I d I n I a V a 3IV1ho nin

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.82 Mb.
səhifə127/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   123   124   125   126   127   128   129   130   ...   140

YILDIZ ÇİNl FABRİKASI

Yıldız Sarayı'nın(->) bahçesinde, 1895'te üretime başlayan fabrika.

Mimari tasarımı, Raimondo d'Aron-co(->) tarafından yapılmıştır. Kuruluşundan itibaren Türk çini ve porselen sanayiinin ve sanatının gelişimine katkıda bulunmuş olan fabrikanın ilk ismi "Yıldız Çini Fabri-ka-i HümayunuMur.

Çin'de geleneksel bir prestij endüstrisi olan porselen yapımının Avrupa'da yeni teknolojiler ve özellikle saraylar desteğinde olağanüstü hızla geliştiği yıllarda, bu fabrikanın Yıldız Sarayı bahçesinde kurulmuş olması, Batı'daki sanayi devriminin Türkiye'yi etkilemeye başlamasının önemli bir sonucudur. Gerçekte porselen üretimi, 1890'lı yılların sanayi ortamı içinde, teknik açıdan pek çok zorluklarla doluydu ve hattâ o günler bir tür ağır sanayi olarak kabul edilmekteydi. Doğu'dan gelen bu soylu malzemenin, Batı'da öncelikle saraylar içinde büyük bir titizlikle korunarak üretilmesi çok doğal kabul ediliyordu.

Yıldız Çini Fabrikası'nın ilk yıllarındaki amacının, öncelikle saray ve çevresinin

çini ve porselen ihtiyacım karşılamak olduğu düşünülmüş olmakla birlikte zaman içindeki gelişmelere ve etkinliğine bakılınca sonucun hiç de öyle olmadığı görülür.

Yıldız Çini Fabrikası'nın kuruluşu, Türk sanatında ve endüstrisinde "Batı'ya açılma" yıllarına rastlar. Böylelikle bu saray endüstrisi, o gün için çok önemli olan yeni ve ileri teknoloji desteğiyle, gerek Sanayi-i Nefise Mektebi(-0, gerekse geniş bir sanatçı çevresi ile çok yakın ilişkiler içinde bulunmuştur. Fabrikada Türk sanatının değişiminin başladığı yıllarda izi ve etkinliği bulunan ünlü Türk ve yabancı sanatçılar çalışmıştır. Öte yandan 1'9. yy'ın ünlü Avrupa porselen fabrikalarının, özellikle de Fransız fabrikalarının pek çok ürünü Türkiye'ye getirilmekteydi. Bu yönde İstanbul oldukça önemli bir pazardı. Yıldız Fabrikası, ünlü Fransız "Sevres" porselen fabrikasının desteğiyle kurulmuştur. Fabrikanın ilk müdürü bir Fransızdı ve "Sevres" fabrikasından gelen teknoloji, kalıplar, malzeme ve ustaların da katılımıyla 1895'te çalışmaya başlamıştır.

Yıldız Çini Fabrikası'nın, bugün müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer alan ilk porselenleri, çeşitli boylarda vazolar, duvar tabakları, fincan takımları gibi çok özenli eserlerdir. Bu eserleri hazırlayan yabancı sanatçılar yanında, pek çok Türk ressam ile, gerek Sanayi-i Nefise Mektebi'nde, gerekse Avrupa'daki fabrikalarda eğitilen kişiler bulunmaktaydı. Mesela, ressam Ha-lid Naci 1894'te Fransa'da Sevres fabrikasında eğitim görmüştür.

Fabrika 1908'e kadar düzenli olarak çalışmasını sürdürmüş, ancak 1909'da II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesiyle bu çalışmalar yavaşlamış ve "Müze-i Hümayun"a bağlı olarak çalıştırılma düşüncesi ortaya atılmıştır. Aynı tarihte çiniciliği geliştirme ve çinicilik okulu kurma çalışmalarının yapıldığı bilinmektedir.

Ancak, böyle önemli bir fabrikanın kapalı olarak durması, memleket için bir kayıp olarak görülmüş, hangi kuruma bağlanması gerektiği araştırılmıştır. Sonuçta çini üretimi bir güzel sanat olarak görülerek Müze-i Hümayun Müdürlüğü'ne bağlanması düşünülmüştür. O tarihte müze müdürü olan Osman Hamdi Bey'in(->) de ilgisi ile bu düşünce gerçekleşeceği sırada kendisi 1910'da ölünce, bu sefer de Halil Edhem Eldem(-») müze müdürü olarak çalışmaları yürütmüştür.

Fabrika 1911'de yeniden çalışmaya başlamış, 1912'de Sanayi-i Nefise Mektebi hocası ressam Adil Bey'in fabrika müdürlüğünden istifası ile 1912'de Mesrur İzzet Bey müdür olmuştur. Bu yıllar, Yıldız Fab-rakası'nın "yerli kaolin" araştırma yıllarıdır. Fabrika 1914'te I. Dünya Savaşı nedeniyle kapanmış ama porselen telgraf fincanlarının üretilmesi için yeniden açılmıştır. 19l6'da İsa Behzat Bey müdür olmuş, 1920'de ise yeniden kapanmıştır.

İlk kurulduğu yıldan o tarihe kadar geçen süre içinde Yıldız Fabrikası'nın özenli ürünlerini yaratmış olan ünlü imzalar şunlardır: Osman Nuri Paşa, Mesrur İzzet, Şeker Ahmed Paşa, İsa Behzat Bey, Halid



YILDIZ DEDE TEKKESİ

516


517

YILDIZ MAHKEMESİ

Naci, Hüseyin Zekai Paşa, Ömer Adil Bey, Mustafa Vasfi Paşa, Hoca Ali Rıza; yabancı ressamlar ise Et. Narcice, A. Nicot, Wilf-red de Sain. U. Avergne, J. Della Tulla, F. Zonaro, Tharet, M. Ernest Manbori. Ayrıca yıldız işlerinde, kim olduğu tam olarak bilinmeyen çok sayıda sanatçı imzası bulunmaktadır.

Uzun yıllar kapalı kalmış olan Yıldız Fabrikası 1936-1938 arasında Milli Emlak idaresi tarafından tasfiye edilmiş, hattâ fabrikadan artakalan demirbaş eşya ve porselen kalıplan müzayede ile satılmıştır. 1957'de yeniden açılması için girişimler başlatılmış, fabrika 1959'da Sümerbank'a devredilmiş ve ismi Sümerbank Yıldız Porselen Sanayii Müessesesi olarak değiştirilmiştir. Aynı yıl, yeni üretim programı için gerekli olan yeni yapıların temeli atılmış, 1960'ta yeni teknoloji için üretim makineleri ve elektrikli fırınların montajına başlan-

Yıldız Çini Fabrikası'nda üretilen Hoca Ali Rıza desenli bir çorba kasesi. Erkin Emiroğlu

Yıldız Çini Fabrlkası'nın d'Aronco'ya ait bir çizimi (üstte) ve Yıldız Çini Fabrikasından bir görünüm. Afife Batur (üst), Erkin Emiroğlu

mış, 196l'de işletme denemesi yapılmış, 1962'de ismi Yıldız Çini ve Porselen Sanayii Müessesesi olarak değiştirilmiş, yeniden üretime başlanmış ve günümüze kadar gelmesi sağlanmıştır.

Yıldız Çini Fabrikası'nın ilk yıllarında üretilmiş bulunan çok özenli porselen eserlerin bir kısmı bugün Topkapı Sarayı Müzesi'nde ve özellikle de çok geniş bir koleksiyon ise TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı'na bağlı saraylarda bulunmaktadır.

Bibi. N. Bayraktar, "Topkapı Sarayı Müze-si'ndeki İstanbul Manzaralı Yıldız Porselenleri", Sanat Dünyamız, S. 15 (1979); ay, "Kadın Tasvirli Yıldız Porselenleri", ae, S. 23 (1981); ay, "İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindeki Bir Albüm ve Yıldız Porselenleri", ae, S. 28 (1983); F. Kırımlı, "İstanbul Çiniciliği", STY, S. K-X (1981); Ö. Küçükerman, Dünya Saraylannm Prestij Teknolojisi: Porselen Sanatı ve Yıldız Çini Fabrikası, İst., 1987; ay, "Kendisi Küçük, Türk Sanatı Katkısı Büyük Kuruluş: Yıldız Sarayı'ndaki Çini Fabrikası", Antik-Dekor, S. 6 (1990).

ÖNDER KÜÇÜKERMAN



YILDIZ DEDE TEKKESİ

Eminönü Ilçesi'nde, Bahçekapı'da, Hobyar Mahallesi'nde, Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi üzerinde, istanbul Ticaret Borsası (Hamidiye Medresesi) yakınında yer almaktadır.

Tekkeye adını vermiş olan "Yıldız Dede" ya da "Yıldız Baba" lakabı ile tanınan Necmeddin Dede, istanbul'un fethinde bulunmuş velilerdendir. Fetihten sonra tekkenin bitişiğindeki Yıldız Hamamı'nın yerinde bulunan bir kilise "şükrâne" olmak üzere kendisine temlik edilmiş, o da kilisenin yerine II. Mehmed'in (Fatih) vakfına il-

hak olunan ve kendi ismi ile anılan hamamı inşa ettirmiş, vefatından sonra da bu hamamın külhanına defnedilmiştir.

III. Ahmed döneminin (1703-1730) sonlarında, Halvetîliğin Ramazanî kolundan Sinoplu Şeyh Seyyid Mustafa Dede (ö. 1752-53), hamamın o zamanki sahibi Kemankeş Mehmed Ağa'nın izni ile Yıldız Dede'nin kabri yanında ikamet ederken, I. Mahmud'dan, cülusu sırasında (1730) söz konusu kabrin ihyası için ricada bulunmuş, sultan da kabrin bitişiğindeki evi istimlak ettirmiş, tekkeyi bina ettirmiş ve meşihatını Mustafa Dede'ye vermiştir. Tekkenin bu ilk yapısı, mescit-türbe ve iki hücreden oluşmaktaydı. Mimarının Kayserili Mehmed Ağa (ö. 1742) olduğu anlaşılmaktadır. "Necmeddin Dede Tekkesi" olarak da adlandırılan bu tesisin 11897 1775-76'da I. Abdülhamid tarafından ikinci kere ihya edilmiş olduğunu cümle kapısı üzerindeki kitabeden anlıyoruz. Günümüzde kısmen ayakta kalan son yapı ise mimari özelliklerinden anlaşıldığı kadarıyla, geçen yüzyılın son çeyreğine aittir.

1925'ten sonra son şeyhi Seyyid Mehmed Nuri Efendi tekkenin hareminde ikamet etmiş, ancak metruk kalan tevhidha-ne, türbe ve selamlık bölümleri zamanla harap olarak ortadan kalkmıştır. Halen harem son şeyhin aile efradmca mesken olarak kullanılmakta, dükkânlar da özgün kullanımlarını sürdürmektedirler.

Ayin günü pazar olan ve bu yüzden "Pazar Tekkesi" olarak da anılan tekkenin ilk şeyhi Sinoplu Mustafa Dede, dönemin ileri gelen Halvetî-Ramazanî şeyhlerinden, Üsküdar-Toygartepesi'ndeki Se-lamî Ali Efendi Tekkesi'nin(->) ikinci post-nişini Şeyh Ali Alâeddin Köstendilî'nin (ö. 1730) halifesidir. Kendisinden sonra posta oğlu Seyyid Mehmed Efendi (ö. 1776) ile torunu Seyyid Ömer Efendi (ö. 1794) geçmiş, daha sonra meşihat Şeyh Seyyid Mustafa Efendi'ye (ö. 1816), Mustafa Efen-di'nin oğlu Şeyh Seyyid Mehmed Nuri Efendi'ye (ö. 1864), Mustafa Efendi'nin diğer oğlu Şeyh Seyyid Ahmed Şakir Efendi'ye (ö. 1875), M. Nuri Efendi'nin oğlu Şeyh Seyyid Ahmed Efendi'ye ve tekkenin son postnişini olan ve aynı aileye mensup bulunan Şeyh Seyyid Mehmed Nuri Efendi'ye intikal etmiştir. Başlangıçta Halvetîliğin Ramazanî koluna bağlı olan Yıldız Dede Tekkesi, faaliyete geçmesinden kısa bir müddet sonra aynı tarikatın Cerrahî koluna intikal etmiştir. Bu değişikliğin sebebi ilk postnişin Sinoplu Mustafa Dede'nin Cerrahîliğin kurucusu Nureddin Cerrahî (ö. 1721) ile "pirdaş" olması ile anlam kazanmaktadır.

Yıldız Dede Tekkesi her zaman için istanbul'un yoğun bir ticaret bölgesi olan Bahçekapı'da bulunmaktadır. Geçen yüzyılın ortalarından itibaren, geleneksel Osmanlı ticaret yapıları, yerlerini Batı üslubunda çok katlı işhanlarına terk etmiş ve tekke bu binaların arasında sıkışıp kalmıştır. Tekkenin arsası batıda Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi, güney ve kuzeyde üzerlerinde işhanlarının bulunduğu parseller ile çevrilidir. Doğuda ise tarihi ile oldu-

ğu gibi mimarisi ile de bağlı olduğu Yıldız Dede Hamamı'na bitişiktir. Yekpare bir kitle halinde olan tekke binası arsanın tamamım işgal etmektedir. Bu kitle içinde bölümler şöyle dağılmışlardır: Batıda cadde üzerinde, zemin katta giriş, mutfak ve iki dükkân, üst katta harem bulunmakta, bunların arkasında kısmen ince uzun bir avlu ile ayrılmış olarak tevhidhane ile selamlık, en arkada ise Yıldız Dede Hamamı'na bitişik olarak türbe yer almaktadır.

Türbe dışında iki katlı olan binanın boyutları 17x10 m'dir. Duvarları Batı normunda tuğlalar ile örülmüştür. Günümüzde mevcut olmayan bazı iç duvarların da ahşap iskeleti! ve bağdadi sıvalı oldukları tahmin edilebilir. Tekkenin yegâne girişi olan cümle kapısı, batıda Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi üzerindedir. Kesme küfe-ki taşından sövelerle çerçevelenmiş olan dikdörtgen açıklıklı kapının üstünde, arkadaki taşlığı aydınlatan bir tepe penceresi, bunun da üstünde tekkenin birinci ve ikinci ihyasına ait iki adet kitabe levhası alt alta yer almaktadır. Her ikisi de istifli sülüs ile kabartma olarak yazılmıştır.

Cümle kapısından "L" planlı bir taşlığa girilmektedir. "L"nin caddeye dik olan kanadında üst kattaki hareme çıkan tek kollu bir ahşap merdiven yer alır. Bu kanadın sonunda, cümle kapısı ile aynı eksende olan büyük bir kapı, tevhidhane ile taşlık arasında bulunan avluya açılmaktadır. "L"nin sağa doğru uzanan kanadında ise yine aynı avluya açılan ufak bir kapı ile mutfak ve bununla bağlantılı olan kahve ocağına geçit veren kapılar görülmektedir. Taşlığın mutfak ile iç içe olan bu kesiminde icabında yere hasırlar serilerek yemek yenildiği, başka bir deyimle burasının ta-amhane olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Doğu duvarında kemerli büyük bir ocağa sahip olan mutfağın yegâne ışık kaynağı avluya açılan penceresidir. Taşlık ile bu mutfağın batısında cadde üzerinde tekkeye ait olan iki adet dükkân sıralanmaktadır. Bunların doğrudan tekkenin içine geçit veren kapıları yoktur. Tekkenin son yapısı ile beraber tasarlanmış olan bu dükkânlar, çevredeki yoğun ticaret hayatının, bir tarikat yapısının mimari programını etkilemesi açısından dikkat çekicidir.

Taşlığın arkasında bulunan avlunun boyutları yaklaşık 1x6 m'dir. Bir avludan ziyade aydınlatma-havalandırma boşluğu niteliğinde olan, asgari ölçülere sahip bu açıklık, etrafı yüksek binalar ile kuşatılmış bulunan, oldukça sınırlı bir arsa üzerinde yer alan tekkenin mutfağı ile tevhid-hanesine ışık ve hava sağlamak arzusundan doğmuştur.

Avlunun doğusunda yaklaşık 6x3,5 m boyutlarındaki tevhidhane yer almaktaydı. Tamamen ortadan kalkmış olan bu bölümde batı duvarının ahşap olduğu ve bu duvarda avluya açılan bir kapı ile bir pencerenin yer aldıkları anlaşılmaktadır. Komşu hana bitişik olan kuzey duvarı sağırdır. Güney yönünde, üst kata çıkan tek kollu bir ahşap merdiven ile tekkenin güneydoğu köşesini teşkil eden ve selamlık bölümü olduğu tahmin edilebilen üst üste iki

Yıldız Dede

Tekkesi'nin

giriş cephesi.

M. Baha Tanman,

1982

oda yer almaktadır. Bunlardan zemindeki meydan odası, üstteki ise şeyh odası olsa gerektir.



Tevhidhanenin güney yönünde yer alan ve bütünüyle yıkılmış olan türbe bölümünün asli durumu tam olarak bilinmemektedir. Birçok tekkede görüldüğü üzere, burada da tevhidhane ile türbenin, arada duvar olmaksızın tam bir bütünlük içinde ele alınmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumda ortada tek başına mihrap yer almakta, bunun yanlarında da sandukaları ayin sahasından ayıran ahşap korkuluklar uzanmaktaydı, ikinci ihtimal ise, tevhidhane ile türbenin, üzerinde bir kapının ve pencerelerin yer aldığı ahşap bir duvarla ayrılmış olmasıdır. Her iki şıkta da ibadet bölümü ile türbe arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Bu arada tevhid-hanenin iki, türbenin ise tek katlı olduklarını düşünülürse, güney yönünde tevhid-haneyi aydınlatan tepe pencerelerinin var olduğu tahmin edebilebilir. Türbede dört kabir yeri görülüyor. Yıldız Dede'nin kabri solda, ortadadır.

Aslında Yıldız Hamamı'nın külhanında yer alan türbe halen kuzey ve doğu yönlerinde bu hamama bitişiktir. Son zamanlara kadar hamam ile türbe arasında, halen iptal edilmiş olan bir kapının var olduğu bilinmektedir. Muhtemelen, bu kapı hamamda bulunan ve Yıldız Dede'nin duasına mazhar olduğuna inanılan kurnada çeşitli hastalıklarından kurtulmak ve birtakım dileklerinin kabulü için yıkanan kişilerin tekkeye girmeksizin türbeyi ziyaret edebilmeleri için düşünülmüştür.

Giriş taşlığının, mutfağın ve dükkânların üstünde yer alan haremin ortasında bir sofa yer almakta, bu sofanın doğusunda ve batısında odalar sıralanmaktadır. Bunlardan doğuda olanlar avluya ve tevhidha-nenin çatısına, batıda olanlar ise caddeye bakmaktadır. Cadde üzerinde bulunan üç odanın basık kemerli ikişer penceresi vardır.

Yapının yegâne cephesi, cadde üzerindeki kuzey cephesidir, iki katlı cephe ortadan yatay bir silme ile ikiye bölünmüştür. Altta solda kitabeleri ile cümle kapısı, sağda ise çeşitli ilan levhaları ile donatılmış dükkânlar yer alıyor. Silmenin üstünde haremin odalarına ait altı adet basık kemerli pencere sıralanmaktadır. Ke-

merlerde, renklendirilmiş çimento sıva ile alternatif olarak kırmızı ve beyaz örgü taşlan görüntüsü yaratılmıştır. Yine aynı teknikle pencerelerin altında dikdörtgenler içinde kırmızı renkte tablalar işlenmiştir. Pencerelerin aralarında ve ayrıca cephenin iki ucunda, kemerlerin üzengi hizasında yedi adet daire içinde beş kollu birer yıldız, çimento sıva ile kabartma olarak işlenmiştir. Bu dairelerin altında ise yine kabartma olarak, aşağıya doğru gittikçe ufalan üçer adet lale motifi göze çarpmaktadır. Binanın yegâne kayda değer süsleme öğeleri olan kabartmalarda yer alan beş kollu yıldız motiflerinin Yıldız Dede'yi sembolize etmelerinin yamsıra beş rakamıyla ilişkili birtakım tasavvufi sembolleri de ifade etmeleri ihtimal dahilindedir.

Bibi. Ayvansarayî, Hadîka, I, 225-226; Kut, Dergehname, 236, no. 106; Çetin, Tekkeler, 584; Aynur, Saliha Sultan, 39, no. 209; Âsitâ-ne, 7; Osman Bey, Mecmua-i Cevâmi, I, 114-115, no. 167; Münib, Mecmua-i Tekâyâ, 12; İh-saiyatll, 20; Vassaf, Sefine, V, 274; Zâkir, Mecmua-i Tekâyâ, 67; Öz, İstanbul Camileri, I, 156; Bayrı, İstanbul Folkloru, 157-158; Ayver-di, Fatih IV, 611; M. O. Bayrak, İstanbul'da Gömülü Meşhur Adamlar, İst., 1979, s. 125; Ş. Yola, Schejch Mehmed Nureddin Cerrahi undsein Orden (1721-1925), Berlin, 1982, s. 94; M. Özdamar, DersaadetDergâhları, İst., 1994, s. 55.

• M. BAHA TANMAN



YILDIZ MAHKEMESİ

1881'de Yıldız Sarayı bahçesindeki Çadır Köşkü'nde(->) eski sadrazam Midhat Paşa, Damat Nuri Paşa ve Mahmud Celaleddin paşalar ile bunlarla işbirliği yaptıkları ileri sürülenlerin, Abdülaziz'i(->) öldürttükleri iddiasıyla yargılanmalarıdır. Bu, Osmanlı tarihinde ilk kez, bir sadrazamın yargı kurulu önüne çıkarılmasıdır.

Bir ihtilal sonucu tahta çıkan II. Abdülhamid^), amcası Abdülaziz'in ve ağabeyi V. Murad'ın(->) tahttan indirilmelerinde ve kendisinin padişah oluşunda birinci derecede etkili olan Midhat Paşa'dan çekinmekte, kendisinin de önceki iki padişah gibi tahttan indirileceğinden kaygılanmaktaydı. Mütercim Rüşdî Paşa'dan sonra 19 Aralık 1876'da sadrazamlığa atadığı Midhat Paşa'nm I. Meşrutiyet'in ilanı ile kendisini çok güçlü hissetmesi, Meclis-i Mebu-san'ı padişahtan daha yetkili gördüğünü

YILDIZ PARKI

518


519

YILDIZ PARKI

açıklaması, Asakir-i Milliye kurma girişimi, halk arasında ise Midhat Paşa'mn diktatör olacağı dedikodusunun yaygınlaşması, II. Abdülhamid'i büsbütün kuşkulandırdı. Bu nedenle 5 Şubat 1877'de Midhat Pa-şa'yı azledip yurtdışına sürgüne gönderdi.

Midhat Paşa'nın ülke dışında olduğu aylarda istanbul'da lehinde ve aleyhinde odaklar oluştu. Bunlardan çekinen II. Ab-dülhamid, Midhat Paşa'yı önce Suriye valiliğine, oradan da Aydın valiliğine atadı. Midhat Paşa bu son görevini sürdürürken istanbul'daki karşıtları padişahın da desteği ve teşviki ile Abdülaziz'in intihar etmeyip öldürüldüğü yolunda bir iddia ortaya attılar. Mütercim Rüşdî Paşa ile Midhat Paşa'nın da bu cinayete önayak oldukları ileri sürüldü. Bu kampanyayı başlatanlar arasında Mahmud Nedim Paşa, Cevdet Paşa, Nusret Paşa, istanbul Şehremini Mazhar Paşa(->) da vardı. Dostları ve yakınları Midhat Paşa'ya haber gönderip Avrupa'ya kaçmasını önerdilerse de o buna yanaşmadı.

Sadrazam Said Paşa'nın başkanlığındaki Heyet-i Vükelâ toplantısında Midhat ve Mütercim Rüşdî paşaların sorguya çekilmeleri, Midhat Paşa'nın Aydın valiliğinden azli kararlaştırıldı.

Aydın vali vekilliğine atanan Hilmi Paşa'nın, izmir'de bir baskınla ve konağını bir tabur askerle kuşattırmak suretiyle Midhat Paşa'yı tutuklama girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve 18 Mayıs 1881 gecesi Midhat Paşa, konağına bitişik Fransız Konso-losluğu'na sığındı, istanbul Vapuru ile İzmir'e gelen Adliye Nazırı Cevdet Paşa, yönetim adına güvence vererek Midhat Paşa'yı teslim aldılar. İlk sorgulama vapurla İstanbul'a dönüş sırasında, Müddeiumumi Latif Bey tarafından yapıldı. Vapurda, V. Murad'a mabeyincilik yapmış olan Seyyid ve Edhem beylerle yüzleştirilen Midhat Paşa iddiaları reddetti. Manisa'daki çiftliğine çekilmiş bulunan Mütercim Rüşdî Paşa ise hastalığı sebebiyle İstanbul'a getirilemedi, izmir'deki sorgusundan sonra yargılanmaktan kurtuldu.

23 Mayıs 1881 günü akşamı istanbul'a getirilen Midhat Paşa tutuklanarak Yıldız

Yıldız

Mahkemesi'ni betimleyen ve 16 Temmuz 1881 tarihli



lüustration 'da yer alan bir çizim.

Ç. Gülersoy, Yıldız Parkı ve Malta Köşkü, İst., 1979

Sarayı Çadır Köşkü'ne kapatıldı. O gün ve ertesi günlerde de diğer sanıklar tutuklanıp Çadır Köşkü'ne getirildiler. Burada oluşturulan mahkemenin başkanlığını Süruri Efendi üstlendi. Yargı heyetinde Abdüllatif Bey ile kurenadan Ragıb Bey vardı.

Yıldız Mahkemesi'nde sorgulama ve yargılanmaları yapılanlar, sözde Abdüla-ziz'i öldüren Yozgatlı Mustafa, Cezayirli Mustafa, Boyabatlı Hacı Mehmed, Abdülaziz'in ikinci mabeyincisi Fahri Bey, olayı görenlerden Binbaşı Necib, Namıkpa-şazade Binbaşı Ali, V. Murad'ın ikinci mabeyincisi Seyyid, yaver miralay İzzet Bey, bunları teşvik edenler olarak da Midhat, Damat Nuri ve Mahmud Celaleddin paşalardı. Eski şeyhülislam Hayrullah Efendi de bu olaya karışmış görülerek II. Abdülha-mid tarafından daha önce şeyhülharemlik-le Medine'ye gönderilmiş bulunuyordu.

Yıldız Mahkemesi yargılamaları 27 Haziran 1881'e değin bir aydan fazla sürdü ve sonradan yayımlanan hatıralara göre sanıklara türlü işkenceler yapıldı. Suçlamalara esas fezlekeler ile heyet-i ithamiye mazbatası ve istanbul mahkeme-i istinaf müd-deiumumiliğince hazırlanan ithamnamede, Abdülaziz'i Fer'iye Sarayı'nda, katiller Pehlivan Mustafa Çavuş, Hacı Mehmed ve Cezayirli Mustafa'nın, mabeyinci Fahri Bey'in yardımı ile öldürdükleri, onları bu cürüme Mahmud Celaleddin Paşa ile Nuri Paşa'mn tehditle yönelttikleri, Mütercim Rüşdî Paşa ile Midhat Paşa'nın da bundan haberdar oldukları ileri sürülmekteydi. Midhat Paşa'mn ve öteki sanıkların tüm savunmaları, gösterdikleri kanıtlar dikkate alınmayarak 27 Haziran 1881'de Mahkeme-i Temyiz'in kararı açıklandı. Buna göre ikinci mabeyinci Seyyid Bey ile Miralay İzzet Bey onar yıl hapse, diğer bütün sanıklar idama mahkûm oldular. Heyet-i Vükelâ bu hükümlerin infazı konusunu görüştü. II. Abdülhamid'in talimatı üzerine de eski sadrazamlardan Saffet Paşa'nın başkanlığında toplanan Heyet-i Fevkalade'ye bütün nazırlar, eski sadrazamlar, müşir ve ferik rütbeli komutanlar katıldılar. Yine, padişahın isteği üzerine, katılanların her



biri, mahkûmlara verilen cezalar konusuna ayrı ayrı görüşlerini ve kanaatlerini birer pusulaya yazdılar. Çoğunluk, hükümlerin infazından yana olduğu halde II. Abdülha-mid, bir merhamet ve şefkat gösterisi ile azlık oyları benimsedi ve idamları ömür boyu kalebentliğe çevirdi. Mahkûmlar, 28 Temmuz 1881 günü akşamı İzzeddin Vapuru ile İstanbul'dan çıkarıldılar. Uzun bir yolculuktan sonra Cidde'ye, oradan da Ta-if Kalesi'ne götürüldüler. Bundan sonra Midhat Paşa ile yazgı arkadaşlarına "Taif mahkûmları" denilmiştir. Üç yıl süren iş-kenceli bir zindan yaşamından sonra 24 Nisan 1884'te Midhat Paşa ve yanındakiler katledildiler. Öldürülmeyen üç kişiden biri olan mabeyinci Fahri Bey, 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilince İstanbul'a döndü. Suçlamaların iftira olduğunu anlatan Ibretnü-mâ adlı anıları sonradan yayımlanmıştır.

Yıldız Mahkemesi nedeniyle Abdülaziz'in ölümü de "İntihar mı etti, öldürüldü mü?" bilinmezliğine çekilmiş ve bu konudaki türlü savlar günümüze kadar sürmüştür. Said Paşa ve Kâmil Paşa, yayımlanan anılarında Yıldız Mahkemesi'ne yer verdikleri gibi, konu üzerinde bilimsel çalışmalar ve araştırmalar da yapılmıştır.



Bibi. İnal, Son Sadrazamlar, II; M. Z. Paka-

hn, Son Sadrazamlar ve Başvekilleri, I, İst., 1941; İ. H. Uzunçarşılı, Midhat ve Rüştü Paşaların Tevkiflerine Dair Vesikalar, Ankara, 1987; ay, Midhat Paşa ve Taif Mahkûmları, Ankara, 1985; ay, Midhat Paşa ve Yıldız Mahkemesi, Ankara, 1967; Osman Nuri, Abdülha-mid-iSam'veDevr-iSaltanatı, I. İst., 1327; Kâmil Paşa, Belgelerle Kâmil Paşa'nın Anıları, İst., 1991, s. 286 vd; Mabeyinci Fahri Bey, Ib-retnümâ, Ankara, 1968; Abdurrahman Şeref, Musahabe-i Tarihiye-Tarih Söyleşileri, İst., 1980, s. 157 vd; Karal, Osmanlı Tarihi, VIII, 504 vd; M. Gökbilgin, "Midhat Paşa", lA, VI-II, 270 vd.

NECDET SAKAOĞLU



YILDIZ PARKI

Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki yamaçları kaplayan büyük koruluk.

Von Hammer, ilk Bizans kaynaklarında adı geçen ve erken Bizans şiirinde "Daf-ne" olarak övgüsü yapılan defne ormanlarının ve Pan'ın flütünü çaldığı yeşilliklerin, Boğaziçi topografyasında bu yöreler . olduğunu tahmin eder.

Kıyıdaki yapıların ve arkasındaki bahçelerin Osmanlı döneminde tarih sahnesine tekrar çıkışı, belirgin olarak löOO'lü yılların başında olsa gerektir. O zamanlar Kazancıoğlu Bahçesi adını taşıyan bu şahıs malı toprak, padişah mülkleri arasına alınmış ve IV. Murad tarafından kızı Kaya Sul-tan'a verilmiştir.

Kaya Sultan'ın kocası Melek Ahmed Paşa'mn yakınlarından olan Evliya Çelebi, yapı hakkında, "Vâcib-üs-seyr bir yalıdır. Bunda fevkanî bir şadırvan vardır ki, dünyada öyle bir sanatlı fevvâre görülmemiştir" diyor.

Ama sahilsarayların ve arkadaki bahçenin yıldızı, asıl bir yüzyıl sonra, 18. yy'ın ortasına doğru parlamaya başlar. III. Ahmed bu mülkünü, sevgili sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa'nın kardeşi Mehmed

Paşa'ya ihsan etmiştir. Hünkârın ve vezirinin burada yaptıkları âlemler ünlüdür. Bu kıyıların Çırağan (veya Çerağan) adım alması, denizin bu mavi sahillerinde ve arkasındaki nefti yeşilliklerde, mehtaplı gecelerde düzenlenen masal eğlencelerinden ileri gelir (bak. çırağan eğlenceleri).

Yıldız Parkı'nın tarihinde, özellikle 18. yy'da yaşamış olan ve başta lale olmak üzere her türlü çiçeğin tarla halinde ışıklandırılmasına dayanan gece eğlencelerinde, yakın tarihlerdeki bir yakıştırma olan kaplumbağa sırtında mum olayının bir abartma olduğunu ve gerçeği yansıtmadığım belirtmek gerekir. 1920'lerde çıkmış ve daha sonra yaygın bir klişe haline gelmiş olan bu sırtı mumlu kaplumbağa dekoru yerine, Lale Devri'nin tam bir görgü tanığı olan Fransız soylusu Baron de Tott, uç noktasına varmış ve tam arınmış bir süsleme zevkine dayalı çırağan âlemlerinin bütün bölümlerini ayrıntıları ile anlatmıştır. Buna göre, bu bahçelerde başvurulan en zengin ışık oyunu, çiçek adalarına yerleştirilen kristal fenerlerle ve aynalarla yapılan iç aydınlatma ve renk yansıtmalarıydı. Renk öbekleri arasına kurulan dekor dükkânlarda, davetliler birbirlerine çiçek motifli pırlanta, elmas, yakut mücevherlerim armağan eder ve dört bir yandan yükselen müzikle kendilerinden geçerlerdi.

İstanbul'u gören yabancılar, şehrin bu doğal zenginliği ve "yaradıhşındaki lüks" karşısında hayran kalıyorlardı. Eserini, âşık olduğu görünümlerin gravürleri ile donatan ince ruhlu ingiliz hanım yazar Miss Par-doe da, ahşap Çırağan Sarayı kadar, arkasında yükselen bu yamaçların bitki örtüsüne de bayılmıştır. Kitabında bulduğumuz değerli bir bilgi, Yıldız Parkı'nın o zamanlar yapay düzenlemelerle bozulmayıp doğal görünümünde bırakıldığı ve olduğu gibi korunduğudur. Miss Pardoe, denizden bakılınca servilerin, badem ağaçlarının, akasyalar ve ulu akçaağaçlarm yamaçları

doldurduğunu yazar. Bu, henüz II. Abdülhamid'in yabancı bahçe mimarlarına Batı anlayışı içinde özel dikimler yaptırmamış olduğu, orijinal ormanlıktır.

19. yy'ın ikinci yarısında Abdülaziz döneminde Çırağan Sarayı'nı oluşturan eski ahşap yalılar ve yüzleri resimli yapılar söktürülmüş, bugün mevcut olan olağanüstü güzellikteki mermer saray 1862-1871 arasında yaptırılmış ve anacadde üstünde hâlâ duran taş ve mermer işlemeli masif köprü ile de, arkadaki koruluğa bağlanmıştır. Daha önceki dönemlerde de, kıyıdaki saraylardan arka bahçeye bir bağlantı ile geçildiğine kuşku yoktur. Abdülaziz döneminde "Mabeyin Bahçesi" adını alan, prensip olarak padişaha ve yakın çevresine mahsus olan koruluğa, belli zamanlarda ve hünkârın izni ile, harem halkı da çıkarılıyordu. Saray hekiminin kızı Şair Leyla Hanım, anılarında bugünleri pek güzel anlatır.

Uzun bir kış devresinden sonra tabiata çıkmalarına izin verilen kadınlar ve genç kızlar saraydan ayrılmadan önce, korunun bütün bahçıvanları, bekçileri, korucular uzaklaştırılır ve anacaddeye yüzleri cadde tarafının tersine dönük askerler dizilir-miş. Haremağaları, yolda karşılarına çıkabilecek son erkek görevlileri de vaktinde uyarmak ve uzaklaştırmak üzere, "Halvet! Halvet" diye seslenerek, hanımları grup grup köprüden arka bahçelere geçirirmiş. Köprünün vardığı terastan sonra üst bahçelere çıkan geniş bir mermer merdiven, hâlâ durur. Oradan çıkılıp ağaçlar altına dağılmdığmda, çayırlar, çimenler, meyveler arasında, zamanın nasıl akıp gittiğinin farkına varılmadan akşam yaklaşırken, o çağın deyimi ile "gün zevale dönmeden önce", ellerde buketler, sepetlerde yemişler, yarı keyif yarı hüzün duyguları içinde dönüş başlar, tekrar sarayın altın kafesine girilirmiş.

Abdülaziz, yaptırdığı Çırağan Sarayı'nda çok oturmadı. Yıldız Korusu'nun da uzun

Yıldız Parkı'ndan iki görünüm. Erkin Emiroğlu (sol), Bünyad Dinç

boylu tadını almadı. Kısa zaman sonra, bir akşamüstü kuşların çığlıklarından ürperti duyup Çırağan Sarayı'nı terk ederek Dol-mabahçe'de devamlı oturmaya başlayınca, dantel gibi işli mermer Çırağan Sarayı ve zümrüt korusu boşaldı.

II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra, kendisine iki tahttan indirme olayını hatırlatıp duran Dolmabahçe'den ayrılıp Yıldız Sarayı'na yerleşince, bu çevreyi yeni köşkler ve pavyonlarla geliştirirken; deniz kenarındaki yoldan itibaren koruluğu, tepedeki yeni sarayına, Yıldız'a bağlattı. Çevredeki arsaları da katarak ormanı Or-taköy'e doğru genişletip büyüttü ve hem ağaçlamaya, hem de yerli ve yabancı kalabalık bir uzman, mimar, bahçıvan kadrosuna büyük paralar harcayarak, "koruluğun her metrekaresine altın döktü."

Abdülhamid, Yıldız tepelerinden Çırağan sahiline kadar uzanan bu geniş koruluğun sadece Yıldız tarafını kullanıyordu. Aradaki eski duvarın, yani Çırağan Sara-yı'nın üst çevre sınırının altındaki, bugün "Yıldız Parkı" olan denize taraf koruluk, saray dilinde "kırlık" adım taşıyor ve sadece harem takımının belli günlerdeki gezileri için açılıyordu.

Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan, bu dış bahçelere cuma selamlıklarından sonra hareme verilen izinle hanım ve çocukların da gelebildiğini; sepetlerde getirilen helva ve yoğurt gibi soğuk piknik yemeklerinin yenmesinden sonra, çocukların Malta ve Çadır köşkleri çevresinde koşup oynayarak birkaç saat hoşça vakit geçirildiğim yazar.

Kendi sarayının önündeki üst iç bahçe kadar süslü olmasa da, Abdülhamid bu koruluğu baştan başa imar ve ihya etmiştir. Abdülhamid'in düşürülmesinden sonra, koruluk, kapılarını herkese kapatmış oldu. Şale Pavyonu 1925'te kısa bir süre bir İtalyan işletmeciye kumar oynatılan bir casino olarak kiraya verildiyse de, Atatürk'ün mü-

L.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   123   124   125   126   127   128   129   130   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə