I d I n I a V a 3IV1ho nin



Yüklə 8.82 Mb.
səhifə14/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   140

SUKEMERLERİ

Subhi Paşa Konağrnın cephe çizimi. Eldem, Türk Evi

na(->) özgü bir yalınlık egemendir. Zemin kat duvarları düzgün kesme taş işçiliği ile örülmüş, moloz taş ve tuğla ile örülen, birinci ve ikinci kat duvarları sıvanmış, köşeler Toskan başlıklı pilastrlar ile donatılmış, çoğu dikdörtgen açıklıklı, bir kısmı da sepet kulpu kemerli olan pencereler kesme taştan sövelerle çerçevelenmiştir. Kesme taştan kısa bir saçak silmesi ile son bulan cephelerde herhangi bir bezemeye rastlanmaz. Horhor Caddesi'ne açılan cümle kapısı mermerden yontulmuş pilastrlar ve bir lento ile kuşatılmış, sepet kulpu biçiminde bir kemerle taçlandırılmışım Orta sofada ve buna bağlanan eyvanlarda yoğunlaşan bezemelerde barok, ampir ve neorönesans gibi farklı üsluplardan kaynaklanan öğeler, kalem işi, ahşap oyma ve kartonpiyer gibi değişik teknikler gözlenmektedir. Bu arada ikinci katta, arka bahçe (doğu) yönündeki eyvanın üzerinde yer alan basık beyzi kubbe, Osmanlı baroğunda, özellikle III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde çok kullanılmış bir tasarım öğesi olarak dikkati çeker.



Bibi. Eldem, Plan Tipleri, 164; Eldem, Türk Evi, II, 264-267.

M. BAHA TANMAN

SUÇ

Töreye ya da yasaya aykırı davranış.



Suçun en önemli özelliği, toplumun "ceza" denen tepkisini çekmesidir. Suçun temel konuyu teşkil ettiği ceza hukukunda suç; mevcut hukuk sistemi içinde ceza verilmesini gerektirebilecek bir eylem veya ihmal olarak tanımlanır.

Kuralın ve yasağın olduğu her yerde normlardan sapıcı hareketlere, suça rastlanmaktadır. Ancak bazı etkenler, suç işlemeye uygun toplumsal ortamlar oluşturur. Bunların başında sanayileşme, kentleşme, nüfus hareketliliği, hızlı toplumsal değişme vb sosyoekonomik etkenleri saymak gerekir. Sanayileşmeyle beraber yaşanan hızlı kentleşme pek çok problemi de beraberinde getirdiği gibi, suçlu sayısını da

artırmaktadır. Kırsal bölgelerde, kentlere oranla çok daha az suç işlendiği bilinir.

Kırsal yerleşme bölgelerinde, toplum üyeleri arasında sıkı ve yakın ilişkilerin bulunması, normların uzun süreler içinde sabit kalmasını sağlamaktadır. Sosyal kontrol oldukça sıkıdır. Oysa kentleşme ile birlikte, bu geleneksel yapı değişmektedir. Kent toplumu, sanayi toplumudur. Dolayısıyla kentlerde çok geniş bir işbölümüne ihtiyaç duyulması, heterojen bir nüfus yığılmasını da beraberinde getirmektedir. Bu heterojen yapı nedeniyle yaşanan çatışmalar ve sosyal kontrol mekanizmalarının zayıflaması, mevcut anlaşmazlıkların suça dönüşmesini kolaylaştırıcı bir ortam hazırlamaktadır.

İstanbul yüzölçümü, nüfus, iç göç çekme gücü, sanayi, ticaret, çeşitli ekonomik sektörler, eğitim, kültür vb bakımlardan Türkiye'nin en önemli ilidir. İlin nüfus artışının en büyük nedeni, özellikle 1950'li yıllardan sonra patlama yaratacak bir hız kazanan göçtür (bak. göç; nüfus). Sermayenin, bankaların, büyük holdinglerin, şirketlerin ve sağlık kuruluşlarının çoğu İstanbul ve çevresinde toplanmıştır. Bunun yamsıra kütüphaneleri, okulları, üniversiteleri, değişik sanat etkinlikleriyle de Türkiye'nin en önemli kültür ve sanat merkezi durumundadır. İşte bütün bu özellikleri İstanbul'u son derece çekici kılmakta, dolayısıyla kent, ülkenin her yanından başlayan nüfus hareketinin son durağı haline gelmektedir. Ancak bu hızlı kentleşme pek çok problemi de beraberinde getirmekte, kentin altyapı gereksinmelerinin, barınma, sağlık, ulaşım hizmetlerinin karşılanmasında yetersiz kalınmasına neden olduğu gibi, kırsal ve kentsel kültür çatışması da şiddetlenmektedir. İstanbul, her sanayi kenti gibi, oldukça heterojen bir nüfus yapısına sahiptir; pek çok farklı bölgesel kültürden gelen bireyler, bir arada, uyum içinde yaşamaya çalışmaktadırlar. Geleneksel tarım kesiminden, çalışmak, daha iyi yaşam koşullan sağlayabilmek amacıyla kente gelen kimseler bir yandan

büyük kente uyum sağlamaya çalışmanın verdiği sıkıntıyı yaşarken, diğer yandan da düşlerini gerçekleştiremediklerini görmekte, iş bulamamakta, kötü yaşam koşullarına boyun eğmek zonanda kalmaktadır. Bütün bu koşullar ise sosyal normlardan sapıcı hareketlerin, yani suçluluğun artması için çok elverişli bir ortam hazırlamaktadır.

Devlet İstatistik Enstitüsü'nün Adalet İstatistikleri verilerine bakıldığında, Türkiye genelinde büyük kentlerde suçlu sayısının diğer kentlere göre çok daha fazla olduğu görülmektedir. Bunun yanında Türkiye'nin en büyük kenti olan İstanbul, tabloda görüldüğü gibi suç işleyen kişi sayısı bakımından birinci sırayı almaktadır.

İstanbul'da işlenen suçların türleri incelendiğinde daha çok mala karşı işlenen suçlara rastlanmaktadır. Hırsızlık en çok işlenen suçtur. Bundan sonra dolandırıcılık gelmektedir. Kişi aleyhine işlenen suçlar açısından dövme ve yaralama birinci sırada yer almakta, bunu sırasıyla adam öldürme ve ırza geçme suçlan takip etmektedir. Ayrıca uyuşturucu madde kullanmak, satmak ve satın almak cürmü de İstanbul'da sıkça rastlanan bir suçtur. Yine İstanbul, son yıllarda özel olay ve gelişmeler yüzünden terör başlığı altında toplanan suçların en yoğun olduğu Doğu bölgesinden sonra terör olaylarına en fazla rastlanan ildir. Cinsiyet ile suç arasında yakın bir ilişki vardır. Erkekler kadınlara oranla daha fazla suç işlemektedirler. Bunun nedeni kadının sosyal hayata daha az katılmasıyla açıklanmaktadır. Oysa son yıllarda sosyoekonomik ve kültürel alanda yaşanan değişmeler sonucunda kadın sosyal hayata katılmaya başlamış, eğitim düzeyi ve işgücü içindeki payı yükselmiş; böylece kadınların suç işleme sıklığı da artmıştır.



Cezaevine Yeni Giren

Hükümlülerin Yıllara ve Bazı

İllere Göre Dağılımı

iller

1985

1988

1992

Adana

1.202

1.255

1.301

Ağrı

175

202

217

Ankara

965

2.331

2.225

Antalya

571

1.031

1.585

Artvin

103

151

100

Bilecik

78

168

243

Bitlis

87

132

123

Bursa

850

1.366

2.152

Elazığ

202

192

286

Gümüşhane

72

88

67

İstanbul

3.288

4.026

4.704

İzmir

2.208

3.013

3.486

Kırklareli

235

514

537

Konya

910

1.427

1.742

Manisa

1.023

2.342

2.725

Nevşehir

150

252

353

Sinop

175

224

213

Uşak

219

465

471

Zonguldak

429

1.097

820

Kadın suçluluğu da aynı erkek suçluluğunda olduğu gibi, büyük kentlerde artış göstermektedir. İstanbul, kadın suçluluğunda da Türkiye genelinde ilk sırayı almaktadır. Suçun işlenme yaşı dikkate alındığında, kentte en çok suç işlenen yaş grubu 22-29'dur. Bunun hemen arkasından 30-39 yaş grubu gelmektedir. Erkek suçlular arasında, en çok suç işlenen yaş grupları sırasıyla 22-29 ve 30-39 yaş gruplarıdır. Kadınlar için suç işlemenin en çok görüldüğü yaş grubu 30-39 olup bunu sırasıyla 40-49 ve 22-29 yaş grupları izlemektedir.

1985 ve 1990 yıllarına ait genel nüfus sayımlarından hareket edildiğinde, İstanbul İli'nin yıllık nüfus artış hızı oranı binde 44,78 olarak tespit edilmekte; buna göre 2000yılında İstanbul nüfusunun 11.274.170 kişi olacağı tahmin edilmektedir. İstanbul'da suç oranının yıllar itibariyle aynı kaldığı varsayıldığında, 2000 yılı tahmini nüfusunun bu oranla çarpılması sonucu 2000 yılındaki suçlu sayısı elde edilebilecektir ki, buna göre bütün değişkenler aynı kaldığında 2000 yılı için İstanbul İli'nin suçlu sayısı en az 6.308 olarak belirlenmektedir. Bibi. S. Dönmezer, Kriminoloji, İst., 1984.

AYLİN DİKMEN



SUHULET VAPURU

Şehir Hatları İşletmesi'ninf-») araba vapuru. Şirket-i Hayriye'nin(->) 26 baca numaralı ilk araba vapuru idi.



Şirketin yöneticilerinden Hüseyin Hâki Efendi, Boğaz'ın karşılıklı iki kıyısı arasında at, araba ve askeri ağırlıkların taşınması için bir araba vapuru inşa ettirmeyi düşünüp gerçekleştiren ilk kişidir. Genel müfettişlikte çalışmış olan İskender Efendi ve Hasköy fabrikası sermimarı Mehmed Usta ile birlikte baş başa verip bugünkü feribot denen, iki başında birer kapağı olan, güvertesi bir baştan ötekine dümdüz uzanan yeni bir gemi tipi yaratan Hüseyin Hâki Efendi, ilk araba vapurunu 1871'de İngiltere, Londra'daki tanınmış gemi inşa firmalarından Maudslay Sons & Fields'e ıs-

**«


•>••

l

-



Suhulet Vapuru

Eser Tuîel koleksiyonu

marladı. 26 baca numaralı Suhulet 555 grostonluktu, gövdesi şirketin daha önceki 15 vapurunun aksine ahşap değil, sacdan yapıldı. Uzunluğu 45,7 m, genişliği 8,5 m, sukesimi de 3,1 m idi. Tek silindirli buhar makinesi 450 beygirgücündeydi, saatte 7 mile yakın hız yapıyordu.

Suhulet, 1872'de Londra'dan, hayli havaleli ve dengesiz olduğundan, zorluklarla İstanbul'a getirildi. Vapur ilk seferini Üsküdar'daki bir topçu bataryasını Kabataş'a geçirerek yaptı. Ekmeklerinin ellerinden gideceğinden endişelenen kayıkçı ve mavnacılar araba vapurunun önüne çıkarak yanaşmasını engellemek istediler.

Suhulet ve kısa bir süre sonra ısmarlanıp İstanbul'a getirilen Sahilbent(-») adlı eşi, yıllarca Boğaz'ın iki yakası arasında yolcu, at, araba ve askeri malzeme taşıyarak büyük hizmet verdiler. 1911'de patlak veren Trablusgarp Savaşı'nda Suhulet'e torpil kovanı yerleştirildi. Bu vapurdan aylarca Çanakkale'de süvari ve topçu alaylarının Anadolu kıyısından Rumeli'ye geçirilmesinde yararlanıldı. Dört bataryadan oluşan bir topçu taburunu, ağırlıklarıyla birlikte karşı kıyıya ancak dört günde geçirmek mümkünken, Suhulet'in sayesinde bu zor iş sadece dört saatte sona eriyordu.

Balkan Savaşı patladığı zaman asker nakliyatına verilen pek çok vapurun arasında Suhulet de vardı. I. Dünya Savaşı boyunca da ordunun elinde yük nakline mahsus sat vb tekne olmadığından ordunun at, beygir, sığır, deve, eşek gibi hayvanları ile otomobiller ve her türden mühimmat ve malzeme iki yaka arasında Suhulet ve Sahilbent'le taşındı. Suhulet bir ara Çanakkale'ye asker taşıdı. 22 Eylül 1914'te yoğun sis nedeniyle Büyükçekme-ce önlerinde karaya oturunca, Hasköy'e çekilerek onarıldı, sonra yine ordu emrine verildi. Savaş günlerinde süvarisi Ahmed Kaptan, başmakinisti de Hafız Mehmed Usta idi.

58 yıl aralıksız çalışan Suhulet, 1930'da Hasköy fabrikasında esaslı bir onarım gördü, bu arada kazanı ve makineleri çıkanla-

rak yerine dizel motor takıldı. 1945'te, Şirket-i Hayriye'nin Münakalât Vekâleti tarafından satın alınmasıyla Devlet Denizyolları İşletmesi Umum Müdürlüğü'ne geçen Suhulet, 1952'de tekrar büyük bir bakıma alındı. Motoru tekrar yenisiyle değiştirildi, l Mayıs 1958'de hizmet dışı bırakılan Suhulet, 11 Mayıs 196l'de de sökülmek üzere satıldığında 89 yıllık bir tekneydi.

ESER TUTEL

SUKEMERLERİ

Galeriler ile basınç altında olmayan künk-lerin vadilerden ve arazinin alçak yerlerinden geçebilmesi için yapılan kemerler.

Sukemerleri, üst kalınlıkları çok dar olan köprülerdir. Bilinen ilk sukemeri Asurlular tarafından MÖ 694-690 arasında Kuzey Irak'ta Ninova'da Jervan'da yapılmıştır. Daha sonra Helenistik dönemde ve Roma döneminde Anadolu'da, Kuzey Afrika'da, İtalya'da, Fransa'da, İspanya'da çok sayıda sukemeri inşa edilmiştir. İstanbul ve civarında da oldukça büyük, çok sayıda Roma sukemeri vardır.

Osmanlılar da 15. ve 16. yy'dan itibaren çok önemli sukemerleri yapmışlar, teknik ve estetik bakımdan eski devir-dekilerden çok daha güzel eserler meydana getirmişlerdir.

Helenistik dönem ve Roma döneminde yapılan sukemerlerinin hemen hepsi düşey yüzlüdür. Yüksek kemerlerde duvar kalınlığı kademeli olarak azaltılır fakat dış yüzey daima düşey yapılır. Bu sistem yatay etkilere fazla dayanıklı değildir. Onun için bazı kemerlerde payandalar yapılarak zelzele, rüzgâr etkisi gibi yatay kuvvetlere dayanıklılığın artırılmasına çalışılır. İlk defa Mimar Sinan tarafından trapez kesitli ve dış görünüşü bozmayan ayaklar yapılarak zelzeleye dayanıklı sukemerleri meydana getirilmiştir. Osmanlı kemerleri Roma kemerlerinin çok daha gelişmiş şeklidir.

İstanbul ve civarında çok sayıda Roma ve Osmanlı kemeri vardır. Roma kemerlerinden en çok bilineni şehrin içindeki Bozdoğan Kemeri'dir(->). Bozdoğan Ke-meri'nin yerinde veya civarında Hadri-anus zamanında (117-138) şehre su getiren galeriyi Fatih ve Beyazıt tepeleri arasındaki Saraçhanebaşı Çukur bölgesinden geçiren bir kemer yapıldığı bilinir. Constantinus zamanında (324-337) Ist-rancalar'dan getirilmesi planlanan sular için bir bölümü yapılan isale hattının galerisi de bu kemerin üzerinden geçer. Genellikle Valens (hd 364-378) tarafından 368'de yaptırıldığı kabul edilen Bozdoğan Kemeri muhtemelen Hadrianus Kemeri'nin yenilenmesi ve genişletilmesi ile meydana gelmiştir. 971 m uzunluğunda olan bu kemerin bir bölümü tek, diğer bölümleri iki katlıdır. Son yapılan restorasyon sırasında mevcut zeminin eskisine nazaran 4 m dolduğu tespit edilmiş ve böylece kemerin zeminden itibaren yüksekliğinin 27 m olduğu anlaşılmıştır. Kemerin yüksek bölgelerinde payandalar vardır. Bazı kaynaklarda, Bozdoğan Kemeri'nin üzerinde 86 göz olduğu yazılırsa da, Fatih Camii tarafında toprağa gö-



SUKEMERLERİ

54

55



SULTAN AHMED KÜLLİYESİ

Cebeciköy'deki Roma döneminden kalma Kara Kemer. Kâzım Çeçen, 1986

nıülü başka gözler de çıkmıştır. 1509'da-ki zelzelede Şehzadebaşı Camii'nin karşısındaki bölüm yıkılmış, yerine 16. yy'da 5 tane sivri kemer yapılmıştır. Yıkılmış olan bölümün uzunluğu 335 m'dir.

Osmanlı döneminde, Beylik, Süleyma-niye, Mahmud Paşa, Bayezid, Sultan Ah-med gibi 7-8 suyolunun künkleri bu kemerin üzerinden geçirilmiş ve çeşitli yerlerinde dağıtım kubbeleri yapılmıştır. Son restorasyonda Şehzadebaşı Camii karşısındaki kubbeler kaldırılmıştır, istanbul'da Roma döneminde yapılan diğer önemli bir kemer Atışalam'ndaki Mazul Kemer'dir. (-») Roma döneminde sular, bu kemerin, üzerindeki basık bir galeriden geçirilmiştir. Osmanlı döneminde II. Mehmed (Fatih) tarafından Saray-ı Âmire'nin suyu künkler-le bu kemerin üzerinden geçirilmek istenmiş, fakat künklerin seviyesi ikinci kattaki gözlerin kemerlerinden daha aşağıda olduğu için bu gözlerin içine, üstü daha aşağıda olan kemerler yapılarak vadi geçilmiştir. İstanbul civarındaki diğer bir Roma kemeri, Cebeciköy'ün 1,75 km kadar batısında Cebeciköy Deresi'nin güneydeki bir yan kolu üzerinde bulunan üç gözlü Kara Kemer'dir. Bu kemerin orta gözünün açıklığı büyük, iki yan gözününkü küçüktür. 1960'tan sonra İstanbul'un çöpleri bu civara dökülmüş ve kemerin gözlerinin yarısı kapanmıştır. 1988'den sonra taşocakla-nnın artıkları da bu bölgeye atılarak kemer 10 m kadar toprak altında kalarak kaybolmuştur.

Diğer bir Roma kemeri Fatih'in Turunç-luk Suyu'nu üzerinden geçirdiği kemerdir. Bu kemer 1607 tarihli suyolu haritasında 7 gözlü, 1748 tarihli haritada ise 5 gözlü çizilmiştir. Bu kemer de bugün tamamen kaybolmuştur. Bozdoğan Kemeri'nin Va-lens tarafından yaptırıldığı bilinmekte ve genellikle Valens'in isale hattının şehrin batısından geldiği kabul edilmektedir. Bu bilgilere göre Mazul Kemer ile Kara Kemer

ve bugün kaybolmuş olan bazı küçük kemerlerin Valens'in isale hattına ait olması ihtimali çok büyüktür.

Roma döneminde İstanbul'a su getiren Istranca isale hattı üzerinde 40 tane kemer tespit edilmiştir. Kazı yapıldığı takdirde 15-20 kemer daha bulunabilir. Bu kemerlerin 5 tanesi iki katlı, bir tanesi üç katlı, 2-3 tanesi çok gözlü bir katlı, diğerleri bir gözlü kemerlerdir. Bunların 9 tanesi tamamen yıkılmamış, diğerlerinin yalnızca temelleri veya vadilerdeki bölümleri kalmıştır.

İstanbul'daki diğer Roma kemerlerinin izlerine Mimar Sinan tarafından yapılan Kırkçeşme Tesisleri'nin(->) iki kemerinin temellerinde rastlanmaktadır. Uzun Ke-mer'in(->) temele yakın olan bazı yerleri ile

üç katlı olan Kovuk Kemer'in(->) alt gözü ve orta gözünün küçük bir bölümünde Roma kemerlerinin kalıntıları görülür. Mimar Sinan Roma isale hattını yol gösterici olarak kullanarak daha büyük bir tesis yapmıştır. I. Theodosius (hd 379-395) tarafından yaptırıldığı sanılan Roma isale hattı üzerinde 33 kadar sukemerinin bulunmuş olması gerekir. Bugünkü bilgilerimize göre İstanbul'a su getiren Roma isaleleri üzerinde en az 77 tane Roma kemeri vardır.



Osmanlı döneminde yapılan sukemer-lerinin çoğu Mimar Sinan'ın eseridir. Kırkçeşme Tesisleri üzerinde Mimar Sinan tarafından yapılmış olan 5 tanesi iki katlı abide kemer olmak üzere 33 kemer bulunmaktadır. Abide kemerler Mağlova Keme-ri(-0, Kovuk Kemer, Uzun Kemer, Paşa Kemeri(->) ve Güzelcekemer'dir(->). Mağlova Kemeri mühendislik ve mimarlık bakımından bir şaheserdir. Süleymaniye isale hattının Çınar kolu üzerindeki, bir açık-lıklı Kumrulu Kemer de Mimar Sinan yapısıdır. Eski Süleymaniye suyolu haritasında adı Akyar Kemeri diye geçer. Halkalı isale hatları üzerindeki Osmanlı sukemer-leri içinde önemli olanlar Sinan tarafından yapılan Tekkemer, Kara Kemer veya Yılanlı Kemer'dir. Yılanlı Kemer'in adı Tezkiretü'l-Bünyan ve Tezkiretü'l-Ebni-ye'de "Müderris Köyü kurbündeki kemer" diye geçer. Yapılan incemelerle von der Goltz Paşa'nın haritasında ve 1748 tarihli suyolu haritasında Müderris Köyü'nün bugünkü Metris Çiftliği olduğu ve bahis konusu kemerin Atışalam'ndaki 11 gözlü bir katlı kemer olduğu anlaşılmaktadır. Bu kemerin üzerinden Beylik ve Süleymaniye suyollarının künkleri geçer. Eski suyolu haritalarında bu kemer 12 gözlü olarak gösterilmiştir. Sinan yapısı olduğu anlaşılan bu kemerin açıklıkları orta gözde 6 m, diğerlerinde 4,5 m olup, yüksekliği ise 10,30 m'dir (bak. Halkalı Sulan).

İstanbul'da diğer Osmanlı sukemerleri



Bartlett'in bir gravüründe Bozdoğan Kemeri, 1839. Pardoe, Bosphorus

Taksim isale hattı üzerindedir. Bunlardan Bahçeköy Kemeri 150 m uzunluğunda, ortalama 3,5 m yükseldikte ve 2 m kalmlığın-dadır. I. Mahmud Kemeri ise 400 m uzunluğunda, 11 m yüksekliğinde ve 3 m kalın-lığındadır. Yalnız derenin geçtiği yerde iki katlıdır. Toplam 21 gözü vardır. Gözlerin açıklıkları 5,5-6,15 m arasında değişir. Bu iki kemerin yapılış tarihi 1731'dir. Osmanlı döneminde yapılan diğer önemli bir kemer Atışalanı civarındaki Ali Paşa Keme-ri'dir(->). Kemerin üzerinde 1930'da tespit edilmiş "Maşallah" yazısı 1987'de düşmüştü, fakat onun altındaki tarih rakamı 12057 1790-91 henüz duruyordu. Bugün o dahi düşmüş, kısa zamanda bu kemer çok harap olmuştur. Eski haritalarda bu kemerin yerinde 3 gözlü bir kemer vardır. Mevcut kemer çok sonra yapılmıştır. Ali Paşa Kemeri'nin eski haritalardaki adı Şirinke-mer'dir. 1584'te haritada Ayvalıdere üzerinde Ali Paşa Suyu'ndan bahsedilmektedir. Bu kemere Ali Paşa Kemeri denmesi de bu sebepten olmalıdır. Halkalı sularındaki diğer küçük bir kemer Bayezid Suyolu üzerindedir. İkisi nispeten büyük 5 gözden ibaret önemsiz bir kemerdir. Bu bilgilere göre Osmanlı döneminde İstanbul'da yapılan sukemerlerinin sayısı 40 kadardır.

KÂZIM ÇEÇEN

SULAR İDARESİ

bak. İSTANBUL SU VE KANALİZASYON İDARESİ (İSKİ)



SULTAN AHMED KÜLLİYESİ

17. yy'm başında Hippodrom'un(->) güney ve doğu yönündeki alan üzerine inşa edilen Sultan Ahmed Külliyesi, cami ve hünkâr kasrı, türbe, darülhadis medresesi, da-rülkurra, sıbyan mektebi, çeşme ve sebiller, darüşşifa, imaret, dükkânlar, hamam, kira odaları, evler ve mahzenler olarak geniş bir programla gerçekleştirilmiştir.

L Ahmed'in (hd 1603-1617) yaptıracağı cami için yer bulması kolay olmamış, önce Cağaloğlu'nda bulunan Rüstem Paşa Sarayı'nın yeri üzerinde durulmuşsa da, dar sokaklı bir çevrede yapılacak inşaatın çevreye vereceği rahatsızlık nedeniyle, padişah bu yeri uygun görmemiştir. İşlevsel açıdan Ayasofya'nın(-0 karşısında büyük bir caminin gerekliliği tartışılmakla birlikte, Topkapı Sarayı'na(->) yakın, havası güzel, cemaati bol bir çevre olmaya yatkınlığı nedeniyle, külliye padişahın tercih ettiği bu konumda yapılmıştır. Bugün kentin Marmara yönündeki siluetinin ayrılmaz bir parçası olan Sultan Ahmed Camii, dindar-lığıyla bilinen genç padişahın Osmanlı başkentine değerli bir armağanıdır. Osmanlı tarihiyle ilgili birçok olayın içinde ve çevresinde gerçekleştiği bu güzel anıt, klasik dönem üslubunda yapılan son sultan külliyesinin odağı olarak da özel bir anlam taşımaktadır. Atmeydanı'nm(-0 güneydoğu tarafında bulunan Ayşe Sultan (Ahmed Paşa'nın eşi) Sarayı ve çevredeki diğer yapıların istimlakiyle elde edilen geniş alan üzerine yerleşen külliye ile ilgili birçok ayrıntı Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde bulunan inşaat defterlerinden öğrenilmekte-

dir. Cami ve külliyenin diğer yapıları için alanın düzeltilmesi sırasında Arslanha-ne(->) (Ayasofya'nın güneydoğusunda bulunan ve 1802'de yanan Arslanhane'nin ya-nısıra, Büyük Saray'a!-»] ait bazı kalıntılar da aynı amaçla kullanıldığı için bu adla anılıyordu), Ahmed Paşa Sarayı ve bostanının yanısıra, fırın, ev gibi başka yapıların da yıkıldığı inşaat defterinde belirtilmiştir. Tarihçi Naima bu çevrede bulunan Mehmed Paşa Sarayı'nın da yıktınldığını yazmaktadır, ancak belgelerden bu sarayın kısmen korunarak onanldığı anlaşılmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak diğer kaynaklardan Risale-i Mimariye'de Cafer Çelebi, istimlak edilen sarayların adına değinmemekle birlikte, eserinin esasiye kasidesinde Var idi İstanbul'da nice köhne saray/İns ü cinden yoğ idi kimse içinde diy-yar diyerek yıkılan sarayların boş ve eski olduklarına değinmekte, daha da ileri giderek içlerinde baykuşların barındıklarını söylemektedir. Evliya Çelebi, dönemin ku-yumcubaşısı olan babasından dinlediklerine dayanarak, bilinen abartılı anlatımıyla, yıkılan sarayların sayısını 7 olarak vermektedir. Başka kaynaklarda değinilmeyen bir konuya Hadîka 'da dikkat çekilmiştir. Ay-vansarayî'ye göre, caminin yapıldığı yerde daha önce bulunan Kadirî Tekkesi dolayısıyla camide cuma günleri namazdan sonra "eda-i zikr" olunmaktadır. Külliye doğuda Mimar Mehmet Ağa Caddesi ve Torun Sokağı, güneyde Tavukhane Sokağı ve Sfendon, kuzeyde Atmeydanı ile çevrelenen geniş bir alan üzerine kurulmuştur. Matrakçı Nasuh'un 1534 tarihli İstanbul minyatüründe üzerinde bina görünmeyen Hippodrom'un batı ucu bir duvarla kapatılarak gerisine imaret yapıları yerleştirilmiştir.

Yaklaşık olarak İbrahim Paşa Sarayı'nın^) karşısına yapılan caminin kuzeyinde medrese, türbe, darülkurra ve sıbyan mektebi, kıble duvarı önünde arasta ve kira odaları, güneybatısında hamam, dükkânlar ve kiraya verilen konaklar yer alıyordu. Üç yönde geniş bir dış avlu ile çevrelenen caminin meydan tarafındaki dış avlu duvarları kısmen Hippodrom'un iç duvarı üzerine oturmaktadır. İlk yapılışından günümüze değişikliklerle ulaşan bu ferah bahçenin özgün peyzaj düzeni hakkında Evliya Çelebi'nin söylediklerinin dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Evliya Çelebi, türlü meyve ağaçlarının bulunduğu dış avlunun beyaz kum ile döşeli olduğunu, dışarıyla bağlantısının 8 kapıyla sağlandığını belirtmiştir. Hâlâ mevcut olan bu kapıların en önemlileri Atmeydanı yönündeki duvar üzerindedir. Duvarın iki ucundakiler iki katlı, ortadaki daha küçük ve yalın olarak tasarlanan bu 3 kapı meydanla ilgili birçok gravürde yer almaktadır. Atmeydam'ndan caminin kıble duvarı hizasına kadar uzanan kuzeydoğu yönündeki dış avlu duvarında da 3 kapı bulunmaktadır; batı ucuna yakın bir konumda bulunan ve Evliya Çelebi'nin "Medrese Kapısı" olarak nitelediği kapı, türbe ile medrese arasındaki iç sokağa geçit vermektedir. İkinci kapı, dış avluyu medrese ile sıb-

yan mektebi arasındaki alana bağlamaktadır. Üçüncü kapı sıbyan mektebinin batı kenarına bitişiktir. Kıble yönündeki duvarda, biri caminin kuzey yanında, diğeri güneyde olmak üzere iki kapı bulunmaktadır. Kuzeyde, Hünkâr Kasn'nm altındaki rampalı geçitle bağlantılı olan kapıdan külliyenin güneydoğu yönündeki mahalleye, arastaya ve bugün mevcut olmayan kira odalarına ulaşılıyordu. Caminin güney tarafında musalla taşının gerisinde yer alan ve bugün kapalı tutulan büyük kapı da bir rampa ile güneydoğudaki kira odaları, evler ve arasta düzlemine bağlanmaktaydı. Bu yönde çevre duvarı güneydoğuya doğru bir çıkıntı yapmaktadır ve kapı, rampadan kıble duvarı önündeki bahçeye kolayca girişi sağlayacak biçimde, kuzeydoğuya doğru yöneltilmiştir. Dış avlunun güneybatı yönündeki duvarın ilk yapılışından bu yana çevre değişmiş, Tavukhane Sokağı üzerindeki bazı yapılar çevre duvarının üstüne kadar sokulmuşlar; bu duvardaki pencereler değişen çevre ilişkileri sonucu örülerek kapatılmıştır.

Caminin oturduğu alan güneydoğu yönünde eğimlidir; bu nedenle arazi çeşitli setlerle kademelendirilmiştir. ilk kademe caminin kıble duvarı ile oluşturulmuştur; aynı zamanda bir istinat duvarı olan cami kıble duvarı altına kısmi bir bodrum yapılmıştır. Güneybatı minaresi yanında yer alan yalın bir kapıdan girilen ve mazgal pencereleriyle hava ve ışık alan bu loş mekân insanların barınmasına uygun bir yer değildir. İnşaat defterindeki "mihrap duvarı önünde mahzen" ifadesine dayanarak bu bodrumun başlangıçta depo olarak kullanıldığı ileri sürülebilir. Kıble duvarı önünde, üç yöne kapılarla açılan, pencereli bir duvarla çevrili geniş bir avlu bulunmaktadır. İşlevi tam olarak belirlenemeyen bu alandan Evliya Çelebi övgüyle söz etmekte, içinde bülbüllerin öttüğünü söylediği bu bahçeyi cennetteki irem bağlarına benzetmektedir. Cami bodrum katının ve kubbeli odaların bulunduğu birinci terastan sonra üzerinde yalnız 7 dükkân ve l çeşmenin bulunduğu bir ara seviyeye inilmektedir. Dış avlu duvarının caminin kuzeyindeki kesimi altındaki istinat duvarı altındaki tonozlar dükkân şeklinde değerlendirilmiştir.

Külliyeye ait vakıf gelir defterinden anlaşıldığına göre, caminin mihrap duvarı önünde 36 adet kubbeli oda bulunuyordu. Arastanın üstünde yer aldığım düşündüğümüz bu odalar zaman içinde değişikliğe uğramış ve 1912'deki İshakpaşa yangınında da belki o zamana kadar korunabilmiş parçalan da kaybolmuştur. Bu seviyeden daha aşağıda olan Arasta Sokağı düzlemine inişi sağlayan özgün basamak veya rampa düzeni günümüze ulaşmamış; yalnız Arasta Sokağı'nın kuzeybatı yönüne geçit veren kemerli kapı izi korunmuştur. Kuzey yönündeki kemer başlangıcı 1970' lere kadar harap durumda olan bu kapı 1980'lerdeki restorasyon sırasında tamamlanmıştır. Arasta olarak anılan dükkânlar, kapının kuzey yönünde tek dizi, güneyinde iki dizi olarak kuzeydoğu-güneybatı

bu güzel öğe daha sonra tekrarlanmamış; bu camiye özgü özel bir ayrıntı olarak kalmıştır. Osmanlı mimarlığının ilk ve tek altı minareli camii olan Sultan Ahmed Ca-mii'nde minarelerin konumlan da ilgi çekicidir. Osmanlı mimarları dört minareli camilerde minareleri iç mekânın veya avlu kütlesinin köşelerine yerleştirerek iki ayrı kompozisyonda kullanmışlardır. Burada iki düzen birleştirilerek, hem cami, hem avlu köşelerine minareler yerleştirilmiştir. Avlu giriş cephesinin uçlarındaki daha alçak ve iki şerefeli olan minarelerin girişleri merdiven sahanlığının uzantısı olan geçitlerden verilmiştir. Avlu ile cami kütlelerinin birleştiği köşelerdeki iki minare




Dostları ilə paylaş:
1   ...   10   11   12   13   14   15   16   17   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə