I d I n I a V a 3IV1ho nin



Yüklə 8.82 Mb.
səhifə49/140
tarix30.12.2018
ölçüsü8.82 Mb.
1   ...   45   46   47   48   49   50   51   52   ...   140
Parti trupunda

z

Tan Olayı'mn 5 Aralık tarihli Vatan gazetesinde yer alan haberi.



TETTVArşivi

sünden hoşlanmamakla birlikte, özellikle her iki kesim arasındaki bağlardan ve solun gelişmesinden, o görüşlerin yayılmasından rahatsız oluyordu. Tam o sırada SSCB Dışişleri Bakanı Molotov'un Türk büyükelçisine 1878'den sonra Çarlık Rusya'sına aitken, 1920'de Sovyet topraklarındaki iç savaş sırasında tekrar Türkler tarafından alınan, 1921'deki Moskova ve Kars antlaşmaları ile resmen Türkiye'ye bırakılan Kars ile Ardahan'ı geri istediklerini ve Boğazlar'ın stütüsünü belirleyen Mont-reux Antlaşması'nda da bazı değişiklikleri ve Boğazlar'da belli bir rüçhan hakkını öngördüklerini söyleyince, Türk-Sovyet ilişkileri gerginleşiverdi. Sovyet yönetiminin bu politikası Tan'du açık bir dille eleştirildi. Sabiha ve Zekeriya Sertel daha sonra ayrı ayrı yayımladıkları anılarında, ingiltere ile Fransa'nın bu gerginlikte Türkiye'yi desteklemediğini inönü yönetiminin de ABD'den destek aramak zorunda kaldığını yazarlar (hattâ Zekeriya Sertel o günlerde Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir resepsiyonda İsmet inönü'nün "Yalnızız, elimizden tutan yok. Tecrit edilmiş bulunuyoruz. Ne

yapacağımızı bilemiyoruz" diye bağırdığını kaydeder). Sola karşı ülkede böyle bir hava estirilirken, iktidar yanlısı sözcülerden Tanın gazetesinin 3 Aralık 1945 tarihli baskısında birinci sayfada ve iri puntolarla "Kalkın Ey Ehli Vatan" diyen bir başlık altında Hüseyin Cahit Yalçın'ın Tan i ve Sertelleri hedef gösteren bir yazısı yayımlandı. Ertesi sabah ise istanbul Üniversitesi'nin bahçesinde toplanan kalabalık bir öğrenci topluluğu ellerinde "Kahrolsun komünistler", "Kahrolsun Serteller", "Bundan daha fazla hürriyet mi istiyorsunuz" gibi pankartlarla, Cağaloğlu istikametinde yürüyüşe geçti. Önce önünden geçtikleri sol kitapları da satan ABC Kitabevi'ni tahrip edip yağmalayan nümayişçiler, ondan sonra Tan gazetesine geldiler. Gazeteye saldırı yapılacağı haberi bir gün önceden Sertellere ve Dördüncü' ye ulaşmış olduğundan kendileri o sabah gazeteye gelmemişlerdi, dahası da Vali Lütfi Kırdar'ı durumdan haberdar etmişlerdi. Buna rağmen önlem alınmamış olduğundan saldırganlar o sırada Türkiye'deki en modern rotatif ve linotiplere sahip olan Tan'ın mürettiphanesini ve matbaasını tahrip ettiler, arşivini yakıp yıktılar, depodan kocaman kâğıt bobinlerini çıkarıp, yokuştan aşağı yuvarladılar. Bu sırada hemen yakındaki Vatan gazetesi güvenlik kuvvetleri tarafından koruma altına alındığından ona bir saldırı vaki olmadı. Kalabalık daha sonra Galata Köprüsü'nü geçip, istiklal Caddesi'ne çıktı, Taksim'de anıta çelenk koyup geri döndü. Lale Sinema-sı'nm yanındaki Berrak Kitabevi'ne saldırdılar, oradan koruma altındaki SSCB Konsolosluğu binasının yanındaki Kumbaracı Yokuşu'nda bulunan Yeni Dünya ve La Turquie gazeteleriyle Görüşler dergisinin yayımlandığı idarehane ve tesisleri tahrip ettiler, l Aralık 1945'te yayıma başlayan Yeni Dünya 'da Sabahattin Ali, Cami Baykurt, Esat Adil Müstecaplı yazıyordu, o ay ilk sayısı çıkan Görüşlerde ise bu isimlerin yamsıra Adnan Cemgil, Behice Boran, Nail Vahdeti Çarıkhan, Aziz Nesin gibi imzalar yer almaktaydı.

Daha sonra Cağaloğlu'na dönen kalabalık, o sabah saat 10.00'da yayımlanan ve olayı "Müessif bir hadise" diye niteleyen Akşam gazetesini kuşattı. Yöneticilerinin özür dilemeleri ve ikinci bir baskı yaparak "hatayı düzelteceklerini" söylemeleri üzerine, Akşam'ı basmaktan vazgeçen göstericiler, bu kez Tasvir gazetesi önüne gelip sevgi gösterilerinde bulundular, Orhan Seyfi Orhon, Ziyad Ebüzziya, Peyami Safa ve Cihad Baban gibi sağ eğilimli gazetecilerle görüşmek, onları selamlamak istediler, oradaki Midhat Perin ve Tekin Eserle konuştular. Nihayet saat 15.00 sularında üniversite bahçesine döndüler.

Bu arada, Karaköy'deki Tan Şarküteri dükkânı tabelasını aceleyle Çan'a çevirerek, Beyazıt'taki Lena Kitabevi levhasını yağlıboyayla kapatarak saldırıdan kurtulacaktı (Zira Lena Rusya'da bir nehrin adıydı).

Olayları yaşamış olanların daha sonra anlattıklarına göre, saldırı tümüyle bir ter-

tipti ve CHP İstanbul il örgütü, kendi adamlarının yamsıra olayda milliyetçi, Turancı bilinen öğrencileri kullanmış, ayrıca bir akşam önce öğrenci yurtları teker teker dolaşılarak, öğrenciler mitinge davet edilmişlerdi. Olay günü hareketin başını çekenler arasında, partinin gençlik teşkilatından Ali İhsan Göğüs de bulunmakta idi. Gösterilere katılan topluluk içinde politize olmamış öğrenciler de bulunmaktaydı. Olaylar sırasında bazı öğrenciler gözaltına alındılarsa da birkaç saat içinde serbest bırakıldılar. Gene görgü tanıkları, emniyet müdürlüğündeki öğrencileri CHP parti müfettişlerinden Alaeddin Tiritoğ-lu'nun ziyaret ettiğini ve onların ellerini sıkıp sigara ikramında bulunduğunu belirtmekteydiler. Ertesi günü yayımlanan günlük gazeteler, muhalif Vatan dahil, bu olayı tasvip eden, haklı gören manşet ve yayınlar vereceklerdi, istanbul Sıkıyönetim Komutanlığı ertesi gün yayımladığı bildiride olayın failleri hakkında "derhal takibat ve tahkikata başlandığını" söylemekle birlikte böyle bir kovuşturma ve soruşturma olmadı. Tersine, kovuşturma Sertellere karşı açıldı. Şubat 1946'da tutuklandılar, yazdıkları yazılarla kışkırtmalarda bulundukları, hükümete hakaret ettikleri iddiasıyla yargılandılar, hüküm giydiler. Yargıtay'ın bozma kararından sonra tahliye edildiler-se de, Tan Olayı'yla hem gazete ve dergileri, hem de kalemleri susturulmuştu. Sonraki yıllarda Türkiye'de hiçbir yazı yayımlamayan Serteller Eylül 1950'de Paris'e gidecekler, Tan Olayı da, savaşın hemen sonrasında başlayan ve sonradan demokrasiye geçiş diye nitelendirilecek olan sürecin sol kanada değin yönünü betimleyen bir olay olarak basın ve siyaset tarihimize geçecekti.

Bibi. S. Sertel, Roman Gibi, ist., 1969; Z. Sertel. Hatırladıklarım, ist., 1968; K. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, ist., 1967, "Hatay Mitingleri ve Tan Olayı", Tarih Mecmuası, S. 4, ist., 1969.

YALÇIN YUSUFOĞLU



TANER, HALDUN

(16Mart 1915, istanbul- 7Mayıs 1986, istanbul) Hikâye ve oyun yazarı.

Darülfünun Hukuk Fakültesi müderrislerinden Ahmed Selahaddin Bey'in oğludur. 1935'te Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra 3 yıl Almanya'da Heidelberg Üniversitesi'nde siyasal bilimler öğrenimi gördü. Ancak hastalığı yüzünden öğrenimini tamamlayanından istanbul'a döndü. 1950'de istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bö-lümü'nü bitirdi. 1950-1954 arasında aynı fakültede sanat tarihi asistanlığı yaptı. Daha sonra İktisat Fakültesi'ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü'nde (bugün iletişim Fakültesi) edebiyat dersleri verdi. 1956-1957'de Viyana'daki Max Reinhardt Tiyatro Akade-misi'nde öğrenim gördü. Türkiye'ye döndükten sonra Gazetecilik Enstitüsü'nde edebiyat ve sanat tarihi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde tiyatro tarihi öğretim görevlisi olarak ça-

Haldun Taner

Ara Güler



lıştı. Özel LCC Tiyatro Okulu'nda da dersler verdi. Tercümandım Milliyet gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı.

İlk hikayesi 1946'da Yedigün dergisinde yayımlanan, ilk oyunu da 1949'da sahnelenen Taner, edebiyat yaşamı boyunca bu iki türde eser vermeyi sürdürmüştür. Taner hikâyelerinde kişi-toplum ilişkisi ekseninde çok çeşitli tekniklerle eski ve yeni yaşam tarzı arasındaki çelişkileri, sonradan görmeleri, yeniliklere uyum sağlayamayan insanları ince bir mizahla anlatmıştır. Hemen bütün hikâyelerinde fon istanbul'dur. Bu koca kenti bazen bir köpeğin (Sancho' nün Sabah Yürüyüşü), bazen bir atın gözünden (Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu), bazen bir dürbün merceğinden (Dürbün) yansıtmıştır.

Türkiye'de epik tiyatronun ve kabare tiyatrosunun öncülüğünü de yapan Taner, Keşanlı Ali Destant (1964) ile İstanbul'daki gecekondu olgusunun sosyal ve beşeri yönünü, epik bir tarzda anlatmış, kurucularından olduğu Devekuşu Kabare Tiyatro-su(-0 için yazdığı oyunlarda da ağırlıkla istanbul'daki günlük yaşam (Bu Şehr-i istanbul ki, Haneler) daha sert bir mizahla irdelemiştir.

Hikâyeleri Yaşasın Demokrasi (1949), Tuş (1951), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1953), Ayışığında Çalışkur (1954), Onikiye Bir Var (1954), Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1969) ve Yalıda Sabah (1983) adlı kitaplarda toplayan Taner'in tanıdığı ünlülerin portrelerini çizdiği Ölür İse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil (1979) adlı kitabında da bir dönem İstanbul'una ilişkin izler vardır.

İSTANBUL


TANGO

Tango, İspanya, Küba, Meksika, Uruguay ve Arjantin kökenli müzik türleri ile dansların bir dizi etkileşim ve karışım süreci sonunda 19. yy ile 20. yy ara kesitinde klasik biçimine kavuşmuş bir dans müziği türüdür. Söz konusu dönemde Arjantin'i, özellikle de Buenos Aires'i toplu bir çılgın-

L

TANGO

204


205 TANPEVAR, AHMET HAMDİ

Şecaattin Tanyerli (sol) ve Fehmi Ege prova

sırasında.

Cengiz Kahraman arşivi

lık halinde saran bu dans ile müzik türü yüzyıllık bir zaman kesitinden ve pek çok değişimden sonra Arjantin kültürünün dünyaya en yayılmış ürünü durumuna gelmiştir.

Tango I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, önce Fransa ile italya'ya, sonra da Balkan ülkeleri ile Rusya'ya gelmiştir. Türk toplumunun da tangoyla tanışması bu coğrafi ve tarihi rastlantının bir sonucudur. Doğal olarak her toplum bu müziği ve dansı kendi özelliklerine göre yorumlamıştır, istanbul şehri binlerce yıldır imparatorluklara başşehir olmuş bir metropol ve bir liman olarak o zamanki Türkiye'nin dünyaya açılan en geniş penceresiydi. Pera (şimdiki Beyoğlu) ise liman semti Gala-ta'nm hemen bitişiğinde, çok çeşitli milletlerden azınlıklar ile Levantenlerin yoğun olarak yaşadığı bütünüyle Avrupai görünümlü bir semtti. Çok çeşitli kültürlerin barındığı bu semtin aynı zamanda şehrin eğlence merkezi durumunda olduğu için Doğu Avrupa üzerinden gelen tango rüzgârına kucak açması çok doğaldı. Nitekim tango Pera üzerinden istanbul'a girmiş, oradan da Türkiye'ye yayılmıştır.

Türk toplumu bu yolla tanıştığı tangoyu bir anda kavramış, yorumlamış, üretmeye başlamış, yaşatmıştır. Bu iki nedene bağlanabilir. Birincisi, Türk insanmdaki duygusallığın ağır toplumsal baskılarla kısıtlanmış olmasıdır. Bu bakımdan tango Türk insanının iç dünyasını dile getirmesine yarayan bir çıkış yolu olmuştur, ikincisi ise tangonun Türkiye'ye Batılılaşma sürecinin doruk noktasında olduğu bir dönemde girmesidir.

Tango bu sürece uygun düşmüş, toplum bu müziği ve dansı kendine göre yorumlayıp üretmeye talip olmuştur. Böylece ülkenin müzik geleneğindeki eski nihavent longalar, İstanbul türküleri ve şarkıları yer yer majör dönüşümlerle çeşitlenen minör Türk tangolarını besleyici bir kaynak olarak devreye girmiş, ortaya çıkan ezgiler önce istanbul'u, öteki şehirlerdeki "şehir kulübü" denilen mekânlar, halkevleri ve mahfiller (orduevleri) yoluyla bütün ülkeyi sarmıştır.

Bu ezgilerle oluşan tango yorumu Türkçe tango üslubunu doğurdu. Bu tangolar biraz daha ağır ve yumuşak ritmi, geleneksel Türk musikisinden izler taşıyan ezgileri ve daha hülyalı, geçmişe özlemi dile getiren güfteleriyle özgün Arjantin tangolarından bir hayli farklı özellikler taşıyordu. Gene de, Avrupa tangolarına daha yakın oldukları için o dönem Avrupa orkestralarının repertuvarlarma girmiş, Batı dillerine çevrilmiş, Paris, Berlin gibi büyük şehirlerin radyolarında çalınmışlardır. Türkçe tangolar sözlü parçalardır. Muhlis Sabahattin Ezgi'nin(->) "Tango turque"ü ile Orhan Avşar'ın iki sözsüz tangosu dışında yalnızca orkestra için bestelenmiş Türk tangosu yok gibidir. Türk tango dansı ise özgün figürlerindeki kıvraklıktan da, erotizmden de hayli uzaklaşmış olmakla birlikte, gene dam ile kavalyenin birbirlerine zarifçe tutunmaları ve sanlmalarıyla gerçekleşiyordu. Düğünlerde gelin ile güveyin "La Cumprasita" tangosuyla dansı açmaları gelenek haline gelmişti.

Türkçe tango bestecilerden geniş ilgi görmüştür. Besteciler, okuyucular, orkestra elemanları dışında ünlü tango dansçıları da çoğunlukla İstanbul'da yetişmiştir. Bugün bilinen 1.000'i aşkın Türce tango vardır. Türk tango besteciliğinin en önde gelen temsilcisi Necip Celal Antel'in(->) 1928'de yazdığı, Seyyan Oskay'ın(->) plağa okuduğu "Mazi" ilk Türk tangosu kabul edilir. Fehmi Ege(->) ile Necdet Koyu-türk(-») tango besteciliğinin Antel'den sonraki en ünlü isimleridir. Eyüpzade Müfide Eşref (Aral, Unar), Halit Recep Arman, Kadri Cerrahoğlu, Mustafa Şükrü Alpar, Zi-yaettin Sarıkartal, ibrahim Özgür, Halil Be-

lik kadın tangocu Seyyan Oskay. Müge Oskay

dii Akçay, Nejat İrtel, Muhiddin Diler, Edip Ayel, Muhlis Sabahattin Ezgi, izmirli Zeki, Aziz Kutlu, Şükrü Sarıpınar, Ferdi Dan-yal, Faik Bereket, M. Koksal, Necip Ya-kup Aşkın, ihsan Balkır, Jak Alkan, Nus-ret Rıfkı Hergüner, M. Erinanç, Mihran Baron, Şeref Sarıpınar, Orhan Avşar, Engin Ege ve Selmi Andak öteki tango bestecileridir.

Türkçe tangoların çoğunun sözleri bes-tecilerince yazılmıştır. Necip Celal'in birçok tangosunun sözlerini yazan Bedri No-yan en tanınmış tango güftesi şairidir. Fehmi Ege, Necdet Koyutürk, Necip Aşkın, Orhan Avşar ve Niyazi Erden yönetimindeki orkestralar uzun yıllar tango seslendirmiş orkestralardır. Panosyan Efendi, İsmet Müftüoğlu, Ferhan Baykal, Ümit İris-Seval Hanım çifti usta tango dansçılarıdır.

Tango şarkıcıları arasında ise şu sanatçılar anılabilir: Seyyan Hanım (Oskay), Mahmure Hanım, Birsen Hanım, Seyyide Poroy, Celal İnce, Nezahat Onaner, ibrahim Özgür, Şecaattin Tanyerli, Saime Şen-gil, Mefharet Atalay, Zehra Eren, Saime Kentmen, Bediye Tuzun, Ayten Alpman, Necla iz, Esin Engin, Yaşar Güvenir, Eser-Engin Noyan, Selçuk Kaskan, İhsan Balkır, İbrahim Solmaz, Nevzat Yalaz, Roberto Lo-rano, Aydın Esen, Ufuk Bigay. Türk musikisi sanatçıları Münir Nurettin Selçuk(-»), Hafız Burhan Sesyılmaz(-»), Şükran Özer, Zeki Müren, Ayla Büyükataman ve Tülin Yakarçelik de zaman zaman Türkçe tangolar okumuşlardır. Hafif müzik sanatçısı Erol Büyükburç söylediği tangolarla üne ulaşmıştı. Erdener Koyutürk tangonun genç kuşak temsilcilerindendir. Ege ailesinin üçüncü kuşağından Nermin Ege de (Çevir) tango şarkıcılığını babası Engin Ege'nin orkestrasında sürdürmektedir.

Tango eski parlak günlerini geride bıraktıktan sonra, uzun süre arka planda kaldı. Ama hiçbir zaman büsbütün kaybolmadı. Bir avuç tangoseverin çabasıyla da olsa varlığını sürdürdü. 1980'lerde esen geçmişe özlem rüzgârıyla yeniden ilgi uyandırmaya başladı. Taş plaklarda kalan eski tangolar, arşivlerdeki eski kayıtlar radyolardan yeniden yayımlandı; kasetler, plaklar hazırlandı. Müzikli eğlence yerlerinde tango şarkıcılarına ilgi arttı. Bugün Engin Ege yönetimindeki İstanbul Radyosu Tango Orkestrası TRT l'deki yayınlarını, Fehmi Akgün de TRT 3'teki tango plakları programlarını sürdürüyor. Eser-Engin Noyan ikilisi tangoları kendilerine özgü bir yorumla okuyorlar. Erdener Koyutürk ile Özdener Koyutürk babaları Necdet Koyu-türk'ün tangolarını yeni bir anlayışla seslendiriyorlar. Ümit İris-Seval Hanini çifti de tango dansını geliştirdikleri yeni figürlerle yorumluyorlar. 1990'da bir de Tango Dostları Derneği kurulmuştur. 1978'de Kemal Sosyal'ın kurduğu Tango Sevenler Derneği'nden sonraki ikinci Türk tango derneği olan, Nedim Erağan başkanlığındaki bu dernek düzenlediği geceler ve konserlerle tangoseverleri bir araya toplamaya çalışıyor.

Bibi. E. Sabato, Tango Discusiön y Clave, Buenos Aires, 1963; H. Ferrer, ElLibroDel Tan-

go, Buenos Aires, 1980; Künstlerhaus Bethani-en (yay.), Melancholie der Vorstadt, Berlin, 1982; A. Ş. Onaran, "Tango Müziği Yeniden Aranıyor", Hürriyet Gösteri, S. 32 (1983); S. ileri, "Tango Bir Nostaljidir", Argos, S. 2 (Ekim 1988); N. Erağan, "Türkçe Tangoda Anılar Rüzgârı", Cumhuriyet, (l Kasım 1990); ay, Tramvaylı Günler ve Eski Tangolar, tst., 1994; F. Akgün, Yıllar Boyunca Tango (1865-1993), İst, 1993.

EŞREF DENİZHAN

TANİN


2 Ağustos 1908'de yayıma başlayan ve Mütareke'ye kadar Ittihad ve Terakld'nin sözcüsü sayılan gazete.

Başlangıçta Hüseyin Cahit (Yalçın), Tevfik Fikret ve Hüseyin Kâzım Kadri birlikte çıkarıyorlardı. Kısa süre sonra son ikisi ayrılınca Hüseyin Cahit tek yönetici olarak kaldı. Gazete kısa sürede İttihad ve Te-rakki'nin Selanik'teki sözcülerinden de önde, İstanbul'daki resmi sözcüsü niteliğine büründü. II. Abdülhamid dönemi (1876-1909) kadrolarının tasfiyesi üzerindeki yayınlarıyla şimşekleri üzerine çekti ve Otuz Bir Mart Olayı'nda(->) idarehanesi saldırıya uğradı; H. Cahit sanılarak bir başka milletvekili öldürüldü. Olayın bastırılmasından sonra tekrar yayıma başladı ve İttihad ve Terakki karşıtlarına şiddetli polemiklerle saldırdı. Aynı zamanda Osmanlı toplumu içinde Türk kesiminin sözcülüğünü yaptığından yayınları Rum ve Arap cemaatlerinin de tepkisini topladı. Bu arada iktidarı da eleştirmekten geri kalmadığı için sık sık kapatıldı ve Cenin, Senin, Renin, Hak gibi isimlerle yayımını sürdürdü. Ba-banzade İsmail Hakkı, Cavid Bey ve Selanikli Tevfik gibi tecrübeli kalemlerin ya-nısıra, Asım (Us), Adnan (Adıvar), Falih Rıfkı (Atay), Aka Gündüz(->), Fazıl Ahmet (Aykaç) gibi genç yetenekler de sütunlarında yazı yazmışlardır. Gazete 30 Ocak 1914'te İttihad ve Terakki Fırkası'na dev-

Tanin'in 3 Aralık 1945 tarihli nüshası. TETTV Arşivi



redildi. Mütareke döneminde İttihatçıların tasfiyesi sırasında kapandı. Hüseyin Cahit 27 Ekim 1922'de Tanin'i yeniden yayımlamaya başladı. Polemikçi kalemini Ankara'nın politikalarım ve Cumhuriyet'in ilanını eleştirmeye yöneltti. Bir İstanbul-An-kara çekişmesine girişti. 1925'te Takrir-i Sükûn Kanunu uyarınca gazete kapatıldı ve Yalçın sürgüne gönderildi. H. C. Yalçın 1943'te CHP'nin maddi desteğini alarak Tanin'i bir kez daha çıkartmaya başladı. Genellikle demokrasinin savunuculuğunu yaptı. Ancak gazete fazla ilgi görmediğinden 1947'de kapandı.

ORHAN KOLOĞLU



TANPEVAR, AHMET HAMDİ

(23 Haziran 1901, istanbul - 24 Ocak 1962, istanbul) Şair, romancı, hikayeci, denemeci.



ilk ve orta öğrenimini, babası Hüseyin Fikri Efendi'nin kadılık yaptığı Anadolu'nun çeşitli kentlerinde gördükten sonra 1918'de yatılı olarak İstanbul'daki Baytar Mektebi'ne girdi. Ertesi yıl Edebiyat Fa-kültesi'ne geçti. Şiirleri ilk kez, Yahya Kemal'in yönlendirdiği Dergâh dergisinde yayımlandı. 1923'te fakülteyi bitirdikten sonra Erzurum, Konya ve Ankara liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1930-1932 arasında Ankara Gazi Terbiye Estitüsü'nde ders verdi. Sonra Kadıköy Lisesi edebiyat öğretmeni olarak İstanbul'a döndü. 1933' te, Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat tarihi ve estetik hocalığına atandı. 1939'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yeni kurulan Türk edebiyatı kürsüsünün başına getirildi. 1942-1946 arasında Maraş milletvekilliği yaptı. 1946 seçimlerinde aday gösterilmeyince, bir süre Milli Eğitim müfettişliği yaptı. 1948'de yeniden Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki estetik hocalığına atandı; ertesi yıl da Edebiyat Fa-kültesi'ndeki kürsüsünün başına döndü, ölümüne kadar bu görevde kaldı.

Tanpınar'ın oluşumunda Yahya Kemal'in ve dünyalarını onun açtığı Fransız simgeci şairlerinin ye büyük Divan şairlerinin yamsıra, Ahmet Haşim'in ve Sigmund Freud, Gustav Jung gibi psikanalistlerin, Henri Bergson, Gaston Bachelard gibi filozofların da derin etkisi olmuştur, insan belleğini, geçmişin şimdiki sürede uzaması olarak tanımlayan Bergson'un etkisi, Tanpınar'ın zaman anlayışında çok belirgindir.



Tiyatro dışında edebiyatın hemen bütün türlerinde eser vermiş olan Tanpınar, her şeyden önce şairdir. Hangi türde olursa olsun bütün eserlerinde şiir pırıltıları, imgelerle dolu çok zengin çağrışımlı bir üslup vardır. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'in derin etkisine rağmen Tanpınar, aruzla değil hece vezniyle yazmayı tercih etmiştir. Sayıları çok olmamakla birlikte serbest şiirler de yazmış olan Tanpınar, sağlığında yayımladığı tek şiir kitabına (Şiirler, 1961), hepsi de hece vezniyle yazılmış sadece 39 şiirini almıştır. Simgeler ve alegorilere de başvurarak doğa, aşk, zaman, sonsuzluk, ölüm, geçmişe ait değerler, bilinçaltı dünyası gibi temaları

Ahmet Hamdi Tanpınar

Ara Güler



işlediği şiirlerinde, biçimsel kusursuzluğun ve yoğunlaştırılmış anlatımın peşinde olan Tanpınar'ın titizliği o derecededir ki, daha gençliğinde yazdığı, hattâ bir dergide yayımladığı bazı şiirlerini tamamlanmış saymadığından kitabına almamıştır. 1976'da yayımlanan Bütün Şiirleribaş-hkh kitaba ise, 40 kadar şiiri daha alınmıştır. Bunlar arasında bitmeyen şiirler ve birkaç şiirinin ilk biçimi de vardır.

Şiirle bir bakıma kendini arayan Tanpınar, romanlarında ve hikâyelerinde, hem kendini, hem de hayatın ve başkalarının, "başkalarına ait zamanın" peşine düşmüştür. Roman kişilerini toplumdan soyutla-mamış, tersine toplumsal bir çerçeveye yerleştirmiştir. İnsanın iç dünyasını, dış dünyayla ilişkilerinin ve rüya temalarının yönlendirmesine uyarak, zaman zaman bilinçaltını da dışavurarak yansıtır. Tanpınar'ın ilk romanı, 1944'te Ülkü dergisinde tefrika edilmeye başlayan, ama ancak ölümünden sonra, tamamlanmamış olarak ki-taplaşabilen MahurBeste'dü. Sağlığında kitap halinde yayımlanmış ilk romanı olan Huzur (1949), Doğu-Batı sorunsalının irdelendiği ve Tanpınar'ın sanat anlayışı kadar dünya görüşünün de yansıdığı bir romandır. Olay örgüsünün ekseni, Mümtaz ile Nuran arasındaki aşktır. Bu ilişkiye, İstanbul'un çeşitli semtleri, özellikle de Boğaziçi, doğa ve sanat (en çok da müzik) çerçeve oluşturur. Tanpınar, bir küçük burjuva aydınının kişisel mutluluk ile toplumsal sorumluluk arasında bocalayışım yansıttığı romanında, bireysel ve toplumsal planda değerler çatışması biçiminde ortaya çıkan Doğu-Batı sorununu tartışır. Ona göre, Batı da, Doğu gibi bizim gerçekliğimizin birer parçasıdır; Doğu-Batı çatışması gibi, gerçek-sahte çatışması vardır. Tan-pınar'a göre, yeni hayatımız, hem geçmişle bağları koparmadan, hem de kendimizi Batı'ya kapatmadan oluşturulmalıdır.

1950'de Yeni istanbul gazetesinde tefrika edildikten sonra ancak 1973'te kitap-laşan Sahnenin Dışındakiler adlı romanın-

k

TANZİMAT MÜZESİ

206

207


TARABYA

da Tanpınar, 1920'lerin başındaki işgal İstanbul'unda geçen olayları anlatır. İlk bölümde romanın başkişisi Cemal'in, altı yıllık bir ayrılıktan sonra döndüğü İstanbul'da sevgilisi Sabiha'yı arayışı vardır. Yazar burada, Cemal'in bakış açısından İstanbul'u, İstanbulluların yakın geçmişini ve bağlandıkları değerleri inceler. Bu ilk bölümde Cemal, İstanbul'un işgal altında olduğunun âdeta farkında değildir. İkinci bölümde ise Cemal'in zihnini, nerdeyse tamamen Milli Mücadele doldurmuştur. Sabiha'yı unutan Cemal, artık yeni bir insan olmak istemektedir.



Saatleri Ayarlama Enstitüsü, yazarın sağlığında kitap olarak yayımlanmış (1962) ikinci ve son romanıdır. Roman, Cumhu-riyet'ten önce, İstanbul'da bir saatçinin yanında yetişmiş, askerliğini I. Dünya Savaşı sırasında yapmış, çocuksu, saf, bir bakıma yarı deli Hayri İrdal'ın anıları biçiminde anlatılmıştır. Bütün romana bir ironi egemendir. İrdal'ın yakınlarının hayatları çevresinde, Türk toplumunun Tanzimat'tan beri atlatamadığı kültürel ve ahlaki bocalamanın anlatıldığı romanda Tanpınar, imparatorluk toplumunu, her şeyi şaka düzeyine indirmekle eleştirirken, Cumhuriyet dönemindeki bilinçsiz yenileşme çabalarını ve anlamsız bürokrasiyi de hicveder.

İstanbul'da doğan, ömrünün büyük kısmını İstanbul'da geçiren, Yahya Kemal gibi bir İstanbul âşığı ile şehri semt semt, sokak sokak gezen, İstanbul'un âdeta her zerresinin tarihimiz ve toplumumuz için ifade ettiği anlamı kavrayan ve nihayet burada son nefesini veren ve o kadar sevdiği Boğaziçi'nde toprağa verilen Tanpınar, İstanbul üzerine pek çok yazı kaleme almıştır. Bunların en önemlisi, Beş Şehir (1946), adlı kitabındaki uzun (kitabın tam yarısı kadar) yazısıdır.

Tanpınar, Beş Şehir'in asıl konusunu, "hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır" cümlesiyle takdim eder. Tanpınar, aslında bu beş şehri değil, geçmişiyle ve yaşayan taraftarıyla Anadolu'daki Türk-İslam medeniyetim anlatmaktadır. İstanbul'u çok çeşitli unsurların bir araya gelerek oluşturduğu bir terkip olarak gören Tanpınar, irili ufaklı pek çok mimari eser hakkında derin bir vukufla bilgiler verirken, bunların mimarlarıyla çağdaşları olan şairler, besteciler veya hattatlar arasında paralellikler kurar; dönemin tarihi, toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel koşullarına temas eder. Eserde, devlet adamları ve sanatçılarla ilgili değerlendirmeler veya anekdotların arasında meşhur külhanbey-lerinin veya tulumbacıların hikâyeleri, şehrin manevi mimarları olan velilerin veya şeyhlerin menkıbeleri karışır.

Tanpınar'ın İstanbul'la ilgili yazılarının bir kısmı da çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazılarının oluşturduğu Yaşadığım Gibi (1970) adlı kitabmdadır.

Bibi. S. Hilav, "Tanpınar Üzerine Notlar", Yeni Dergi, S. 106 (Temmuz 1973); S. Heri, "istanbul'da Zaman", ae, S. 104 (Mayıs 1973); ay, "Tanpınar Üzerine", Çağdaşlık Sorunlun,

İst., 1978, s. 160-172; M. Kaplan, Tanpınar'ın Şiir Dünyası, İst., 1963; B. Moran, "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü", Birikim, S. 37 (Mart 1978); ay, "Bir Huzursuzluğun Romanı: Huzur", "Saatleri Ayarlama Enstitüsü", Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İst., 1983, s. 227-274; Fethi Naci, "Tanpınar'ın 'Huzur' Romanı", Yeni Dergi, S. 102 (Mart 1973); ay, "Sahnenin Dışındakiler", ae, S. 110 (Kasım 1973); H. Yavuz, "Tanpınar'ın Estetiği", Yeni a, S. 15 (Haziran 1973); O. De-miralp, Kutup Noktası, İst., 1993.

FİKRET KARAKAYA




Dostları ilə paylaş:
1   ...   45   46   47   48   49   50   51   52   ...   140


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə