism ve Zoroastrianism; batı Asya’dan Cybele; Filistin'den gelen "Yeni Düzenlemiş Musevilik." (Ek olarak, Avrupa içinde çok sayıda yerel küçük saplantı inançları da vardı). Romalıların kendilerine seçtikleri çok tanrılı inançlar ile bu yeni gelen inançlar kıyasıya yarışmaya girdiler. Ek olarak, Roma üst düzey yöneticileri kendilerine yönetimde "Doğru’yu aramak" yöntemleri de seçmişler idi. Bu Doğru’yu aramak yöntemleri de, genel olarak, Atinalı düşünce işverenlerinin Roma üzerindeki etkisinin göstergesi idi.
Bütün bu dengesiz ve eğitimsiz Roma içi kargaşalığına, Roma'ya karşı dışarından gelen Alman (Goth) ve Hun alayları var güçleri ile de katılınca, Roma yönetim toplumu ortadan kalktı. Yeni Düzenlenmiş Musevilik bu arada yön ve kapsam eklenmeleri ile Hristiyanlık oldu; Roma'nın Tek Kişilik yönetimi yerine, öz Kurumlaşmış İnanç düzenini geniş oranda Avrupa'ya yerleştirmeye başladı.
M.S. 800 yılında, Charlemagne'ın Papa ile yaptığı söylenen anlaşma sonucunda, "Kutsal Roma" kurulmuş oldu. Bu anlaşma uyarınca, Kutsal Roma Tek Kişilik yönetici düzenine girdi. Kutsal Roma Tek Yöneticisi, Papayı kılıcı ve orduları ile koruyacaktı. Buna karşılık, Papa da, Kutsal Roma Tek Yöneticisinin "Tanrının Buyruğu ile Tek Yönetici olduğunu" yardımcıları yolu ile bütün toplumlara duyuracak, bu görüşün yerleşmesine yordam verecek idi.
Bu anlaşmadan sonra, Kurumlaşmış İnanç düzeni Avrupa’nın en önde gelen yönetim düzeni olmayı en az bin yıl sürdürdü.
Hiç kuşkusuz, bu Tek Kişilik yönetim düzeninin yönetimi elinde tutması, diğer ve ters düşüncelerin üretilmediği anlamına gelmiyordu.

Yüklə 0,67 Mb.

Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin