İKİNCİ baski



Yüklə 1,91 Mb.
səhifə22/40
tarix25.11.2017
ölçüsü1,91 Mb.
#32827
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   ...   40

Tutukevlerinde, cezaevlerinde bir süreden beri, "af uyutuluyor mu ne?" diye umutlarını erteleyenler, af önerisinin Meclis Başkanlığı'na verilmesinden sonra, yeniden çıkacakları günleri beklemeye başladılar. Uyutuldu havalarının yayıldığı sıralarda, öyle dövüneceklerini "vay başımıza gelen" diyeceklerini sanmayın, değil öyle. Kimi, "bari üstünde çalıştığım kitabımı bitireyim bu ara" der, böylesine bir çalışma unutturur çünkü çok şeyi. Asıl, çıktı çıkacak söylentileri yaygınlaşınca oturup bir iş göremez insan. Yolculuk gibi. Valizleri akşamdan hazırlamazsam rahat edemem ben. Ya tren saatinden önce kalkarsa. Neme gerek, hazır olmalı her şey.

Düşümde cezaevindeydim. Herkesin de kitapları derlenmiş, yataklar toplanmış, ortalıkta da kimsecikler yok. Biri geldi sonra, sordum:

- Nerdeler?

- Af var ya, hazırlıklarını yapıyorlar...

Düşü eşime anlattım sabah:

- Sakın sen girmiyesin cezaevine, diye yorumladı.

Dereyi görmeden paçaları sıvamıyorum. Ancak, kim ne kadar uzatırsa uzatsın, çok geçmeden çıkacak af yasası. Güdük, bölük-pörçük biliyorum. Ancak, ilk taksiti çıkacak. Birinci adımı atılacak barış ve özgürlük havasının. İkincisi de arkasından. Geçenlerde Başbakan Ecevit'le konuşurken, bunu sormuştum:

- İkincisi ne zaman?

- Bir şey diyemem. Çıkaracağımız affın yaratacağı güvene bağlı.

- Örneğin altı ay sonra?

- Bir şey söylemem zor şimdiden.

Yedi ayda dünyaya gelmişim. Dokuz ay bile beklememişim. Eylem de beklemedi tam dokuz ay on günü. Anam, bir şeyde ivecenliğimi görünce "Bırakın onu, o yedi aylık zaten..." der, hoş görürdü.

Öğle yemeğinde sininin çevresine toplanmışız, tencereye kaşık sallıyoruz, ya da sahana. Benden ortaya bir soru:

- Ana, akşama ne yiyeceğiz?

- Oğlum, şimdi ye de akşama da sonra düşün.

İçim rahat etmezdi ne yalan söyleyeyim... Sormak geliyor içimden:

- İkincisi ne zaman?

Düşünelim bakalım...

Aslında affın kapsamı dar tutuldu. Askerî mahkemeler, yasalarda gösterilen cezaların tabanını değil, tavanını uyguladılar. Baştan sona askerî yargı -her zaman yazdığım gibi gerçekten- yara aldı bu kesinleşen dâvalardan. Affı hesaplarken, tabanı değil, tavanı almak adaleti sağlayacaktı. "Af, Büyük Adalet..." başlıklı Ankara Notları'nda işlemiştim bunu. İşkencenin hangi çeşidini afla örtebilirsiniz?

Bunlara karşın CHP ile MSP'nin çıkardıkları bu affa da karşı çıkacaklar, çıkanlar var. Onlara hiç bir şey demiyorum. Kapıcı Ziya söylüyor, onlar için yargılarını. Halk söylüyor. Kamuoyunu karşılarında buluyorlar, Süleyman Bey de, Turhan Bey de, Ferruh Bey de. Akılları olsa karşı çıkmazlar af önerilerine. Bırakırlar ufak-tefek hesapları ülkenin barış ve özgürlüğü için...

Af çıkarken, mahkemelerde bile hava değişti gibi. Uğur Cilasun ve arkadaşlarının dâvasında, mahkeme sekizer küsur yıllık mahkûmiyetleri vermesine karşın, sanıkları tutuklu bırakmadı, serbest bıraktı. Nasıl olsa aftan yararlanacak insanları içerde öylesine tutuklu bırakmak işkencenin bir başka çeşidi de ondan mı?

Ankara'da benim vaktiyle "kazıkiçi motel" dediğim, 3 numaralı tutuk-evinde kadınlar bölümünde hasta genç kızlar, bir bakıma işkence görmeye devam ediyorlar. TÖS dâvasından 5 yıl hapis cezasına çarptırılan Mehtap Güçlü, TCK'nın 59'uncu maddesinden yararlandırılarak cezası 4 yıl 2 aya indiği ve 2 yıl sekiz aydır da tutukevinde bulunduğu halde, koğuşta geçirdiği disk kayması bile tedavi ettirilmeden kıvrandırılıp duruyor. Tutukluluğunun ilk yılında, koğuştaki paçavra yataklardan birini kaldırırken oldu disk kayması. Hastanede tedavi edilmesi gereken Mehtap Güçlü, tutukevinin zor koşullarında -sırf Yargıtay'dan karar daha gelmedi diye- süründürülüp duruyor. Adını herkesin bildiği tutukevi doktoru, gerekli ilgiyi göstermiyor.

Yine aynı yerde sanıklardan Şükran Kumral'ın ise önemli barsak hastalığı var. Titiz bakım gerekiyor. Tutukevinin o herkesin tanıdığı doktorunun olmadığı bir sıra, yerine gelen bir başka doktor, Şükran'ı hastaneye sevkeder. İnceleme sonucunda hastanın ameliyat olmasına karar verilir. Ancak, ameliyatsız bir yıl daha yaşayabileceği gerekçesiyle herhangi bir "müdahale" yapılmaz. Şükran Kumral, birbuçuk yıldan beri tutukludur. Verdiği dilekçeleri geri çevrilir ve tutuklu kız hastaneye yollanmaz bir türlü. Kırk derece ateşle tutuklu yatar. Ayrıca Kâzime Erten adındaki kadın tutuklu astımlıdır. Tutukevi doktoru ise, "bu bronşit" demekte, kadını hastaneye yollamamaktadır.

Şimdi bu durumu, af çıkarken Başbakan Ecevit'e, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar'a ve Millî Savunma Bakanı Hasan Işık'a duyurmuş oluyorum. Bu hastalar lütfen, derhal hastaneye kaldırılsın. Af çıkarken, dışarıya -hiç değilse- cenaze çıkmasın.

*

Türk Dili dergisinin Mart sayısında Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir şiiri var. "Yeryüzü çocukları" adlı yapıttan alınmış. Bunu Eylem'e de okuyacağım. Bir küçük bölümü şöyle:


Estonyalı yavru balık

Letonyalı yavru balığa der ki

Değiştirelim mi ha

Ağızlarımızı biz?


Değiştirelim der Letonyalı yavru balık

Estonyalı yavru balığa hemen

Sen benim annemi öp diye

Ben senin anneni öpiym diye.


(5 Mart 1974)

ORHAN'A ORHAN DİYEMİYECEK MİYİM?


Meclis kulisinde rastladım Millî Savunma Bakanı Hasan Işık'a. "Valizler Hazırlanırken" başlıklı "Ankara Notları"nda geçen 3 numaralı askerî tutukevinde hasta yatan üç kız -Mehtap Güçlü, Şükran Kumral ve Kâzime Erten- için ne işlem yaptığını, onları hastaneye sevkettirip sevkettirmediğini sordum. Adlarını bakanın özel kalemine yeniden yazdırdım. O yazıda, Başbakan Ecevit'in, Genel Kurmay Başkanı Sancar'ın ve Millî Savunma Bakanı Hasan Işık'ın konuyle ilgilenmelerini ve onları hastaneye gönderip tedavi ettirmelerini yazmıştım. Üçü de askerî tutuk-evlerinde olup biteceklerden sorumlu kişilerdi. İlgileneceklerini umuyorum yine ben.

Millî Savunma Bakanı ile görüştüğümüzde, bilgim yoktu bir başka konuda. Onu da sırası gelmişken duyurmak istiyorum. Biliyorsunuz, yedeksubayların erken terhisleri gibi -idarî bir kararla yedeksubay okullarında okurlarken kıtalara er olarak gönderilen bazı yedeksubay adayları da, terhis edilmişler- er olarak görev yapanlar da, Uğur Mumcu, Uluç Gürkan gibi arkadaşlarımız sivil hayata dönmüşlerdi. Öğrendiğim kadarıyla -bence yasalara aykırı ve keyfî olarak- bazı böyle durumda olanlar, hâlâ salıverilmemişler, terhis edilmemişlerdir. Örnek: Hayrabolu 131. Piyade Alayı'ndan, Nazif Kaleli, Nebi Eryiğit, Şerif Felekoğlu, Şükrü Birtez, Bekir Köksal, Cemal Boyacı...

Belki daha bu durumda olup da terhisleri bir aydan beri geciktirilen başkaları da vardır. Sayın Işık'ın bu konuya da eğilmesini dilerim...

*

Meclis'te CHP'lilerin grubu vardı. Grupta, ilginç görüşmeler geçiyordu. CHP Grubu içinde, özellikle yenilerden kurulu bir büyük ekip, Ecevit'in çevresinden yakınıyordu. Denebilir ki, hükümetin yeni kurulduğu bir sıra böyle şeyler olur. Gönlünde bakanlık düşleri yatanlar, can sıkıntısından -kendilerini bakan yapmayanlara- veryansın edebilirler. Denir ama kendilerince bu çok haklı bir yargı olmaz. Bunun temelinde sadece bakanlık düşleri yatmaz. Fakat, neden başbakanlarının yanına, çevresine yaklaşamasınlar, burada haklılar...



Yapılan eleştirileri ben biraz da, CHP'nin canlılığını sürdürme biçiminde yorumluyorum. Kıyasıya eleştirilerde bile, bir iyiye götürme isteğini seziyorum.

Grupta bazı milletvekilleri bazı bakanların atanmalarından pek hoşlanmamışlardır. Deniz Baykal'ı sevmişler, bir başkasını tutmamışlardır, ne bileyim. Gürültülerin bir basamağı olmuştur yeni bakanlar...

Bazı bakanları biraz kasıntı mı bulmaktadırlar?

Geçenlerde, eski Giresun Milletvekili Ali Cüceoğlu, bir bakan arkadaşını aradı telefonla. Özel kalem müdürü, bağladı bakana. Konuşma başladı:

- Ben Ali Cüceoğlu...

- Buyurun Ali Bey?

- Ben Ali Cüceoğlu, dedim. Tanımadınız mı?

- Tanımaz olur muyum, buyurun Ali Bey?

Ali Cüceoğlu, "Ali Bey'inin de..." diye geçirdi aklından kapadı telefonu, konuşmadı. Sonra dert yandı arkadaşlarına:

"Yahu, ne zamandan beri Ali Bey olduk, eski arkadaşlarımızın yanında?..."

Bir başka milletvekili de dertliydi:

- Yahu Orhan Birgit benim eski arkadaşım, taaa eskilerden beri. Şimdi ben Orhan'a Orhan diyemeyecek miyim?

Hükümet yeni, bakanlar yeni. Türkiye'nin dört bir yanından vatandaşlar, seçmenler Ankara'ya akın etmiş. Başbakanı bakanları görmek, dertlerini anlatmak istiyorlar. Bu arada alışılmış yollar var. Milletvekilleri de arıyorlar bakanları. Ecevit'le birlikte bütün bakanlar zayıflamış, kilo vermişler gibi. Belki sinirler de bozuluyordur giderekten...

AP'liler, kuliste daha bir şaşkın dolaşıyorlar. Eski AP'li bakanlardan Turhan Kapanlı'ya göre, "Egzersizin egzersizini yapıyorlar..." değil maçlara, antrenmanlara çıkmak için de hazır olmak gerek öyle ya.

Şaşkınlık nerede söyleyeyim: İktidarın, güçlünün karşısında olanlar, onu azımsarlar daha çoğunu isterler değil mi? Örneğin, geniş kapsamlı genel af deniyor. Karşıtların yani muhaliflerin diyeceği şu olmalı:

- Hayır, buna geniş kapsamlı genel af denmez. Bu sınırlı bir aftır. Daha genişletilmeli...

Öyle demiyorlar; "Affın bu kadar geniş olması zararlıdır" diyorlar. Kimse çıkmasın, herkes içerde kalsın" der gibi. Bununla kamuoyunda nasıl oy toplarlar, puan toplarlar ben anlayamadım.

AP Grubunda, aklı başında olanlar çıkacak, göreceksiniz bu çıkan genel affı yeterli bulmayacaklar olacak. "Kapıları ardına kadar açmalı iktidar" diyenler bulunacak. Ama kaç kişi? Bunların dedikleri, gruptan geçecek mi? AP-DP-CGP muhalefeti yine "istemezük" muhalefetinde kalacak göreceksiniz.

CHP'lilerde af konusunda bir kıpırdanma başlıyor. Kulislerde yer yer konuşmalar:

- MSP'li Adalet Bakanı, Başbakan Ecevit'e demiş ki:

"Bu affın kapsamını biraz daha genişletelim."

- Aşkolsun adama. Biz hâlâ olduğumuz yerde duruyoruz. Grubu da bağladık...

- Ben sana söyleyeyim azizim. Af çıkarsa bir kez çıkar. İkincisi hava.

Kulak kabartıyorum, yavaşlıyor, sesler uzaklaşıyor...

*

"İstifa Et Korkunç Yenge" başlıklı Ankara Notları'nda Fen Fakültesi'nde komanda öğrencilerin bir öğrenciyi dövüp yaraladıklarını yazmıştım. Öğrenciyi dövenleri cezalandırmış Fakülte Yönetim Kurulu. Fakat şikâyetçi, dövülen öğrenciye de en ağır cezayı vererek. Hem de dövenlerin yıl kaybı olmuyor da, dövülenin bir yılı kayboluyor iyi mi? Dayak yiyen öğrenci, Yönetim Kurulu kararına karşı şimdi Danıştay'a başvuruyor. Dövülen öğrenciye, Yönetim Kurulu'nda sorulan sorulardan birkaçı:



- Türk müsün, değil misin?

- Niye önce bize gelmiyorsun da, Senato'ya, güvenlik makamlarına gidiyorsun? Haaa...

- Olayları Yeniortam'a, Barış'a kim verdi? Haaa?

İşte budur, korkunç yönetim, faşist yönetim haaa?

(7 Mart 1974)

YARSIMAK...


Yarsımak, sevgiyle özlemek demek herhalde. Anadolulu, sözcükleri nasıl türeterek, çoğaltarak kullanır. Bu sözcük de onlardan.

Âşık İhsanî, geçmiş bir cezayı çekmek üzere Toptaşı Cezaevi'ne konmuş çoktan. Ondan mektup aldım. Birkaç satır, hal hatır sorduktan sonra şiirle donatmış mektubunu. Mektup, "Bak Tarlanın Taşına" adlı şiir kitabıyla birlikte geldi aynı gün. Ben mektubu aktarıyorum:


Hapishane denen şu zıkkım yeri

Bazen yumruklayıp yıkasın gelir.

Bazen de bir domdom kurşunu gibi

Bağırıp içinden çıkasın gelir...


Bazen damarlarında kudurur kanın

Bazen küser bir şey istemez canın

Bazen olur geciken şu zamanın

Fırlayıp üstüne çökesin gelir.


Bazen ne sigara ne bir gelen var

Bilemezsin kimin düşman kimin yâr

Bazen ayağını dizine kadar

Hayatın ağzına tıkasın gelir.


Bazen bir bakarsın el gitmiş aya,

Sen durmuş beklersen gün saya saya

Bazen bir kendine, bazen dünyaya

Şöyle acı acı bakasın gelir.

Geçen gün Muzaffer Erdost'u gördüm Ankara Merkez Cezaevi'nde, Muharrem Kılıç'ı ve Erdal Orhan'ı. Erdal Orhan revirde kalıyor. Vahap Erdoğdu, Amasya'ya nakledilmiş oraya gitmiş.

İnsan karşı karşıya gelince ne diyeceğini şaşırıyor. Hele ben -sanılanın aksine- pek konuşmasını da beceremem. Onları içeri ben atmışım gibi bir suçluluk duyarım içimde. Dışarda olmanın garip ezikliği...

Ne yapmışlardır? Biri kitaplar çevirmiş, öbürü bir kongrede konuşmuş. Yaşantısı, zincirlere, kelepçelere düğümlenmiş kalmış.

Aftan konuştuk. "Ne zamana çıkar?" gibisine.

Cezaevi Müdürü gönül aldı:

- 23 Nisan'a çıkar, hem Çocuk Bayramı o gün. Sevinir herkes...

*

Mahpusanede, yatanlara "kesici âlet" verilmez biliyorum. Traş olacaklar ya berberde, ya da elektrikli traş makinesiyle traş olacaklar. Sordum arkadaşıma:



- Ne zamanları traş oluyorsun?

- Bizde görüşmeler, pazartesi, perşembe. Görüş gününün gecesinden traş oluruz, hazırlanırız görüşmecilerimizin karşısına öyle çıkarız. Sakallı çıkmak olmaz tabiî. Bugün biraz sakallı oluşum ondan...

Hapse düşmeyi, çok kimse içerde o kadar süre uzanıp yatmak sanır belki. Çocuklar, rahat öyle sanabilir. "İki yıldır içerde yatıyor" deyince, sırtüstü hiç kıpırdamadan yatıyor bilir. Yani bir çeşit işkencede gibi... Hiç kıpırdamadan çarmıha gerildiği, ya da ayakları zincirli sırtüstü yatmaya zorlandığı olmadı mı? Koca ülkede, evlerin de mahpus damları gibi kullanıldığı olmadı mı? Kimse evinde, özgür yatabildi mi?

- Bir araba durdu, camdan baksana şuna...

- O araba. Her zamanki...

Hadi, uyuyun bakalım...

Öyle dönemleri de geride bırakarak, bekliyoruz özgürlük, barış ortamını. İçerdekilerin özgürlüklerine karışacakları, özlediklerine yarsıdıklarına kavuşacakları bir ortam olarak düşünüyoruz...

Bunu önlemeye, engellemeye kimsenin hakkı yok.

(11 Mart 1974)

KEPELEME!


Yazının başlığını, "Haksızlığa Uğrayan Askerler" koymak istiyordum aslında. Adalet Komisyonunda tartışılan af önerisi, askerlerin disiplin suçlarının affı konusunda çelişkilerle dolu da ondan.

Balyozcu Nihat Bey'in başkanlığı zamanında bir Subay ve Assubay Sicil Yönetmeliği çıkarılmış, bu yönetmeliğin subaylar ve assubaylarla ilgili madde hükmü şöyle:

"Aşağıdaki sebeplerden biri ile disiplinsizlik veya ahlâkî durumları gereği silâhlı kuvvetlerde kalmaları, son rütbelerine ait bir veya birkaç belge ile anlaşılıp uygun görülmeyenler hakkında hizmet sürelerine bakılmaksızın emeklilik işlemi yapılır..."

Bu madde beş fıkra, "e" fıkrasında da şöyle deniyor:

"Tutum ve davranışlarıyle yasa dışı görüşleri benimsedikleri anlaşılanlar..."

Bu fıkraya göre emekliye sevkedilmiş, günde kaç subay, assubayla karşılaşıyorum. Kimi ya bir ihbar üzerine evi arandığı için, ya da gözaltına alınıp ya tutuklanıp yargılandığı için emekliye ayrılmışlar, çoğu Askerî Danıştay dediğimiz Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'ne haklarında verilen kararın kaldırılması için dâva açmışlar. Dâvaları bir yandan sürüyor çoğunun. Assubaylar, belki subaylardan daha çok.

Diyelim, gözaltına alınıp tutuklanıp yargılandıktan sonra beraat etmişler, öyleleri de var. Bu kez suçsuzluğu da ortaya çıktığından orduya, görevine dönmek, hizmet etmek istiyor. Fakat, çıkarılacak af yasasında bir hüküm var ki, "beraat etseler bile görevlerine dönemezler" saklı hükmüyle, Askerî Danıştay'daki dâvalar ve bu yüksek mahkeme de kıskıvrak bağlanmak isteniyor. Bu kimin dikkatinden kaçmıştır bilemem.

Disiplin suçlarını, "tazminat" dediğimiz zorunlu ödemeleri bağışlıyorsunuz, güzel. Harp okulu öğrencilerinin yeniden askere gitmelerinin de önüne geçmiş oluyorsunuz, bu da iyi. Fakat, Askerî Danıştay'larda hak arayanların bu hakları aramasına engel olmamalısınız, buna kimsenin hakkı olmamalı. Bu bakımdan, af yasasındaki çelişki giderilmelidir.

Toplum, önemli ve güç dönemlerden geçti. 12 Mart'tan sonraki dönemde keyfî tutum ve davranışlarla sivil, asker kepelendi insanlarımız. CHP Grubu'nda bu sözleri olduğu gibi Adana Milletvekili eski Kaymakam Mehmet Can söyledi. "Bu yapılanın adı sadece adaletsizliktir" dedi. Grupta veya Grup Yönetim Kurulu'nda Mehmet Can'ı dinleyen arkadaşları, "bu konunun üstüne fazla gitme. Askıya alalım bunu. Buzdolabına koyalım" dediler.

Disiplin suçları ile ilgili maddenin "e" fıkrası gereğince bugün toplumda binlerce subay, assubay var emekliye sevkedilmiş. Bunların pek çoğu da işsizdir.

Dışarıda sivil yaşantı ortasında kolay kolay da iş bulamamaktalar. Disiplin suçundan emekli olmuş bir assubay 34 lira gündelikle iş bulmuş. Başvurduğu çok yer, başlarda beş bin liraya yakın ücretle iş verecekken, "disiplin suçu"ndan emekli olduğunu öğrenince vazgeçmiş işe almaktan. Karşılık vermişler:

- Bu durumda size iş veremeyiz...

Peki, ne yapacak adam? Ev, bark, çoluk-çocuk ne götürecek onlara?

Emekliye ayrılmazdan önce, sözde uyarmış üstündeki:

- Neden bu kitapları okuyorsun kardeşim? İlle de kita okumak istiyorsan Tommix oku...

Kepelenmişler, sizin anlayacağınız ezilmişler, örselenmişlerdir toplumda. Anadolu'da kepelemek bu anlama kullanılır. Gözünden çok sevdiğini de kepeler işte insan böyle zamanlarda. Sistem öyle işler çünkü... Sivil diye, asker diye ayırmıyorum ben insanları. Kim kepelenmiş horlanmışsa, onunla olmak, onun hakkını aramak istiyorum. Parlamenterler de aramalılar hakkı, düzeltmeliler yanlışlarını...

*

Maliye Bakanı Deniz Baykal, başlangıçta kara kara düşünmüştü "malî af" konusunda. Karaoğlan da, af tasarısında malî af olmasın, çıkarılsın bu demişti arkadaşlarına. Fakat ne oldu sonra, nereden kimlerin etkisiyle girdi tasarıya bilemem. Vergi cezalarını bağışlıyorsunuz, kimleri? Bunlar memurlar, işçiler değil. Onların vergileri bordroda kesilir zaten. Küçük esnaf da götürü verir vergisini, o da değil. O halde malî af, büyük halk çoğunluğunun sorunu değil, egemen güçler dediklerimizin sorunu. Eee, bu iktidar kimin iktidarı? Yoksa, bu işlerde de gerçekten büyük oyunlar mı dönüyor? Bilmiyorum, nereden bileyim...



Görevlerini kötüye kullanmış olanlar aftan yararlanıyor, partizanlık yapanlar yeniden görevlerine alınabiliyorlar da, disiplin cezasıyle emekliye sevkedilmiş -sonradan beraat etmiş- biri için yüksek mahkemeler bile bağlanıp kapatılmak isteniyor kapıları, bunu anlamıyorum.

Eylem suçları af içinde dar tutulmak isteniyor. "Eylem" diye. Hangi iş, davranış eylem değildir ki?

Ne yazmıştı Fazıl Hüsnü Dağlarca, Eylem'e imzaladığı kitabına?

- Yurdun ve yeryüzünün en büyük güzelliği eylemdir...

*

Sabah evden çıkarken öğrendim. Eylem, bıçakla oynarken parmağını kesmiş. Tatlı tatlı söyledi suçunu:



- Baba, bir daha bıçakla oynamayacağım, söz.

- Söz mü?

- Söz.

Önce Özlem'i sonra Eylem'i öptüm. Kapıdan çıkarken Eylem bağırdı:



- Baba...

- Ne var?

Koşa koşa geldi, kucağıma atladı:

- Beni bi daha öp...


(12 Mart 1974)

KAPİTALİST SEN DE!..


CHP İstanbul Milletvekili Halûk Ülman'ı çok kimse sevmez. Adamcağız ne yapsa, ağzıyle kuş tutsa basının iğneli yazılarından kurtulamaz. Adı bir kez "Mülkiye Cuntası" ekibine çıkmıştır. "Paraşüt takımındandır" denir. Kendisi Avrupa'dayken Türkiye'de zamlar oldu, ondan bilindi zamlar da. Ben de takıldım:

- Ne de olsa Mülkiye Cuntasındansın, ondan kızıyorlar...

- Mülkiye Cuntası mı kaldı yahu? Cunta'dan iki kişi kabinede. Bir ben varım dışarıda. Tek başıma nasıl cunta olabilirim. Bırak Allah'ını seversen...

Halûk Ülman, Ecevit ekibindendir öteden beri. Bu doğru. Ecevit, genel sekreterlikten istifa edip, bir bakıma yapayalnız kaldığında onu yalnız bırakmayan beş-on kişiden biridir. Belki de, Halûk Ülman'ın, Ecevit'e bu kadar yakınlığına kızanlar ona çeşitli suçları yüklerler ne bileyim. CHP Grubunda, genel merkeze karşı bir öfke mi var, onun acısı Halûk Ülman ve benzeri üyelerden çıkarılır. Bununla partinin taaa en üst yönetimine karşı bir direniş anlatılmak istenir, bu ortaya vurulmuştur da. Ben asıl, birçok insanın bu arada hakkının yenilmiş olmasından korkarım. Halûk Ülman, belki çok iyi bir politikacı olmayacak, olamayacak. Amma, bir liderin dar zamanında yanında bulunup, ona arkadaşlık etmiş olması, yardım etmesi kolay unutulacak nitelik sayılmasa gerektir.

Halûk Ülman'ı neden böyle andığımın başka nedenini de açıklamalıyım. "Özgür İnsan"daki yazısı, akıllı ve yürekli bir yazıydı. Orada -Avrupa Konseyi'nde- CHP'nin yerinin, "Sosyalist Grup" olması gerektiğini belirtiyordu. Halûk Ülman'ın da belirttiği gibi, geçen ayın ortalarında Türk basınında, belki de pek az kimsenin dikkat ettiği bir haber çıktı. Bu haberde, Avrupa Konseyi Danışma Meclisi'ne temsilci gönderen üç partinin -AP, DP ve CGP'nin- Konseydeki "Bağımsız Grup"a katıldıkları anlatılıyordu. CHP ise henüz hiç bir gruba girmiş değildi. Konseyde, "Sosyalist", "Hıristiyan Demokrat", "Liberal" ve "Bağımsız" gruplar vardı. Sosyalist Grupta, Alman, İsveç, Norveç, Danimarka Sosyal Demokrat, İngiliz İşçi, Fransız ve İtalyan Sosyalist partilerinden üyelerle, bütün üye ülkelerin Demokratik sol partilerinden temsilciler var. Hıristiyan Demokrat grupta dinsel kökenli ortayolcu partilerin temsilcileri, Liberal grupta Batı Avrupa'nın çeşitli Liberal partilerinden gelen temsilciler toplanmış, Halûk Ülman, şöyle devam ediyor:

"Kendilerini bu üç gruptan birine yerleştiremeyen bazı temsilciler, bu arada İngiliz Muhafazakârları kendi aralarında birleşerek Bağımsızlar grubunu kurmuşlar. Fransız De Gaulle'cüleri ve Türk Parlamentosu'ndan gelen temsilcilerin hepsi de şimdiye dek hiç bir gruba girmemeyi uygun görmüşler.

Burada bir parantez içinde komünistlerin durumuna da değinelim. Bizim McCarthyciler sıkı dursunlar, Avrupa Konseyi Danışma Meclisi'nde komünistler de var. Gerçekten 1973 sonlarında yapılan toplantıdan başlayarak, Danışma Konseyi'ne komünist temsilciler de katılmaktadırlar. Ancak sayıları bir siyasal grup kurmaya yetecek kadar değildir. Danışma Konseyi'ndeki komünistlerin sayısı biri asil, ikisi yedek olmak üzere üçtür ve üçü de Fransızdır.

... Şimdi sorun şudur: Hangi parti hangi gruba girecektir? Bugün Avrupa Konseyi'ne temsilci yollayan dört partiden üçü, yani AP, DP ve CGP kendi yerlerini İngiliz Muhafazakârlarının yer aldığı bağımsız grupta görmüşler ve ona katılmışlardır...

CHP'ye gelince, CHP ortanın solunda, Avrupa partileriyle kıyaslanınca en çok Sosyal Demokrat partilere yakın bir siyasal kuruluştur. Sosyal Demokrat niteliteki partiler ise, Avrupa Konseyi'nde, sosyalist grup içinde toplanmışlardır. Bize kalırsa CHP'nin Avrupa Konseyi içindeki yeri de, bu gruptur..."

Halûk Ülman'ın yazısı daha uzun. "Özgür İnsan"ı okursanız, orada tümünü okursunuz. Amma, Ülman'ın önerisi ilginç, McCarthycilerin cirit attığı ortamda yürekli bir öneridir. Bakalım, CHP neye karar verecek?

*

İllerde, belediye meclisleri çeşitli partileri yansıtması açısından, Millet Meclisi'ni ansıtır. Bir zamanlar İstanbul Babıâli basınının belli başlı haber kaynağıydı. Belediye meclislerini izlemeye kim bilir kaç muhabir görevlendirilir, haberler atlatılır, ballandıra ballandıra da yazılırdı. Ancak -özellikle- İstanbul gazeteleri yerellikten çıkıp, bütün Türkiye'ye haber taşıma durumunda kalınca, belediye haberleri -belki de İstanbul kalıplarında kaldı- Ankara'ya Anadolu'ya pek verilmez oldu. Ancak, yine de ilginç olmalı. Hele iktidar değişimlerinden sonraki belediye meclislerini izlemeli doğrusu.



Ankara'nın Belediye Başkanı Vedat Dalokay, çok konuşur denir, karikatürlerde ağzına kilitler vurulur. Ben de baştan öyle düşünmedim değil. Sonradan öğrendim ki, Dalokay'ın basında çıkan konuşmaları gerçekte tek konuşmaymış. Konuşan, Anadolu Ajansı muhabiri, teybe aldığı konuşmayı taksit taksit -belki de habersiz kaldıkça- ortaya sürermiş. Çok konuşmamış Dalokay da, belki uzun konuşmuş.

Ankara belediye meclisinde, AP'liler azınlıkta. Seçimlerde getirdikleri üyelikleri bile koruyamamışlar. İstifa eden edene...

Belediye meclisinde gürültülü tartışmalar da olur.

Biliyorsunuz Dalokay, Mart sonuna kadar Kızılay'daki çukuru kapayacak. Geçen hafta, azınlıkta olan AP'liler, Kızılay çukuru ile ilgili bir rapor getirdiler, Odalar Birliği'nden mi ne alınmış. İlle de çukuru kapamayın, bakın burada raporlar var filân...

Bu öneriye karşı, CHP'li Orhan İşsağ söz alıp kürsüye çıktı. Kısaca şöyle dedi:


Yüklə 1,91 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   18   19   20   21   22   23   24   25   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin