I d I n I a V a 3IV1ho nin



Yüklə 8.82 Mb.
səhifə12/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   140

STRATEGİON

İstanbul'un çekirdeğini oluşturan antik Bi-zantion(->) kentindeki meydanın ve orta Bizans döneminde bugünkü Sirkeci bölgesinin adı.

Strategion (kumandanın yeri), adından da anlaşıldığı gibi antik Bizantion limanlarına lojistik destek sağlamak üzere askeri

amaçlı bir mekândı. Kentin 330'da Kons-tantinopolis adıyla yeniden kurulmasından sonra, Strategion büyük bir meydan olarak tasarlandı ve I. Constantinus'u(->) (hd 324-337) at üstünde gösteren büyük bir heykel ve üzerinde kentin kuruluş öyküsünü anlatan yazıt olan taş sütunla süslendi. Strategion'un ana kapısının üstünde, kentin koruyucu tanrıçasını, başında taç ile gösteren bir heykel vardı. 512'de, heykelin kolu bir yangın sonucu eridiyse de hemen onarıldı.

Strategion'da, Hippodrom'daki(->) Mısır obeliskinin kınlan alt bölümü ve Büyük İskender tarafından adak taşı olarak hediye edildiğine inanılan, fakat nereden geldiği bilinmeyen bir tripod (üç ayaklı kaide) vardı. Bu tripodla ilgili olarak 6. yy'da çıkan söylenceye göre, Büyük İskender, Asya seferine giderken, sanıldığı gibi Dar-danel'den (Çanakkale Boğazı) değil, antik Bizantion'dan (İstanbul) geçmiş, şehirde kaldığı süre boyunca da askeri karargâhını Strategion'da kurmuştu. Söz konusu tripod, I. Basileios(-») döneminde (867-886), bugünkü Cankurtaran yöresinde bulunan ve 870 depreminde zarar gördüğü için onarılan Ayios Mihael Kilisesi'nin dekorasyonunda kullanılmak üzere kaldırıldı.

Orta Bizans döneminde (9-12. yy'lar) Strategion, koyun ve muhtemelen bazı madenlerin satıldığı bir pazar yeri olarak hizmet gördü. Bazı kaynaklarda asıl Strate-gion'dan ayrı olarak, imparator I. Leon'un (hd 457-474) heykeli ile süslü küçük bir Strategion'dan söz edilirse de tanımlamaların yeterince ayrıntılı olmaması yüzünden bu iki Strategion'un ilişkisi tam olarak saptanamamıştır.

Strategion VI. Mihael zamanında (1056-1057) onarıldığında, hâlâ ayaktaydı. Fakat buradaki bir sütundan söz eden Manu-el Hrisoloras'ın 1411 tarihli yazmalarından anlaşıldığına göre, 15. yy'in başlarında olasılıkla harap haldeydi.

Günümüzde Strateğion'a ait herhangi bir ize rastlanmadığından, orijinal boyutları ve formu hakkında bir fikre sahip değiliz. Fakat bir dizi topografik kaynak değerlendirildiğinde, Strategion'un Cağaloğ-lu'na doğru yükselen tepenin eteklerinde, bugünkü Sirkeci Istasyonu'nun yerinde olduğu tahmin edilmektedir.



Bibi. Janin, Constantinople byzantine, 431-432; R. Guilland, "Leş trois places (forum) de Theodose I le Grand", Etudes de Topograp-hie de Constantinople, Berlin, II (1969), s. 55-56; C. Mango, Le developpement urbain de Constantinople (IV-VIIsiecle), Paris, 1985, s. 43; A. Berger, Üntersuchungen zu den Pat-ria Konstantinupoleos, Bonn, 1988, s. 406-411. ALBRECHT BERGER

STRZYGOWSKI, JOSEF

(7Mart 1862, Bielitz - 7 Ocak 1941, Viyana) Avusturyalı sanat tarihçisi.

Doğduğu kasaba Polonya topraklarında Alman-Avusturyalı azınlığın yaşadığı ve Almanca konuşulan bir yerdi. Baba tarafından Almanlaşmış bir Polonya ailesinden geliyordu, annesi ise Almandı. İlköğrenimini önce Biala'da, sonra 1875'ten itibaren

Bielitz'teki Alman okulunda gördü. Önce babasının kumaş fabrikasında yardımcı olmak üzere dokumacılık okuluna devam etti. Fakat kumaş fabrikası idare etmekten pek hoşlanmadığından, 1882'de üniversitede öğrenimini tamamlamaya karar verdi ve Viyana Üniversitesi'ne misafir öğrenci olarak kaydını yaptırdı ve gerekli lise diplomalarını almak için imtihanlara girdi. Yükseköğretim yıllarında Almanya'da, İngiltere'de inceleme gezileri yaptı ve 25 Nisan 1885'te "Iconographie der Taufe Christi" (İsa'nın Vaftiz Olmasının İkonog-rafyası) başlıklı tezi ile Münih Üniversite-si'nde doktor unvanını aldı.

Strzygowski, Fransa ve İtalya'da dolaştı, uzunca bir süre Roma'da kaldı. Viyana Üniversitesi 1887'de onu doçentlik aşamasından geçirerek, sanat tarihi doçenti unvanını verdi. Bir taraftan ders verirken, fırsat düştüğünde dış ülkelerde incelemeler yaptı. Ağustos 1888'de Selanik ve Ayno-roz'u dolaştı, Mart 1889'a kadar Yunanistan'da kaldı. Buradan İstanbul'a geçip Anadolu'da inceleme gezisi yaparak, sanat tarihi ilgisini bu bölgeye kaydırdı. Mayıs-temmuz aylarında İstanbul'da çalıştıktan sonra, ağustos-eylül aylarında Ermeni sanatı bölgesine gitti, Tiflis ve Eçmiyadzin'de bir süre kaldı. 1891'e kadar Roma'da ve Güney Fransa'da bulunduktan sonra Vi-yana'da yerleşerek topladığı malzemeyi işlemeye başladı. İnanılmaz bir çalışma enerjisine sahip olan Strzygowski'nin günde 12-14, hattâ 16 saat çalıştığı bilinir. Bu yorgunluk onun 1891'de kalbinden hastalanmasına sebep oldu. 1892'de Avusturya'nın Graz Üniversitesi'ne profesör olarak davet edildi.

Strzygowski'nin bundan sonra onu Ba-tı'nın ünlü sanat tarihçilerinden biri yapan yayınları büyük bir hızla artmaya başladı. Sanat tarihi incelemeleri bakımından yeni bir metot oluşturdu ve devamlı olarak bunun savunuculuğunu yaptı. Sanat tarihi bakımından Yakındoğu'nun önemine işaret eden makale ve kitapları, Batı sanatının köklerini yalnız Avrupa'da arayan meslektaşlarının şiddetli karşı çıkışları ile karşılandı. 1894-1895 kışında ve 1900-1901'de Mısır'da bulundu. 1909'da Viyana Üniversitesi'nde görevlendirildi. Bura-



Josef Strzy-gowski

Strzygowski-Forchheimer, Byzantischen Wasserbehâlter

STUDİOS MANASTIRI KİLİSESİ 46

47

SU



Berggren'in bir fotoğrafında evlere su getiren eşekli saka.

Alman Arkeoloji Enstitüsü Arşivi., no. 177

da Sanat Tarihi Enstitüsü'nü kurdu. 1913'te tekrar Ermenistan'a bir inceleme gezisi yaptı. Rusya'da konferanslar verdi, 1914'te Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan'da incelemeler yaptı.

Strzygowski, sanat tarihinde, Doğu'nun önemini vurgulayan ve her biri bu bilim dalında dalgalanmalar yaratan kitaplarında, Türk sanatının varlığı üzerinde durdu: Altai-Iran und Völkenvanderung (Leipzig, 1917); "Türkler ve Orta Asya Sanatı Meselesi", Türkiyat Mecmuası, III (1926-1933, baskı 1935), s. 1-80 ve metin dışı 46 resim. Atatürk'ün başkanlığında 1932'de toplanan I. Türk Tarih Kongresi'nde onun bu tutumu övgü ile karşılandı (/. Türk Tarih Kongresi, İst., 1932, s. 160).

Strzygowski Viyana Üniversitesi'nde ders ve seminerleri idare edip, bir taraftan makaleler, kitaplar yayımlarken, kitap tahlil ve tenkit yazıları da hazırlıyor ve bütün bu çalışmalarının arasında Amerika ve Avrupa'nın başlıca ülkelerinde konferanslar veriyordu.

Strzygowski emekli olduktan sonra iki büyük kitap yayımladı. Bunlardan biri 496 sahifelik, sanatta İndo-Cermen inancının izlerini arayan bir çalışma idi. İkincisi ise 750 sahifede Avrupa'nın gücünün sanatına dairdi. Bu son yayınlan ile Strzygowski, o yıllardaki Alman ideolojisini sanat ile bağdaştırmak gayretinde idi. Koyu bir Alman milliyetçisi olan Strzygowski, II. Dünya Savaşı'mn fecaatini görmeden öldü. Emekli olmasının hemen arkasından, Viyana Üniversitesi'ndeki kürsüsü, sanat tarihini başka açıdan görenlerin eline geçmiş ve kurduğu enstitü de dağılmıştı. Yetiştirdiği öğrencilerden E. Diez ile H. Glück(->) Türk sanat tarihi üzerinde çalışmaları ve yayınları ile büyük ün kazandılar.

Bu Avusturyalı sanat tarihçisinin, yüzlerce yayım arasında İstanbul ile ilgili birkaç makalesi ve bir de kitabı vardır. Su tesisleri uzmanı Ph. Forchheimer ile birlikte hazırladığı Bizans dönemine ait su tesisleri ve sarnıçlara dair 270 sahifelik büyük kitap 1893'te yayımlandı (Die byzantinischen Wasserbehâlter von Konstantinopel, Beit-râge zur Geschichte der byzantinischen Baukunst und zur Topographie von Konstantinopel, Viyana, 1893). İçinde Bizans döneminin su sistemine dair bölümlerden başka, altbaşlıkta belirtildiği gibi, Bizans mimarisi hakkında teknik bilgiler ve şehrin tarihi topografyası ile ilgili araştırmalar da yer almıştı. Ayrıca, görülebilen sarnıçların hepsinin plan, kesit ve ayrıntıları da çizilmişti (bak. sarnıçlar).

Kitabın çok etraflı bir tahlil ve tenkidi F. von Reber tarafından yapılmıştır (Byzanti-nischeZettschrift, IV [1895], s. 128-136). Bu kitap, aradan geçen 100 yıl içinde daha pek çok sayıda sarnıcın bulunmasına rağmen bu konuda yazılmış ana eser olarak hâlâ değerini korur.

Strzygowski'nin İstanbul'un eski eserleri ile ilgili birkaç makalesi de aynı yıl basılmıştır. Bunlardan biri, kara tarafı surlarının en önemli ve abidevi girişi olan Altın Kapı hakkındadır ("Das Goldene Tor in Konstantinopel", Jahrbuch deş arch. Insti-

tuts, VIII [1893], s. 1-39). Yine aynı kapıdaki kitabeye dair çok kısa bir yazısı da vardır ("Drei Miscellen, I-Weihenschrift The-odosius d. Gr. anı Goldenen Thore zu Konstantinopel", De Rossi Armağanı, Roma, 1892, s. 394-396; aynı yazı, Römische Quartalscbrift, VII [1893], s. 1-3). Diğer büyük bir makalesi, Cerrahpaşa semtindeki Arkadios Sütunu'na dairdir ("Die Sâule deş Arcadius in Konstantinopel", Jahrbuch d, deuts. arch. Instituts, VIII [18931, s. 231-249).



İstanbul tarihi ile ilgili başka yazılarından biri, İstanbul'un koruyucu tanrıçası (Tihe'si) hakkındadır ("Die Tyche von Konstantinopel", Analecta Graeciensia, Festschrift zur 42. Philol.-Tag, Viyana, 1893, s. 141-152). Diğer bir yazısında ise, Sanayi-i Nefise Mektebi binalan(->) altındaki bir mahzen hakkındaki görüşlerim açıklar, ("Inedita der Architektur und Plastik aus der Zeit Basilios I, 2-Die Substrukti-onen der Ecole deş Beaux-Arts in Konstantinopel", Byzantinische Zeitschrift, III [1894], s. 13-15). Tuzla'da bulunarak Berlin Müzesi'ne götürülen bir Bizans kabartma levhasını da tanıtmıştır ("Das byzantinische Relief aus Tuzla in Berliner Museum", Jahrbuch derpreussischen Kunstsamm-lungen, XIX [1898], s. 57-63). Bugün artık hiçbir izi kalmayan, Marmaraereğlisi'ndeki büyük Bizans kilisesi hakkında E. Kalin-ka ile beraber bir monografyaya imzasını atmıştır ("Die Cathedrale von Herakleia", Jahreshefte der österreichischen arch. Instituts, I [1898] sütun 5-28). Hıristiyan sanatının gelişmesinde Konstantinopolis'in kuruluşunun anlamı hakkında da kısa bir makalesi yayımlanmıştır ("Die Bedeutung der Gründung Konstantinopels für die Ent-wicklungder Christlichen Kunst", F. J. Döl-ger'in Konstantin der Grosse und seine Zeit [Roma-Freiburg, 1913] başlıklı kitabında, s. 363-376).

Bibi. J. Jahn, Die Kunstwissenscha.fi der Ge-genıuartin Selbstdarstellungen:}. Strzygowski, Leipzig, 1924, s. 157-181; Anonim, JosefStrzy-goıvski- 70Jahre, Katowice, ty, 1932 ?; A. Kara-sek-Langer, Verzeichnis der Schriften vonjo-sef Strzygoıvski, Klagenfurt, 1933; Anonim, "Jo-sef Strzygowski", Byzantion-American Seri-es, I, XV (1940-1941), s. 505-510; M. S. Di-mand, "J. Strzygowski", Arş Islamica, VII (1941); E. Diez, "Josef Strzygowski", Felsefe Arkivi, II (1947), s. 220-238; O. Aslanapa, Türkiye'de Avusturyalı Sanat Tarihçileri ve Sanatkârlar, ist., 1993, s. 31-38, 105-129.

SEMAVİ EYİCE



STUDİOS MANASTIRI KİLİSESİ

bak. İMRAHOR CAMİİ



STUDİOS SARNICI VE AYAZMASI

Studios Sarnıcı ve Ayazması, 462-463 arasında inşa edildiği kabul edilen Studios Manastırı'nm, kilise dışında günümüze ulaşmış olan diğer parçalarım meydana getirmektedir. Sarnıç ve ayazma İmrahor Ma-hallesi'nde bulunmakta, ayazma, Mahsen Sokağı'nda, 12 kapı numaralı yerde ve bugün sirke-şarap imalathanesi olarak kullanılmaktadır. Harabe halindeki sarnıcın kalıntıları ise Ali Efendi Sokağı'nda 5 ve 7

kapı numaralı apartmanlar arasında, kilisenin güney duvarına komşu durumundaki boş arsada yer almaktadır.

Aynı su kaynağıyla beslenen ve birbirleriyle su sistemleri de bağlantılı olan bu iki tesisin birbirine yakın tarihlerde yapılmış olmaları gerekir. Bu tarih kesin olarak bilinmese de kilisenin inşa tarihinden daha sonra olmalıdır. Çünkü sarnıcın güney duvarı tam düz olmayıp, kilisenin duvarıyla kesişmemesi için eğri bir hat halinde inşa edilmiştir. Ayrıca, manastırın en önemli parçası ve onun odak noktası olan kilisenin önce inşa edilmesi, etrafına diğer birimlerinin yerleştirilmesi usuldendir.

Sarnıç ve ayazmanın Bizans İmparatorluğu yaşadıkça var olduğu; şehrin, bu en eski manastırının her onarılıp yenileme gördüğünde, bu yapıların da elden geçirildiği anlaşılmaktadır. Aksi takdirde her ikisinin de, manastırın diğer parçaları gibi yok olup gitmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Fetihten sonra, 16. yy içinde, gezgin P. Gil-les(->), kilise ile birlikte sarnıcı da görmüştür. Yapının tuğladan yapılmış tavanının Korint nizamında 20 tane yüksek sütunla tutturulduğunu söyler (sütunların sayısını herhangi bir nedenle tam olarak sayama-mış ve adedini yanlış vermiştir). 1782' de, tüm İmrahor Mahallesi'ni yakan, kilisenin güney kısmına büyük zararlar veren yangın, sarnıca da zarar vermiş olmalıdır. Sarnıç 1894'teki deprem ve arkasından 1920'deki yangından da zarar görmüştür. Bu son iki tahribattan önce, sarnıç ve ayazma Forchheimer ve Strzygowski tarafından görülmüş ve planları çıkarılmıştır. Kereste deposu ve marangoz atölyesi olarak kullanıldığı o yıllarda, bir merdivenin uzandığı giriş görülebiliyormuş. Sarnıç ve ayazmanın içlerinin de oldukça sağlam olduğu bu araştırmacıların notlarından anlaşılmaktadır.

Büyük bir yangından sonra terk edilen sarnıcın içi, örtü sistemi, duvar parçalarından oluşan moloz ve çöple doludur. Sadece kiliseye dik vaziyette, en batıda yer alan sütun sırası ve örtüsü ayakta kalabilmiş olup bu mekân parçasının üzerine rastlayan yerde bir kuyu, bileziği ile birlikte sağlam kalmıştır. Bütün bu tahribata rağmen sarnıcın mimarisini ana hatlarıyla anlayabilmek mümkündür.

Sarnıç tuğladan inşa edilmiştir. Sütun gövdeleri granitten yapılmadır. Dikdörtgene yakın, yamuk bir plan gösteren sarnıcın ölçüleri kuzey-güney yönünde 16,65-18,60 m, doğu-batı yönünde 26,40 m'dir. Duvarların kalınlığı 1,65 m, kilise ile sarnıç arasındaki mesafe ise 1,55 m'dir. Altışarlı dört sütun dizisinden oluşan 24 sütunlu bir sarnıçtır. Sütunların birbirinden uzaklıkları 3,90-3,45 m arasında değişmektedir. Sarnıcın köşelerinden üç tanesi, köşelerle üçgen oluşturacak bir biçimde düz bir şekilde pahlanmıştır. Sütunların gövdeleri 0,57 m çapındadır. Sütun başlıklarının çoğu yok olmuştur, fakat hemen hepsinin aynı tipte başlıklar olduğu tespit edilmiştir. Bunlar Korint nizamında ve gövde ile başlık arasında impostları bulunan tiptedirler. Üzerlerindeki dekorasyon üç dilimli

akantuslardan (kenger) oluşan sekiz yapraklı iki tane çelenk meydana getirmekte olup dolgun ve derin damarlı olmayan bu yapraklar yüzeyden fazla bir taşkınlık göstermemektedir. Başlıkların yüksekliği 0,80 m, impostların yüksekliği ise 0,50 m'dir. Konsantrik kemerlerle bağlantılı, pandantifi! tuğla kubbeciklerin bir zamanlar sarnıcın örtüsünü meydana getirdiği biliniyor.

Dört duvara dağıtılmış durumdaki 17 tane pencere, kemer altlarına rastlayacak şekilde yerleştirilmiş ve tuğladan kemerlerle çerçevelenmiştir. Sarnıcın bir tane girişi olup, güney duvarının tam ortasında yer almaktadır. Duvarlar 0,06 m kalınlığında, su geçirmez bir sıva ile sıvanmıştır.

Bu sarnıcın hemen güneydoğusunda yer alan ayazma ise 5,20x7,40 m boyutlarında, dikdörtgen planlı ve kalın duvarlı bir yapıdır. Doğu duvarında apsisli bir düzenleme ile iki pencere, batı ve kuzey duvarlarında dikdörtgen kesitli nişler bulunur.

Ayazmanın orta kısmında, birbirinden uzaklıkları 1,40 m olan, kısa ve kalın gövdeli iki granit sütun yer alır. Bunların üzerlerindeki başlıklar İyonik-impost tiptedir. Bugün üzerleri badanalanmış ve hayli yıpranmış durumdaki bu başlıkların yastık kısmında üsluplaştırılmış yapraklar, boyun bölgesinde ise küçük volütlere sahip im-post kısmı yer alır.

Bibi. P. Gyllius, The Antiquities of Constan-tinople, (çev: C. Ball), Londra, 1729, s. 263; Strzygowski-Forchheimer, Byzantinischen Wasserbehâlter, 66-67, (11 katalog no'su ile); Janin, Constantinople byzantine, 209; E. Mam-bouıy, istanbul Touristique, Edition França-ise, İst., 1951, s. 257; E. Yücel, "İstanbul'da Bizans Sarmçları-II", Arkitekt, 326 (1967), s. 63; Müller-Wiener, Bildlexikpn, 147, şekil 138; P. A. Dethier, Boğaziçi ve istanbul, (çev: Ü. Öz-türk), ist., 1993, s. 62.

ENİS KARAKAYA



SU

İstanbul, tarih boyunca hem bir su şehri, hem de su sıkıntısının ve su sorunlarının en yoğun yaşandığı bir şehir oldu. İstanbul'da su kavramı; mesireleri, kasırları, hasbahçeleri, doğal güzellikleri ve sanatı olduğu kadar, her dönemde, su sorununu da çağrıştırdı. Günümüzde çoğu kurumuş olan dereler, ırmaklar, pınarlar; her biri bir başka özelliğe ve tada sahip ünlü kaynak suları; sanat eseri çeşmeler, fıskiyelerin su oyunları, sebiller, İstanbul'da suyun bir yüzüyse, su sıkıntısı, pis suların yarattığı hastalık ve salgınlar, atıksu sorunu vb, diğer yüzüydü.

Şehre düzenli su sağlamak için yapılan ilk tesisler Roma dönemine tarihle-niyor. Tartışmalı olmakla birlikte, Bozdoğan Kemeri'nin(->) Hadrianus döneminde (117-138) Trakya bölgesinden kanallar, kemerler, su tesisleri ile getirilen suların şehre ulaşım ve dağıtımı için yapıldığı sanılıyor. Roma döneminde ve erken Bizans döneminde şehrin su ihtiyacının asıl sarnıçlarla sağlandığı; Bozdoğan Ke-meri'nin (Hadrianus veya Valens Kemeri) vb tesislerin, şehir dışından, özellikle de suyun bol olduğu Trakya kesiminden toplanan suların şehir içindeki sarnıçla-

ra aktarılmasında kullanıldığı biliniyor. Bozdoğan (Valens) Kemeri yanında, Romalılar döneminden günümüze kadar kalan bir başka sukemeri de Mazul Ke-mer'dir(->).

Roma döneminden başlayarak, özellikle Bizans döneminde, şehrin su ihtiyacının giderilmesi açısından sarmçların(-+) büyük önem taşıdığı anlaşılıyor. Batı'dan gelen akınların sürekli tehdidi altında olan kentin su rezervleri sarnıçlarda biriktiğinden, gerek kapalı sarnıçlar, gerekse Aetios Sar-mcı(-0, Aspar Su Haznesi(-»), Mokios Sar-mcı(->) gibi "başhavuzlar" şehrin su ihtiyacını sağlayan başlıca tesislerdi. Su bu açık ve kapalı havuzlarda toplanıp buralardan dağıtılıyordu. Bizans döneminde şehrin içinde pek çok kapalı sarnıcın varlığı da biliniyor. En önemli kapalı sarnıçlar 4-5. yy'lar arasında yapılmış olmalıdır. Yere-batan Sarnıcı ve Binbirdirek Sarnıcı(->) bunların en bilinenleridir. Pınarlar, kuyular, ayazmalar, çeşmeler halkın su ihtiyacını sağladığı yerlerdi. Evlere kadar ulaşan bir su şebekesi ise söz konusu değildi.

Roma döneminin su iletme tesisleri Bizans döneminde tamir edilmiş, bu dönemde daha çok sarnıçlar yapılmıştır. Valens döneminde (364-378) Belgrad Orma-nı'nda bir bent inşa ettirildiği, Kâğıthane Deresi'nin bazı kollarının sularının da ızgaralarda ve havuzlarda toplanarak kemerlerle şehre nakledildiği sanılmaktadır. Yine daha sonra Halkalı suları(->) denen suların ve Kâğıthane Vadisi'ndeki sonradan Kırkçeşme denilen suların şehre nakli için yapılan su tesislerinin Bizans döneminde tamir ve tevsi edildikleri kaynaklarda yer almaktadır.

II. Teodosios (408-450) ve Markianos (450-457) dönemlerinde Trakya kesiminde çeşitli su tesisleri yapılmış ve bunlar ken-

te su sağlamada kullanılmıştır. 7. ve 8. yy'larda ise çeşitli hücumlarla ve depremlerle bu su tesislerinin Konstantinopolis surları dışında kalan bölümleri tahrip olmuş, yıkılmıştır. Orta Bizans döneminde, eskiden şehrin suyunu sağlayan tesislerin işler durumda bulundukları kuşkuludur. Bunların yerine sarnıçların devreye girmiş olduğuna ilişkin varsayımlar oldukça yaygındır. 10. yy'dan sonra şehre su sağlayan sistemin çöktüğü; 1204'teki Latin istilasından sonra ise bu sistemin tümüyle yıkıldığı sanılmaktadır.

İstanbul'un fethinden önce, şehir surlarının dışında, Türklerin bulundukları bölgelerde çeşmeler yapıldığı bilinmektedir. Anadolu ve Rumeli hisarları civarındaki bazı çeşmeler bu dönemden kalmış olmalıdır. Fetihten sonra II. Mehmed (Fatih), şehre su getiren suyollarının tamiri işini ele almıştır. Tursun Beg tarihine göre, su sıkıntısının giderilmesi için araştırmalara girişilmiştir. Başka kaynaklardan da anlaşıldığı kadarıyla 15. yy'm ortalarında şehrin su durumu hiç de parlak değildir. Tursun Beg, "Eski suyolları bulundu ki, dağların ciğerlerini delip geçirmişler, zemine muvazi derelerden taklar ve kemerler vasıtasıyla nehirler akıtmışlar" diye, gıptayla yazar.

Yine aynı kaynağa göre, göçmüş suke-merleri, kaybolmuş suyolları bulunup tamir edilmiş, şehre su getirilmiş, getirilen su saraylara, hamamlara, mahallelere dağıtılmıştır. Fetihten sonra onarılan ve devreye giren su dağıtım ağları, Fatih ve Turunç-lu suyollarıdır. Fatih döneminde (1453-1481) İstanbul'un kuzeybatısında Avasköy-Davutpaşa ve Çiços Çiftliği'nin çevrelediği alandaki zengin su kaynaklarından da şehre su getirilmeye başlanmıştır. Bu sular 18. yy'a kadar yeni tesis, çeşme ve eklentilerle geliştirilen Halkalı sularıdır.

su

48

49



SUADİYE

İSTANBUL'UN BUGÜNKÜ VE GELECEKTEKİ SU KAYNAKLARI

Alibeyköy Barajı

Elmalı Barajı

(1993'te kapandı. Eylül 1994'te yeniden açıldı.)

Rezervi: 107.500.000 mVyıl İşletmeye Alındığı Yıl: 1989 Yeşilvadi Regülatörü

Kullanılabilir Rezervi: Kirazdere Barajı

50.000.000 mVyıl işletmeye Alındığı Yıl:1994

Temin Edeceği Su Miktan

I. Aşama-30.000.000 mVyd Büyükmelen

H. Aşama 80.000.000 mVyıl Regülatörü

İşletmeye Alındığı Yıl:

I. Aşama 1993; H. Aşama 1994

Kullanılabilir Rezervi: Büyükmelen Barajı

145.000.000 mVyıl işletmeye Alınacağı Yıl: 1996

Fatih Sultan Mehmed'den sonra da şehre su getirilmesine önem verilmiş II. Baye-zid (1481-1512) ve I. Selim (Yavuz) (1512-1520) zamanlarında da Halkalı suyollarına ekler yapılmıştır. I. Süleyman (Kanuni) (hd 1520-1566) şehrin su ihtiyacının gereğince karşılanabilmesi için Mimar Si-nan'ı(->) görevlendirmiş; Kırkçeşme Te-sisleri'nin(-0 yapımına başlanmıştır. Zamanına göre dev bir proje sayılabilecek olan Kırkçeşme Tesisleri çeşitli kaynaklara göre 7-9 yıl arasında bitirilmiş, böylece şehrin dönem dönem artan su sıkıntısına bir süre için çözüm bulunmuştur.

Osmanlı döneminde su tesislerinin ve kente su sağlanabilmesinin önemi Kanuni döneminden itibaren varlığı bilinen su nazırlığı rütbesinden de anlaşılmaktadır. Mimarbaşılıktan önceki bir rütbe olarak görünen ve gerek Mimar Sinan gerekse Davud Ağa(-t) gibi mimarların bir dönem yüklendikleri su nazırlığı kentin su ihtiyacının karşılanması, su iletme ve dağıtım tesislerinin yapılması ile ilgili her türlü işi içeriyordu.

O dönemlerde, şehirdeki kuyu, sarnıç, yerel drenaj tesisleriyle birlikte Halkalı ve Kırkçeşme suları İstanbul'un su ihtiyacına cevap veriyordu. Ancak bu dönemlerde, halk suyunu mahalle çeşmelerinden ve kendi kuyularından karşılamaktaydı, evlerin içinde su tesisatı söz konusu değildi.

Osmanlı'da, islam dinine bağlı olarak, su tesisleri yaptırıp vakfetmek büyük sevap sayıldığından su tesisleri vakıflar aracılığıyla da gelişmiştir. Padişahların, devlet büyüklerinin, zenginlerin su vakıfları, çeşmeleri, sebilleri şehrin dört bir yanına dağılmıştır. Bir başka uygulama da mevcut su hatlarına, padişahların veya devletin su dağıtım şebekesine, vatandaşların kendi buldukları, arsalarından, mülklerinden çıkan suları katmaları olmuştur. Bu sulara "katma" adı verilmiş; suyun katılması izne bağlanmış, bulunan suyun bir kısmının genel isale hatlarına, geri kalanın suyun sahibi isterse vakıf çeşmeye, isterse de kendi bağına, evine bağlanabilmesi esası getirilmiştir.

Kanuni döneminde yapılan büyük su tesislerinin, son derece gelişkin oldukları, büyük bölümünün bugüne kadar gelebildiği bilinmektedir.

istanbul'un su ihtiyacının giderilmesinde önemli su tesislerinden biri olan bent-lerin(-») en eskisi Karanlık Bent(->) Belg-rad Ormanı'nda Kâğıthane Deresi'nin kollarından biri üzerine l620'de yapılmıştır. Bunu 1723-1724'te yapılan Büyük Bent(->) ve diğer bentler izlemiştir.

Osmanlı döneminde kentin daha küçük bir bölümünün bulunduğu Anadolu yakasında ise, halkın su ihtiyacını karşılamak için buralarda çok rastlanan yeraltı kaynaklarını çeşmelere ulaştırmak üzere Kayışdağı, Atikvalide, Küçükçamlıca, Alem-dağ ve Beykoz'da On Çeşmeler, Karakulak ve Ishak Ağa sulan gibi kaynaklardan isale hatları çekilmiştir.

Bütün bu çabalara rağmen İstanbul'un depremler, doğal afetler, kuraklıklar sonucunda, sık sık su sıkıntısı çektiği, su sorununun tümüyle çözümlenemediği bilin-

Rezem: 267.592.000 mVyıl İşletmeye Alındığı Yıl: 1972

Rezervi: 162.241.000 mVyıl İşletmeye Alındığı Yıl: 1883

Rezervi: 153.783.000 m'/yıl İşletmeye Alındığı Yıl: 1989



Dostları ilə paylaş:
1   ...   8   9   10   11   12   13   14   15   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə