İçindekiler Göçmenlerin Bir Azınlık olarak Talepleri Neler Olmalıdır? 4


Marksist Kültür ve Uygarlık Kavramları ve Uygarlıklar / Kültürler Çatışması



Yüklə 0,86 Mb.
səhifə19/20
tarix26.10.2017
ölçüsü0,86 Mb.
#14428
növüYazı
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   20

Marksist Kültür ve Uygarlık Kavramları ve Uygarlıklar / Kültürler Çatışması


Danimarka’da yayınlanan ırkçı karikatürler ile birlikte bir süredir gündemden düşmüş olan “Uygarlıklar/Kültürler Çatışması” “teorisi” (ki buna “Doktrin” demek daha doğru) tekrar çok duyulur oldu. Bu yazıda kısaca bu kavramların Tarihsel Maddeci ya da Marksist karşılıklarını ve aktüel - yaygın kullanımının somut anlamını ele almayı deneyelim.

Irkçı Karikatürlerden sonraki gelişmelerde bunu bir uygarlık veya kültür çatışması olarak tanımlayanlar, genellikle Kültür ve Uygarlık kavramlarını birbirlerinin yerine kullanıyorlar. Marksizm yani Tarihsel maddecilik ise Kültür ve Uygarlığı kesin olarak birbirinden ayırır.

Kültür, daha önce “Avrupa Merkezcilik ve Çok Kültürlülük” başlıklı yazımızda da gösterdiğimiz gibi, insanın doğaya kattığı her şeydir. Dolayısıyla Kültürsüz bir toplum yoktur ve olamaz.

Ama uygarlık demek, devlet, sınıflı toplum demektir. Dolayısıyla uygar olmayan toplumlar vardır.

Nerede, para, ticaret, devlet, yazı, sınıflar varsa orada uygarlık vardır. Ancak bütün bu uygarlık alameti farikalarından çoğu, aslında daha uygarlaşma olmadan ortaya çıkmıştır. Ticaret, para, yazı henüz sınıflar ve devlet ortaya çıkmadan da ilkel biçimleriyle de olsa biliniyordu. Medeniyet’in (Uygarlığın) keşif beratını elinde tuttuğu tek şey Devlet ve Sınıflardır. Uygarlık demek, devletli ve sınıflı toplum demektir.

*

İlk uygarlık, demir keşfedilmeden çok önce, Tunç ve Obsidyen taşı temelinde, aşağı Mezopotamya’da, balçıklar içinde ortaya çıkmış, oradan, eski dünya karalar topluluğundaki benzer özellikler gösteren, diğer subtropikal Irmak boylarına (Çin’de Sarı Nehir, Hindistan’da İndus, Mısır’da Nil) sıçramıştır.



Bu güne kadar insanlık sadece iki türlü uygarlık görmüştür. Klasik Prekapitalist Uygarlık ve Modern Kapitalist Uygarlık.

5000 yıldan beri var olan Klasik uygarlıkların ortak özelliği, artı ürüne, ekonomi dışı zorla el koyulmasıdır (Haraç, vergiler, ganimet vs. ).

Bu klasik uygarlıklarda, Sermaye vardır Tefecilik ve Bezirganlık yoluyla bir artı değer elde eder ama bu oldukça arızidir ve artı değer elde edildiğinde toplumun toplam zenginliğinde bir değişme olmaz. Yani sermayenin üretimle bir ilgisi yoktur ve üretimin gelişmesi veya yöntemleri onu ilgilendirmez.

Modern kapitalist uygarlık ise, 500 yıl kadar önce, sisli ve soğuk İngiltere’de doğdu. Kapitalist sömürü için ekonomi dışı zora gerek yoktur. Sermaye, üretimle, dolayısıyla onun gelişmesi ve yöntemleriyle doğrudan ilgilidir, artı değeri üretim sürecinin kendisinde elde eder. Kapitalist uygarlıkta, klasik uygarlıktan farklı olarak, artı değer elde edildiğinde toplumda toplam bir zenginleşme ortaya çıkar. Onun klasik uygarlıklardan temel farkı budur.

Gerçek anlamda, bir “Uygarlıklar Çatışması” 17. ve 20. yüzyıllar arasında, klasik ve modern uygarlıklar arasında yaşandı. Bunların hepsinde, modern kapitalist uygarlık bu klasik uygarlıkları yerle yeksan etti ve son kalıntılarını birinci dünya savaşının sonunda, bir daha geri gelmemek üzere yeryüzünden sildi.

O halde, birici dünya savaşının bitiminden beri, dünyada bir tek uygarlık vardır. Modern Kapitalist Burjuva uygarlığı. Bundan başka hiç bir uygarlık yoktur bu gün yeryüzünde. Bu bakımdan günümüzde bir uygarlıklar çatışmasından sosyolojik olarak söz edilemez.

*

Kapitalizm öncesi uygarlıklarda, farklı uygarlıklardan söz edilebilirdi. Neredeyse her subtropikal ırmak boyunda, aynı ekonomi temeline dayanmakla birlikte birbirinden farklı üstyapı şekillenmelerine (dinlere) de denk düşen farklı bir uygarlığın varlığından söz edilebilirdi. Bu bakımdan Çin, Hint, Mısır ve Mezopotamya farklı uygarlıklar olarak görülebilirdi.



Keza klasik uygarlıklar esas olarak, İbni Haldun’un uygarlık kuşakları biçiminde de sınıflandırılabilir.

Birinci Kuşak Uygarlıklar: Esas olarak Tunç’a dayandıklarından zorunlu olarak Subtropikal Irmak boylarına hapsolmuş bulunuyordu. Bunlara Kıvılcımlı “Bitkisel Uygarlıklar” demektedir.

İkinci Kuşak Uygarlıklar: Demir’in keşfinden sonra, uygarlık bu ırmak boylarından kurtulup, İran ve Anadolu yaylarına, Çin ve Hindistan’ın daha geniş ve yüksek alanlarına yayılma olanağı buldu. Demir’in Keşfi, İran’ı ayrı bir uygarlık alanı olarak ortaya çıkarırken, Mezopotamya ve Mısır’ı da bir Akdeniz ve Ortadoğu uygarlığının içinde eritti.

Üçüncü Kuşak: İslamiyet ile klasik uygarlıkların bir üçüncü kuşağına geçildiği düşünülebilir. Hıristiyanlık, Akdeniz ve Orta Doğu’yu Roma’nın birleştirmesine uygun bir yapıyı sunuyorduysa, İslamlık da, Akdeniz’den, Çin ve Hint’e kadar tek bir dünya ticaretinin üstyapısını sunuyordu. Ne var ki, İslamiyet’in yayıldığı klasik uygarlık alanları, daha yayılmasının başında onu da çürüttüler ve gericileştirdiler. Bundan sonra İslam ancak, Türkmenler, Oğuzlar, Özbekler, Berberiler gibi henüz yeterince uygarlaşmamış halkların gençlik aşılarıyla Hindistan, Balkanlar ve İspanya’ya doğru bir yayılmayla sonuçlanabilen canlanmalar gösterebildi.

Kapitalizm doğduğunda, bütün uygarlıklar, diğerlerine göre en genç ve dinamik İslam uygarlığı bile, gençliğini yitirmiş ölüm dönemine girmişlerdi kendilerini öldürecek, merhamet vuruşu yapacak olanı; gençliğini yitirmiş önceki klasik uygarlıklar gibi “Barbar”ların gelip kendisini yıkmasını bekler durumdaydı.

Bu bakımdan, Kapitalizmin klasik uygarlıklarla karşılaşması ve onları kesin kendi egemenliği altına alması ve yok etmesi, bir uygarlık çatışmasından ziyade ölümünü bekleyen klasik uygarlıkların işinin bitirilmesidir. Ortada kelimenin gerçek anlamında doğru dürüst “uygarlıklar çatışması” bile olmamıştır.

*

Bu gün bütün dünyada, esas olarak sömürünün temeli modern kapitalist artı değer üretimidir. Dolayısıyla başka uygarlıklardan ve bunların çatışmalarından söz edilemez. Bütün klasik uygarlık alanları modern uygarlığın, politik ve özeli ayıran temel ilkesini; ulus devletleri kabul ederler. Eski uygarlıkların üstyapısı olan dinler, birer kişisel sorun olarak, inanç olarak vardırlar. Artık onlar, modern uygarlığın politik ve özeli ayıran dininin basit bileşenleri halindedirler. Yani bir Hıristiyan, bir Budist, bir Konfüçyüs, bir İslam uyarlığından söz edilemez. Yoktur böyle bir şey. İslamiyet, Hıristiyanlık ya da başka dinler, birer inanç olarak, modern uygarlığın diniyle simbiyoz bir ilişki içinde birer parazit gibi yaşarlar.



“Benim inancım İslamiyet”, “Ben Hıristiyanlığa inanıyorum”, “ben Buda’ya inanıyorum” diyen insanlar, aslında farklı inançları değil, aynı ortak inancı paylaştıklarını; yani dinlerin inanç, yani kişisel, özel bir sorun olduğu inancını kabul etmiş olduklarını ifade etmiş olurlar. Ama bu, kişisel bir inanç sorunu değil, modern toplumun örgütlenmesinin temelidir. Yani onların hepsi aynı modern toplumun dinindendirler. Onun içindeki farklı tarikat veya meşrepler olarak görülebilirler. Onlar bunu derken, Hıristiyanlık, İslam veya Budizm modern toplumun ihtiyaçlarına daha uygun bir özel inanç alanı oluşturur demektedirler.

Şeriatı, devlet düzeni olarak isteyenler de aslında, (olanaksız bir şey olan) bir İslam uygarlığını değil, ulusal olanı İslam ve şeriat ile tanımlamayı savunurlar ve bu anlamda politik olanı bir dil, bir soy ya da ırk ile tanımlamaya kalkanlardan, yani modern uygarlığın en gerici biçimini savunanlardan hiç bir farkları yoktur.

*

Peki, bu günkü şu manzara nedir? Bir yanda Hıristiyan Batı, Diğer yanda Müslüman Doğu. Bir yanda fikir özgürlüğüne toz kondurmayanlar, diğer yanda peygamberime laf söylettirmem diyenler. İlk bakışta sanki farklı değerlerin, uygarlıkların, İslam ve Hıristiyanlığın veya Aklı dokunulmaz tutan burjuva uygarlığı ile Allah ve Muhammet’i dokunulmaz tutan İslam Uygarlığının, iki değer sisteminin çatışması gibi görünüyor. Öyle mi gerçekten? Bu hangi gerçek çatışmanın görünüşü? Eğer ortada farklı kültürler ve uygarlıklar yoksa bu nedir?



Önce şu Doğu Batı; Hıristiyan ve Müslüman gibi kavramların ne anlama geldiğine bakalım.

“Avrupa Merkezcilik ve Çok Kültürlülük” adlı yazımızda, Avrupa kavramının tek bilimsel kabul edilebilir karşılığının kapitalizm olduğunu açıklamıştık. Kapitalizm Avrupa’da doğduğu ve yayıldığı için, bir kot olarak kapitalizm karşılığı kullanılabilirdi.

Bunun aynen Doğu ve Batı kavramları için de geçerli olacağını söylemiştik. Yani Batı Kapitalist, Doğu Prekapitalist uygarlık anlamında bir kot olarak kullanılabilirdi. Böyle bir kotlamada da Komün’ün, uygarlık öncesinin karşılığına Afrika düşüyordu.

Afrika’yı Komün, Asya’yı Klasik uygarlıklar, Avrupa’yı modern Kapitalist Uygarlık karşılığı kullanırsak (ki sosyolojik olarak, biricik bilimsel karşılıkları bunlardır bu kavramların) şu sonuç görülür. Tarih boyunca sosyolojik olarak Avrupa yoktur. Tarih boyunca, 500 yıl öncesine, kapitalizm doğuncaya kadar, sadece Afrika (Komün, “barbar halklar”, “İlkel sosyalizm”) ve Asya (Klasik Uygarlıklar) vardır.

Kavramları bu gerçek ve doğru karşılıklarıyla kullandığımızda, Kapitalizm’e coğrafi olarak Avrupa’da ama Avrupa’dan değil (ki Avrupa Kapitalizm anlamına geldiğinden bu kapitalizmden kapitalizme geçmek anlamına gelir) Afrika’dan (Komün’den) geçilmiştir. Kapitalizme geçilmediği dönemde, İngiltere Avrupa’da değil Afrika’daydı. Coğrafi olarak Avrupa denen topraklar, o zamanlar sosyolojik olarak Afrika’ydılar. İngiltere Kapitalizme geçtikten sonra Avrupa ortaya çıktı. Keza Oğuzlar, Türkmenler, Özbek’ler veya Moğollar, coğrafi olarak Asya’lı ama sosyolojik olarak Afrikalıydılar (yani ilkel sosyalisttiler). O zamanlar, İspanya örneğin sosyolojik olarak Asya’daydı.

Vikingler, haçlı seferlerini yapan Franklar, Germenler, Saksonlar; Türkler, Moğollar hepsi Afrikalıydılar. Bu Afrikalıların bir bölümü Batı’dan bir bolümü Doğu’dan Asya’yı (Klasik Uygarlıkları) feth etmeye çalışıyorlardı. Yani haçlılar Afrikalıydı, Avrupalı değil. Türkler ya da Moğollar Afrika’lıydı Asyalı değil. Vikingler Kuzey’den geliyordu ama o zamanlar dünyada kuzey yoktu. Onlar da Afrikalıydı.

Yine bu kotların gerçek ve doğru sosyolojik karşılıklarıyla tarihi ele aldığımızda, şunu görürüz. On altıncı yüzyılda Avrupa’nın ortaya çıkışından, birinci dünya savaşına kadar olan dönemde, Avrupa bütün dünyayı Avrupa yaptı. Ondan sonra dünyadaki Afrika (komünler, uygarlık öncesi toplumlar) ve Asya (Klasik Uygarlıklar) Avrupa (Kapitalizm) oldu. Dünya’da nasıl eskiden Avrupa yok idiyse, artık bu günkü dünyada da Asya ve Afrika yoktur. Bir tek kapitalist uygarlık vardır. Bir tek Avrupa vardır. Bütün dünya Avrupa’dır (Kapitalist’tir).

Ama bu Avrupa içinde, bir gelişmiş ve zengin Avrupa, bir de geri ve sömürge Avrupa vardır. Yani bir tek kapitalizmde, şu Merkez – Çevre diye de ifade edilen iki dünya vardır. Buna Kuzey ve Güney de denmektedir.

Kuzey ve Güney de, birer yön olarak değil, Merkez ve Çevre’nin; gelişmiş ve az gelişmişin karşılığı olarak kullanılabilir sosyolojik bir kot olarak. Bu bakımdan coğrafi olarak Güney’in de güneyinde bulunan yeni Zelanda veya Avustralya, Kuzeyde; coğrafi olarak Kuzey’de bulunan Meksika, Gürcistan veya Kazakistan sosyolojik olarak Güney’dedir.

En kör göz bile görür ki, Avrupa’nın ortaya çıkışından bütün dünyanın Avrupa oluşundan sonra, eski Afrika ve Asya, bu günkü Güney olmuşlardır. Ve bu Güney, artık dünya bir tek Avrupa (Kapitalizm) olduğundan, Avrupa’nın Güneyidir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz. Artık bütün dünya Avrupa’dır. Bu Avrupa’nın Güneyi de eski Asya ve Afrika’dır.

Ama bu güney, Kuzey ile mücadelesinde bir bayrak olarak veya Kuzey Güney ile mücadelesinde, gerçek ırkçılığını ve ayrımcılığını gizlemenin bir aracı olarak, ortada bir Doğu ve Batı; bir Avrupa ve Asya, Bir Hıristiyanlık ve İslam; bir Aydınlanma ve Gericilik mücadelesi varmış gibi göstermekten çıkarlı olabilir.

İşte bu günkü durum tam da böyledir. Gerçekte var olan mücadele ile onların bayrakları arasında hiçbir ilişki yoktur. Bizler mücadelelerin hangi güçler arasında olduğunu, bayraklarıyla değil onların ardındaki gerçek güçlere bakarak anlayabiliriz. Bu gerçek güçlerin neler olduğu ise ekonomik temelden çıkar.

Tarih’ten bir örnek verilebilir. Çok örnek verilen haçlı seferlerinde, Hıristiyan ve İslam uygarlıkları çatışmıyordu. Haçlı seferlerinde Hıristiyanlık bayrağıyla Bizans ve İslam devletlerine saldıranlar, sosyolojik olarak Afrikalı, henüz uygarlaşmamış bu günkü kuzey Avrupalılardı. Haçlı seferleri bir “Uygarlıklar Savaşı” değil, bir “Barbar Akını” idi.

Ya da Tersinden bir Örnek verirsek, Oğuzların Bizans’ı yıkması ve balkanlara doğru yayılışı bir uygarlıklar çatışması değil, Uygarlığa yapılan bir barbar akınıydı. Bu akının İslam veya Hıristiyanlık bayrağıyla yapılmış olması onun gerçek sosyolojik ve tarihsel anlamını değiştirmez.

Bu gün de, biz savaşan güçleri onların bayraklarıyla değil, o bayrakları kullanan güçlerle değerlendirebiliriz. Ve bunlar kendi iddialarının aksine ayrı uygarlıklar veya kültürleri değil, bu günün kapitalist dünyasının somut bölünmelerini ifade eden somut güçlerdir.

*

Politik İslam’ın veya Ulusçuluğun göstermek istediğinin aksine, bir Hıristiyan ve İslam Uygarlığı ve bunlar arasında bir çatışma yoktur.



Gerici Modern ulusçuluğu savunanların iddialarının aksine de modern burjuva uygarlığının aydınlanması ile aydınlanma öncesinin uygarlığının bir çatışması da yoktur.

Çünkü bu güçler yokturlar artık. Ama olayları ve çatışmaları böyle göstermekten çıkarlı güçler vardır. Kuzey’in zengin ülkelerinin burjuvazisi, çatışmayı böyle gösterebilmelidir ki, zengin ülkelerin emekçilerini, modern uygarlığın değerlerini savunma adına savaşa sürebilsin veya uzaktan atacağı bombalarla işleyeceği cinayetler onaylansın.

Aynı şekilde, geri ve yoksul ülkelerin egemenleri de böyle gösterebilmelidir ki, geniş kitlelerdeki memnuniyetsizliği kendi gücünü ve iktidarını koruyup pekiştirebilmek ve pazarlık gücünü arttırabilmek için kullanabilsin.

Aydınlanma’yı savunduğunu söyleyenler yalan söylüyorlar. Aydınlanma insanları şu veya bu devletin yurttaşı olarak tanımlayarak haklardan yoksun etmeyi savunmuyordu. Yurttaş ve insan özdeş kavramlar olarak görülüyor ve tüm dünya ölçüsünde bir tasavvur bulunuyordu: Vatanım Yeryüzü, illetim İnsanlık idealiydi aydınlanmanın ideali.

Bu gün Kendilerini Batılı, Aydınlanmanın değerlerini savunmakla tanımlayanlar ulusal devlet ve sınırların bir numaralı savunucularıdırlar ve bu ayrımlar sayesinde dünya Kuzey ve Güney olarak bölünmektedir.

Keza İslam’ı savunduğunu söyleyenler, İslam’ın ulusal devletlerle bir arada olamayacağını unutmuş bulunuyorlar. İslam, bu günün putları olan ulusal bayraklar ve onların devletlerine karşı bir cihat demektir her şeyden önce. Her hangi bir ulusal bayrağın dalgalandığı her yer, hatta bu ulusal bayrak Şeriate göre tanımlanmış bir İslam Ulusunu bile temsil etse, “Kafir Toprağı”dır.

Yani her ikisi de doğuşlarındaki insancıl ve yeryüzü ölçüsündeki ideallerini terk etmiş, zıddına dönmüş; kurtuluşun değil baskının aracı olmuş, gericileşmiş dini savunuyorlar ideolojik olarak.

İdeolojik düzeyde, gerek İslam Uygarlığını, gerek Burjuva Uygarlığını ve onun değerlerini savunduğunu iddia eden tarafların ikisi de aslında burjuva uygarlığının gerici biçimini savunmakta; dünyayı ulus devletlere bölünmüş olarak tutmakta anlaşıyorlar ve bunda bir sorun görmüyorlar.

Tam da savundukları uluslara göre dünyanın bölünmüşlüğüdür bu zengin ve yoksul farklarını yaratan. Irkçılığa karşı mücadele ancak ulusal sınırlara ve uluslara karşı mücadele ile mümkündür. Bunu da ancak İşçi hareketi ve Sosyalizm gerçekleştirebilir. O halde sosyalist mücadele, işçilerin mücadelesi bundan sonra burjuva uygarlığına karşı bir savaş, bir uygarlıklar savaşı, henüz doğmamış sosyalist uygarlığın burjuva uygarlığına karşı savaşı olmak zorundadır.

Evet, bizler “uygarlıklar savaşı”ndan yanayız ama bu gün uygarlıklar savaşından söz edenlerin hiç birisi uygarlıklar savaşı yapmamakta; gerçek bir uygarlık savaşını; sosyalist bir uygarlık tasavvurunun bu günkü gerici burjuva uygarlığa karşı savaşını engellemek için iş ve güç birliği içinde bulunmaktadırlar. Uygarlıklar savaşı doktrinleri ya da teorileri gerçek uygarlıklar savaşını engellemenin; sosyalist uygarlığa karşı savaşın bir silahıdır.

Bir uygarlıklar çatışması sadece burjuva uygarlığının dayandığı bütün varsayımları sorgulayan, onu yok etmeye yönelik bir sosyalizm ile olabilir. Ortada bu anlamda hiçbir hareket olmadığından ve var olan sosyalistlerin hepsi, özel ve politik ayrımını; politik olanın ulusal olana göre tanımlanması ilkesini sorgulamayı bile akla getirmediklerinden aslında burjuva uygarlığının, çoğu kez en gerici biçimlerinin sıradan bir mezhebidirler. Bu anlamda da bir uygarlıklar çatışması yoktur.

*

Ama biz biliyoruz ki, dinler aynı zamanda farklı sınıfsal ve toplumsal güçlerin arasındaki çatışmada birer bayrak da olurlar. Bu bakımdan farklı sınıflar ve toplumsal güçler arasındaki çatışma dinsel bir çatışma gibi görünebilir. Bu dinsel biçimlerdeki çatışmayı bir uygarlıklar çatışması gibi göstermek, tarafların çıkarlarına uygun olabilir. Bu gün tam da olan budur.



Aslında Merkez ve Çevre bölünmesi ya da Avrupa’nın Kuzeyi ve Güneyi ya da dünya işçi sınıfının Siyah – Beyaz bölünmesi Hıristiyan batı uygarlığı ile İslam uygarlığı bölünmesi gibi yansımakta ve yansıtılmaktadır.

Geri ülkelerin neredeyse, (Afrika’nın Güney’i ve Güney Amerika hariç) tamamı, aynı zamanda İslamiyet’in yaygın olduğu ülkelerdir. Ayrıca Avrupa ve Amerika’da yaşayan göçmen ve siyahların önemli bir bölümü de Müslüman’dır. Buna karşılık, zengin ülkelerin, Yani Avrupa’nın Kuzeyinin, beyazların, neredeyse tamamı Hıristiyan, hatta Protestan’dır. Bunun yanı sıra, geri ülkelerdeki egemen sınıfların büyük ölçüde yaşam tarzları da bu beyazlarınkine benzer.

Bu durumda, olayların özüne inmeyen yüzeysel bir bakışın, tıpkı güneşi dünyanın etrafında dönüyor görmesi gibi, bu günkü dünyadaki çatışmayı bir Hıristiyanlık İslamiyet çatışması gibi görmesi mümkündür. Buradan da kolaylıkla Hıristiyanlık Batı, İslamiyet Doğu; Hıristiyanlık Maddiyat İslamiyet Maneviyat türünde paralelliklere ve Uygarlıklar çatışması gibi kavramlara varılabilir. Bu anlaşılır bir durumdur. Geniş kitleler açısından da durum aşağı yukarı böyle kavranmaktadır.

Ne var ki sorun sadece olayların özüne inememekten, gerçek güçleri görememekten kaynaklanmamaktadır, bu aynı zamanda belli çıkarları savunmanın aracı bir ideolojidir.

Uygarlıklar çatışması teorisinin ABD’den çıkması bir rastlantı değildir. Bu aslında, geri ülkelere yönelik saldırgan bir politikanın ideolojik hazırlığıdır. Nasıl geçen yüz yılda, kimi ırkların veya kültürlerin üstün olduğu teorileriyle sömürgeciliğin ve faşizmin ideolojik yolları açıldıysa, bu günkü uygarlıklar çatışması teorileri de daha sofistike olarak aynı işlevi görmektedir.

Bugün Dünyadaki bütün önemli petrol üreten ülkeler Venezüella ve Rusya hariç nüfusunun çoğu Müslümanlardan oluşan ülkeler olduğu için ve bu ülkelerin halkları da İslamiyet’i sömürülmelerine ve uğradıkları baskıya karşı mücadelede bir bayrak olarak kullandıkları için, Uygarlıklar Çatışması teorisi, bu haklara karşı cezalandırma ve ezme seferlerinin ideolojik alt yapısını oluşturmaktadır.

Ne var ki, bu uygarlıklar veya kültürler veya Hıristiyanlık İslam çatışması teorileri aynı zamanda bizzat o nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerdeki egemenlerin de işine gelmektedir. Bunlar Türkiye’de olduğu gibi İslamiyet’i bayrak yapmış, palazlanmış burjuvalar; İran’daki gibi geleneksel bir Molla oligarşisi; bir askeri diktatörlük ya da bir monarşi olabilir. Bu teori onların da aynı zamanda geniş kitlelerin memnuniyetsizliğini kapitalizmden ve kendilerinden uzaklaştırmalarının da bir aracı olarak işlev görür. Böylece o kitlelerin memnuniyetsizliklerini kendi pazarlıklarında bir tehdit aracı olarak kullanırlar.

Dolayısıyla ortada bir kültürler veya uygarlıklar çatışması olduğu savından yola çıkanlar, ister bu çatışmayı yumuşatmak istesinler, ister kışkırtsınlar, özü itibariyle karşılıklı bir suç ortaklığı içindedirler.

Bu tıpkı soğuk savaş döneminin bürokratik Stalinist diktatörlüklerinin de, diğer kapitalist ülkelerin de çatışmayı bir sosyalizm kapitalizm çatışması gibi göstermekten ortaklaşa olarak çıkarlı olmaları ve o ülkelerin sosyalist olmadığını söyleyen devrimci Marksistler karşısında suç ortaklığı içinde bulunmaları gibidir.

*

Bu suç ortaklığı somut olarak Karikatür üzerine gelişmelerde çok açık görülmektedir.



Karikatürlerin ırkçı olduğu çok açıktır. Zengin ülkelerin ne yöneticileri ne aydınları ne de sosyalistleri şöyle bir davranış göstermedi:

“Bu karikatürler ırkçıdırlar, Muhammet’i sembol olarak kullanarak, İslam’a inanan yoksul ülkelerin insanlarını ve onların şahsında da bu yoksul ülkelerin halklarını, insanlık düşmanı teröristler olarak göstererek, zengin ülkelerin işçi ve emekçilerini bu halklara karşı psikolojik ve ideolojik olarak sefere hazırlamakta, ırkçılık yapmaktadırlar, bunu proteste ve mahkûm ediyoruz. Irkçılığı savunan ideolojilere karşı yasaklamalarla mücadele edilemez, çünkü yasaklar bütün dünya tarihi göstermiştir ki daima gericiliğin işine yarar. Tartışmayı fikir özgürlüğü ile onu reddedenler gibi koymak yanlıştır. Burada bizlere düşen ırkçılığa karşı mücadele etmektir. Bunun ilk şartı da bu ırkçılığı mahkûm etmektir. Irkçılığı temelinden yok etmek ancak politik olanın tanımından ulusun tanımından sadece dil, din, etniyi değil her türlü territoryal sınırlamayı dışlamakla olabilir. Bu ise bu günkü ulusların ve ulusal sınırların ortadan kaldırılmasını gerektirir.”

Beyazlar karikatürlerin ırkçılığını mahkûm ve teşhir etme yerine, sorunu bir fikir özgürlüğü sorun gibi koydular. Karikatürlerin ırkçılığından değil, provakatifliğinden söz ettiler.

Ama bu koyuş da bizzat zaten dünyanın, zengin ve yoksul; güney ve Kuzey; Siyah ve beyaz olarak bölünüşünün bir yansıması ve zenginin, beyazın, kuzeyin, merkezin kendi çıkarını korumasının aracıydı.

Buna karşılık karikatürleri protesto eden ve karşı çıkan “siyahlar” veya “güney”dekiler de “Bu ırkçı karikatürleri protesto ve mahkum ediyoruz, tüm insanları da buna davet ediyoruz; bu ırkçılığa karşı yasaklarla değil, somut tavır alışlarla, onların ırkçılığını göstererek mücadele edilebilir” gibi bir yaklaşım içinde olmadı hiç bir zaman, böyle sesler duyulmadı. Bütün tartışma, “benim kutsal olduğuna inandıklarıma laf söyletmem” alanına taşındı. Yani bizzat burjuvazi, hükümetler vs. nin işine gelecek gerici bir noktadan tepki gösterildi.

Bu da beyazlara, kuzeylilere, “benim kutsalım da hiçbir şeyin kutsal olmadığıdır” deme olanağı sağlandı. Ortada sanki ırkçılık ve ona duyulan tepkiler yokmuş da, bir yanda Muhammet’i dokunulmaz görenler, bir yanda hiçbir şeyi dokunulmaz görmeyenler gibi; sanki iki değer sistemi ve bunların çatışması varmış gibi; ortada sanki farklı değerler, yani farklı uygarlıklar çatışması varmış gibi görünüm ortaya çıktı.

21 Şubat 2006 Salı


Yüklə 0,86 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   12   13   14   15   16   17   18   19   20




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin