I d I n I a V a 3IV1ho nin

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.82 Mb.
səhifə136/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   132   133   134   135   136   137   138   139   140

ZEYNEB SULTAN CAMÜ

zıları da köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen silmelerle çerçevelenmiştir. Birtakım pencerelerin ise basık veya yuvarlak kemerli olarak tasarlandığı dikkati çekmektedir. Giriş (doğu) cephesinin ekseninde ileri doğru çıkan ve basık kemer biçiminde bir alınlıkla taçlandırılmış bulunan kesimde, cephelere egemen olan yalın ifade belirli ölçüde yerini bezemeci bir tutuma terk eder. Bu kesimde, alınlık ile pencerelerin üzerindeki hafifletme kemerlerinin aynaları kıvrımlı dal kabartmaları ile doldurulmuş, alınlıktaki bezemenin ortasına beyzi inşa kitabesi yerleştirilmiştir. Konağın harem ve selamlık girişleri bu cephenin eksenine göre simetrik olarak yanlara kaydırılmış ve eyvan niteliğindeki girintilerin arkasına alınmıştır. Söz konusu girintilerin açıklıkları Toskan başlıklı ikişer sütunla geçilmektedir.

Geç dönem Osmanlı sivil mimari eserlerinin büyük çoğunluğunda olduğu gibi, Zeyneb Hanım Konağı'nda da cephe düzenlemesinde gözlenen Batılı nitelik, iç tasarımda yerini geleneksel şemalardan türetilmiş çözümlere terk etmektedir. Nitekim konak, orta ve iç sofalı plan tiplerinin eklenmesi sonucunda ortaya çıkan, oldukça karmaşık ve kullanışsız bir plan düzeni arz eder. Tanzimat öncesi Osmanlı sivil mimarisinden farklı olarak cephelere yansımayan bu düzen, dikdörtgen planlı harem ve selamlık sofaları ile bunları kuşatan, farklı boyutlarda, dikdörtgen planlı mekânlardan meydana gelmektedir. Katlar arasındaki bağlantıyı sağlayan üç kollu merdivenler, sınırında ikişer sütunun sıralandığı eyvanlarla bu sofalara bağlanmakta ve konağın merkezindeki küçük avludan (aydınlıktan) ışık almaktadır. Hamam bölümü ile birtakım servis birimleri konağın arka (batı) cephesine yerleştirilmiştir.

Bibi. Eldem, Plan Tipleri, 196-197; C. Orhon-lu, "Edebiyat Fakültesinin Kuruluşu ve Gelişmesi (1901-1933) Hakkında Bazı Düşünceler", Cumhuriyet'inSO. Yılına Armağan, İst., 1973, s. 58-70; Eldem, istanbul Anılan, 180-181; O. Aslanapa, "İstanbul Darülfünun ve Üniversite Binaları Tarihçesi", İstanbul Üniversitesi, I, İst., 1983, s. 41-44.

M. BAHA TANMAN

Sebah &

Joaillier'in bir



fotoğrafında

Zeyneb Hanım

Konağı'nın

girişi.


Oktay Aslanapa

arşivi


ZEYNEB SULTAN CAMÜ VE SİBYAN MEKTEBİ

Eminönü llçesi'nde, Alemdar Caddesi üzerinde, Gülhane Parkı'nın karşısında yer almaktadır.

Yapı III. Ahmed'in (hd 1703-1730) kızı Zeyneb Sultan (ö. 1774) tarafından yaptırılmıştır. Doğum tarihi belli olmayan Zeyneb Sultan 1778'de "Sinek" ve "Küçük" la-kaplarıyla anılan Mustafa Paşa ile evlenmiş, nişancılık ve kaptan-ı deryalık yapan Mustafa Paşa'mn 1764'te ölümünün ardından ise 1765'te eski kaptan-ı deryalardan Melek Mehmed Paşa ile evlenmiştir. Zeyneb Sultan'in mezarı bugün caminin bahçesindeki hazirededir. Mustafa Paşa'mn kemikleri de daha sonra caminin bahçesine getirilip gömülmüştür.

Cami: Zeyneb Sultan Camii 1769'da devrin hassa başmimarı Mehmed Tahir Ağa(-») tarafından inşa edilmiştir.



Zeyneb Sultan, cami ile birlikte bir sıb-yan mektebi, sebil ve türbe yaptırmıştır. Ancak sebil ve türbe günümüze kadar gelememiştir. 1288/1871'de atlı tramvayın yapılması üzerine yol geçmesi nedeniyle sebil yıktırılmıştır. Daha sonra bu sebilin yerine, Eminönü-Sirkeci arasında 1780 tarihli I. Abdülhamid Külliyesi(->) içinde bulunan yine mimar Mehmed Tahir Ağa'nın eseri olan sebil (1171/1777) ve çeşme grubu taşınmıştır. Türk baroğunun güzel örneklerinden olan sebil ve çeşme yapısı caminin kuzey köşesinde yer almaktadırlar. Bugün bu sebil büfe olarak kullanılmaktadır. Türbe yapısı da Hikmet Ülgen'in 7s-tanbul Camileri adlı kitabında belirttiğine göre caddenin genişletilmesi sırasında yıkılmıştır. Zeyneb Sultan'ın kemikleri bir sandukaya konularak mahzene gömülmüş, sonraları da caminin naziresine nakledilmiştir.

Zeyneb Sultan Camii sıbyan mektebi, bir medrese, meşruta evleri ve hazirenin de bulunduğu bir avlunun içinde yer almaktadır. Avlunun kuzeydoğudan ve güneybatıdan iki girişi vardır. Doğuda sebil ve çeşme grubuna ait kapının hemen yanındaki girişin üzerinde bulunan yeni kitabede Türkçe olarak yapının adı ve tarihi ile

birlikte besmele bulunmaktadır. Avluya girişin hemen sağında tuvaletler, solunda ise serpuşları kırılmış iki lahit bulunmaktadır. Avluya girişin tam karşısında bulunan dokuz basamaklı merdivenleri çıkınca ayet kitabeli bir giriş kapısı ile karşılaşılır ki bu kapı, caminin önünde yer alan dikdörtgen iç avlunun doğu girişidir. Karşı simetriğinde batı girişi vardır. Bu giriş kapısının üzerindeki kitabe yeri ise boştur. Her iki kapının solunda sivri kemerli dikdörtgen birer pencere bulunmaktadır.

İç avludan dört porfir sütunlu, sivri kemerli beş açıklığa sahip son cemaat yerine geçilir. Ortada bir kubbe, yanlarda aynalı tonozların örttüğü cemaat yerinde, cümle kapısının her iki yanında mihrap nişi, nişlerin yanında ise birer dikdörtgen pencere vardır. Bugün sütunların arası alüminyum camekânla kapalıdır. Son cemaat yerinden ana mekâna (camiye) geçişi sağlayan cümle kapısının üzerinde mermer yapım kitabesi yer almaktadır. Bu kitabenin üstünde dilimli soğan şeklinde ve üstü alemli bir kemer süslemesi bulunmaktadır ki bu III. Ahmed dönemi mimarisinde sık sık karşılaşılan bir örnektir.

Barok dönem yapılarından olan Zeyneb Sultan Camii tek kubbeli, kare planlı, bir son cemaat yeri ve bir iç avluya sahip, sade bir yapıdır. Caminin ana mekânı karedir, ancak güney duvarında mihrabı içine alan dikdörtgen planlı bir bölüm dışa çıkıntı yapmaktadır. Kare mekânı örten kubbe (çapı 12,20 m) ufak mukarnas konsollarla desteklenmiş sade tromplar üzerinde yükselen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Kubbe yükü duvarlara, dört köşe trom-bu sayesinde geçmektedir.

Cümle kapısından ana mekâna girişin hemen üstünde altı ince mermer sütunun taşıdığı ahşap kadınlar mahfili ile sol üst-

ttm

Zeyneb Sultan Camii'nin planı. Betül Bakır

te hünkâr mahfili bulunmaktadır. Üst kata, giriş kapısının iki yanında yer alan merdivenlerle çıkılmaktadır. Üstte alttaki pencerelerin üstüne isabet edecek yerlerde iki dolap nişi bulunmaktadır. Genellikle camilerde hünkâr mahfillerinin güney duvarında mihrabın sağında ya da solunda yer aldığı düşünülür ise, bu yapıda kuzeydoğu köşesinde oluşu dikkat çekicidir.

Yapının dört cephesinde de altta söve-leri küfeki taşından olan dikdörtgen, demir şebekeli sade pencereler, bunların üstünde üzerleri sivri kemerli filgözü dışlıklı alçı pencereler, üçüncü sırada ise yine alçı şebekeli ancak yuvarlak pencereler bulunmaktadır. Bunlar biraz daha yukarıda köşe tromplarının içlerinde de yer almaktadırlar. Kubbe kasnağında ise on altı yuvarlak filgözü dışlıklı alçı pencere bulunmaktadır. Tüm bu pencere açıklıkları iç mekânı aydınlatmaktadır. Caminin mihrabı kırmızı mermerdendir. Mihrabın iki yanında kırmızı porfirden iki sülünce vardır. Mihrabın üstündeki kitabede ise bir ayet yer almaktadır.

Yapının mihberi ahşap olup on üç basamaklıdır. Kapı, iki barok başlıklı sütuna yuvarlak kemerlerle bağlanmıştır. Minberin ve hünkâr mahfilinin caminin inşasından daha geç bir tarihe, muhtemelen 18. yy'ın sonu, 19. yy'm başına ait oldukları süsleme özelliklerinden anlaşılmaktadır. Diğer barok camilerden bazılarında olduğu gibi burada da inşa malzemesi olarak taş ve tuğla bir arada kullanılmış, muntazam kesme küfeki taş dizileri arasına iki sıra tuğla olmak üzere duvarlar örülmüştür.

Mimar Mehmed Tahir Ağa, Zeyneb Sultan Camii'nden altı sene önce (1177/1763) inşa ettiği Laleli Camii'nde barok üslubun tüm özelliklerini kullanmasına karşın bu yapıda barok ve klasik üslubu bir arada kullanmıştır.

Barok üslup, tuğladan olan üzeri kurşun kaplı kubbenin dalgalı saçağından son cemaat yerinin sütun başlıklarında, yuvarlak kemerli kasnak pencereleri ile dış duvarlardaki kavislerde hissedilir. Özellikle alt pencerelerde klasik üslup görülür. Ayrıca son cemaat yerinde kullanılan sivri kemerler barok üsluptan tamamen uzak olup, klasik üslubun özelliğidir.

Minare yapının batısında bulunur ve tek şerefelidir. Kürsüsü ile pabucu kesme taştandır. Minarenin tuğla gövdesi inşa edilirken taş merdivenler dışarıdan görülebilecek şekilde bırakılmışlar ve böylece tuğla örgü arasında beyaz renkleri ile hele-zoni bir şekilde belirmeleri minareye orijinal bir görüntü kazandırmıştır. Minarenin ince oluşu ve külahının diğer barok camilerden farklı olarak klasik üslupta oluşu dikkat çekicidir. Minarenin şerefesinde yer alan kıvrık dallı bitkisel bezemeye sahip demir korkuluğun, tamamen barok üslupta olması bir başka dikkat çekici noktadır.

Zeyneb Sultan Camii'nin içinde kalem işi bezemelerle zengin bir süsleme elde edilmiştir. Kalem işleri son cemaat yeri ile birlikte caminin her yerinde bulunmaktadır. Kalem işi süslemelerde rumî, palmet,

Zeyneb Sultan Camii'nin güneybatıdan

görünüşü.

Tahsin Aydoğmuş, 1994

lotus gibi tamamen klasik motiflerin yanında, kıvrık dallar, kartuşlar, "C" biçimindeki barok kıvrımlar da kullanılmıştır.

Şadırvanı olmayan caminin abdest muslukları yapının doğu cephesine bitişmiş ve üzeri bir sundurma ile örtülmüştür. Alt katında bir bodruma sahip olan caminin bodrum girişleri bu sundurmalı alanın hemen yanından sağlanmıştır. Yedi basamaklı bir merdivenden inilerek ulaşılan bodrum bugün ibadet için kullanılmaktadır.

Uzun bir süre harap durumda olan Zeyneb Sultan Camii ilk kez 1917'de bir onarım geçirmiştir. Daha sonra 1958'de Vakıflar idaresi, 1983'te de cemaat tarafından onarılmış olan yapının kalem işleri ise 1988'de onarım görmüştür.

Sibyan Mektebi: Caminin batısında 1967' de yenilenmiş olan meşruta evleri, evlerin hemen yamda bir harabe görünümünde olan Alemdar Mustafa Paşa Medresesi (bugün içinde iki-üç aile barınmaktadır) bulunmaktadır. Medresenin bitişiğinde ise bugün Türkiye Anıtlar Derneği tarafından kullanılmakta olan sıbyan mektebi yer almaktadır. Sibyan mektebinin önünde, caminin güneyinde ise hazire bulunmaktadır ki, burada 18-19. yy dönem özelliklerine sahip lahitlerin olduğu görülmektedir. 1970'te çıkan yangında medrese ve sıbyan mektebi yanmış, 1983'te Vakıflar idaresi tarafından yapılan onarımda cadde üzerindeki avlu duvarı içeriye alınmıştır.

Mektep 1988'de Vakıflar idaresi tarafından Türkiye Anıtlar Derneği'ne tahsis edilmiştir. 1988'den önce yapıda bir aile barınmaktadır. Daha önceleri ise Zeyneb Sultan llkokulu'nun bir dershanesi olarak kullanılmıştır, iki katlı (fevkani) olan yapının üst katına medrese ile mektep arasında bulunan merdivenlerle çıkılmaktadır.

Sibyan mektebinin önünde yer alan barok üsluba sahip olan üç sütunlu, yuvarlak

551 ZEYNEP KÂMİL HASTANESİ

kemerli revak bölümü alüminyum doğrama ile kapatılarak dikdörtgen bir mekân elde edilmiştir. Buradan kare plan şemasına sahip olan dershaneye geçilmektedir. Yapı, alçı şebekeli, filgözü dışlıklı pencerelerden kapılara ve tavana kadar tamamen -orijinali örnek alınarak- yenilenmiştir.

Derneğin bugün depo olarak kullandığı alt kat ise 1983'teki onarımlar sırasında avlu duvarının cadde üzerinden içeriye alınması sırasında çıkan toprakların buraya boşaltılması ile 1988'e kadar toprakla doluymuş. Dernek tarafından, alt kat topraklan boşaltılırken pek çok kırık lahit parçaları, mezar taşları, serpuşlar çıkarılmıştır. Bugün bunlar cami ile medrese arasındaki alanda üst üste yığılmış durumdadırlar.

Sibyan mektebi ile medrese arasında yer alan avlunun tekne tonozlu, yuvarlak kemerli, güneybatı kapısının üzerindeki mermer levhada ayet kitabesi bulunmaktadır. Ayrıca aynı hizada meşruta evleri ile medrese arasında sonradan ihtiyaçtan açıldığı anlaşılan ufak bir kapı vardır.



Bibi. Uluçay, Padişahların Kadınları, 86-87; M. Erdoğan, "Mehmet Tahir Ağa, Hayatı ve Mesleki Faaliyetleri", TD, 10 (1954), 158-180; H. Ülgen, İstanbul Camileri, İst., 1966, s. 112; O. Aslanapa, Türk Sanatı, İst., 1984, s. 270; ay, Osmanlı Devri Mimarisi, İst., 1986, s. 405; Öz, İstanbul Camileri, I; Kuban, Barok, 31-32; K. Altan, "Klasik Tarzından Sonraki Mimari Eserlerimiz", Arkitekt, 1938, s. 238-240; Eminönü Camileri, 221-222.

GÜLBlN GÜLTEKlN



ZEYNEP KÂMİL HASTANESİ

Üsküdar İlçesi'nde, Nuhkuyusu Cadde-si'ndedir.

Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'mn kızı ve Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa'mn (1808-1876) eşi olan Zeynep Hanım (1825-1882) tarafından eşinin de destekleriyle yaptırılmıştır. 1860'ta inşasına başlanan hastane 2 senede tamamlanmış ve 1862'de hizmete girmiştir. Zeynep Hanım ile Kâmil Paşa, hastanenin idaresi için vakfiye bırakmadıklarından vârislerinden Said Halim Paşa ile Abbas Halim Paşa sonraları hastane masrafı olarak, Osmanlı maliyesine bir miktar yardımda bulunmuşlardır.

Bahçe içindeki ilk yapının dış kapısından girilince sol tarafta kapıcı ve bahçıvan odaları, sağ tarafta karantina dairesiyle çiçeklik, limonluk ve ilerisinde de Zeynep Hanım ile Kâmil Paşa'mn türbesi yer almaktaydı.

Eldeki en eski verilere göre 1895'te hastaneye başvuran 162 hastanın 3ö'sı vefat etmiş, 126'sı şifa bulmuştur. Ertesi sene Cemil Paşa'mn (Topuzlu) idaresine geçince, 193 hastanın 25'i vefat etmiş, l68'i şifa bulmuştur. 1897'nin ilk 9 ayında, önemli ameliyat yapılan 72 kişiden sadece 5'i vefat etmiştir. Yatan hastalar dışında alt kattaki muayenehaneye her gün başvuran 20'den fazla hasta, Cemil Paşa ve muavinleri tarafından muayene edilerek ilaçları hastane eczanesinden verilmekteydi.

Devamlı bir bakım yapılamadığından bina zamanla harap olmuştu. Said Halim Paşa, Cemil Paşa'dan hastanenin yeniden



ZEYNÎLİK

552


553

ZEYREK

düzenlenmesini rica ederek gerekli tahsisatı vermiştir. 1896'da müdürlük görevini üstlenen Cemil Paşa, hastaneyi moderni-ze ederek kalorifer tesisatı döşetmiş, mükemmel bir ameliyathane yaptırmış ve Vi-yana'dan 9 hemşire getirterek burada ücretli hasta muayenesi ve ameliyatlar yapmıştır.



1899'da hastane bodrumdan başka iki katlıydı. Alt katın bir kısmı kalorifer ile ısıtılıp havagazıyla aydınlatılıyordu. Burada hekim odaları ile memurların daireleri, eczane, muayenehane ve gerektiğinde erkek hastaların ameliyat ve tedavilerine mahsus odalar vardı. Üst kat özellikle kadın hastalara ayrılmıştı. Sağ tarafta bulaşıcı hastalıklar koğuşu ve odaları, sol tarafta. ise yeniden inşa edilen ameliyat salonu ile cerrahi koğuş ve odaları yer almaktaydı. Hastanede, 6'şar yataklı 6 koğuş ve 2'şer yataklı 8 özel oda olmak üzere toplam 52 yatak vardı. Bu sayı ihtiyaç durumunda 100 yatağa çıkarılabiliyordu. Ameliyat salonu hastanenin üst katında yer almaktaydı. Ameliyathanenin yanındaki odada, aletlerin sterilize edilmesi için 3 adet mükemmel etüv ile hastalara anestezi uygulanan bir yatak bulunmaktaydı. Üst katta bir de pansuman odası ile hasta yemekhanesi yer almaktaydı.

I. Dünya Savaşı'ndan sonra Cemil Pa-şa'nın ayrılması ve Said Halim Paşa'nın da tahsisatı kesmesi üzerine metruk bir halde kalan hastane bir süre asker işgalinde kaldıktan sonra Haydarpaşa Askeri Hastanesi emrine verilmiş, daha sonra da Tıp Fakültesi'nin ücretli akliye ve asabiye kliniği olarak kullanılmıştır. 1920'de burada istanbul Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi açılmış ve Şişli'deki Fransız Lape Hastanesi'nin(->) hekim ve memurları burada görevlendirilmiştir. Başhekimliğine Mazhar Osman Usman(->) getirilmiş, istifası üzerine bu görevi Hayrullah Diker(->) üstlenmiştir. Bu dönem de uzun sürmemiş ve bina yemden metruk kalmıştır.

Hastane binası 1932'de Ebe Leyli Talebe Yurdu olmuş, 1933'te belediyenin emrine verilince, dahiliye ve hariciye servislerini içeren 40 yataklı bir hastane haline getirilerek hizmete girmiştir. 2 sene bu şekilde çalıştıktan sonra, Haziran 1935'ten iti-

Zeynep

Kâmil

Hastanesi

Sadat Hasanoğlu, 1994

baren doğumevi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak Haydarpaşa'daki tıp fakültesi ve klinikleri istanbul'a nakledildiğinde, Üsküdar ve çevresinde başka hastane bulunmadığı için, doğumevi olmasına rağmen o yıl dahiliye ve hariciye hastalarını da kabul etmiştir. 1936'da Haydarpaşa Numune Hastanesi'nin(->) açılması üzerine sadece doğum ve kadın hastalıklarına ait vakalar kabul etmeye başlamıştır.

Hastanenin yatak sayısı, 1938'de 50'ye, 1948'de 60'a yükselmişti. 1952'de başhekimliğe getirilen Dr. Fahri Atabey'in çabaları sonucu eklenen yeni pavyonlarla yatak sayısı 1952'de 110'a, 1953'te 125'e, 1956'da 300'e çıkmıştır. Günümüzde Sağlık Bakanlığı'na bağlı kadın ve çocuk hastalıkları ile doğum alanında uzmanlaşmış 650 yataklı bir özel dal hastanesidir. Burada dünyaya gelen çocukların göbeğinin, erkekse, Kâmil, kız ise Zeynep adı verilerek kesilmesi gelenek halini almıştır.



Bibi. "Üsküdar'da Zeynep-Kâmil Hastahane-si", Nevsâl-iAfiyet, İst., 1315, s. 107-111; Cum-huriyet'in 15. Senesi Şerefine Bakırköy ü'nde İlk On Sene, İst., 1938, s. 15; Zeyneb-Kâmil Hastanesi 1860-1954, İst., (1954); "Zeynep-Kâmil Hastanesi'nin Kısa Tarihçesi, Halihazır Durumu ve inkişaf Programı", istanbul Ta-bib Odası Dergisi, c. I, S. 2 (1959), s. 51; Zeynep-Kâmil Hastanesi 1860-1960, İst., 1960. NURAN YILDIRIM

ZEYNÎLİK

Silsilesi Sühreverdîliğe bağlanan Zeynîlik, Tebrizli Şeyh Zeyneddin Ebubekir Hafi (ö. 1435) tarafından kurulmuştur. Zeynî-liğin Anadolu'ya intikali, Şeyh Zeyneddin Hafî'nin halifelerinden Şeyh Abdüllatif TCüdsî'nin (ö. 1452) 1448'de Bursa'ya yerleşmesi, bir yıl sonra da burada kendisi için bir cami-tekke tesis edilmesiyle gerçekleşmiştir.

Zeynîliğin istanbul'daki ilk faaliyet merkezleri Şeyh Vefa Külliyesi(->) ile Âşık Paşa Külliyesi'nin(-0 bünyesindeki tekkelerdir. Bulunduğu semte adını vermiş olan Şeyh Vefa Külliyesi, II. Mehmed (Fatih) tarafından, 831/1476'da, Şeyh Abdüllatif Kudsî'nin halifelerinden, "Şeyh Vefa" olarak tanınan Musliheddin Mustafa Efendi (ö. 1490) adına bir cami-tekke ile yanında bir çifte hamam inşa ettirilmesiyle ku-

rulmuş, daha sonra oğlu II. Bayezid (hd 1481-1512) bunlara medrese, derviş hücreleri, imaret ve kütüphane gibi bölümler ekletmek suretiyle tam teşekküllü bir tarikat külliyesi meydana getirmiştir. Kumlusunu izleyen yüzyıllarda vakıf gelirleri ek vakfiyelerle takviye edilen, binaları da çeşitli onarımlar geçiren Şeyh Vefa Külliyesi'nin bünyesindeki tekke, faaliyetlerini ancak 18. yy'ın sonlarına kadar sürdürebilmiştir. Tekkenin postuna geçen şeyhlerin de tam bir dökümü tespit edilememekte, ancak Şeyh Vefa'nın türbesinde, halifelerinden Şeyh Ali Efendi (ö. 1504) ile Şeyh Davud-i Vefayî'nin sandukaları bulunmaktadır.

Fatih-Haydar'daki Âşık Paşa Külliyesi, Şeyh Vefa Külliyesi ile aşağı yukarı aynı yıllarda (1464-1479 arasında) Eski Saray'ın ağalarından Abdullah oğlu Hüseyin Ağa'mn, "Derviş Ahmed Aşıkî" ya da "Aşık-paşazade" olarak tanınan Şeyh Ahmed Efendi (ö. 1484'ten kısa süre sonra) adına bir mescit inşa ettirmesi sonucunda tesis edilmiştir. Kırşehir'deki türbesinde gömülü, ünlü sufi ve şair Âşık Paşa'nın (ö. 1333) torunu ve Şeyh Abdüllatif Kudsî'nin diğer bir halifesi olan Âşıkpaşazade, döneminin ileri gelen sufilerindenve tarihçilerindendir.

Tevârih-i Âl-i Osman adlı ünlü eserin müellifi olan Âşıkpaşazade'nin damadı ve halifesi olan Seyyid Velayet Efendi de do- r neminin önemli sufilerindendir. Külliyenin \ bünyesinde yer alan ve vakfiyesi 928/1521' , de Seyyid Velayet Efendi'nin adına (Haz-ret-i Emîr Şeyh Seyyid Velayet bin Şeydi Ahmed) tescil edilmiş bulunan zaviyenin (tekkenin) 15. yy'ın sonlarında faaliyete geçtiği anlaşılmaktadır. Kaynaklarda çeşitli adlarla (Aşık Paşa, Emîrler, Seyyid Velayet) anılan tekkenin ek vakfiyeleri arasında II. Bayezid'in kızlarından "Sufi Sultan Hatun" olarak anılan Fatma Sultan'm 997/1501 tarihli vakfiyesi zenginliği ile dikkati çekmektedir. Söz konusu vakfiyede "Seyyid Velayet Hankahı" olarak anılan tekkede, kumların ve zâkirlerin, perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde adı geçen şeyhin huzurunda toplanarak "teşbih ve tehlil etmeleri", Hz Muham-med'e salat getirmeleri şart koşulmuştur. Başlangıçta cuma geceleri icra edilen haftalık ayinlerin daha sonra cumartesi gününe alındığı tespit edilmektedir. Sieyyjd _ Velayet Efendi'den sonra tekkenin postuna oğullarından Şeyh Mehmed Efendi (ö. 1535) ile damadı ve halifesi olan Gazalî-zade Şeyh Abdullah Efendi (ö. 1570) geçmiş, bu tarihten sonra bir müddet daha Seyyid Velayet Efendi'nin neslinden gelen-' İerin tasarrufunda kalan tekke muhtemelen bu arada Zeynîliğe bağlı olarak faaliye-_tini sürdüımüştür.--.Ancak tekkenin 18. yy'dan itibaren başka tarikatlara intikal ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim 1256/1840 tarihli Âsitâne'de "Seyyid Velayet Hazretleri Tekkesi'nin" Halvetîliğe bağlı olduğu, ayrıca ortadan kalkarak yerinin "arsa" haline geldiği belirtilmiş, bu tarihten sonra ihya edildiği anlaşılan tekke, 1301/1885-86'da Dahiliye Nezareti'nin hazırlattığı istatistik cetvelinde bu sefer Nakşibendî olarak gösterilmektedir.

Mürşitleri Şeyh Abdüllatif Kudsî gibi Şeyh Vefa ile Âşıkpaşazade de, hükümdarlar dahil herkesten hürmet gören, nüfuzlu ve vekarlı sufiler olarak tarihe geçmişlerdir. Özellikle, Osmanlı kaynaklarında "Ebü'1-Vefa Musliheddin Mustafa bin Ahmed el-Konevî" olarak anılan Şeyh Vefa, din ilimlerinde ve tasavvufta "müctehid" derecesine varmış büyük bir şahsiyettir. Tekkesi tasavvuf, fıkıh, astronomi ve edebiyat alanlarında İstanbul'un en önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri olmuş, Sinan Paşa, Tokatlı Molla Lütfî, Bursalı Ho-cazade, Balıkesirli Zatî ve Zenbilli Ali Efendi gibi dönemin en ünlü bilginleri Şeyh Vefa'ya intisap edenler arasında yer almışlardır.

Şeyh Vefa başta olmak üzere, Âşıkpaşazade'nin, Seyyid Velayet'in ve çevrelerindeki sufilerin çağdaşları olan bilginleri olumlu yönde etkileyerek tasavvufa yaklaştırdıkları gözlenmektedir. Sonuçta daha ziyade tahsilli çevrelerde revaç bulduğu "anlaşılan Zeynîlik belki de biraz bu yüzden -istanbul'da yaygın ve uzun ömürlü bir tarikat olamamış, diğer taraftan bu tarikatın ~ Anadolu'daki ilk faaliyet merkezi olan Bur--sa Zeynîler Tekkesi de 1760'larda Halve-- tîliğe, 1840'larda da Kadirîliğe bağlı olarak varlığını sürdürmüştür. Bu arada Hal-vetîliğin İstanbul'daki ilk temsilcisi sayılan Şeyh Cemaleddin Halvetî(->), her ne kadar önceleri Zeynî şeyhlerinden Kastamonulu Seyyid Abdullah Efendi'ye (ö. 1488) intisap etmiş ise de İstanbul'da bir Halvetî şeyhi olarak faaliyet göstermiştir, ÖMER TUĞRUL İNANÇER-M. BAHA TANMAN Zikir Usulü ve Musiki Zeynîlik, Horasan tasavvuf ekolüne bağlı olduğundan devrani zikir tarzını benimsemiştir. Zeynî zikir ayini Halvetî ayinine çok benzer. İstanbul'daki ilk Zeynî şeyhi olan Şeyh Vefa, tasavvuf yolundaki içtihadı ile "Vefa devri" denen zikir usulünü (bak. Cerrahîlik) ve "Vefaiyye evradını" tertip etmiş, ayrıca söz konusu evradı bizzat bestelemiştir. Ayrıca bazı dindışı (ladini) musiki eserleri bestelediği hakkında kuvvetli rivayetler varsa da, bu eserler ne yazık ki günümüze ulaşabilmiş değildir. Diğer taraftan Şeyh Vefa'nın, cuma namazlarında, makam yaparak musiki ile okuduğu cuma hutbeleri, sesinin güzelliği ve te-sirliliği yanında, musikideki bilgisini ve icra ustalığını da ortaya koyuyordu. İstanbul'un tasavvuf hayatında ikinci bir Mevla-na ve İbn-i Arabî olarak kabul edilen Şeyh Vefa'nın türbesi şehrin önemli ziyaretgâh-larından birisi olma özelliğini hâlâ sürdürmektedir.

İstanbul'da başkaca bir Zeynî musikişinas bilinmemektedir. Ancak Şeyh Vefa Hazretleri'nin türbedarlığını yapan ve adı geçen türbenin yanında gömülü olan Osman Efendi (ö. 1889) son devrin çok önemli bir zâkirbaşısı idi. Bütün tarikat ayinlerini çok iyi bilir ve ustaca idare ederdi. Repertuvarı en geniş zâkirbaşı olarak tanınan Türbedar Osman Efendi'nin özellikle bilmediği şuul yok gibiydi. İstan-

bul'un birçok zâkiri ve kıyam zikri idare eden kıyam reisi onun yetiştirdiği kişilerdir.

ÖMER TUĞRUL İNANÇER

ZEYREK

Fatih İlçesi'nde, şehrin dördüncü tepesi üzerinde ve eteklerinde yer alan semt. Bizans döneminde bu tepenin üstünde inşa edilen Havariyun Kilisesi(->) ve Osmanlı döneminde bu kilisenin yerine yaptırılan Fatih Külliyesi(->) gibi anıtlar, bölgeye tarih içinde verilen önemin kanıtlarıdır.

Zeyrek, Atatürk Bulvarı(->) ve Haliç'ten başlayıp yükselen yamaçta, Atatürk Bulvarı tarafından yer yer 15 m'ye ulaşan yüksek istinat duvarları ile Bizans döneminden bugüne kadar yapılmış çeşitli teraslamalar ve setler üzerine yerleşmiştir. Bölgeye özgün karakterini veren mimari dokunun ve yol strüktürünün oluşumunda to-pografik özelliklerin ve eğimin belirleyici etkileri olmuştur. Eğime ve topografyaya bağlı olarak, yollar eğim çizgilerine paralel olarak veya setler arası bağlantıyı kuran dik yokuşlar biçiminde oluşmuştur.

Zeyrek, adını büyük olasılıkla II. Mehmed (Fatih) (hd 1451-1481) tarafından burada kurulan medresenin başmüderrisi Molla Zeyrek'ten almıştır. İstanbul'u fethettikten sonra önde gelen 8 kiliseyi cami ve medreseye çeviren II. Mehmed, Unkapa-nı ile Saraçhane arasında, bugünkü caminin batısında kalan bir yerde 55 odası bulunan Pantokrator Kilisesi'ni medreseye dönüştürerek Molla Mehmed Zeyrek Efendi'nin yönetimine bırakmıştır. Ona, Farsça "anlayışlı, uyanık, zeki" anlamına gelen "zeyrek" lakabının, çocukluğunda hocası olan Hacı Bayram Veli tarafından takıldığı sanılmaktadır. Molla Mehmed Zeyrek Efendi'nin, Bursa'da II. Murad Medrese-si'nde müderrislik yaparken buraya atanması, önce, yaklaşık 20 yıl kadar hizmet veren medresenin, daha sonra da semtin, onun adıyla anılmasına yol açmıştır.

Bizans'ın ilk dönemlerinde manastırların yer aldığı bir yöre olarak tanınan Zeyrek, denizden uzak konumu ve yamaç yerleşimi olması nedeniyle, tarih boyunca konut yerleşim alanı ağırlıklı bir bölge olmuştur. Bölge, I. Constantinus (hd 324-337) tarafından yaptırılan ve imparatorların toprağa verildiği yer olan Havariyun Kilisesi ve çevresinde inşa edilen büyüklü küçüklü kilise ve manastırlarla kent içinde bir "dinsel alan" özelliği kazanmıştır. Havariyun Kilisesi, 12. yy'ın başlarından itibaren imparator mezarlığı olma işlevim, semtin merkezinde, Halic'e ve diğer kent dokusuna hâkim tepede, setler üzerine inşa edilen Pantokrator Manastırı Kilisesi'ne (bugün Zeyrek Kilise Camii[->]) bırakmaya başlamıştır. Yörede yer alan diğer önemli manastır, kilisesi Eski İmaret adıyla camiye dönüştürülmüş olan Pantepoptes Manas-tırı'dır. 1462-1470 arasında Fatih Külliyesi'nin yapılmasıyla, Pantokrator Kilisesi camiye dönüştürülürmüş, Pantepoptes Manastırı imaret olarak hizmet görmüştür. Bu yapılar halen mevcut olmakla beraber,

bir zamanlar geniş birer alana yayılmış olduğu düşünülen manastırın öteki yapılarından günümüze hiçbir iz kalmamıştır. Ayrıca bazı belgelerde, bu yörede olduğu belirtilen "Üç Prenses Sarayı" ile diğer Bizans konakları da yok olmuştur.

16. yy'ın sonlarına kadar bölgenin etnik çeşitliliği devam etmiş, fakat İstanbul'un devlet merkezi olma yolundaki gelişimle-riyle birlikte, gelenler lehine bir ayaklanma sürecine gidilmiştir. Önceki dönemlerde bölgede yaşayan Rumlar Galata'ya yerleşmişler, kalanlar ise zaman içinde dağılıp gitmişlerdir. Bugün bölgede bulunan irili ufaklı camilerin yoğunluğu ve Rum evlerinin kalmayışı, bu fikri desteklemektedir. Bunun sonucu olarak da 16. yy'dan bu yana Zeyrek yöresi yoğun bir Müslüman yerleşmesi durumuna gelmiştir. Zeyrek'te oturanların toplumsal ve ekonomik yapılarında, yakın dönemlere gelinceye kadar önemli değişikliğin olmadığı ve semt sakinlerinin genelde (Hanlar bölgesinde çalışan) orta sınıf mensupları oldukları anlaşılmaktadır. Bizans döneminde yerleşimin ağırlığını oluşturan sıra ev dokusu korunup geliştirilmiştir. Semtte, Osmanlı İm-paratorluğu'nun ileri gelenlerinin yaptırdığı köşk, konak gibi yapılar bulunmamaktadır. Bu kuralı, 1703'te idam edilen Şeyhülislam Seyyid Feyzullah Efendi'nin konağı bozmuş olmakla beraber, bu konak da bir yangında yok olmuştur.

Çok yoğun olmayan bir orta sınıf konut bölgesi olduğu anlaşılan yörede hizmet yapıları bile az sayıdadır; var olanlar da genellikle bölgenin kıyılarında yer almaktadır. Semtin güneyinde yer alan büyük Çinili Hamam(->), kuzeyindeki Haydarhane Hamamı, daha kuzeydeki Azebler Hamamı ve batısında bulunan, Fatih Külliyesi'ne bağlı ama 19. yy'da yıkılmış olan Çukur Hamam(->), bölgenin merkezinde yer almak yerine sınırlara yakın olmalarıyla semte diğer semtlerden farklı bir görünüm kazandırmaktadırlar.

Bölge özelliğini, geleneksel mimari karakterini bugüne kadar korumuş olmasından almaktadır. Çoğunlukla ahşap yapılardan oluşan mimari strüktürü, kuzey yönünde Çırçır semtini de kapsayarak Halic'e kadar uzanmaktadır. Zeyrek'te bulunan ahşap konutların çoğu 1800-1840 arasında inşa edilmiş olan sıra evlerdir (Parmaklık Sokağı, Bıçakçı Sokağı, Çeşme Sokağı, Güllü Bahçe Sokağı, vb). Ortalama 50 m2 taban alanına oturan, toplam brüt alanları 100-150 m2 olan ve kat sayıları 2-3 arasında değişen bu sıra evlerin parsel genişliği 5-10 m uzunlukları arasında değişmektedir. Yaşama mekânları cadde tarafına bakan ve arka taraflarında küçük bahçelerin bulunduğu bu sıra evlerin ortak özellikleri, farklı genişlik ve yükseklikte cumbalara sahip olmalarıdır. 1930'lu yıllardan sonra İstanbul'da, gerek ahşap malzeme azlığı, gerekse yangın talimatnameleri nedeniyle kagir yapılar inşa edilmeye başlanmıştır. Yörede bu dönemden sonra inşa edilen konutların plan şemaları ve formları, malzeme ve yapım yönetiminin değişmesine rağmen, 1940'lı yılların sonuna ka-



Dostları ilə paylaş:
1   ...   132   133   134   135   136   137   138   139   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə