I d I n I a V a 3IV1ho nin

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.82 Mb.
səhifə100/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   96   97   98   99   100   101   102   103   ...   140

YAHUDİ MUSİKİSİ

İstanbul Yahudilerinin musikisinden söz edilirken akla ilk gelen ezgiler İspanya'dan göç eden Sefarad Yahudilerinin İstanbul'a getirdikleri zengin kültür mirasının belki de en önemli parçası olan özgün musiki ürünleridir. Bunun dışında, Sefarad göç öncesinde İstanbul'da yaşayan Yahudi cemaatlerinden Karaylar(->) ile Avrupa kökenli Aşkenaz Yahudilerinin de musikisinden söz edilebilir.

Sefarad şarkı ve romanslarının gelişim sürecinin başlangıcı İsa'dan 20 yüzyıl öncesine dayanır. Musevi toplumunun dini nitelikli şarkı ve ilahilerinden oluşan bu musiki İspanya'ya yerleşen Musevilerin bu ülkedeki kültürle etkileşimlerinden de önemli izler taşır. İspanyolca konuşulan bütün ülkelerde vazgeçilmez bir musiki geleneği oluşturan romanslar İspanya'da uzun yıllar yaşayan Sefaradların da musikisine girmiştir. Sefarad musikisi bu bakımdan iki bölümde ele alınabilir: Dini musiki, dindışı musiki.

Dini Musiki: İstanbul'a yerleşen Yahudilerin dini musikisinin kökeni İbrani tarihinin ilk dönemlerinde tapınaklarda icra edilen musikiye dayanır. Tapınaklardaki törenlerde söylenen şarkılar teksesli, kesin ölçüleri olmayan, serbest ritimli ezgilerdi. Yahudilerin özel dini günlerde okudukları "hizum" adlı ilahiler yüzyıllardır birbirleriyle hiçbir toplumsal ilişki kurmamış cemaatlerde bugün de söyleniyor; örneğin, Roş-Aşana, Selihot, Kipur, Teşabeav adlı törenlerde söylenen bu ilahiler tamamıyla makamsal nitelikte ezgilerdir.

Dini musikide çalgı kullanılmaz. Hz Süleyman çağındaki tapmak törenlerinde "hasasra" adı verilen bir çeşit boru, "mag-refa" adlı bir çeşit org ve "zilçal" adını taşıyan, bugünkü orkestra ziline benzer vurma çalgılar kullanılırdı; bunlar dışında Yahudilerin Eski Mısır, Eski Yunan ve çeşitli Asya ülkelerininkilerle ortak çalgıları vardı. Bunlardan sadece "nevel" denen büyük bir org türü, bir çeşit gitar olan "kinnor", bir zurna türü olan "halil" ile koç boynuzundan yapılan "şofar" adlı üflemeli çalgı günümüze kadar gelebilmiştir. Bütün dünya sinagoglarında olduğu gibi İstanbul sinagoglarında da Yahudi takvimine göre

İtalyan Musevi Mezarlığı'ndan bir görünüm. Ertan Uca, 1994/ TETIVArşivi

eylül ayındaki Roş-Aşana ve Kipur adlı özel dini günlerde şofar çalınır.

İstanbul Yahudi musikisinin en önemli yönlerinden biri Tevrat'ın okunuş şekliyle ilgilidir. Tevrat'tan seçilen metinler her cumartesi günü "taamim" denen, kelimelerin üzerine konulmuş birtakım işaretlere dayanan, ilkel bir notalama yönteminin yardımıyla okunur. Bu okunuş şekli de makamsaldır. Cumartesi ayinlerinin musikisi "hazan" denilen okuyucularca söylenen, İbranice güfteli makam ezgili doğaçlamalardan oluşur. İstanbul sinagoglarında pek çok makam kullanılmışsa da, hicaz, rast, suzinak, hüzzam, hüseyni, saba, acemaşiran, nihavent gibi makamlar daha yaygındır. Hazanlar doğaçlamaları sırasında gerek Yahudilerin tarihi musiki gelenek-lerindeki "hizum"ların, gerekse İstanbul'daki klasik Türk musikisi kültürünün etkisiyle milha, arvid, avdala musav, şahrid gibi duaları ezgilendirirler. Bu duaların metni İbranicedir, ama bazı bölümleri seyrekçe de olsa Judeo-Espanyol dilinin dini törenlere özgü diliyle de okunur.

Dini musikide yakın geçmişin en tanınmış hazanları arasında 1889-1950 arasında yaşamış olan İzak Algazi(->) ile 1918'de İstanbul'da doğan İzak Maçoro başta gelir. İzak Algazi Sefarad dünyasının en önemli hazanı sayılmaktadır. "Maftirim" denilen korolarca okunmak üzere eserler besteleyen, sinagoglarda söylenen dini ezgilerden bazılarını plaklara okuyan Algazi, klasik Türk musikisinde de çeşitli formlarda eserler bestelemiş, plaklara şarkılar ve gazeller okumuştur. İstanbul Yahudi cemaatinin yetiştirdiği büyük hazanlardan biri olan Maçoro, makam musikisindeki ustalığını maftirimlerde geliştirdi. Alice Rosent-hal'den şan dersleri aldı. İstanbul'un en önemli sinagoglarında baş hazan olarak görev yaptı. Yurtdışında da zaman zaman görevlerde bulunan Maçoro'nun birçok plağı vardır. Peraşa denilen Tevrat metinlerim okurken kendine özgü tamimler kullanmasının yanısıra, makam bilgisiyle makamlar arası geçişleri de mükemmel bir biçimde uygulaması ve doğaçlama sanatındaki ustalığıyla İstanbul Yahudi musikisinin tanıdığı en büyük üstatlardan biridir.

Dini musikide maftirimler ile pereklerin önemli bir yeri vardır. Bunlar toplu halde çalgı eşliği olmadan söylenen makam ezgili, oratoryo benzeri koro eserleridir. Maftirimler cumartesi günleri akşam duasından önce koro halinde okunur. Maftirim geleneği yaklaşık 300 yıl önce Edirne'de doğmuş, sonra İstanbul'da gelişerek günümüze kadar gelmiştir. Bu musiki şeklinin doğuşu ve gelişiminde Mevlevi musikisinin etkisi olmuştur. Mevlevîlerden etkilenen maftirim metin yazarları ve bestecileri arasında İzrael Nacar (1555-1625), Şemtov Şikar (1840-1920), Simon Aftalyon (18. yy), Yomtov Hazar, Simon Aaron Yoel, İzak Algazi, Rav Haini Biceraro, Moiz Kordova (20. yy), Kemal Abiyatov, İzak Varon, Da-vid Behar ve İzak Maçoro'nun adları sayılabilir. Maftirim gibi "perek" de cumartesi akşamları, özellikle Pesah ile Şavuot bayramları arasındaki cumartesi günlerin-

YAHUDİ OKULLARI

402


403

YAHUDİLER

de okunur. Bütünüyle istanbul'a özgü bir gelenektir. Bu gelenek de klasik Türk musikisinden etkilenmiştir. Zaman zaman Müslüman Türk bestecilerinin eserlerinin de perek dizilerine uyarlandığı olmuştur. Maftirimlerde de, pereklerde de güfteler İbranicedir; her iki musiki şekli de koro üyelerinden birinin solo doğaçlaması (taksim) ile başlar, sonra öteki koro üyelerinin katılmasıyla aynı makamdan birbirine bağlı bir eserler dizisi okunur. En sonda gene bir solo doğaçlama yer alır. Makamsal nitelikteki İstanbul Yahudi dini musikisinin geleneklere bağlı son temsilcisi David Behar 15 kişiden oluşan korosunun yönetimini son birkaç yılda David Sevi'ye bırakmıştır.

Dindışı Musiki: Yahudi-lspanyolcası bu ezgiler İspanya'dan getirilen romans ve şarkılardan oluşur. Romanslar ispanyolca konuşulan bütün ülkelerde söylenmiştir. Musevilerin geleneksel musikisi ile İspanyol romanslarının ilginç bir bileşimi Türkiye Yahudileri istanbul'a gelmeden oluşmuştu. İspanyol romansları ile Sefarad romansları arasında çok belirgin benzerlikler vardır, ancak, "kantikaz" denilen şarkılarda daha çok İstanbul, Trakya, İzmir yörelerinin Akdeniz, Bizans ve Osmanlı etkileri hâkimdir. Gerek halk şarkıları, gerekse romanslar bugüne kadar birçok etno-müzikoloğun ve araştırmacının inceleme alanına girmiştir; sözlü bir gelenek içinde kuşaktan kuşağa aktarılan bu ezgiler araştırmacıların derleme çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmaktadır. Şimdiye kadar 3.000'i aşkın romans ve şarkı derlenmiştir. Sefarad musikisi makam temeline dayandığı halde, etnomüzikologlar derlemelerini Batı müziğinin eşit aralıklı dizisine göre yazmışlar, bu da Batılı yorumcuların ezgileri otantik biçimleri dışında seslendirmelerine yol açmıştır.

Sinagoglardaki düğünlerde gelin ile damadın karşılanışı ve tören sırasında koro tarafından okunan özel şarkılar 19. yy'a kadar hep makam temeline göre bestelenmiş, "pizmonim"lerden oluşan şarkılardı. Nitekim bu musikinin îzak Algazi, Leon Algazi, Hayim Yapacı Efendi gibi ustaların doldurdukları taş plaklarla günümüze ulaşan en canlı yorum örnekleri söz konusu ezgilerin otantik biçiminin makam temelli olduğunu gösteriyor. Ancak, 19. yy'da yaygınlaşan Alliance Israelite okulla-nnda(-0 uygulanan Fransızca öğretimin etkisiyle geleneksel kültürden kopulma-sı, bu süreç içinde Fransız kültürüne bağlanmanın sınıfsal bir ayrıcalık haline gelmesi Sefarad musikisinin de makam temelinden uzaklaşması sonucunu doğurdu. Geleneksel ezgi yapısı Aşkenaz sinagogunun da etkisiyle yerini eşit aralıklı düzendeki Batı tarzına bıraktı. 1950'den sonra düğünlerde İstanbullu Aşkenaz besteci Şapoş Nik'in eserleri klavyeli çalgılar eşliğinde söylenmeye başladı; bu arada piyano, armonium ve öteki klavyeli çalgılar da Yahudi musikisine girdi. Günümüzde de Neve Şalom Sinagoğu'ndaki(~>) düğünlerde bu bestecinin şarkıları yaygın bir biçimde icra edilmektedir.

Halk ezgileri genellikle kadınlarca kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Bu geleneksel ezgiler konuları bakımından çeşitlilik gösterir. Büyük çoğunluğu aşk ve serenat şarkıları olmakla birlikte, düğün, doğum, lohusalık konulu şarkılar, hamamda söylenen şarkılar, işçi, askerlik, bayram, çocuk şarkıları, ninniler, efsaneler, göç konulu şarkılar da halk musikisinde önemli bir yer tutarlar. İstanbul'da derlenen şarkılarda, geçmişte Yahudi cemaatinin yaşadığı Ciba-li, Balat, Hasköy, Galata gibi semtlerin adları sıkça geçer; İstanbul folklorunun bir yönünü yansıtan bu şarkılar o dönemin hayatıyla ilgili ilginç ipuçları verir.

Günümüze ulaşan şarkı ve romansların güfte şairlerinin ancak çok az bir bölümü biliniyor, ezgiler ise bütünüyle anonimdir. Çeşitli yazma kaynaklarda ezgileri henüz keşfedilmemiş olan yüzlerce şarkının güfteleri vardır.

Halk ezgileri genellikle sadece tef ile bendir eşliğinde, bazen de ud, lavta, tan-bur, mandola, mandolin, kanun, gitar gibi çalgılar eşliğinde söylenir. Ezgilerin büyük çoğunluğunda birleşik ritimler kullanılmıştır. Günümüzde halk musikisi canlı bir gelenek olmaktan çıkmış, sadece meslekten musikicilerce, epeyce sınırlı bir çevrede icra edilen bir musiki türü haline gelmiştir.



Halk musikisini repertuvarına alıp yorumlayan başlıca şarkıcı ve topluluklar şunlardır: Yeşua Aroyo yönetimindeki İstanbul Oda Korosu, Morreno Barokas, Ja-net ve Jak Esim Ensemble, İzi Morhaim, Eser-Engin Noyan, Erensiya Sefaradi, Los Paşaros Sefaradis, Leman Sam, Selim Sam. Bugüne kadar bu topluluklardan Janet-Jak Esim Ensemble l CD ile 4 kaset, Los Paşaros Sefaradis 4 kaset, Erensiya Sefaradi de l kaset yayımlamışlardır. Doğrudan doğruya Yahudi musikisi icracısı olmadıkları halde bu musikinin örneklerine çalıştıkları lokallerde yer veren sanatçıların da bulunduğu gözlenmektedir. Yeşua Aroyo yönetimindeki İstanbul Oda Korosu zaman zaman şeflerinin Batı tekniğiyle çok seslendirdiği Sefarad korallerini de repertuvarına alarak yorumlamaktadır. J.-J. Esim Ensemble ise bu musikiyi yorumlarken otantik asıl temayı, özellikle de makam-sal yapıyı Batılı anlamda çokseslilikle bağdaştırmaya çalışmaktadır. Nezih Yeşilnil (kontrbas), Murat Özbey (vurma çalgılar), Jak Esim (gitar ve ses), Janet Esim (ses), Erkan Uğur (perdesiz gitar, ud), Bülent Or-taçgil'den kurulu topluluk genellikle yurtdışında konserler vermiş, uluslararası şenliklere katılmış ve çıkardıkları CD 1992'de Almanya'da musiki eleştirmenleri ödülünü kazanmıştır. Sahneledikleri Kula 930 adlı Yahudi îspanyolcası musikili oyundan sonra bir araya gelerî loş Paşaros Sefaradis de yurt içinde ve dışında pek çok konser vermiştir. Yavuz Hobeş (kanun), Selim Hobeş (gitar), Karen Gerson (ses) ve İzzet Bana'dan (ses) kurulu topluluk bu musikinin otantik özellikleriyle yorumlanması gerektiği anlayışını benimsemiştir.

Bibi. A. Danon, Romances Judeo-Espagnoles Chcmtees en Turquie, Edirne, 1896; A. S. Roza-

nes, Türkiye ve Levant Yahudilerinin Tarihi, (Ibranice), I-VI, Sofya, 1936-1938; R. M. Pi-dal, CancioneroJudeo-Espanol, Madrid, 1945; A. Galanti, Türkler ve Yahudiler, İst., 1947; ay, Türk Harsı ve Türk Yahudisi, ist., 1953; M. Attias, Romancero Sefaradi, 1956, Kudüs; I. Levy, Chantsjudeo Espagnols, Londra, 1970; M. Attias, CancioneroJudeo-Espanol, Kudüs, 1972; Encyclopaedia Judaica, II, sütun 311, Kudüs, 1972; E. Seroussi, Mizimrat Qedem-The Life and Music of R. Isaac Algazi from Turkey, Kudüs, 1989; ay, "The Turkish Makam in the Musical Culture of the Ottoman Jews: Sources and Examples", Israel Studies inMu-sicology, V, 1990; B. Aksoy, "Unutulmuş Bir Musiki Üstadı: Haham İzak Algazi Efendi", Ar-gos, 37 (Eylül 1991); I. B. Josaphat, Sefarad, Köln, 1992; M. Shaul, Akı Yerushalayim, Kudüs, 1980-1993.

JAK ESİM


YAHUDİ OKULLARI

Öğretim, Yahudi topluluklarını Babil esaretinden beri bir araya getiren en önemli unsur olmuştur. İstanbul'daki Talmud Tora (Tora'mn Tetkiki) olarak adlandırılan ve genellikle her sinagogun yanında yer alan bu okullar 6 ile 12 yaşlan arasındaki cemaat çocuklarına dini eğitim veren ve onların Tevrat'ı öğrenmelerini sağlayan dini eğitim kurumlarıydı. Dini bayramların anlatıldığı, İbrani harfleriyle duaların öğretildiği, ayrıca Yahudi îspanyolcası tercümelerin yapıldığı bu okullarda öğretimi sağlayan hahamlar bilgileri dahilinde talebelere basit aritmetik de öğretirlerdi.

Bu okulları tamamlayanların büyük çoğunluğu ailelerine maddi katkıda bulunmak için çalışma hayatına atılırken küçük bir azınlığı da Yeşiva diye adlandırılan ve bir öncekine göre daha gelişmiş ve daha ileri dini bir eğitim veren kurumlara devam ederlerdi. Yeşivalar genelde sinagoglara bağlıydı. Ama bazıları da özel kuruluşlar tarafından idare edilmekteydi.

Dini okulların dışında herhangi bir laik eğitim kurumuna sahip olmayan İstanbul Yahudileri 1850'li yıllara gelindiğinde genelde evrensel kültürden çok uzak, basit mesleklerde çalışabilen, çoğunluğu zanaatkar, küçük esnaf, işçi, hamal gibi mesleklere sahip fertlerden oluşuyordu.

1854'te Viyana'daki Rostschild'lerin desteğiyle Hasköy-Piripaşa'da kurulan ve Eskuola (Okul) adı verilen ilk laik okula dönemin Yahudi din adamları aşırı tepki göstermişlerdir. Okul eğitim faaliyetini saraya yakınlığı olan banker Avram Kamon-do'nun(-») baskılarıyla sürdürebilmiştir. Dinin elden gideceğine inanan hahamların aşırı tepkileri sonucu Hasköy halkının kısa zamanda bölünmesine bile neden olan bu ilk laik okul, tüm itirazlara rağmen cemaatteki laik idarenin garan-tileriyle eğitimini sürdürebilmiştir. Okula karşı olanların başında yer alan Haham Akriş'in Yahudiliğe ve Yahudi çocuklarına zarar veriyor gerekçesiyle Kamon-do'yu aforoz (cemaat dışı kılmak) etmesi de aynı döneme rastlar.

Osmanlı Yahudilerinin çağdaşlaşması ve evrensel kültürü almaları, merkezi Fransa'da bulunan Alliance Israelite Üniverselle kuruluşunun, ilki 1875'te Hasköy'de ol-

mak üzete tüm Osmanlı topraklan üzerinde okullar kurmasıyla gerçekleşir (bak. Alliance Israelite okulları).

O dönemde de din adamlarından tepki gören Alliance Israelite okulları, dini okulları destekleyerek ve onların maddi ihtiyaçlarını karşılayarak rahat bir çalışma ortamı oluşturmuştur. Ağırlıklı olarak Fransızca eğitim veren bu okullar Türk Yahudilerinin uzun süre bu lisanı benimsemelerini sağlamıştır. Bu nedenle istanbul Yahudilerinin büyük çoğunluğu Fransızcayı konuşmaktadır.

19. yy'ın son yıllarında Osmanlı topraklarında 600.000 kadar Yahudi yaşamaktaydı. Çoğunluğu iyi eğitim görmemiş din adamları tarafından idare edilen Yahudi cemaatleri kötü ve çağdaş olmayan yönetim yüzünden kötü bir dönem geçirmekteydi. Zamanın İstanbul Yahudi basınının da baskılarıyla 1898'de modern dini bir okula dönüştürülen dini ilkokul kısa bir süre sonra olanaksızlıklar nedeniyle kapanmıştır.

Osmanlı hükümeti 1903'te hahambaşı-na Alliance Israelite okullarından bağımsız olarak Hasköy'de bir ruhani mektep açma izni verir. Haim Nahum, Abraham Danon, Moiz Fresko gibi dönemin bilgili din adamı ve eğitmenlerinin görev aldıkları bu okul 19601ı yıllara kadar Hasköy'de Ruhani Lisesi olarak faaliyet göstermiştir. Türk Yahudi cemaatlerini çağdaş düzeyde bilgilendirenler genelde seminer diye de adlandırılan bu okul mezunları olmuştur.

I. Dünya Savaşı'nm başlangıcına kadar İstanbul Yahudi cemaati çocuklarını ilkokul seviyesindeki Alliance Israelite okullarında okutuyordu. Buradan mezun olanlar genelde Fransızca eğitim veren misyoner okullarında eğitimlerini sürdürüyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşta Almanların yanında yer almasıyla İstanbul'daki bu tür okullar kapatıldı. Toplumun eğitim sorununu giderebilmek için o dönem İstanbul'da faaliyet gösteren Be-ne-Berit kuruluşu 1915'te bir lise açtı. Dönemin en iyi okulu kabul edilen Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) benzer bir programda eğitim veren, halk arasında "Bene-Berit Lisesi" olarak da anılan bu okul kısa zamanda İstanbul'un en başarılı liselerinden biri olmuştur. Cumhuri-yet'in kuruluşuna kadar Fransızca eğitim veren bu lise 1923 sonrasında kademeli olarak Türkçe eğitim vermiştir.

Kuruluşunda büyük emeği geçen ve daha sonra okula müdür olan David Mar-kus(->) ve Jozef Niyego'nun okula yön verenler olduğu bilinmektedir. Herhangi bir kısıtlama bulunmadığından okul uzun yıllar Müslüman, Ermeni ve Rum talebe de kabul etmiştir.

1994'e kadar Şişhane'de Mektep Soka-ğı'nda faaliyet gösteren ve sonra aldığı isimle Beyoğlu Özel Musevi Lisesi olarak bilinen lise 1994-1995 öğretim yılında yeni açılan Ulus Özel Musevi Lisesi'ne devredilmiştir.

Başta İstanbul olmak üzere tüm Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren Alliance Israelite okullarıysa zamanla ilkokul-

lara dönüştü. Bunlar arasında Şişhane bölgesinde faaliyet gösteren I. Karma İlkokulu 1994'te Ulus Özel Musevi Lisesi'ne dev-redilinceye kadar eğitimini sürdürmüştür.

Yine Şişhane'de faaliyet gösteren II. Karma ile Ortaköy'de faaliyet gösteren ilkokullar eski Alliance Israelite okullarından dönüştürülen diğer ilkokullar gibi gerek nüfusun azalmasından, gerek Yahudilerin çocuklarını devlet veya özel ilkokullara göndermeyi tercih etmelerinden dolayı kapanmıştır.

1994-1995'te Ulus semtinde faaliyet göstermeye başlayan Ulus Özel Musevi Lisesi günümüzde Türk Musevi toplumuna çağdaş şartlarda, modern bir eğitim sunmaktadır. I. Karma İlkokulu ve Beyoğlu Özel Musevi Lisesi'nin bir devamını oluşturan okul İngilizce eğitim veren kolej konumundadır.

SİLVYO OVADYA



YAHUDİLER

Anadolu Yarımadası'nda Yahudilerin ne zamandan beri yaşadıklarına dair kesin bir bilgi yoksa da Filistin'deki bir kısım halkın muhtelif sebeplerle, daha İkinci Tapı-nak'ın MS 70'te Romalılar tarafından yıkılmasından önce Anadolu'ya ve Balkanlar'a göç ederek Roma İmparatorluğu'nun büyük kentlerine yerleşmeye başladığı bilinmektedir. Nitekim, özellikle Ege Bölge-si'ndeki kazılarda, yörede MÖ 4. yy'da yaşamış Yahudilere dair bilgi ve belgelere rastlanmıştır. MS 1. yy'da Anadolu'nun hemen hemen her şehrinde Yahudilere rastlandığı seyyahların anlatılarından anlaşılmaktadır.



Bizans Dönemi

I. Constantinus (lıd 324-337) ile başlayıp 1453'te II. Mehmed'in (Fatih) (hd 1451-1481) fethi ile noktalanan yaklaşık 11 yüzyıllık uzun dönemde Bizans'ta yaşayan Yahudiler çok değişken koşullar ile karşılaştılar, ancak genellikle karanlık ve acı günler geçirdiler.



Yönetimin Yahudilere karşı tutumu birbirlerini takip eden iki imparator döneminde birbirine tamamen zıt olabildiği gibi bu tezat çok kez aynı hükümdarın saltanatının ilk ve son devreleri arasında dahi gözlenebiliyordu. Zaman zaman, geçici veya gerekli bazı faktörlerin etkisi ile yaşadıkları nispeten huzurlu günler birer istisna olmaktan ileri gidememiştir.

II. Teodosios döneminde (408-450) şehir içinde oturmaları yasaklanan Yahudiler, kent dışında, Halic'in kuzey kıyısındaki bir bölgeye (yaklaşık olarak bugünkü Galata dolayları) yerleştirildiler.

532'de I. İustinianos zamanında vuku bulan bir ayaklanma sonunda kül olan Ayasofya'nın tekrar inşası dolayısıyla 27 Aralık 537 günü yapılan görkemli merasimde İustinianos sevinçten kendinden geçmiş bir halde bir taraftan yüksek sesle şarkı söyleyerek Tanrı'ya şükrederken, diğer taraftan da "Salamon! Seni yendim" diye haykırıyor, Hz Süleyman'ın yıkılan mabedinden daha görkemli bir yapı inşa ettirdiğini ima ediyordu.

Koyu bir Ortodoks olan I. Romanos döneminde (920-944) konan sıkı kısıtlamalar yüzünden kitle halinde kaçma zorunlu-ğunda kalan Yahudilerin bir kısmı 944'te Hazarlar'a sığındı.

I. Manuel'in (hd 1143-1180) hekimi Mısırlı Salamon saraydaki nüfuzunu kullanarak Yahudilerin hayat koşullarını yumuşatmaya gayret etti. 1170'te Konstantino-polis'i ziyaret eden ünlü gezgin Tudelalı Bünyamin(-+) Yahudilerin "şehrin dışında Halic'in kuzeyinde, Pera denilen bir semtte oturduklarını, yaklaşık 2.000 rabinik (geleneksel) Yahudi ile yaklaşık 500 Karay bulunduğunu, kralın doktoru Mısırlı Sala-mon'dan başka hiçbir Yahudinin ata binme izni olmayıp şiddetli baskı altında inlediklerini" anlatır.

İtalyan kontu Boniface kumandasındaki IV. Haçlı Ordusu Bizans önlerine gelince geceyi Galata Kulesi civarında Yahudi mahallesinde geçirdi. Haçlılar daha sonra şehirde çıkan bir ayaklanmayı bahane ederek Bizans'a girdiler ve 1204'te bir Latin imparatorluğu kurdular. Bu arada Yahudilerle çıkan bir tartışma sonucu Bahçe-kapı Sinagogu önlerinde başlayan yangın Ayasofya'ya kadar olan bütün bölgeyi yakarken Haçlılar Yahudilerin oturduğu semtleri yıkıp halkını kılıçtan geçirdiler.

1261'de Haçlılar kovulup Bizans yönetiminin tekrar kurulmasından sonra ise VI-II. Mihael Yahudi liderlerini çağırtarak hukuki durumlarını düzelteceğini vaat etti ve dinlerim serbestçe uygulamalarına izin verdi.

1420'de, yan yana dizili gemilerden ibaret bir köprü üstünde Boğaz'ı geçen I. Mehmed'i (Çelebi) İmparator II. Manuel adına selamlamak için gönderilen heyet üyeleri arasında Isak Hazan adında bir Yahudi de bulunuyordu.

Ve nihayet 29 Mayıs 1453'te II. Meh-med (Fatih) önderliğindeki Osmanlı ordusu İstanbul'u fethederek yeni bir çağ açtı.

Osmanlı Dönemi

Fatih o tarihlerde Halic'in her iki yakasında da ikamet eden Yahudilere hiç dokunmadığı gibi, ticari ve teknik yeteneklerini takdir ettiği ve sadakatlerinden emin olup güvenebileceği Yahudi nüfus sayısını artırmak için fetihten 3 gün sonra Anadolu Yahudi cemaatlerine bir mektup yollayarak onları İstanbul'a davet etti. İlk yıldan itibaren binlerce Yahudi ailesi yeni başkent İstanbul'a gelerek yerleşti. Mora'mn fethinden sonra oradan gelenler de bunlara katıldı. Evliya Çelebi Seyahatname 'sinde eski başkent Edirne'den gelenlerin "el-Ma-halletü'l-Yahudiyani'l-Edirneviyan" adı verilen semte yerleştiklerini anlatır. Fatih bir fermanla Yahudilere din ve vicdan özgürlüklerim vaat ile mevcut sinagogların tamir edilebileceğini, yeni ibadethaneler inşa etmek yasak olmakla beraber, evlerin sinagoga dönüştürülebileceğini ilan etti. Gerek Fatih, gerek ondan sonra gelen padişahların konu ile ilgili tüm iradelerinde fetih sırasında Yahudilere verilmiş olan bu söz tekrarlandı. Fatih diğer taraftan hahambaşı olarak kabul ettiği ve çok sevdiği Bizans'ın

YAHUDİLER

404


405

YAHUDİLER

O R T A K O Y

D E

YAHUDİLER

Cumartesiler, Yahudilerin tatil günüydü. Çalışmazlar, köyde kalırlardı. Çarşıdaki sinagogların önünde toplanırlardı. Hayret edilecek o değildi; o güne mahsus, acayip ve değişik kıyafetleriydi. Yeleklerini, başlarındaki fesi, ayaklarındaki ayakkabıyı çıkartırlardı. Entari giyerlerdi. Araplarınki gibi. Şu halde bu, onların milli giysileriydi. Tuhaf çediklerle ve başlarında takke ile gezerlerdi. Bir çöl halkı, Musa, Abraham'ın (Hz ibrahim) günündeki Sina çöllerinin Yahudileri oluverirlerdi. Entarileri kına rengi veya saf beyazdı. Kendi vücutlarına uygun biçilmiş dikilmiş değildi. Eskiden kalma, yıpranmış; kına rengi solmuş, beyazın beyazlığı gitmiş. Lime lime... Bazılarınınki uzun gelirdi boylarına, çoğununki de kısa. Bunların, çilli Yahudi derileri görünürdü. Bir şey mi olcaktı?.. Onu mu bekliyorlardı?.. Bir şey mi yapacaklardı?.. Hayır kesinlikle. Sadece cumartesiyi geçirmekteydiler. İlk kez gören biri, yabancı bir kavim, göçebe çapulcular, Ortaköy meydanını zaptetmiş sanırdı. Orada saatlerce dururlardı.

O tarihlerde tramvay hattı Rumların kilisesinin önüne kadar gelir ve sona ererdi. Tramvayları da atlar çekiyordu. Sürücü, atları mütemadiyen durdurmaya çalışırdı. Çünkü, Yahudilerin hiçbiri geri çekilmez, karşı koyarlardı hatta. Dinsel bir zorunluluğu, görevi yerine getiriyormuş gibi. Borazancı sürücünün yanında otururdu. Uyarmak için sürekli "da-da... du-duu" çalardı, hattın boşaltılıp yolun açılması için.

Cumartesi günleri öğleyin okul tatil olurdu. Babam, Mardiros dedem, hafta başı olması nedeniyle bir iki saat, ekmek paralarını tahsil için kalırlardı. Atları, fırına ben götürürdüm. Hayvanları birbirine bağlar, Rumların kilisesinden, çarşıdan doğruca geçip vadiden dönüp arka sokaktan, Tillo'nun fırının önünden gitmem daha iyi olurdu. Çünkü açıktı, tıkanıklık yoktu. Fakat orada da Yahudiler, Si-vastapol sokağının girişini tutmuş olurlardı. "Destur, yol verin!" diye bağırırdım. Tramvayı takmayanlar beni mi dinleyecekler? Yahudilerin sessiz bir direnişleri vardı veya ben öyle sanıyordum. Her gün kibrit, sigara kâğıdı satarken yolumun üstünde gördüğüm sekiz on yaşındakiler bile bugün, entarilerini giymiş, çıplak ayakları ile benim geçişime engel olmaktaydılar. "Uğutum pero, ujutum lasta-ro... ujutum kavaro... londolar... rantolar..." sözlerini duyardım. Ne demekti bunlar? Şimdiye kadar da bilmem. Kendilerinden duyardım. "Ne oldunuz? Ne oluyor?" diye sorarlardı yaşlıları, Yahudi şivesiyle. Sanki olanı görmüyorlardı. "Ne olacak? Yol verin de geçeyim," derdim.



H. Mmtzuri, istanbul Anılan (1897-1940), ist., 1994, s. 60-61

son hahambaşısı Moşe Ben Eliya Kapsa-li'yi(~0 divanına dahil etti.

ispanya Kraliçesi Kastilyalı îsabella ile Kral Aragonlu Ferdinand'ın imzaladıkları 31 Mart 1492 tarihli kovma fermanını takiben, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için Hıristiyanlığı kabul etmediklerinden ülkeyi terke zorlanan İspanya Yahudi-lerine (Sefaradlar) kucak açan ve tüm eyalet yöneticilerine hitaben yayımladığı emirle "ispanya Yahudilerini geri çevirmek şöyle dursun tam bir içtenlikle karşılanmalarını, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların veya en ufak bir zarara sebebiyet vereceklerin ölümle cezalandırılacaklarını" buyuran II. Bayezid (hd 1481-1512) ülkesine davet ettiği bu göçmenleri ilk olarak İstanbul, Edirne ve Selanik'e yerleştirdi.

Sanat ve ticaretten anlayan, hekimlik, matbaacılık, ateşli silah üretimi, tekstil boyama ve dokuma, dericilik, bakırcılık gibi alanlarda uzman ispanyol Yahudileri, deneyimlerini yeni vatanlarının hizmetine sundular. Bu yeteneklerinin bilincinde olan II. Bayezid bu göçmenleri ülkesine kabul ve buyur ederken "Bu Krala (Fer-dinand) nasıl akıllı ve uslu Fernando di-yebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştı-rıyor ve benimkini zenginleştiriyor" demekten kendim alamıyordu.

Gerek İstanbul'da, gerek diğer şehirlerde göçmenler terk ettikleri bölgelere göre gruplaştılar, anıldılar, o isimlerde sinagoglar kurdular ve hattâ soyadlarını bu isimlerden seçtiler. Kordova, Toledo, Sevil-ya, Navaro, Mayorkas, Kordovero, Geron, Karmona, Leon, Kortez, Medina, Segira, Sorya, Taragano, Benaroya vb sadece birkaç örnektir.

Yerli Yahudiler yeni gelen göçmen kardeşlerine büyük yardımlarda bulundular. Hahambaşı Kapsali zenginlerin Pidyon Se-vayim (göçmen satın alma tazminatı) ödeyerek yenilere yardım etmelerini emretti. Göçmenler bir taraftan yerel halkın hoşgörüsü, diğer taraftan dindaşlarının maddi ve manevi desteği ile kısa zamanda yeni çevrelerine uyum gösterdiler ve gelişmeye başladılar. Zanaat sahipleri bu bilgilerini



20. yy'm başından bir fotoğrafta istanbul Yahudileri. Ara Güler

uygulamaya koyarken İspanya'da daha önce devlet hizmetlerinde bulunmuş olanlar da saraya alınarak özellikle dışişleri ve maliye alanlarında önemli görevler yüklendiler ve söz sahibi oldular.



Osmanlı İmparatoıluğu'nun en parlak dönemini yaşadığı 16. yy. Yahudilerin de altın dönemi oldu. L Selim'in (Yavuz) (hd 1512-1520) Yahudilere duyduğu güven sonucu para basımı, sarraflık, ezcümle önemli mali işler hemen hemen tamamen kendilerine bırakıldı. Evliya Çelebi Seyahatname'de Defterdar Abdüsselam Efendi'nin, daha sonra Müslüman olmuş bir Yahudi olduğunu yazmaktadır.

İspanya ve Portekiz'den gelenler ile sayıları çok artan İstanbul Yahudi cemaati, mevcut örgütlenmesi artık günün ihtiyaçlarına yetmeyince, kendini yeniden organize etmeye başladı. Bu arada devletle yoğunlaşan temasları yürütebilmek için, bir



Zülfaris Sinagogu önünde gelin ve damat, 1924. Nainı Gülejyüz arşivi

nevi cemaat temsilciliği durumunda olan kâhyalık müessesesi kuruldu. İlk kâhya olarak, deneyimli bir kişi olan ve Türkçe-yi gayet güzel konuşan Haham Saltiel atandı.

I. Süleyman'ın (Kanuni) (hd 1520-1566) Budin'i fethinden sonra birçok Macar Yahudisi Balkan şehirlerine ve İstanbul'a göç ettiler.

Kanuni'nin Frenk Bey oğlu sıfatı ile çağırdığı!!. Selim'in (hd 1566-1574) "Nax-os Adası ve Kiklad Takımadaları dükü" unvanını tevcih ettiği Jozef Nasi(->) Yahudiler arasında La Sinyora diye anılan teyzesi ve kayınvalidesi Dona Grasya Nasi, Sokollu Mehmed Paşa'nın can dostu ve 1571'de İnebahtı Savaşı sonrası Osman-lı-Venedik müzakerelerini yürütmekle görevlendirilen Salamon ben Natan Eske-nazi, III. Murad (hd 1574-1595) tarafından Midilli dükü unvanı verilen ve Os-manlı-İngiltere diplomatik ilişkilerinin mimarı Salamon Aben Yaeş 16. yy'm belirgin Yahudi simalarıdır.

16. yy'dâ altın dönemini yaşamış olan Yahudilerin kültürel ve ekonomik çökü şü 17. yy'da başladı. 15. ve 16. yy'lardaki yoğun göçlerden sonra bu kaynak azalın- ca geçmiş yüzyıllarda gerek tberik Yarıma- dası'ndan, gerek Avrupa'nın diğer ülkele rinden devamlı gelen göçmenler tarafın dan getirilen yeni buluşlar, fikirler ve gö rüşlerden mahrum kalan Osmanlı Yahu dilerinin Avrupa ile temasları azaldı, yeni gelişmelerden haberdar olmamaya başla dılar. 17. yy Osmanlı Yahudi yaşamında önemli bir olay da Sabetay Sevi'nin önce kendini "mesih" ilan ederek sonra da Müs lümanlığı kabul ederek yarattığı bölünme oldu.

17. yy'da bazı Yahudilerin özellikle dip lomatik misyonlarla görevlendirildikleri görülür. I. Ahmed döneminde I6l4'te dip lomatik yetenekleri ile temayüz eden ve is panya ile mütareke akdi için divan tara fından özel temsilci sıfatıyla ispanya'ya gönderilen Gabriel Buenaventura, II. Mus tafa döneminde (1695-1703) Kara Musta fa Paşa'nın özel hekimliğini yapan ve 1699 Karlofça Antlaşması görüşmelerine katı lan Israel Konegliano (Konian), Ruslara karşı bir ittifak önermek üzere istanbul'a bir elçisini yollayan isveç Kralı XI. Kari ile konuyu müzakere etmek üzere Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa tarafından görev lendirilen ve Aslan Ağa olarak bilinen Mo- iz ben Yuda Beberi bunlardan birkaçıdır.

18. yy'm başında Osmanlı Yahudileri, sahte mesih Sabetay Sevi'nin yarattığı he yecan ve sarhoşluğun sonrasında onun aniden çekilmesinin meydana getirdiği şo ku henüz atlatamamış, ardında bıraktığı bölünmeler ve umutsuzluk kaosu içinde hayal kırıklığına uğramış bir durumda var lıklarını korumak kaygısıyla kendi içleri ne kapandılar. Sosyal açıdan tam bir çöküş içinde bulunan Yahudiler kültür alanında bir kriz geçirmekteydiler. Günlük dinsel gereksinmeleri yerine getirecek kadar da hi Ibranice bilgisinden yoksun olan ve bu yüzden din kitaplarını dahi okuyamayan halk yavaş yavaş dini akidelerinden de

uzaklaşmaktaydı. Ibranice yerini günlük konuşma dili Yahudi İspanyolcasına terk etti. Ancak Yahudi toplumu bu dilde bile ne bir eğitim sistemine ne de edebiyatı geliştirecek bir genel ortama sahip oldu. 1714'te Kudüs'ten İstanbul'a gelen ve Yahudileri tekrar atalarının akide ve geleneklerine döndürebilmek için din kurallarının halkın anlayabileceği basit bir dille anlatılması lüzumuna inanan Yaakob ben Meir Kuli 1730'da "yabancı dil konuşan kavim" anlamına gelen Me-am Lo'ez'i yazıp yayımlamaya başladı. Doğu Sefaradlarının ansiklopedisi, "Ibranice anlamayanların kitabı" olarak da.anılan Me-am Lo'ez'in yazımı muhtelif kimseler tarafından 20. yy'm başına kadar sürdürüldü ve peyderpey yayımlandı. Me-am Lo 'ez uzun yıllar yüzlerce Sefarad ailesinin tek okuma kaynağı oldu.

Osmanlı İmparatoıluğu'nun son 130 yılında olan olaylar ve sarsıntılar, ıslahat girişimleri, fikir alanındaki gelişmeler vb Türk Yahudilerini de yakından etkiledi. Türk Yahudileri bu dönemde, 18. yy'm durgunluğu ve pasifliğinden silkinerek vatanlarının hayatına aktif bir şekilde katıldılar.

III. Selim 1799'da İstanbul Yahudi cemaatine müracaatla, Yahudi gençlerin bahriyeli olarak görev yapmak üzere Osmanlı donanmasına katılmalarını istedi. Böylece Yahudiler ilk kez Osmanlı ordusunda yer aldılar. Bahriyeliler 3 yıl sonra 1801' de terhis edildiler. Daha sonra 21 Şaban 1219/14 Kasım 1805, 3 Zilhicce 12227 22 Ocak 1809 ve 16 Zilkade 1223/24 Aralık 1809 tarihli fermanlarla Yahudiler orduya bahriyeli sağlamaktan muaf tutuldu.

Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla Yahudiler için yeni bir dönem başladı. Özellikle son yıllarda tamamen yozlaşmış olan yeniçeriler en ufak bir bahane ile Yahudi mahallelerini yağma ederler, haksız menfaatler sağlarlardı. Buralarda çıkan birçok yangının müsebbibi yeniçerilerdi. Halk ister istemez onlarla iyi geçinir görünmeye, yakınlık ve arkadaşlık kurmaya mecburdu. Yeniçeri Ocağı'nm kaldırılması Yahudiler için de bir kurtuluş oldu. Bu yüzyılda, Yahudiler hakkında görüşleri ve iyi niyetleri belli bir hükümdar olan II. Mah-mud döneminde (1808rl839), 3 Yahudi maliyecinin, Yesaya Aciman, Ezekiel Ga-bay ve Behor Karmona'nın peş peşe idamı dikkat çekicidir. Her üçünün de Yeniçeri Ocağı sarrafbaşıları oldukları ve 1826'da idam edildikleri düşünülürse, açık fikirli bu padişahın idam kararlarının Yeniçeri Ocağı'nm lağvı ile doğrudan doğruya ilişkili olduğu varsayılabilir.

Abdülmecid 1847'de Kuleli'deki Askeri Tıbbiye'yi ziyaret ederken Yahudi gençlerin yemek sorunu yüzünden okula devam edemediklerini öğrenince derhal, bir haham gözetiminde bir kaser mutfak açılmasını ve Musevi dinine mensup öğrencilerin cumartesi okula gelmemelerini emretti.

2 Şaban 1273/18 Mart 1858 tarihli fermanı ile Abdülmecid Yahudilerin Balat'ta Karabaş Mahallesi'nde Dibek Caddesi mevkiinde bir hastane kurabilmelerini onayladı.

19. yy'm ilk yarısında İstanbul Yahudileri Gabay, Karmona ve Aciman gibi liderlerin ölümünden sonra bir süre önder-siz kaldılar.

Bu arada halk o denli kara taassup ve cehalet içinde idi ki dil, din ayrımı yapamıyor, bir yabancı dil öğrenimini başka bir dini kabul etmiş gibi görüyordu. 1830'lar-da Avram Kamondo(-») cemaatin başına geçip laik yönetimi elinde aldı ve toplumun sorunlarına eğildi. Yahudiler arasındaki anlaşmazlıklardan sıkılan Abdülaziz (hd 1861-1876) 21 Sefer 1280/8 Temmuz 1863 tarihli irade ile Yahudilerin 1856 tarihli Islahat Fermanı(->) esasları dairesinde bir reform tasarısı hazırlayarak onay için Babıâli'ye sunmasını buyurdu. Hazırlanan Hahamhane Nizamnamesi bir irade-i se-niye olarak 23 Şevval 1281/21 Mart 18ö5'te Takvim-i Vekayi'de ilan edildi ve 19 Zilhicce 1281/3 Mayıs 1865'te tebliğ edilerek yürürlüğe girdi. Bu nizamname esas itibariyle sadece istanbul Hahambaşılığı'nı organize ediyor idiyse de diğer hahambaşı-lıklar da kendilerine uyan bir-iki değişiklikle aynı modeli uyguladılar (bak. haham-başılık).

1293 Kanun-ı Esasisi'ne (1876 Anayasası) göre seçilen Meclis-i Mebusan'da İstanbul 5'i Müslüman, 5'i gayrimüslim 10 mebus ile temsil ediliyordu. Bu ilk mecliste

İstanbul mebusu olarak Avram Aciman da yer aldı.

19. yy'm ikinci yarısında istanbul'da yeni bir Yahudi cemaati kuruldu: italyan Musevi Cemaati. Mensuplarının çoğunluğu İtalyan uyruklu olan cemaatin tanınması için, o günün koşullarına göre, İtalyan Krallığı'mn Babıâli nezdindeki temsilcisine müracaat edildi. Temsilci Başkan Fernandez'e gönderdiği bir notta hükümetinin 16 Nisan 1862 tarihli kararını bildirerek mensuplarının italyan uyruğunu muhafaza etmeleri kaydıyla cemaati resmen tanımaya hazır olduğunu iletti. Cemaat de statüsünü hazırlayarak Comu-nita Israelitico-Italiana di istanbul (istanbul İtalyan-Yahudi Cemaati) adını aldı.

19. yy'da birçok eski sinagog esaslı bir şekilde tamir ve restore edildiği gibi hemen hemen tümü hâlâ faal olan Kamon-do ailesi tarafından yaptırılan Çorapçı Han ve Yeniköy Sinagogu, Avusturya kökenli Aşkenazların Yüksekkaldırım Sinagogu (1900), İtalyan cemaatinin Şair Ziya Paşa Yokuşu'ndaki sinagogu (1895) ve Haydarpaşa Hemdat İsrael Sinagoğu(->) (1899) gibi yenileri de inşa edildi (bak. Sinagoglar). Ayrıca Balat Musevi Hastanesi'nin(->) de inşaatına başlandı ve Yahudilerin topluca ikamet ettiği yörelerde birçok hayır kurumu kuruldu.

Dönemin kayda değer olaylarından bi-




Dostları ilə paylaş:
1   ...   96   97   98   99   100   101   102   103   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə