Her şey yalan üzerine konumlanmış; hakikat bile. Hakikate zannettiklerimiz kadar yakınız sanki. Muğlâklık zeminine oturmuş bütün düşüncelerime karşı ancak böyle direnç gösterebiliyorum



Yüklə 68.54 Kb.
tarix02.08.2018
ölçüsü68.54 Kb.

MUKADDİME

Her şey yalan üzerine konumlanmış; hakikat bile. Hakikate zannettiklerimiz kadar yakınız sanki. Muğlâklık zeminine oturmuş bütün düşüncelerime karşı ancak böyle direnç gösterebiliyorum. Aklımın sıhhati için kendi saçmamı manalandıracak bir şeye ihtiyaç duydum. Lakin bütün inanmalara, bilmelere; aklım, vicdanım muhalefet ediyor. Başkalarının aksine kendimi aldatamıyor ve vicdanımı bir türlü huzura erdiremiyorum. Muğlâklıktan kurtulabilmek adına kanabileceğim hiçbir şey yok gibi. Kendimi kandırabileceğim, kendimi hakikat olduğuna inandırabileceğim, gerçekliğine aldanabileceğim bir yalanın peşindeyim. 'Hakikat yalanına' vicdanım el vermese de bir hokkabazın en iyi hilesinin kendinin sihirbaz olduğuna inandırması gibi beni hilesiyle vecde getirecek bütün hokkabazlara kapım açık. Sihirler, hileler veyahut sahipleri umurumda değil. Ben sadece gerçeğin peşindeyim. İnsan tarafından ayartılmış, şahsı tarafından kandırılmış ve kanılmış, önyargılara esir gerçek olan doğru mefhumunun değil, hakikat tarafından efsunlanmış, inandıkça kanmaktan haz duyacağım gerçeği arzuluyorum. Hakikati, yalanını unutturabilecek ve kanmışlığımı inançla taçlandırabilecek bir gerçeği arzuluyorum. Ama her şeyi yalana konumlandırmış bir insan için bu ne kadar mümkün, bilmiyorum. Bütün fikirleri, aşkları hor gören şüpheci aklım ve tutunamamış vicdanım bana dert oluyor. Aklımı başımdan alacak, kalbimi vecde getirecek, abasına yanılacak, kana kana içilecek, içildikçe arzulanacak, sarhoşluğundan ayılmayacağım bir dert, gerçek, yalan arıyorum. Böyle bir şarabı bulabilmek adına bütün salkımları ayaklarım altına almaya razıyım. Fakat muğlâklığa defnedilmiş ruhumu, aklımı, vicdanımı hangi hakikat yalanı diriltebilecek, bilmiyorum. Hokkabazın sihirli hilesi belki değneğiyle kalbime dokunur muştusu bu hayata dair en yüce yakınlığım.

Kendi açtığı internet sitesine böyle yazmıştı. İnternet sitesindeki ismi Laedri Ademoğlu'ydu ve hakiki ismini çoktan unutmuştu bile. Acı çektikçe yaşadığını hatırlıyor, dertlerini başkalarına açarak insanların arasına karışabiliyordu. Her gününü yapacak bir şey arayarak geçiriyor ve geceleri sitesine yazmaktan başka bir şey bulamadan gününü rüyalarına ekliyordu. Sigara ve çay içmekle hayata tutunan tiryaki bir bedeni; tutunabileceği hakiki bir dert aradığı ve bunu sitesinden insanlarla paylaştığı kadar ruhu hayata dokunuyor, hayata sabredebiliyordu. Gitgide Laedri'nin gölgesinde cisimleşmeye, yazdıklarına mürekkep haline gelmeye başlamıştı. Medeniyetin çürük dişi olarak gördüğü asrın ağrısını çekmeye kendisini peydahlamıştı.

Müstear sanal ismiyle kimliğini, bedenini, ruhunu hissettiremediği varlığa hiçliğinin gölgesini düşürmek istiyordu. Var olmak için yazmasına rağmen bilakis bu; şahsında hiçliğinin farkına varmasına sebep oluyor, içinden çıkmaya çalıştığı bu hiçlik kuyusunu daha da derinleştiriyor, hiçliğini teyit ediyordu. Hiçleşirken piçleşiyor; sahipsiz, kimsesiz, kimliksiz, mekânsız, zamansız, varlıksız, ruhsuz bir boşluğa düşüyor ve aşağı doğru her gidişinde uçurum uzuyor, uçsuz bucaksız bir hale geliyor, korkudan uçuruma tutunmaya çalışıyor ve ölümün önüne hayat koyamadığından dolayı bu uçuruma en nihayetinde bir dip isteyerek muhayyilesinde sergüzeştini noktalıyordu.

Bu hislerin karanlığında internet sitesine şöyle bir şiir yazmıştı:



UÇURUMA TUTUNMAK

Hiçliğime mana serpilmiş, varlığıma madde!

Yokluğuma varlık giydirilmiş; radde radde.

Kayıp ülkeden kayıkla geldim; yüze yüze,

Evvelin gizine varamıyorum; seze seze.
Ahirime dair ümit ve korku ve de şüphe!

An; tek yoldaşım; ne uzak ne de yakın künhe.

Terleyen dimağımda dikiş tutmaz; hendese,

Ne olur! Bana kanacağım bir yalan vehmetse!
Hiçbir tutamağım olmadı; uçurumdan öte.

Bu derdim evvelden beridir; evvelden öte.

Artık lahza avutmaz, kızgınım zembereğe,

Kızgınım; ruhum bir türlü kani olmaz feleğe.
Ayna,  aksim ve şüphe; aynadakinin aksine,

Feryat... Haykırış... Hakikat tekfir kendisine.

Bir sövsem diyorum; küfürler iltifat bile,

Her şey vahdet olup da vuruyor, fena bir sille.
Öyle bir şüphe ediyorum ki; şüpheden bile,

Hiçbir şey avutmaz, şeyler ki kardeş meçhulle.

Varsayıyorum hiçliği, yokluğu sadece,

Yoklaşıyor varlık hemen; elediğim sürece.
Düşündükçe düştüm ben dipsizliğin en dibine,

Düşündükçe düşünce; düşler kalır eline.

Bana benden geriye kalmadı bile hece,

Artık hakikat inkâr eder beni; ben deyince.
Öksüzlüğüm öyle bir sinmiş ki; ta benliğime,

An adımlar ayaklarım, birbirine çelme,

An bile ufalır ve erir bazen gözümde,

İşte o an uçuruma tutunmak vardır ben de.
Nefes nefese tutunduğum uçurtmalar ver de,

Biraz tebessüm yayılsın düşerken, çehrem de.

Bana bari bir dip ver ne olur; arş vermesen de!

Uçurumdan başka bir mana olsun, düşüşüm de.

KİMSEDEN HİÇKİMSEYE GEÇİŞ

Laedri Âdemoğlu müstear isimli bu şahsın hikâyesi, ailesinin Azrail'in karayolları mesaisine denk gelerek trafik kazasında ölmesiyle başladı. Bu haberi aldığında hiç gözyaşı dökmedi, hiçbir şey hissetmedi, hasret, eksiklik, hüzün gibi duyguların hiçbirini ailesi için duyumsamadı. Ailesi öldüğünde üzüldüğü tek şey ailesinin ölümüne üzülememesiydi. Ailesinin ölümüne değil, gözyaşı dökemediğine ağladı. Hayatında döktüğü gözyaşı taneleri sayılıydı ve hepsi de kendisineydi sebebiyse sıradan bir insan olamamaktı ama daha bunun farkında değildi. Bu elim kazayla ailesinden artakalan hayatını idame ettirebilecek büyüklükte bir mirasa kondu. Defin işlemlerini halletmek için cenaze bürokrasisini aşmaya çalışırken bir yandan mirası üzerine geçirmeye çalışıyordu. Belki de bu hayatındaki edilgenliği delen ilk faaliyetiydi. Yaşatılan hayatını yaşamaya çalışmaya başlamak için demek ki hayatını yaşatanların ölmesi gerekiyordu. Mirası üzerine geçirdiğinde annesi kokan çemberler, yastığı, giysileri, bilgisayarın üstüne koyduğu dantel örtü, balkondaki çiçekler, hediye ettiği muska, televizyonda evlilik programlarından sonrasına koydurttuğu canlı Kâbe kanalı, seccadeler, tespihler, rafa intizamla dizilmiş ince belli bardaklar, yatak odasında halının altına sakladığı paralar, eşiyle çekindiği resimler ve Laedri'nin eskiden bir aile resmi olan ama kendisini kesmesiyle birlikte eksik bir aile resmi olan bu yaptığından dolayı annesinden azar işittiği albümler, kendisinden sonra doğmuş olan küçük kız çocuğunun odası, oyuncakları, duvara asılmış fosforlu yıldızları, açlıktan can çekişmekte olan papağanı, pembe duvarları, annesini anımsatan küçük giysileri, babasının takım elbisesi, gömleği, kemerleri, kokuları, tıraş bıçağı, ayakkabı boyası, çakısı, yatağın altına sakladığı kondomu, gardırobun dibine istiflediği silahıyla birlikte hep ailesi denilen kişileri anımsatan eşyalarıyla ev, kırmızı 2000 model bir Toros ve kiraya verdikleri dükkânlarıyla beraber bir milyon liraya yakın miras elde etmişti.


Evi sattığı kişiye teslim ederken hiçbir şey hissetmedi. Odasında yatak, iki gömlek, bir pantolon, bir ceket, bir kemer, etrafa saçılmış üç parça çorap, bir masa ve masanın üstünde bir tane küllük vardı. Evden gitmeden evvel odasına baktığında da hiçbir şey hissetmedi. Şöyle bir etrafa bakındı. Odasının yirmi beş yıllık biyografisini hayal etmeye çalıştı. Aklında mavi beşiğinden başka bir şey kalmamıştı. Kilometrelerce yol yürüdüğü bu küçücük odada sanki hiç yaşamamış gibi odayı üzerine kapadı. Evi tamamen terk ettiğinde içeride ölmüş bir papağanın kokusu vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Adama ölmüş papağanla birlikte evi teslim etti. Dükkânları işleten kişilerle beraber başkasına sattı. Böylece geçmişine dair bütün hatıralarıyla beraber bütün dükkânları ve evi satmış oldu. Torosu en yakın benzinciye götürerek içini ve dışını temizletti. Torosun işi bittiğinde ve kırmızısı parladığında içinde hürriyet hissetmişti. Uzun zamandan beri hissetmediğinden dolayı ilk olarak ruhunu birinin çimdiklediğini zannederek etrafa bakındı. Sonra gururlu bir şekilde arabaya bindi. Etrafı gezinerek satılık ev ilanlarına bakınırken ailesi defnediliyordu. Akrabaları daha onu görmeden o her işini halletmişti. Hiç kimseyle vedalaşmadı. Ev ve dükkânları satarken ''Allah rahmet eylesin'' diyenlere hiçbir şey demedi. Yoldan geçerken bir tane ev gördü. En yüksek katta bütün şehri seyreden beyaz boyalı bir evdi. Hemen evi satın aldı. İçine yeniden boya attırdı ve mutfağı, helâyı, banyoyu yenilettirdi. Geçmişten hiçbir şey istemiyordu. Evde sadece kapıya çıkarken kapıya dokunan boyacı parmaklarının izi kaldığında her şey tamamdı. Doğalgazı, elektriği, suyu açtırdı. Mobilyacıya giderek bir yatak, bir masa, bir sandalye aldı. Eve geçtiğinde hala büyük bir servete sahipti. Bankadan bütün parasını çekti ve paraları yatağın altına koydu. Her şey hallolduğunda bir sigara yaktı ve her şeyden özgürleştiğinde içinde hala mahkûm bulunan hisler bulunduğunu fark etti. Hürriyetin tadı pek lezzetli değildi. Hürriyetin bıraktığı bu tadı gidermek için apartmanın aşağısındaki dükkândan baklava söyledi. Yedikçe hürriyetin, bağımsızlığın, serbestliğin tadı damağına yapışıyordu. Bir kilo baklavayı bitirdi. Sigarayı yaktı. Yine de damağında ve kalbinin olduğu bölgede acı bir his vardı. Hürriyetin pek de ahım şahım bir şey olmadığını anladı ama esaretin yalınlığıyla yani kendisiyle bir başına kalmaktan dolayı yine de daha iyi durumdaydı. Yatağa doğru uzandı. Tam uzandığında yastığının olmadığını fark etti. Yarın evin teferruatlarını halledecekti. Öyle kararlaştırdı. Sigarayı masada söndürdü. Yeni bir sigara yaktı. Geçmişi unuttuğuna sevinirken geçmiş anları aklına geldi. Yaşadığı hiçlikten artakalanlara şöyle bir göz gezdireyim dedi. Aslında bu yaptığı; bilgisayardan dosyaları silerken dosyaların silindiğini görmekten ibaret gibiydi.

HİÇKİMSENİN KİMSE OLARAK GÖRÜNDÜĞÜ ZAMANLAR
Onu annesi birkaç ay geç doğurmuştu. Aslında dünyaya gelmek istemeyen kendisiydi. O günleri şimdiymiş gibi hatırlıyordu. Hayatta herhangi bir amaç bulamıyordu. Annesi ıkınınca daha fazla dayanamayıp kanalizasyon borusundan kokuşmuş denize dökülen lağım suyundaki fare yavrusu gibi hayata gözlerini açmak zorunda kalmıştı. Küçüklüğünde hiç hareket etmiyor, annesi memesini dudaklarının arasına verdiğinde öylece bekliyor, kakası geldiğinde hiç mani olmuyor ve bırakıveriyordu. Saatlerce aynı yerde gülmeden, ağlamadan, ellerini ve ayaklarını çırpmadan, sağa ve sola bakmadan duruyordu. Hava içine girip çıkıyordu. İnsanlar onu sevmeye geldiklerinde uslu bir çocuk olduğunu düşünüyorlardı. Hiç tepki vermiyordu. Ne öpenlere karşı bir şey duyumsuyor, ne kendisini seven kız çocuklarına karşı bir tepki veriyordu.
Yürümeye başlaması biraz zaman aldı. Emeklemeyi bile birkaç ayda öğrenmişti. Yürümek onun için gideceği herhangi bir yer, ulaşmak istediği herhangi bir şey olmadığı için azaplı bir edimdi. Babası bunun farkına vardı. Koltuk altlarından tutup onu yürütmeye başladı. Bu serüvenden sonra hayatın sürüklediği, çevresinin yönlendirdiği, temel ihtiyaçlarının sevk ettiği kadar hayatta ister istemez bir rol edinmeye başladı. Onun seçecek bir hayatı yoktu fakat hayat onu seçmişti ve şimdi oyun hamuru gibi kendisiyle oynuyordu. Annesi onu parka götürdüğü zaman, bankta annesinin yanına otururdu. Gel zaman git zaman o bankta oturmaya, annesi parkta çocuklarla oynamaya başlamıştı.

Örfü ve dini yavaşça öğrenmeye başladı. Babası ''Elini öp oğlum dedenin!'' dediğinde öpüyor, ''Öyle oturulmaz.'' dediğinde gösterdiği şekilde oturuyor, Tanıdıklara selam verilmesi, hasta ziyareti gibi meseleleri öğreniyordu fakat örflerle alışkanlıkları birbirine karıştırıyor mesela el öpmeyle klozet kapağı kapamanın farkını anlamıyor, dinle örfü birbirine karıştırıyor mesela bayram namazı kılmakla şeker bayramında şeker toplamanın Allah'a olan kulluk ve çocukluk borcunu ifa etmek anlamına geldiğini düşünüyordu.


Eğitim hayatına başlamadan birkaç sene evvel babası onun hiç arkadaşının olmadığını, televizyonun başına geçip akşama kadar öylece durduğunu gördüğünde onu sokağa götürdü. Çocukları çağırdı. Komşularının çocuklarıyla daha yeni tanışan o, babasının oynamasını söylemesiyle topu izlemeye kendisine geldiğinde itmeye başladı. Günden güne daha iyi izliyor ve daha iyi itiyordu ama hiç istenen yere atıp takımının galibiyetine vesile olmamıştı. Kalede zaten durumu daha korkunçtu.
Babası bir gün onun yüz ifadesinde tek mimik olduğunu fark etti. O da anlamsızca dünyaya bakmaktı. Aslında bu onun dünyaya bakış açısıydı; anlamsızlık. Babası insanlar gülünecek şeyler anlattığında gülünmesi, dertlerini açtığında üzülmesi, soru sorduğunda cevap vermesi gerektiğini söyledi. Babası onun karşısında hafifçe oluşmuş gamze çukurlarına dokunarak yanaklarını gevşetti ve gülmenin böyle olduğunu söyledi. Hüzünlük öfkenin ifadesi arasında çok zarif bir fark olduğunu, sohbet ederken açık sorular sorması ve açık cevaplar vermesinin sohbete devam etmek adına mühim olduğunu söyledi. Sanki her şey gözleri önünde sahnelenen bir oyundan ibaretti ve o en azından doğduğu dünyada seyirci olarak devam etmek zorundaydı, babasının verdiği talimatlarla seyirci rolünü terk ederek yeni bir role bürünmesi gerekecekti.
Annesi onu bir kere yanağından öptü, onun ilk kez ''Baba!'' dediği günü hatırladığını söyledi hâlbuki o sırf babası dediği için demişti yoksa baba ile amca, teyze ile anne, dede ile torun arasında onun için hiçbir fark yoktu. Annesinin anlattığına üzüldü çünkü babası ona öyle söylemişti.
Tatlı bir çocuktu. Yanakları bir elmanın iki yarısı gibi yüzüne yerleştirilmiş, hafif kumral saçları uzamış, bir gözü mavi diğer gözü yeşil renkte hafif tombul bir çocuktu. Bu şekilde hayatın onu kabul etmesi daha kolay hale geliyordu. Kızlar öpüyordu, büyük çocuklar onu sahipleniyordu, amcalar, halalar, dayılar onu ellerinden bırakmıyordu. Hiçbir şey yapmadığı bu dünyada bir şeylerin yapılmasıyla hayatında kıpırdanmalar oluyordu. Bir gün annesi parktan geldiğinde babasına çocuğu bir ruh doktoruna göstermesi gerektiğini söyledi. Hâlbuki babası herhangi bir sorun görmüyordu. Sadece aşırı sakin bir çocuktu o kadar. Annesi babasının tartışmayı büyütmemesi için konuşmayı sonlandırdı. Böylece sorun ortadan kalkmıştı.
Bir gün çocuğun biri mahalle takımını batırdığından dolayı ona şamar attı. Tepki vermedi. İkinci kez şamar attı yine tepki vermedi. Üçüncü kez şamar atacaktı ki hem onun bakışlarındaki donukluktan hem de sokağa yeni giren babasından korkusuna şamar atmayı bıraktı.
Ramazan'da çocuk orucu tutmaya başladı. Sahurdan öğleye kadar aç kalmakla vazifelendirilmişti. Zaten önüne yemek konmadan ve yemeğe çağrılmadan yemek yemeye pek alışkın değildi. Acıktığını hissettiğinde çoğu zaman umursamıyor neticede annesi ona bir şeyler hazırlamış oluyordu. Öğlen hem iftar hem sahur yapıp akşama yine iftar yapıyordu. Ailesinin onun günde iki oruç tuttuğundan haberi yoktu. Babasıyla her cuma günü ve ara sıra özel gün ve gecelerde imamı ziyarete gidiyorlardı. Yazları sureler ezberliyordu, sanal dünyada şiir yazma marifeti ona ezberlediği bu surelerden miras kalmıştı. Ramazan akşamları teravihten sonra babasıyla kahvehaneye gitmeye başlamıştı. Devlet dedikleri şeyin, insanlar nasıl yönetilmesi gerektiği hususunda tartışıyorlar, her biri ben olsam şöyle yapardım, ben olsam böyle yapardım diyerek ona şekil vermeye çalışıyorlardı. İleride öğreneceği demokrasi kelimesi, halkın kendi kendisini yönetmesi haline kahvehanede gelmişti ve sadece orada bu işlevini gerçekleştirmekteydi. Çayı babası iki şeker attığından dolayı iki şekerli içiyordu. Belki üç şekerli daha tatlı geliyordu ama yine de iki şekerli içiyordu. Şekeri karıştırmaya babasından görmesine rağmen yeltenmiyordu. Şekerin çayın içinde erimesini izliyor ve bu olayı görmeyi şekeri karıştırmaya yeğliyordu. Bıyıklı kadınların olduğu gazeteler etrafa saçılmıştı, önünde duruyorken gözüne çarptı. Hiç tanımadığı insanlar tıpkı televizyondaki gibi masanın üstünde duruyordu ve buradaki insanlar hep burada olmayan insanlar hakkında muhabbet ediyorlardı. Birbirleriyle bir sorunları mı varda başkaları hakkında konuşuyorlar diye düşünüyordu. Annesinin göğüslerinden daha açık duran bir kadının gazetedeki göğüsleri gazeteden fırlayacak gibiydi. Annesiyle bu kadın arasındaki fark gazetedeki kadının sanki tam soyunamamış, annesininse tam giyinmiş gibi olmasıydı.
Babası bir gün ona ne çabuk büyüdüğünü söyledi. Gözlerinden yaş damlıyordu. Ona sünnet edileceğini, böylece adam olacağını anlattı. Sünnet nedir diye hiç sormamıştı. Sünnet hakkında tabağın dibini sıyırmaktan başkasını bilmiyordu, o günden sonra çükün ucunu sıyırmanın da sünnet olduğunu öğrendi. Sünnet demek ki hep sıyırmakla ilgili bir şey diye düşündü. Hekim muayenehanede çükünü kestiğinde hiç ses çıkarmamıştı. Babası ''Oğlum canın acımıyor mu?'' diye sorduğunda ''Çükümde bir sancı var fakat zaten kesiyorsunuz, sancı da gider.'' demiş ve herkesi güldürmüştü. Niye güldüklerini anlamadı, ömrünün hiçbir yerinde, hiçbir zaman da anlayamayacak, anlamlandıramayacak ve anlamsızlığa hiçbir zaman anlam yükleyemeyecekti. Sünnet düğününde bir kız ona ''Sen sünnet mi oldun?'' diye sorduğunda hekime çükünün bir parçasını hediye ettiğini söyledi ve buna sünnet diyorlardı. Üzerindeki kıyafetle kendisini evin duvarında gördüğü pos bıyıklı, kavuklu, cüppeli üzerinde Osmanlı yazan resimlerdeki insanlara benzetiyordu. Böyle bir giysiyi bu kişiyi yâd etmek adına giydiğini düşünüyordu. Bir daha giymeyecekti ve bundan istemeyerekte olsa memnun olmuştu.
Dişleri kaşınıyor bazen de sancı yapıyordu ama umursamıyordu. Gelip geçiyordu. Zaten her şey gelip geçiyordu. Birkaç hafta üstü açık çüküne baktı. Kendisine alışmak biraz zaman alacaktı. Eline aldığında bir delikten garipçe kendisine bakan çükünün bu bakışından hiç hazzetmiyordu. Bir gece annesiyle babasının yatak odasında inlemelerini duydu. Birbirlerine işkence mi ediyorlar yoksa televizyondaki erkeklerle kadınlar gibi birbirlerine sarılıp, dudaklarını yalayıp, bel altlarını mı okşuyorlardı bilemiyordu. Herhalde her ikisiydi. Çükünün daha ne işlere kadir olduğunun farkına varmamıştı, farkına vardığındaysa hayatında pek bir değişiklik olmayacaktı.
İnsanlar kaç yaşında olduğunu soruyordu. Babası 6 diye cevaplandırmasına karşın o kendisini geçmişinden uzakta, şimdinin içinde, geleceğin seyrinde olarak düşünüyordu. Onun için yaşı, yaşanılan andan ibaretti. Gerisi sadece değişimdi. Annesi bu yaşında ona harfler öğretmeye başladı. Bu harfler cami hocasından öğrendiği harflerden daha sadeydi tıpkı sokağındaki apartmanlara benzediklerini düşünüyordu. Bu keskin çizgilerin her birinin bir şeyler ifade etmesi ve yan yana gelip kelimeler haline gelmesi ona tıpkı işaret diliyle konuşan engelli komşusunu hatırlattı. Biraz onun gibi engelli olduğunu hissetti fakat dünya harflerle de pek anlamlanmamıştı onun için. İlerde bu gibi belirlenmiş şeylerin, umumi kabul görmüş kavramların büyük bir kandırmaca tezgâhı olduğunu ve herkesinde bu suça destek verdiğini ve teşvik ettiğini düşünecekti. Gerçi şimdide öyle bir şeyler düşünüyordu ama kafasını yormaya yeltenmiyordu. Annesi ona harfleri birkaç gün içinde öğretmişti. Alnına öpücük kondurup ona bisiklet hediye etmişti. Babası ona bisiklet sürmeyi öğretirken çok eğleniyordu. O babasının mutluluğunun anlamını çözemiyordu. Altında araba varken can sıkıntısından ölen adamın gelip burada bisikletle eğlenebilmesini anlamıyordu ama babası ona aldığı bisikleti sürerken tıpkı arkadaşıymış gibi, yaşıtıymış hatta kendisiymiş gibi ona görünüyordu. Sonunda babası ve kendisi ufak bisikleti sürmeyi öğrenmişlerdi.
Annesinin ilkokul telaşı başlamıştı. O sadece annesinin telaşını izliyor ve ilkokul alışverişi için peşinden gidiyordu. Önlükten önlüğe giriyor, mavinin tüm tonlarını üzerine geçiriyor ama annesinin seçiciliğinden dolayı yirmi yedinci önlükte ancak bir okul üniforması sahibi oluyordu. Defterler, kaplamalar, kalemler, silgiler, çanta, kalemlik derken hayatı boyunca hiç görmediği bir alışveriş süratiyle karşı karşıya kalmıştı. Annesini en son eşi ona pardösü alırken bu kadar heyecanlı görmüştü. Alışveriş bittiğinde televizyonun başına geçti ve haberlere bakınmaya başladı. Cinayetler, katiller, tecavüzcüler, kazalar, siyasetçiler gösteriliyordu. O sanki çizgi film izler gibi izliyordu. Neticede yaşayan birileri oldukça ölen, öldürülen birileri olacak, iktidar arzusu, eksiklik hissi, düşünen vicdan sahibi, kendini bilen, sınırlandırabilen insanlar olmadıkça tecavüzler olacak, acelecilik ve dikkatsizlik oldukça yaşayanlar kaza yapacak, kendi kendini idare edemeyen bir toplum var oldukça siyasetçiler demokrasiyi savunmaya devam edeceklerdi. Annesi dizi üstünde uyurken o sakince dünyada olup bitenleri, her şey olup bitecekmiş gibi, olan her şeyin sanki ihtimal dâhilinde olduğunu düşünüyormuş gibi ve umarsız, ruhsuz bir kamera gibi takip ediyordu. Bundan sonra kendisine yeni bir alışkanlık edinmişti. Haberleri takip edecekti. Hiçbir tepki vermeden, sadece diğer program ve dizilere yeğlediği için ve gerçeğe daha yakın bir taklidi dünya olduğu için bunu yapacaktı. Dünya onu ürkütecek, silkecek düzeye gelmemişti belki bu kıyametle bile hâsıl olmayacaktı çünkü haberde semazen gösterilerini izlerken oradan edindiği bilgiyle evreninde bir şebiarusunun olması gerektiğini biliyordu. Her şey gayet basit ve sıradandı; ölümler, yaşamlar, katiller, hayırseverler, kazalar, eğlenceler, bebek doğumları, tecavüzler. Okula gidişinin arifesinde genel kültür seviyesini artırarak okula donanımlı gidecekti.
Annesi onu sıraya oturttu. Herkes ve annesi ağlıyordu. O sadece etrafa bakıyordu. Sümüğünü çeken hıçkırarak ağlayan arka sıradaki esmer çocuk mendilin temiz tarafını arıyordu. Hoca geldiğinde annesi ona sımsıkı sarıldığında o da aynı hareketi yaptı. Hoca herkesi yatıştırmaya çalışırken onun kulağına yanaştı ve ''Sen sınıfta mı kalmıştın?'' diye sordu. Kafasını yana doğru sallayarak cevap verdi. Hoca herkesle tanışmaya başladı. Sarışın, kısa boylu, hafifçe tombul, mavi gözlü, otuzlu yaşlarda işini seven bir hocaydı. Hıçkırıklar durulduğunda, gözyaşları silindiğinde, burunlar tamamen sümkürüldüğünde hoca öğrencileri tanımaya başladı. Sıra ona geldiğinde nedense ismini kekeleyerek söyledi. Hoca ''Ne olmak istiyorsun?'' diye sorduğunda ise ''Sadece olmak istiyorum!'' cevabını verdi. Daha ilk günden rehber denilen adamı ziyaret etmişti. Beş senelik eğitim hayatı boyunca hiçbir şey olmamıştı. Yaşamaktan ne fazlasını ne de azını yapmıştı. Bu süre boyunca eve hiç terli, yakasını çıkartmış bir şekilde gelmemişti. Annesi sınıfa nasıl bıraktıysa onu öylece almıştı. Akşamları haberleri izlemekten başka bir şey yapmıyordu. Babası ders çalışmasını söylediği zaman çalışıyordu. Bayram ziyaretleri, çocuk oruçları, cuma namazları, hafta sonu babasının marketinde durma gibi şeylerle meşgul olmuş, annesinin yanağını her sabah ıslatmasıyla, babasının her sabah harçlık vermesiyle güne başlamıştı. Zeki olduğundan dolayı kendisini arkadaş edinenlerden başka arkadaşı yoktu. Oldukça sıradan, önemsiz, öylece geçip giden, ihtimal dâhilinde bir beş yıl geçirmişti. Boyunun uzamasıyla çantanın halatı biraz daha sıkılaştırılmıştı. Beş yıl boyunca hayatında değişen tek şey olmamıştı çünkü şu an yaşadığı zaman diliminde beş yılın olduğunu ispat edecek hiçbir kanıtı yoktu. Zaten beş yılsonunda beş yıl boyunca yaşadığını iddia edecek kimse tanımıyor ve beş yıl yaşadığına inanmıyordu. Sadece o an hayatta olduğunun farkındaydı yani soluduğunun, duyumsadığının, hissetmediğinin, düşündüğünün farkındaydı. Eline hocası takdirnameli karnesini verirken ''Sen büyüyünce çok garip bir çocuk olacaksın.'' dediğinde, büyüdüğünde çocuk kalacak olmanın veyahut büyümenin onun için hiç önemi yoktu, hocanın kendisini garipsemesini hiç garipsemedi. İnsanların birbirini garipsemesi doğaldı çünkü garipsememesi de doğaldı. İnsan bir başkasına hazır olmadığı zaman garipser, hazır olduğu zaman kendisine yakın hisseder. İnsanın ancak kendisiyle karşılaştığı zaman hiçbir gariplik hissetmeyeceğini biliyordu çünkü bir başkası insana garip geliyordu. Beş seneyi de böylece bitirmiş olduğunu iddia edebileceği sahtekâr belgeyi de kurumsal dolandırıcılığın büyük bir örneği olarak edinmiş oldu. O anı seyyalden şu ana kadar geçen sürenin sadece bir andan ibaret olduğunu düşünüyor ve bu düşünceyle ortaokula geçiş yapıyordu.
Onu tanıyanlar, çevresi, üzerine yamanan kimliği, insanların ölçüp tartabildiği kadar şahsiyetiyle bir kimse olarak görünüyordu; anlamı kendinde, kimsesizliğinde arayan o, kendisine kondurulan tozların hepsini üflemek zorunda kalacak kadar durumdan rahatsız olmamıştı. Ruhuna dikilmeye çalışılan ve adına şahsiyet adı verilen deriyi yeri geldiğinde yırtacak yeri geldiğinde içindeki fırtınadan ona sığınacak ama hiçbir zaman üniformadan öteye geçmeyeceğinin farkında olarak maruz kaldığı benliğe, kimliğe, şahsiyete, hareket ve davranış kalıplarına sırtını dönecekti.
Bordo ceket, beyaz gömlek, gri pantolon, nefret ettiği ve varlık sebebini hayata konumlandıramadığı kravattan oluşan okul giysisi yeni hayatının ayrıksı üniformasıydı. Devletlerin mizah anlayışının vasatlığını üzerine geçirdiği üniformalar sayesinde ölçebiliyordu. Onun ölçü birimi gülmek değildi. Bir durum ya anlamlandıracak kadar saçmaydı ya da anlamlandıramayacak kadar katmerli saçmaydı. Önce saçmanın daha sonra düşünce ve varlığın, ardından da dil ve saçmayı yargılama yetisinin yaratıldığını düşünüyordu. Sabah vakti üzerine geçirdiği bu üniforma aynaya aksettiğinde ve aynadan da gözüne aksettiğinde kötü bir mizah anlayışının içinde harcanan benliğine ve aynaya bir özür borçlu gibiydi. Sabah okula gitmek için sokağa çıktığında üniformasının etrafa salgın hastalık gibi yayıldığını, okulun bu hastalığın kaynağı olduğunu gördü. Yine de hayatında herhangi bir değişiklik yoktu sadece mavi olan renk bordoya tayin olmuştu. Onun için giyinmekte çıplaklık kadar anlamsızdı, boğazından sarkarak namahrem bölgesini işaret eden kravatın saçmalığı umurunda değildi sadece kötü giyinmek yasa olmasaydı iyi giyinmeyi yeğlerdi. Giyim alanında kötü ve iyilik gibi ikiliğin alıştığı renkler, biçim ve tarzdan dolayı oluştuğunu anlayınca oluşturulan bu algıya mahkûm kalmamak için bu ahlaki edimi de iteledi ve takım elbisesine razı oldu. Çünkü hayatta olan dışında düşleyeceği bir hayal onu geleceğe ve bir şeyleri değiştirmeye mecbur edebilirdi. Hâlbuki değişen bir şey yoktu. Sadece renkler, biçimler, ağırlıklar dönüşüyordu. İlk dersi olan coğrafyada dünyanın döndüğüne dair ilmi palavraları dinliyordu fakat gale almıyordu. Dünya dönmüyordu hayatta yuvarlanıp gidiyordu fakat düzen takıntısı ve aynı boşluğa adım atma takıntısı olduğundan dolayı hep aynı yerde yuvarlanıp gidiyordu ama bu umurunda değildi. Doğru ile yanlış pek umurunda değildi. Ellili yaşlarda, dizine kadar lacivert etek giymiş, bej çoraplı, yumurta topuklu siyah ayakkabısıyla kalçalarından aldığı güçle yeri tartaklayan boğazından itibaren iki düğmesi açık gömlek giyen, kırışmış dudaklarına kırmızı ruj süren, gözlük çerçevesinin arkasına istiflediği mavi gözleriyle yeri göğü anlamaya çalışan, minyon tipli, ince, saçlarını arkasında topuz yapmış bu kadın onun engebeli, bozkır tenli, dünyanın döndüğünü iddia eden coğrafya öğretmeniydi. Hocalar ortaokulda dersten derse değişmeye başlıyor, matematik hocası iki artı ikinin dört olduğunu yedirmeye çalışıyor, her bilim aygıtını kullanarak örgütlenmiş saçmalığını genç beyinlere dikta etmeye çalışıyordu. Arkadaşların ve haliyle kendisinin boyu ekin gibi uzuyor, bıyıkları terliyor, kızlar kadınsılaşan vücutlarını sergilemenin ateşiyle kavruluyordu. Ergenlik dedikleri dönem kendisine sorulmadan vücudunda meydana getirilen birtakım değişiklikler dışında hiçbir değişikliğe maruz kalmamıştı. Hayata verdiği tepki etkisi kadar bile değildi. Sokakta omzuna dokunup geçen adamlar misali varlık ve ruh üflenen hali olan hayat önünden, yanından, arkasından gelip geçiyordu. Kızlar kendisiyle konuşmaya yelteniyor, olması, büyümesini istedikleri şeyin kendilerine değmeyeceğini düşündükleri kişilere daha fazla yaklaştıklarından, itimat ettiklerinden dolayı onunla muhatap oluyorlardı. O sadece dinliyor, bir şey sorulursa cevaplıyordu. Aralarında başını yana yatırıp, saçıyla oynayan, daima gülümseyen bir kız vardı fakat diğerlerinden farkı yoktu onun için. Oyunlara pek iştirak etmiyordu. Hocaların gözünde her şeyi bilen, şahsiyeti oturmuş bir intiba bırakıyor fakat o her şeyin ötesinden her şeye bakıyor dedikleri aksine her hiçliği, saçmalığı biliyordu. Erkek arkadaşlar çağırdığında oyun oynuyor, onların testosteron salgılayan muhabbetlerine tanık oluyor, babalarından ve çevrelerinden duyduklarıyla siyaset konuşan, liseli kızlardan sonra konuştukları meselelerin spor başlığı altında toplandığı basit yaratıkların içinde zamandan kendine ayrılan dilimi geçiriyordu. Eskiden misket, futbolcu kartları, tasolarla oynayan bu tayfa şimdilerde simit, halı saha maçı ve şeyiyle oynuyordu.
Babası ona cinsi dersler veriyor, annesi yine çocuk gibi onu seviyor, ''Büyümüş oğlum, büyümüş, kocaman olmuş.'' diye ebadına iltifatlarda bulunuyordu. Bu arada babası babasından kalma dükkânların sayısını arttırıyor, hem de kaldıkları apartmanın aşağısında işlettiği marketin de işini büyütüyordu. O ara sıra markette bekliyordu. Bir gün helâda pisuarı sularken etrafına öğrenciler doluştu ve sigara tüttürmeye başladılar. Aralarında bulunan sıkı dostlarının ısrarlarına dayanamayarak sigaradan bir fırt aldı sanki kırk yıllık içiciymiş gibi içine aldığı dumanı geri bıraktı. Bu günden sonra helâda saygınlığı artmıştı tabi ki bunun okul bahçesindeki, sınıftaki, sokaktaki saygınlığına da tesiri vardı. Bu tayfa hafta sonları yalnız beklediği markete gelerek sigara isteyip gidiyordu.

Annesi komşu ziyaretlerinde onu sergiliyor, uslu bir çocuk olduğundan dolayı onunla iftihar ediyordu. Sanki kendi ördüğü danteller gibi ona bakıyor, onu televizyonun üstüne değil de kendi yanına alarak sokakta yürümeyi seviyordu.


Markette olsun, evde olsun televizyondan haber izliyor, marketteki gazetelerden okuyor, kütüphanede ansiklopedi karıştırıyordu. Tenha yerlerde sigara içmeyi sonra üzerine deodorant sıkarak tekrar eve veya markete dönmeyi de ihmal etmiyordu.
Geceleyin yağmurun hafifçe yere ve tenine buse kondurduğu, ıslık söyleyerek ince ince esen havalarda yürümeyi güneşli havalarda yürümeye yeğliyor, yürüdüğü güzergâhın tenhalarında da sigara içmeyi ihmal etmiyordu.
Öyle böyle yaşadığını zanneden, öyle böyle yaşadığını zannedip ölen bu hayat türünün başlangıç ve sonunu imleyen tarihlerin arasındaki tireye de yaşam diyen insancıkların arasında vaktini geçiriyor, teninde gittikçe saldırganlaşan ve çoğalan sivilcelerin içinde anını tüketiyordu.
Ortaokul başlığı altında adlandırılmasından rahatsız olduğu üç senelik zaman zarfının son devresine gelmişti. Aslında onun geldiği, gittiği, durduğu hiçbir yer, zaman, şahıs yoktu. Hayatında ayağını bastığı, ayakkabılarının dokunduğu ve bir adım öne attığı zaman ayağının altına fırlayan, kendisini takip eden iki tane taştan başka nesne yoktu. Yürüdüğü kaldırımlarda yürünen, yüründüğü zaman var olan şimdiki zamana ait sadece bu iki taş bulunuyordu. Gerisi boşluktu. Zamandan ancak bu kadar bağımsızlaşabiliyordu fakat yaşadığı an kadar da ona esirdi. Hayat, zaman kıskacında yaşadığı anın olmasını, olmamasına yeğlediği karardan ibaretti. Mekândan kurtulmak adına çalışıp liseyi başka yerde okumalıydı. Alışkanlıkların ona bir şeyler atfetmesinden tedirginlik duyuyordu tabi daha öncesinde tekrarların ona alışkanlık atfetmesinden. Bu yüzden çalışmayı çalışmamaya yeğlemeye başladı. İkisi arasında hiçbir fark yoktu ama buradan kurtulması lazımdı.
Sınav arifesi son sorularını yanıtlarken markete o kız girdi. Elindeki gazeteyi masaya koydu ve gülerek bir sigara istedi. Sol elinde parayı taşırken sağ eliyle de saçıyla oynuyor ve yüzüne salınan bir tutam saçını tekrar inebileceği kadar yukarı kaldırıyordu. O sigarayı gazetenin üzerine koydu. Kız sol elinde duran parasını saçını tamamen sağ eliyle arkaya attıktan sonra sağ eline aldı. Onun boş eline parayı uzatırken avucunu okşayarak parayı onun avucuna bıraktı. Gülümsüyor ve gözlerinin arkasına saklanmaya çalışan şehvetiyle ona bakıyordu. O hiçbir şey hissetmedi. Sadece sıradan bir müşteriden daha garip, daha kadınsı ve yüzüne daha fazla aşina olduğu birinden parayı aldığı dışında yaşadığı hadise ona başka bir şey ifade etmiyordu. Kız ''Sınava hazır mısın? Nereye gitmek istiyorsun?'' diye sordu. O bozuk paraları kızın eline dökerken ''Hazırlandım sanırım. Ben sadece uzağa, uzaklara gitmek istiyorum.'' diye cevapladı. Kız paraları elinde şıngırdatarak onun bir şeyler demesini bekliyordu. Beklediği ilgiyi bulamayınca gözlerinin ardındaki şehvet bakışlarında gazaba dönüştü, gülümsemesi titreyerek yanaklarından damlayarak yere döküldü. Hiçbir şey demeden gazeteyi ve sigarayı aldı ve şehvetin yerini almış nefret dolu bakışlarıyla camekândan onun yüzüne bakarak marketi terk etti. O tekrar elinde duran soru bankasına döndü ve hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam etti.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə