GiRİŞ Rahman ve Rahim Olan Allah'ın adıyla

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.65 Mb.
səhifə1/11
tarix15.01.2018
ölçüsü0.65 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11

Tarama & Tashih : Muhammed ÇİÇEK
eKitap: Muhammed H.İPEK
www.IslamKutuphanesi.com 
Msn : islamkutuphanesi@hotmail.com

 

 



 

 

GİRİŞ



 

 

"Rahman ve Rahim Olan Allah'ın adıyla...

 

Tarih boyunca Kur'an ilimlerinin her birini baz alarak Kur'an'ın tefsirini yazma çalışmaları yapılmıştır. Dilbilgisinden belagata, felsefeden psikolojiye, tasavvuftan sosyolojiye varıncaya kadar her alanda Kur'an'ın derinlemesine incelemesi yapılmış bulunmaktadır. Bunun yanında herhangi bir bilim dalında ortaya atılan teorilere- ve keşiflere dayanarak. Kur'an'ı açıklamaya çalışan Kur'an'ı bu teori ve keşiflere adapte etmeye çaba sarf eden bir kesim de «Bilimsel Tefsir»le uğraşmaktadır. Öte yandan bir takım çevreler Kur'an'ı Kerim'i sırlarla, nükte ve bilmecelerle dolup taşan bir kitap olarak göstermeye, insanlara bildirmek istediği her şeyi sembollerle açıklamaya dayanan bir kitap şeklinde tasvir etmeye gayret etmektedirler. Yeni tefsirlere yeni kapılar açmak için sürekli olarak ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bunca tefsir türü ve çeşitleri yanında bizini bu kitabımız da bir Tefsir Kitabı mıdır? Ve bugün biz gerçekten yeni bir tefsire muhtaç mıyız?



 

   İşin gerçeğini ifade etmemiz gerekirse, biz başta bu araştırmalar yeni bir tefsir çalışması amacı ile yazmadık. Bunlar imanlı-kültürlü bir grup öğrenciye verilen Kur'an derslerinden ibaretti. Bu derslerden amacımız, İslami Diriliş Hareketini sarsılması ve saptırılmasına asla izin verilmemesi gereken değişmez kurallara dayandırmak için Kur'an'a dayalı bir diriliş hareketini yaratmaktı. Çünkü biz Kur'an kültürünün, hem düşünce planında hem de pratik eylem sahasında yapılacak inkılâpçı İslami çalışmaların temel ilkesini oluşturduğunun, bilincindeydik. Zira Kur'an'ı Kerim'in, akidevi İslami Dirilişte «önünden ve arkasından herhangi bir şaibenin ulaşamayacağı biricik kitabı»([1]) temsil ettiğini biliyorduk. Buna bağlı olarak Yüce. Allah, onu tahriften, ilave ve eksikliklerden koruyacağına dair güvence vermişti: 

 

 

«Zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Ve onun bekçileri de biziz»([2])



 

Bu gerçeklerin ışığında Kur'an-ı Kerim'in, hayatın düşünce, hukuk ve eylem sahalarının hepsinde tertemiz, net İslam düşüncesinin hatasız biricik kaynağını oluşturduğu anlaşılmaktadır. İslami şahsiyetin, kendisine dayandığı temel kavramları belirleyen tek kaynak olduğu kesinleşmektedir.

 

Biz bu sözlerimizle İslam Düşüncesi'nin ve İslam Hukuku'nun ikinci ana kaynağını oluşturan sünnetin değerini göz ardı etmiyoruz. Çünkü «Hadis» Kur'an'ın genel kavramlarının detaylı bir açıklaması niteliğindedir. Hadis, belirlenen ilkenin noktalama işaretleri niteliğindedir." Genel ilkelerin düşünce ve pratik olarak nasıl gerçekleşeceğini gösteren bir açıklamadır. Bununla beraber Kur'an, «sened»i yönünden sünnetten farklı bir niteliğe sahiptir. Kur'an'ın senedi bilimsel bir ispata ihtiyaç duymaz. Bilginler Kur'an'da, yer alan bir hükmün doğruluğuna kanaat getirmek için o hükmü aktaran ravilerin akide ve ahlak olarak sağlam kişilikli insanlar olmasını araştırmak zorunda değildir. Çünkü Kur'an’ın senedi kesindir. Bunun yanında Peygamberimizin şöyle söylediğini veya böyle yaptığını ispat eden hadisin senedi bu ölçüde sağlam ve kesin değildir. Bunun sağlam ve kesin olduğunun ispatlanması gerekir. Bu konuda bilginler diğer içtihadı konularda olduğu gibi ayrı ayrı görüşlere varabilirler. Bu nedenle Kur'an'ın belirlediği ilkelere özellikle önem vermek ve onları özellikle vurgulamak, arı duru Kur'an düşüncesini oluşturacak ve uydurma hadislerin kalp para niteliğinde olduğunu anlamamızı kolaylaştıracaktır. Ehli Beyt imamlarından -selam onların üzerine olsun- sabit olan hadislerden yola çıkarak Kur'an'la bu hadislerin içeriklerinin, özlerinin sağlamasını yaptığınızda muhtevalarının da bozuk ve yanlış olduğunu görebilme olanağını elde ederiz. İmamlardan gelen sabit hadislerde deniyor ki:



 

«Allah'ın Kitabına aykırı olanlar, dışları yaldızlı asılsız sözlerdir. »

 

 



Ben bu dersleri pratik ve dinamik bir temele dayandırıp, değerli İslami hayatımızı yaşayacağımız bir Kura'n atmosferini diriltmeye çalıştım. Çünkü Kur'an, sırf dilbilgisindeki sözcüklerin bir araya getirilişi değildir ki, sözlükteki sözcüklerin anlamı ile dondurulabilsin. Aksine Kur'an'i kavramlar manevi ve pratik bir atmosferde harekete geçen kavramlardır. Bu nedenle biz, Kur'an, ayetlerini realitelerin atmosferinden uzak, sırf düşünceye yönelik edebi metinler gibi ele almıyoruz. Zira biz Kur'an'ın doğru yola doğru harekete geçiren, bilgi veren, ilham eden, doğru yolu gösterip ona doğru yönlendiren bir hayat olduğunu kavramış buluyoruz. Kur'an ayetleri, İslam Çağrısı Hareketi'nin atmosferinde indiği sırada bu hareketin zaaf noktalarını ve davanın aşamalarında ve realitenin karşı koyuşlarındaki üstünlüklerini gözetiyordu ki, onun zaaf noktalarını güçlendirecek, kuvveti yılgınlığın etkilerinden koruyacak, aşamaları hedeflerine doğru yönlendirecek, realitenin karşı koyuşlarını ısrarla göğüsleyecek ana ilkeler, ciddi kaideler ortaya koysun. Böylece Kur'an ayetleri Risaletin atmosferinde sürekli bir hareket ortaya koyarak İslam toplumunun hareketi içinde yeni bir atmosfer yaratabiliyordu.

 

Kur'an üslubunu bu açıdan ele aldığımızda Kur'an'ı bir mesaj ve davet kitabı olarak anlamamız gerektiğini görüyoruz. Böylece Risalet ve Davetin atmosferine girmemiz mümkün olur. Ancak bu atmosferi; Risaletin hareketini, dinamiğini ve manevi havasını teneffüs ederek ilk Müslümanların ulaştığı büyük hedefe ulaşılabilir. Bu büyük hedef, bilinçli ve Kur'an'i Şahsiyetin oluşmasıdır. Bu şahsiyeti Büyük Peygamber hayatında en doğru biçimde temsil etmiştir. Bu nedenle onun sözleri bir mesaj olduğu gibi hayatı da pratik bir mesaj olmuştur. Onun hayatında çağrının yanında örneklik ve önderlik de birbirine paralel olarak gitmiştir. Yüce Allah buyuruyor ki:



 

«Andolsun Allah'ın Elçisinde sizin için Allah'ı ve Ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için (uyulacak) en güzel bir örnek vardır» ([3])



 

Kur'an'dan ilham alma girişiminde, Kur'an'ın nüzul sebeplerine ilişkin araştırmamızda iki önemli noktaya dikkat çekmemiz gerektiği kanaatine vardık:

 

Birincisi: Kur'an ayetleri, hakkında indikleri olaylara ve şahıslara özgü değildir. Onlarla dondurulamaz. Çünkü ayetin nüzul şartları olayın başlangıç noktasından öte bir anlam ifade etmez, düşüncenin ilk harekete geçtiği olaydır. Bütün gelişmeleri sınırlama ve hepsini kapsamına almaktan hayli uzaktır. Bu nedenle Kur'an ayetleri yer ve zamana paralel biçimde her alanda genişlemiş ve her tarafa uzamıştır. Ayetler, bu ilk örnek vasıtası ile düşünceye ve kavramlara en geniş anlamda kaynaklık edebilmiştir. İşte Kur'an ayetlerinin bu özel sebeplerle ve belli şartlarla dondurulmamış olması onların ilk Müslüman nesle verdiklerini bize de verme olanağı sağlamıştır. Kur'an, ilk Müslüman neslin samimiyetine, çağlılığına, özgür iradelerine, onların sapıklıklara meydan okuyuşlarına, teorik ve pratik olarak özgürlüğü elde etmek için bütün güçlerini kullanmalarına ışık tuttuğu gibi, bugün bizim küfre, şirke, zulme ve azgınlığa karşı koymamızda da bizimle beraber yaşadığını, yaşaması gerektiğini rahatlıkla anlayabiliriz. İşte ehli Beyt imamlarından (as) rivayet edilen sözler de bu anlamdadır:

 

«Kur'an; Ay'ın, Güneş'in, Gece'nin ve Gündüzün kendi yörüngelerinde ektiği gibi akıp gider.»

 

İkincisi: Bazen ayetler belli bir düşünceyi içeren bir çerçevede hareket eder. Fakat başka bir biçimde aynı ayet başka bir anlam da taşıyabilir. Pratik sonuçların karakteri ve ayetlerin konu birliği, bu belli anlamın dışındaki anlama işaret edebilir. İşte Ehli Beyt imamlarından rivayet edilen birtakım hadislerde «Tevil» diye ifadesini bulan kavram da bu anlamdadır. Yani tevil, ayete, sözlük ve dilbilgisi kurallarına göre ortaya çıkan anlamın dışında ikinci bir anlam aramak değildir. Tevil, ayetin gerçek anlamını bulmaya çalışmak, buradan hareketle başka anlamlara başvurmaktır. Şu ayet-i kerime'nin yorumu bu konuda örnek gösterilebilir:

 

«Kim de onu diriltirse, sanki tüm insanları diriltmiştin»([4])



 

Kâfi' de isnadı ile Fudayl b. Yesar'dan rivayet ediliyor ki, Fudayl, Ebu Ca'fer'e (Muhammed Bakır):

 

«... 'Kim de Onu diriltirse, sanki tüm insanları dirilmiştir' ayetinin anlamını sormuştum şöyle dedi: Onu bir yangındanveya boğulmaktan kurtarmaktır. Ben de: Onu sapıklıktan doğru yola iletmek de kurtarmak değil midir? Dedim. Bu, ayetin en                               üstün te'vilidir karşılığını verdi.»



 

Açıktır' ki, burada en üstün te'vilden amaç ayetin en derin, en engin boyutlu anlamıdır. Bu te'ville ayetin mesajı daha da kapsamlılık kazanıyor. Zira buna göre hayat, Allah ile irtibat kurulduğunda ve O'nun gösterdiği doğru yolda yüründüğünde anlam kazanmaktadır. Şuursuzca, körü körüne sapıklıkla geçirilen bir hayatın herhangi bir değeri yoktur.

 

Biz bu tefsir derslerinde Kur'an'ın köklü dinamik kavramlarını elde etmeye çalıştık. Amacımız hayatımızı Kur' an'ın çerçevesinde harekete geçirmektir. Yeni olarak karşılaştığımız meseleleri, problemleri ve yeni yapılanmaları Kur'an'ın ışığında değerlendirmektir. Kur'an'ın anlamlarını düşüncede daha derin ve daha engin boyutlarla kavramaktır.



 

Tefsire yönelik bu çalışmaların Tefsir'de yeni bir çığır açma iddiası olmadığını belirtmek isteriz. Bu çalışmada ele aldığımız, incelediğimiz, değerlendirdiğimiz her konuda çoğunlukla müfessirlerin, muhakkiklerin bu konularla ilgili düşüncelerini veriyoruz. Bizim kendi çalışmamız ancak bir takım sonuçları çıkarmak, değerlendirmeler yapmak ve çıkarımlarda bulunmaktan ibarettir. Çünkü bu çalışmalar, oturup yazılan bir kitap değildi. Değerli öğrencilerimize verdiğimiz derslerden meydana geliyordu. Onlar bu dersleri yazıyorlardı. Sonra getirip bana gösteriyorlardı. Ben de zamanımın elverdiği ölçüde onları seri biçimde gözden geçiriyor ve birtakım düzeltmeler yapıyordum. Bütün temennim, bu çalışmaların, Kur'an'ın sunuş ve üslub güzelliğine, tefsirin çağdaş hayatımızdaki hareketliliğine ışık tutmasıdır. Zira İslam çağrısı bu dönemde hayatın her alanında Kur'an'ı canlandırmak, yoldaki pratik eylemlerde ve varılmak istenen hedefte Kur'an'ı esas almak zorundadır. Bu çalışmalar «Kur'an'ın ilhamlarındandır». Hayat Allah'a doğru yol aldığı ve insanlık, 'kendisine gerçek mutluluğu gerçekleştirecek en yüce hedefe varmayı araştırdığı sürece, Kur'an ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Bu yüce hedef, dünya ile ahireti, Ruh ile maddeyi, birey ile toplumu birbirine sımsıkı bağlamaktadır. İşte en geniş anlamı ile İslam da budur. Son sözümüz Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdetmektir. O bize yeter. O, ne güzel yardımcıdır.

 

 

 



Muhammed Hüseyin Fadlullah

Beyrut, 20 Recep 1399

 

 

 



 

 

BİRİNCİ DERS: BAKARA SURESİ 1-2 AYETLER



  

KUR'AN

O'NDA ŞÜPHE YOKTUR...

MUTTAKİLER İÇİN BİR HİDAYETTİR

  

 



Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

 

 



 

Bu Sure Neden «Bakara» (İnek) Suresi Diye Adlandırılmıştır?

 

Bu sure Bakara suresidir. Acaba neden bu adı almıştır?



Cevap: Kur'an sureleri çoğunlukla ya belirli bir kıssanın, ya özel bir ismin ya da surede kendisine dikkat çekilmek istenen özel bir konunun adını alır. Mesela Al-i İmran suresi, Nisa Suresi, Kehf Suresi, İsra Suresi... Gibi sureler başlıklarının sembolize ettiği konuları kapsamaktadır... Bakara suresinin bu adı alması da Musa (a.s.) ile kavmi arasında geçen bir diyaloğa yer veren kıssadan gelmektedir. Nitekim bu kıssada Musa onlara şöyle demiştir:

 

«Yüce Allah, sizin bir inek kesmenizi istiyor...» ([5])



 

Kıssa... Ve İbret

 

İsrailoğulları (Yahudiler) arka arkaya sorular yağdırıyorlar... Konuyu aydınlatmak için değil, hakaret, alay ve inad için. Sorular çoğaldıkça istenen inekte aranan şartlar ve özellikler de artıyor. Öyle bir hale geliyor ki, mali külfeti hayli büyük bir düzeye yükseliyor. Hâlbuki onlar emrin belirsizliğinden hareketle herhangi bir inek tutup kesebilir ve kendilerinden istenen şeyi yerine getirmiş olurlardı... Şartların ve özelliklerin gittikçe arttırılması, onların peygamberi ve yasayı hafife almalarının, onlarla alay etmelerinin hukuki bir cezası mesabesindeydi. Aslında iş bununla da bitmiyor. İsrailoğullarının kıssalarından anlaşıldığına göre onlara hukuki açıdan haram kılınan şeylerin çoğu onların kötü ahlaklarının ve yaşadıkları sapıklıkların cezası niteliğindeydi.



 

Surede özellikle bu kıssaya dikkat çekilmesinin nedeni, herhalde bu kıssanın Allah'tan gelen emirlere insanların kesin itaat etmeleri ve bilinçli bir şekilde onlara teslim olmaları gerektiğinin vurgulanmasıdır. Peygamberler tarafından insanlara ulaştırılan bu ilahi emirlere saygılı olunmasını, anlama ve uygulama olarak bu sorumluluğun bilincine varılmasını telkin etmesidir; Sözcüğün anlamları arasında ve kelimenin normal atmosferinde hiçbir yeri olmayan ihtimallerin peşinde sürüklenmemeleri, kanunlar indirildikçe sapıklıklardan uzaklaşmaları gerektiğinin aşılanmaya çalışılmasıdır.

 

Herhalde bu kıssanın surenin içeriği ile ilgisi, bu surenin, mü'minlerin itirazlı ve anlamsız irdelemelere girişmeden emri kabul etmeleri ve bağlanmaları gereken pek çok hukuki hükümleri kapsamış olmasında gizlidir. Kıssanın hayatın temel faaliyetlerinin seyri ile ilişkisi ise, müslüman insanın, direktiflerin açık ve belli olduğu, meselenin tüm boyutları ile ortada olduğu durumlarda fazla soru sormaması, genel hükümleri ille de detaylara indirmeye kalkışmaması gerektiğinin bildirilmesidir. Çünkü bu durumlarda insan soru sormadan da edebilir ve görevin normal şeklini yerine getirebilir. Eğer gerçekten daha fazla açıklanmaya ihtiyaç duyulsaydı hükmü belirleyen Allah Teala bu açıklamayı yapabilirdi. Yapmadığına göre, demek ki açıkladığını ve açıklamadığını bir hikmete göre yapmaktadır.



 

Kıssanın ana fikri şudur: Sorumluluk, yükümlülük konularında fazla detaylara inmeyi bırakmalıyız. Ancak, bize yüklenen görevin mahiyetini kavramadığımız durumlarda soru sorabiliriz. Bu durumlarda soru sormak marifet bilincinin sarsılmasını önler ve insanı, sorumluluk getiren konuları daha sağlıklı ve güvenle ele almaya iter.

 

Surenin Konuları ile Başbaşa

 

Herhalde bu sure akide problemlerini en güzel biçimde ele alan suredir. Düşünce ve pratik alanlarla ilgili saldırılara karşı koymada, onlarla mücadele etmede önde gelen bir suredir. Peygamberler Tarihi boyunca Allah yoluna yapılan çağrıyı, küfür ve sapıklık güçlerinden gelen şiddetli saldırıyı ortaya koyan bir suredir. Bu mücadele ve çatışma örneği aynı zamanda iman ve küfür konularında insanların takındığı üç tavrı sergileyen insan tiplerinde de görmek mümkündür. Birinci tip insanları mü'minler oluşturmaktadır. Bunlar imanı vicdanlarında yaşadıkları gibi pratik hayatlarında da yaşayan kimselerdir. Onlar hiçbir korku, gizlilik ve döneklik göstermeden imanlarına bağlılıklarını açıklayan kimselerdir. İkinci tip insanları kâfirler meydana getirir. Bunlar Allah'a karşı gelen, pratik hayatlarında küfrü yaşayan ve ona açıkça sahiplenenlerdir. Üçüncü tip insanları münafıklar sembolize eder. Bunlar içleri de dışları da bir olmayan kimselerdir. İç dünyalarında kâfir oldukları halde dış görünüş olarak iman ettiklerini söyleyen tiplerdir. Bu sure onları detaylarına varıncaya kadar incelemiş ve sıfatlarını ortaya koymuştur ki, onları her zaman ve her yerde sıfatları ile tanıma imkânına kavuşalım.



Surenin ele aldığı konulardan biri de Hz. Âdem’in yaradılışıdır. Sure, Allah ile Melekler arasında bu konuya bağlı olarak gerçekleşen diyaloğa yer veriyor. Sonra Allah ile İblis (şeytan) arasındaki diyaloğa geçiyor. Yeryüzünün hilafetini insana vermede, Allah'ın kendisine bağışladığı bilgi ve kudret sayesinde hayatın her alamda kendisine özgü bir şekil verme imkânını elde etmekle meleklerden daha üstün bir düzeye çıkabileceğini vurguluyor ve insanın değerini, onurunu açıklıyor ve bu düşünceyi canlı tutuyor... Sure daha sonra İsrailoğulları meselesine giriyor, onların tarihlerinden, peygamberlere ve Risalelere karşı takındıkları tavırlardan, bu konuda çıkardıkları problemlerden söz ediyor. Ayrıca birtakım hukuki meseleleri ele alıyor. Evlilikten, boşanmadan, namazdan, oruçtan, hacdan, faizden, vasiyetlerden vesaireden bahsediyor.

 

Bunun ışığında diyebiliriz ki, bu sure Kur'an'ın en zengin suresidir. Çünkü insanın iç alemini, düşünce, tarih ve Hukuk alanları ile ilgili kültürünü en diri, en sağlıklı, en canlı biçimde ortaya koymaktadır. Bu meselelerin hepsini üstün Kur'an üslubuyla ele almaktadır.



Bu surenin bu kadar zengin konulara değinmiş olması, surenin Medine'de indirilen surelerden oluşuna bağlanabilir. Çünkü bu sırada yeni kurulan İslam toplumunun akide, düşünce ve hukuk alanlarındaki tüm ihtiyaçlarına karşılık veriliyordu. Böylece İslam toplumunun ana ilkeleri belirleniyor ve düşüncesi belli bir zemine oturuyordu. Bu direktiflerle kendisine çekidüzen veren İslam toplumu, Yahudilerin yöntemleri ile sembolize edilen düşünce ve hukuk planındaki saptırmalarla aldanmayacak düzeye geliyordu. İslam'ın, Yahudiler, puta tapıcılar ve münafıklarla giriştiği, mücadelede ayağının kayması önleniyordu. Bunun yanında İslam'ı, bir temele oturtan binanın yapımı da hızla sürdürülüyordu. İşte Medine'de indirilen surelerin genel karakteri, İslam toplumunun oluşturulması yönündeki, meselelerle ilgilidir. Mekke'de indirilen sureler ise akide binasını beslemeye daha ağırlık vermektedir. Çünkü önlerindeki problemin ana kaynağı odur... İşte bunlar Bakara suresinin ele aldığı konuların kısa bir özetidir.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

 

 



 

«1 - Elim, Lam, Mim

  2 - Doğru olduğu kuşkusuz, olan bu kitap, takva sahipleri için hidayet kaynağıdır.»

 

Kur'an'da Bazı Surelerin Başlarında. Yer Alan Harfler

 

«Elim, Lam, Mim». Bu sözcükler Kur'an'da birçok surenin başında yer alan sözcüklerdir. Ve bunların klasik adı «Kur'an'daki huruf-u  mukattaa»dır... Müfessirler bunların anlamları ile ilgili değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birkaçına işaret edelim.

Birinci görüş: Bunlar dünyanın sonunu veya başka bazı önemli olayları gösteren belli tarihlere işaret eden sırlar ve sembollerdir. Dünyanın sonu ve önemli olaylar «Ebced hesabına» göre ortaya çıkarılır. Ebced hesabında her harfe belli bir rakam verilmiştir. Bu harflerin karşılığı olan rakamlar, yapılan işlemler sonunda tarihi belirlenen olayı gösterir... Biz bu görüşe katılmıyoruz. Çünkü Kur'an, olayları ve eşyayı anlatırken böyle zor bir yol kullanmaz. İnsanları, birbirleriyle çelişkiye düştükleri gizemli, bilmece ve muamma türü işlerle uğraştırmak için inmemiştir. Böyle bir çalışma, bilginin herhangi bir hedefine götürmez. Kur'an'ın, yolunu açmaya geldiği doğru yola iletmez.

İkinci görüş: Bu harfler, Peygamberin -salat ve selam üzerine olsun- sözleridir. Peygamber, milletin dikkatini, onlara okumak istedikleri ayetlere çekmek için, bunları söylüyordu. Çünkü Müşrikler, Peygamber Kur'an okunduğunda gürültü, patırtı çıkarıyor ve başkalarının onu dinlemesini engellemeye çalışıyorlardı. Bu sözler onların alışmadığı sözler olduğundan dikkatlerini çekiyordu. Zira bunlar onların kullandığı kelimelerden değildi. Belli bir anlamları yoktu. Açık bir kapsamları da bulunmuyordu. İşte bu nedenle bu harfler onlar için de merak konusu oluyordu ve ardından gelen sözlere kulak verip anlamlarını öğrenmeye yöneliyorlardı... İşte böylece Peygamberin, Allah'ın ayetlerini dinletme amacı da gerçekleşmiş oluyordu.

Biz bu görüşün, yerinde bir yaklaşım olduğunu ve Müşriklerin Peygamber'e (s.a.a.) karşı körükledikleri düşmanca tavır ile bağdaştığını kabul etmiyor değiliz. Müşriklerin böyle menfi bir propaganda yaptıkları bir realite idi. Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki:

 

«Kâfirler dediler ki: Bu Kur’an'ı dinlemeyin. Okunduğunda gürültü çıkarın. Belki bu şekilde üstün çıkarsınız» ([6])



 

 Şu kadar var ki müşriklerin Mekke'deki konumu buydu. Fakat bu anlamdaki ayetlerin yer aldığı surelerin çoğu Peygamber'e (s.a.a.) iniş sırası olarak Medeni bir yapı arz etmektedir. Böyle bir atmosferin Medine'de söz konusu olmadığını biliyoruz. Öyleyse bu harfleri bu şekilde yorumlamak doğru olmaz.        



Üçüncü görüş: Yüce Allah Kur'an ile insanlara meydan okudu. Bu meydan okuyuşunu çeşitli yollarla serdetti. Bir tek suresini yapmaktan aciz kaldıkları bu Kur'an'ın bilinmeyen harflerden değil, bildikleri harflerden oluştuğunu, Kur'an'ın hammaddesinin ellerinin altında olduğunu, bildikleri çeşitli harflerden oluştuğunu bildirip eğer buna benzer bir Kur'an yapmaya güçleri yetiyorsa bunun hammaddesinin ellerinin altında bulunduğunu hatırlattı. Belki de bu, meydan okuyuşun en etkili olanıdır. Tamamen güzel geometrik bir şekilde yapılan bir binanın önüne getirilen ve ona:Sen bunun bir benzerini yapabilir misin? Dercesine yüz yüze bir karşılaştırmadır bu. Sonra ilave ediyor: sen bu mühendislik düşüncesine sahip olsan ve bu sanatı çokça yapmış olsan da bu büyük eser karşısında acizliğini itiraf edecek ve bunun dayandığı sanatın metodunu bilmediğini itiraf etmek zorunda kalacaksın demeye 'getiriyor.

 

Bu yaklaşım, en doğruya daha fazla yaklaşan tefsir olabilir. Ehli Beyt'in imamlarından onbirinci imam, İmam Hasan Askeriye (as) nispet edilen tefsirde bu yorum ona maledilmiştir. Fakat bu Tefsirin ona nispet edilişi doğru değildir. Çünkü ravileri sağlam değildir. Fakat Kur'an-ı Kerim'de bu harflerin geçtiği yerlerde bu yorum geçerli olabilir ve onun yapısıyla uyum sağlayabilir. Mesela bu surede insan, «Elim, Lam, Mim. Doğru olduğunda kuşku Olmayan bu kitap» ayetlerini okuduğunda anlar ki her şeyi ile mükemmel olan bu kitap, bu harflerden yapılmış ve yazılmıştır. Eğer siz onunla boy ölçüşmek istiyorsanız işte harfler önünüzde, dilediğiniz gibi, bir tek sure de olsa bir benzerini yapınız.   



 

Bu görüşü esas alan biri bazı Kur'an bölümlerinde bu harfler ile surenin muhtevası arasında bir ahenk bulamayabilirler. Ya da yukarıda yaptığımız gibi bu noktaya dikkat çeken bir şeye rastlamayabilir. Fakat burada önemli olan bu tür durumlarda Tefsirin hareket halinde olduğunu bilmemizdir. Eğer gücümüz yeterse onu zevklerimize yaklaştırmaya çalışırız. Yoksa işi ehline havale etmemiz yeterli olur. Bu işin gerçek ilmini, Allah'a havale ederiz. Müfessirlerin sağlıklı bir temele dayanmayan ihtimallere ölçüsüzce dalmalarına aldanmaz, sayfayı kapatırız, olur biter.

 

 

«Şu kitaptır.» Burada' «şu» yerine «bu» işaret zamirinin 'kullanılması gerekirdi denebilir. Çünkü işaret Zamirleri ile yakını göstermek istenildiğinde «bu» kullanılır.«Şu» zamiri ise uzak şeyler için kullanılır. Burada Kitap, okuyana ve dinleyene yakındır. Dolayısıyla «bu» kullanılması daha uygundur. Fakat Kur'an'ın kendisiyle 1ndirildiği Arap dilinde yakın bir şeyi uzak bir şeyin zamiri ile göstermek mümkündür. Çok değerli oluşundan veya başka bir nedenle, yakında olan bir şey uzak zamiri ile gösterilebilir. O. şeyin yakınlığı buna engel olmaz. Böylece, işaret edilen kavram, daha ciddi bir konuma sokulmuş ve ona ulaşma düşüncesi daha netlik kazanmış olur.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə