İKİNCİ baski



Yüklə 1,91 Mb.
səhifə5/40
tarix25.11.2017
ölçüsü1,91 Mb.
#32827
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40

- Bak Eylem, bu ayıcık...

- Ayı bana kızdı.

- Neden?


- Kendisine baktım, diye.

- Yok canım, niye kızsın ayıcık, öyle durur hep o...

- Kocaman ayıcık...

Eylem, galiba aslanları sevmedi pek...

- Aptal aslan, dedi... "Öküz aslan."

Allah, Allah, ne yapmalı? Aslana da öküz dedikten sonra çekiver kuyruğunu.

En çok köpeklerle, papağanlardan korktu galiba. Çok bağırıyorlardı da ondan. Papağanların çığlıkları, çocuğu gelip geleceğine pişman etti. Fazla durmadık zaten orada.

- Bak Eylem, bunlar da kuş...

Eylem'in gözü, ağaçlardan yere konan bildiğimiz yerli serçelerde, her gün pencereden onları görüyor ya...

- Bak baba, kuşlar.

Anadolu'da "devenin yerden alıp gökte yediği gibi..." derler. Zürafa, yerden alıp gökte yemiyor hayvanat bahçesinde. Havaya asmışlar, yiyeceğini, otunu, orada yiyor.

- Kabuk yiyor, ben de yiyorum, diyor Eylem... O da arasıra evde, çöp sepetine dalıyor ya. Zor yakalıyor annesi kolundan...

Maymunlara çok şaştı. Hiç bir şey söylemedi, öyle seyretti onları.

- Bak baba, salıncakta sallanıyor, ben de sallanıyorum.

Hayvanat bahçesi, bu yıl zarar etmiş diyorlar. Hayvanat bahçesi kâr etmese de olur, orası üretici bir yer değil ki. Ne yapsın yani aslancıklar, ayıcıklar, öküzcükler... Onlar da mı, özel sektörde olsunlar, zarar edecek elbet. Meraklısı çok olursa, bizler gibi gezen tozan, artar geliri, o da zarar etmez. Biz asıl insanların üretimine bakalım hayvancıklardan önce; o zaman toparlanırız. Epeyce dolaştık Eylem'le bahçede. Eskiden Midilli atların çektiği arabalar vardı, biner dolaşırdınız. İstasyona ya da dolmuşa kadar yürümezdiniz hem. Onlar da kalkmış mı ne? Demek bir isteksizlik var insanlarımızda. Bir bıkkınlık var arabacılarda da. Geçindirmiyor demek öyle işler artık.

Zaman zaman, politikacılar da gelir Atatürk Orman Çiftliği'ne... Süleyman Bey gelir, Bülent Bey gelir, ya kulis yapmak, ya da yeni şeyler düşünmek, kafalarını kent sokaklarının dağdağasından kurtarmak için. Ecevit son zamanlarda sık sık geldi çiftliğe. Onun çiftlikte olduğunu öğrenen bir gazeteci, fotoğrafçısını da alıp koşmuş arkasından, yakalamış da. Fakat karşı karşıya gelince ne diyeceklerini şaşırmışlar mı? Ecevit atik davranmış söylentiye göre:

- Çekin resmimi, demiş, resmin altına da "Ecevit çiftlikle devrimcilik yaparken..." diye yazarsınız. Resmi çekip dönmüşler arkadaşlar ya, yayınlamadılar galiba, ben görmedim...

Gazi Orman Çiftliği'nin eski hali yok, Atatürk zamanındaki hali hiç yok elbet. Dediğim gibi yine gelenler var, kulis de yapıyorlardır ne güzel, gözlerden uzak uzak...

- Yahu, burada da mı gazeteciler? İllâllah artık...

- Beyefendi, biz de geziyoruz, bak. Eylem de var.

*

- Cumhurbaşkanı kim olacak? Tağmaç olsun diyormuş AP'liler...



- Ama, Gürler'e hayır dediler. Tağmaç olur mu ya...

- Biri soyunup geldi, öbürü emekli oldu, fark var diyorlarmış...

- İnönü'ye ne dersin?

- Allah gecinden versin ya, o da Cumhurbaşkanı olarak ölürse, en az 100 devlet başkanı Türkiye'ye gelir deniyor. Mesele turistik yani. Orduyu da, kışlasına o sokar, öyle ya.

- Yok canım, İsmet Paşa, gelirse Toker demektir Başkan, Satır demektir Başkan.

- Amma, Demirel'i Türkiye'de Başbakan yapabilecek tek adam da İsmet Paşa'dır.

- Tek deme, ikinci adam de... İsmet Paşa gelirse, asıl Ecevit'i de, CHP'yi de gitti say. İşte o zaman, hiç mi hiç oy vermezler gör bak...

(3 Nisan 1973)

CUMHURBAŞKANI SEÇİMİ VE SONRASI....

MECLİS BERBERİ İHSAN BEY'İN DERDİ...


Korutürk Başkan seçildikten sonra, Başkan Avcı ant içme için bir saat kadar ara vermişti birleşime. Usül böyleydi, seçilen Başkanın evinden alınması, getirilmesi gerekiyordu. Kontenjan Grubu Başkanı Korutürk, Kontenjan Grubu odasında oturmuyor muydu her gün? Demek o gün evinde oturmalıydı, usulen...

Avcı birleşime ara verince, ben ne yapayım? Şu ayakkabılarımı boyatayım, bir de traş olayım diye gittim Meclisin birinci bodrumuna. Önce ayakkabılar parladı, sıra geldi traşa. Benim bildiğim, ayakkabı boyatma, traş olma aslında parasız galiba Mecliste. Verilen para bir çeşit "gönülden kopma" kabilinden. Zaten, berberde, boyacıda böyledir az-çok. Gönlünüzden kopar, fazla da verebilirsiniz, kimse karışmaz. Parlamenterin de arkasından koşup "elli kuruş daha vereceksiniz..." demek olmaz, öyle ya...

Berbere girince İhsan bey, fırladı yerinden... Çok kibar kişidir berber İhsan bey. Yaşlı başlı zat. Oktay Rifat'ın galiba, "gün görmüş eyyam geçirmiş..." öyle. Recep Peker'i tanır, Adnan Menderes'i traş etmiş, daha kimleri?...

- Ben Faik Ahmet Barutçu'yu çok severdim efendim, çok değerli adamdı, çok...

- Karadenizli misiniz?

- Hayır efendim, Balkanlıyım bendeniz...

- Yaaa...

- Evet. Fahri Korutürk'ün Cumhurbaşkanı seçileceğini iki buçuk ay önceden biliyordum efendim. Kendisine de söyledim. "Efendim, siz Cumhurbaşkanı olacaksınız, en lâyık sizsiniz..." dedim.

- Ne dedi?

- Güldü... Gülmeyin beyefendi, dedim. Benim tahminlerim çıkar.

- Eee, sonra?

- İyisi efendim, sizin gibi şöyle oturuyordu. Bir daha söyledim. Sonra bir ara gelmedi. Evine telefon ettim. "Efendim, benim gönlüm sizi Cumhurbaşkanı görmek istiyor" dedim.

- O zaman ne dedi?

- Evlâdım İhsan, dedi, sana bir vatandaş olarak değil, Türk Milletinin bir sembolü olarak teşekkür ederim, dedi... Fahri Korutürk, çok temiz adam, kendi halinde halim selim... Öyle değil mi efendim?

- Vallahi...

- Öyle öyle. Beyefendi, ben eğer toto oynasaydım, bire üç koyardım rahat. Geçenlerde Erdoğan bey geldi. Ona söyledim. Bana kızdı, azarladı beyefendi... Fahri Paşa'dan bahsetmeme kızdı. Olmazmış. Demin gördüm kendilerini, "nasılllll?" dedim. Dudaklarını ağlayacakmış gibi, şaşmış gibi büzdü, haklıymışsın, dedi. Gürler Paşa'nın olmayacağını anlamıştım efendim. Ben olayım da, vallahi...

- Favorilerden biri uzun mu ne, sağdaki...

- Düzeltirim efendim... Ben Fahri Paşa'nın olacağını gazetecilere de söyledim. Hattâ biri yazdı. Bıyıklı bir arkadaş. Biraz evvel de, gazetecilere söyledi. "İhsan bey, bana Cumhurbaşkanı adayını söyledi, ben de ilk olarak yazdım" dedi.

- Yazarken, haberi sizden aldığını da yazdı mı?

- Hayır, onu yazmadı efendim. Yazması lâzımdı değil mi efendim?

İhsan bey, acaba beni milletvekili mi sanıyordu. Olur ya, öyle bilir. Ben de dinliyorum.

- Bir daha gelmez artık Fahri Korutürk değil mi? Efendim, beni hatırladınız mı? Hani, size Başkan olacağınızı söylemiştim, siz de bana "Evlâdım İhsan..." demiştiniz, desem, hatırlar değil mi?

- Köşke gitseniz, randevu alır görüşürsünüz...

- Öyle düşünüyorum efendim. Hatırlar herhalde?

Saat 18'e gelmişti. Yeni Başkan ant içecekti. Ziller çalıyordu.

- İhsan bey, biraz çabuk olsanız...

- Bitti efendim, tamam...

Yüksek sandalyeden inip, boynuma dolan kılları şöyle elimle bir daha temizledim. İhsan bey de bulunmak istiyordu, ant içme töreninde haklı olara... Telâşından öyle anlıyordum. Ayrılırken, arkamdan bir ses:

- Yazacağınız yazı nerde çıkar beyefendi, diye kulağımı çınlattı. Dönüp baktım, berber İhsan beydi...

*

Parlamento kulislerinde Başkanlık üzerine değil artık, Başbakanın ne kadar oy alacağı üzerine toto başladı bir ara.



- Fahri Korutürk ne kadar oy alacak?

Toto'ya katılma on liraydı. CHP'li, AP'li parlamenterler katıldı oyuna. Toplandı mı ortaya 200 lira. Rakkamı tutturmak şart değildi, en yakın rakkamı tutturan paraları alacaktı.

Herkes, Turan Güneş'ten korkuyordu. Eeee, CHP'nin seçim tahmincisiydi Güneş. Ondan iyi kim toto oynayabilirdi bu konularda. Adam ilmini biliyor diyorlardı...

Olmadı, totoyu CHP'li Hasan Çetinkaya tam oy rakkamını bilerek tutturdu, paraları da cebe attı. Arkadaşları Prof.Turan Güneş'i yakaladılar:

- Hani yahu, ne oldu? Seçimleri de böyle tahmin edeceksen iyi vallahi? Sen 415 oy alacak diyordun Başkan...

Turan Güneş, tam bir gerçekçi edasiyle güldü:

- Benim toto tam anlamiyle yattı. Ben unsurları yanlış ele almışım. CGP'ye yanılmışım. CGP'nin Cumhuriyet'çisiyle Güven'cisi yanılttı beni. O tutsaydı, tutturuyordum totoyu. Bir de katılanların sayısında yanıldım...

- Bırak Güneş, bırak...

*

Ant içme töreni de bitti. Ant biter bitmez, herkes sanki birbirine mi baktı ne, niye baktı?



- Yardım için Allah'tan niyaz ederim, demedi...

- Evet, bir de ant'ın bir cümlesini unuttu...

- Hangi cümlesini?

- Yedi yılın sonunda süremin uzatılmasını istemiyeceğime...

- Ne adamsın yani...

Espriler arka arkaya yapılıyor, tebrik töreni için büyük salona giderken.

- Artık bundan sonra, amiral battı oynarız...

- Farkında mısın, askerler de çok memnun...

Arkamızdan gelen, Korgeneral Mithat Ceylân, AP'li Nuri Bayar ve Ahmet İhsan Kırımlı ile sohbette. Memnun görünüyor. Genelkurmay Başkanı Sancar, Hava Kuvvetleri Komutanı Batur, biraz ara ile tebrik için merdivenleri iniyorlar. Sancar tebrik ettikten sonra Korutürk'ü, hemen arkasında Başbakan Melen'in yanında yerini aldı. Ferit beyin yüzü neden bu kadar kararmış böyle. Asılmış?

Korutürk'ün kutlama törenini izlerken tam karşımızda kimler yoktu? Adları gazetelere geçmiş bir sürü Başkan aday adayı. Avcı'lar, Arıburun'lar...

Bu iş de böyle bitti. İhsan beyin dediği oldu.

(8 Nisan 1973)


CIA AJANLARI ARASINDA...


Hiç bir yerde böylesini görmedim desem yeri, tam karşıdaki sarışın, göğsünü nasıl da açabildiği kadar açmış, galiba sol memesi, sansürün sınırlarına girdi girecek...

- Karşıdaki kadını görüyor musun, gel şurdan bakalım, bizimkiler görmeden...

- Heeeey, o tarafa gitmek yok, kadına bakacaksınız değil mi?

- Vallahi deği, birer viski alacağız.

- Hayır olmaz, vallahi, zaten hep bakıyorsun...

- Aşkolsun...

- Yaaaa, hadi hadi...

Oradakilerin bir grubu diyelim, zaten bir geniş açı yapmışlar, kadının memelerini iyice görebilmek için. Fakat mümkün mü? Amerikalı olacak herhalde. Böylesine naylon biçimi sarışın olmaz bizde pek.

İşte, zenciler de geldi. "Kara inciler"e ilgi arttı toplulukta. Önceki akşam, Amerikan Elçisi'nin saray gibi evinde verdiği kokteyldeyiz. Türk az, birkaç gazeteci, sanatçı o kadar. Politikacılar ya çağrılmadılar, ya da işleri çok bugünler. Amerikalı "beşinci boyut" sanatçıları Ankara'da konser verdiler ya, onlar için düzenlenmişti gece. O, memeleri sansüre yakın bayan da onun için oradaydı.

- Cips çok nefis, Amerika'dan gelmiş anlaşılan...

Patatesin Amerika'dan geleni de nesi? Eh fena değil.

- Amerikan danası kesmemişler bu sefer bak. Karides fena değil amma...

Ben verilen konsere gitmedim. Dinliyemedim "Kara inci"leri, yani zencileri. Belki, İstanbul'a gitmeden dinlerim. Belki o da olmaz. Türkler, yani bizler ilgiyle baktık zencilere. Belki de, Amerika'daki ezilmişliklerini biliriz, az çok ilgimiz ondandır, ne bileyim. Belki de zenci Müslüman boksöre duyduğumuz yakınlıktan, zenci sanatçılar da, Türkiye'yi sevmiş olmalılar ki, övüp durdular. Halbuki, Washington'da otururken, umurlarında düşlerinde bile olmaz Türkiye. Bilmezler Türkiye'yi. Suriye ile Mısır'la karıştırırlar rahat. Bir türlü çıkaramazlar Türkiye'nin yerini. Beyazları da öyle, karaları da. Ezme, ezilme, bir düzen sorunu gerçekte. Kara'nın ezildiği yerde ak da ezilir, enayi ak, kara eziliyor oh ya, diye sevinir haline bakmadan... Yakından izledim bunu, Amerika kadar kendi insanına eziyet eden ülke var mı bilmiyorum ben, siz biliyor musunuz?

Tam önümüzden bir kara Amerikalı geçiyor, önünde bir beyaz. Gebe bırakmış beyaz'ı, biraz da gururla yürüyor arkasından. İçimden, "bir Amerikalı çavuş daha, al bakalım..." diyorum. Çocuğun kaç aylık olabileceğini düşünüyorum.

- Bu çavuş, Amerika'da bir beyazı gebe bırakıp böyle dolaşabilir mi?

- Anlamadım, hangi çavuş, kimi gebe bırakmış?

- Geçti, taaa şu ilerde giden...

Bir zamanlar Amerikalı çavuşlarla evlenmek moda mıydı neydi? Bir politikacının -AP'li Amerikan hayranı bir politikacının- kızı da Amerikalı çavuşla evlenmiş, gazetelerde yazılıp çizilmişti. Politikacı, bildiğine göre, gazetelerden birini mahkemeye verdi. "Benim itibarımı zedelediler" diye. Mahkeme mahkeme, duruşma, duruşma, sonunda gazete beraet etti. Demek ki, Amerikalı çavuşla kızı evlendi diye yazılınca, politikacının itibarı yaralanmıyordu, neden yaralansındı?

Böyle kokteyllere politikacıları bir arada görmek için giderim çok zaman. Nihat Erim'in Başbakanlığı 12 Mart'tan sonra, Sovyet Elçiliğinde çıtlatılmamış mıydı? Bu sefer, Amerikan Elçiliğine giderken de, aklımda bunlar yok değildi, fakat bu sefer kaldırdığım taşın altı boş çıktı. Bizim politikacılar ortada yoktu çünkü.

Eline kadehini almış, -belki Amerikan Haber Merkezi'nin bir yetkilisidir- dolaşıp duruyor biri. Birbirimizi böyle kokteyllerden iyi tanır, konuşuruz. Konuşuruz dediysem, birkaç cümle...

- Ne var, ne yok?

- İyilik, sağlık...

Bir gün -yıllar önceydi- elimizde birer kadeh, karşılıklı bakışıyoruz, bana şöyle dedi:

- Bir şey söyleyin...

- Ne söyliyeyim?

- Yıkıcı bir şey olsun da ne olursa olsun...

Bak, bak espritüel de...

Önceki gün gazeteci arkadaşım Behiç Ekşi, muzip muzip güldü...

- Konuş bakalım, CIA ajanıyla, bu tesadüf zor geçer ele...

- Gerçekten CIA ajanı mıdır? Söylerim bak...

CIA ajanı nedir, kimdir, nerededir? Şurası burası bir gerçek ki, elçiliklerde çalışanlar, bir çeşit resmi ajandırlar hepsi, herkes kendi ülkesinin çıkarları için yapar bir şeyler. Aldığı bilgileri oturur, değerlendirirler, sonra da en üst kademedeki alır bunu, göndereceği yere gönderir anlaşılan. Zaman, zaman sorulur, bunlar her elçilikte olur:

- Cumhurbaşkanı kim olacak? Başbakan ne yapacak?

- Vallahi, görüyorsunuz, biz de gazetelerde yazıyoruz, siz de okuyorsunuz... Başka bir şey yok...

Kişi, çevresinin ajanlarla dolu olduğunu düşündü mü, daha rahat oluyor doğrusu. Bir gün -yıllar önce- bir Amerikalı arkadaşım, şöyle demişti:

- Ben CIA'da değilim, fakat filân CIA'da...

- Yok canım? Peki, şimdi nerede?

- Varşova'ya gönderildi.

- Hatırladım, bir kuru koca-karı idi. Çatlak, çatlak sorardı:

- Seçimleri kim kazanacak dersiniz, AP mi, CHP mi?...

Masum numaralar. Herhalde ölmüştür şimdiye. Zaten bir koca-karıydı. Belki de vitaminlerle yaşıyordur, ne bileyim...

(9 Nisan 1973)

KORUTÜRK'Ü BEKLEYEN GÜÇLÜKLER...


Çankaya Köşkü'ne çok kimse girer, çıkar da köşkteki "nöbet defteri"ni, kimse merak etmez. Cumhurbaşkanı daha kabul etmemiş, biraz bekletilmişseniz alın o defteri elinize -verirlerse tabii- Cumhurbaşkanını kimlerin ziyaret ettiğine bir bakın.

Geçmiş dönemlerle ilgili defterleri de incelemek hayli ilgi çekici olacaktır. İşi biraz da -beyin yıkama- eğilim açısından alın. Örneğin, bir tabiî senatör, ya da CHP'li biri mi gitti Çankaya'ya, arkasından üç dört AP'li ya da CGP'linin hemen ziyaret ederek görüştüklerini saptıyacaksınız.

- Ecevit, Cumhurbaşkanına gitmiş, acaba neden?

Haydi arkasından, bir Feyzioğlu ya da başkası gitmeli ki, bıraktığı sanılan etki silinebilsin.

Bir ilerici öğrenci grubu mu ziyaret etti Cumhurbaşkanını, arkasından Ülkü Ocaklılar gitmeli ki, Cumhurbaşkanı:

- Ülkü Ocaklıları dinledim ben, onlar memleketsever, diyebilsin.

Ya, iş adamlarının büyük sermaye çevrelerinin yaptıkları etkiler. Kulakları çınlasın, Cevdet Sunay neye dönmüştür bu halde bir düşünün.

Benzer güçlükler, Fahri Korutürk'ü beklemekte şimdi. Aman, nasıl etki altına alacağız diye çırpınanların heyecanını duymuyor musunuz? Mesele basit, nöbet defteri meselesi yani...

Yeni Cumhurbaşkanımız Korutürk'ü yeterince tanıdığımı söyliyemem. Bazı bilgiler ediniyorum. Okumayı seviyormuş. Çocukluğundan beri durmadan okurmuş. Olayları, yer yer dış basını da kaçırmadan dikkatle izlermiş. Karşısındakilerle araya bir uzaklık koymasını bilir, etki altında tutmak isteyenleri uzak tutabilirmiş.

Gazeteci arkadaşlarımla konuşması hoşuma gitti. Gazetecilere, bir çeşit Çankaya'nın kapısını açtı gibi. Gazeteciyi kan-ter içinde koşup bir şeyler yakalamağa çalışan kimse yerine, düşünen, arkasında binlerin, yüzbinlerin bulunduğu kimse olarak almak doğru olur. Bu değeri 27 Mayıs Devrimi'nin lideri Gürsel verirdi. Korutürk de vereceğe benzemekte. Öyle sanırım ki, basın, Korutürk'e kolayca yardımcı olabilir. Başkan, belki sık değil, fakat arada -özellikle önemli olaylarda ve ülke sorunları konusunda- basın toplantıları düzenliyerek, Çankaya'nın kapısını daha da aralayabilir. Bayram mesajlarına kalan bir ilişki, "Anıtkabir defterine ne yazdı acaba?" gibilerden bir ilgi, çağımızda yeterli olmasa gerek. Bir de kaabil olduğu kadar, gazetecileri toplu olarak kabul etme alışkanlığı edinilmeli. Aksi halde, gazete sürümlerine yardımcı olmadan öte bir iş yapılmış olmuyor gerçekte. Bunu da gazetecilerin anlayışla karşılaması gerek.

Cumhurbaşkanı, ülkenin başı olarak tam tarafsız davranma durumunda. Yurdumuzda olagelen pek çok olaylar, yöneticilerin yan tutmalarından çıkmadı mı? Örneğin, Süleyman Bey'in "Solu, sağa kırdırma" politikası, bir silâhlı gençlik olayına yol açmadı mı? Turhan Bey, hâlâ aynı havada mı gider?

Özellikle, Elâzığ dolaylarında bir söz var. Çok olayda düşünürüm bu sözü: "Ak itin, pamuk satana zararı vardır" derler Elâzığlılar. Kimin, neyin ne olduğunu iyi belirlemek, öyle yargıya varmak gerek. Pembe kravat takanı görünce, "Vay bu da komünist..." yargısıyla, Mc Carthy'ciliğe prim verile verile kimsede huzur kaldı mı, cevabını Turhan Bey versin...

Türkiye, bir an önce tam demokrasiye geçişi sağlama zorundadır. Sayın Korutürk, öyle sanıyorum ki düşünüyor, hesaplıyor bunu. Bunun yolları, geçirdiğimiz olaylara ve o olaylar nedeniyle tutukevlerini, cezaevlerini dolduranlara kin duyarak, onları tahrik ederek değil, hepsinin altına "kalın bir çizgi" çekerek bulunur. Tedbirleri alınıp, sıkıyönetim kaldırılarak sağlanır. Bunlar da kolay değil elbet. Karşılaşacağı güçlükleri yenmede Cumhurbaşkanı Korutürk'e içten başarı dilerim...

(13 Nisan 1973)

YENİ HÜKÜMET VE "KARAOĞLAN"LAR...
Yeni hükümet, yani seçim hükümeti açıklandı. Gerçekten kabine üyelerini öğrenir öğrenmez, kişide ilk uyanan izlenim sanki seçimlerde güç durumda kalacak bazı parlamenterler varmış da, bunları yeniden nasıl Parlamentoya getirmek mümkünmüş gibi, bir seçme yapıldığı izlenimi. Kabine AP ve CGP ile bağımsızlardan kurulu, tamam. Ancak, CGP'nin beş ya da altı üyelikle yetindiği iddiası pek doğru olmasa gerek. Kemal Satır, İlhami Sancar, Vefa Tanır, Nebil Oktay'ı anladık da, Fethi Çelikbaş'ın, Sabahattin Özbek'in, Mukadder Öztekin'in, İlhan Öztrak ve Hayri Mumcuoğlu'nun tarafsız ve bağımsızlığına doğrusu akıl erdiremedik. Bereket versin, bağımsız ve tarafsız bildiğimiz sevimli Dr. Kemal Demir'i radyo dün sabah haberlerinde CGP'li ilân etti de serinledik, bir gün içinde de olsa bağımsız ve tarafsızlıktan partili oluvermekle iyi etti, hiç değilse, öyle kalmaktan kurtuldu.

Kabine'nin CGP kanadı, bir çeşit, "CGP'ye zarar verme kanadı" gibi. Bağımsızlariyle birlikte... Kemal Satır'la Adana garantiye alındığı gibi, Nebil Oktay'la Siirt ve doğu illeri el altında tutulmuş oluyor. Zonguldak'ta Bülent Ecevit'le kapışmayı AP'liye, Sadık Tekin Müftüoğlu'na bırakmışlar, belli. Altı ayda neler yapılabilir? Partizanlık yapılırsa, basının, kamuoyunun gözünden kaçar mı bu?

Kanadın dikkat çekecek bir yanı da, Ali İhsan Göğüş'lerin, Nuri Kodamanoğlu'ların dışarıda bırakılmış olması. İsmail Arar için, yine de "Kültür Bakanlığı" hazırda tutulur mu? Göreceğiz.

Şunu hemen belirteyim ki, yukarıdaki yargıların hiçbiri benim değil, CHP'lilerin çoğu paylaşır bu iddiaları. AP'liler de, kıs kıs gülerek "doğru vallahi" derler. Sordum:

- AP-CGP koalisyonunun ve bu şekliyle hükümetin, özellikle CHP'ye karşı bir çıkış anlamı var mı?

- Evet, var...

Bunu söyleyen AP'li de, Kabinede görev aldı.

Zor işi hasılı Ecevit'in, yani "Karaoğlan"ın...

*

"Karaoğlan" dedim de geldi aklıma. Bugün Köy Enstitülerinin Kuruluş yıl dönümüdür. Köy Enstitülerini bitirenler, eğitimciler bu yıla kadar, her 17 Nisan'da toplantılar yapar, bir çeşit "anma toplantısı" haline gelen bu günde konuşurlardı. Uzun bir süre ben de umut besledim durdum, sanki Köy Enstitüleri yeniden açılabilirmiş, açılırsa oraları bitirenler, toplumu -hemencecik- değiştirirlermiş gibi. Geçtiğimiz yıllar, bizler için örnekler, derslerle dolu yıllar oldu gerçekte. Köy Enstitüleri açılsın diye yırtınırken, tersi öğrenim kuruluşları kapladı Türkiye'yi. Oraları bitirenlere bakıyorduk. Onlar da yitip gitmek üzereydiler, yığının içinde. Ne kadar dayanabilirlerdi paslanmadan? Fay Kırby'nin deyimiyle "eğitildiler" eğitecekleri, değiştirecekleri toplumun içinde. Yasa hükmünü yürüttü. Bir anı kaldı, örneğin 27 Mayıs gibi... Kurtuluş Savaşımız gibi... Bu savaşların gazileri yine aramızda, konuşuyorlar, anılar anlatıyorlar, dinliyoruz.



Köy Enstitülerinin kurucusu Tonguç'u, onun yardımcısı Yücel'i tanıyabilmiştim yakından. Bir gün, sormuş yanındakilere:

- Yahu, bu gazeteci hangi enstitüden? Hasanoğlan'dan mı, İvriz'den mi?

- Karaoğlan'dan ... diye yanıtlamışlar Tonguç'a espri yapıp...

- Nereden almış bu ateşi?... diye sormuş. O zaman Vatan'ın Ankara Bürosu'ndaydım. Uğrardı, ara sıra.

Enstitülüler anlatırlar, Hasan Âli Yücel de, enstitülere "benim karaoğlanlar" dermiş. Onların yetişmelerine umut beslemiş o da. Tonguç da, Yücel de öldüklerinde, bir umutla ölmüşlerdi, bir gün parlar belki diye.

Yeni yeni kuşaklar yetişiyor şimdi, bu kuşaklar nasıl değerlendirecekler yapılanları bakalım?

"Karaoğlan" şimdi, Bülent Ecevit'in adı Anadolu'da. Dikkat edin...

(17 Nisan 1973)

BUGÜN ÇOCUK BAYRAMI SÖZDE...
Eylem, dedesine masal anlatıyor:

- Ayağım kan oldu. Kocaman ağladım...

- Yok canım, hani nerede?

- Dedem bana bisiklet alacak, yaaa... Vıjjjjjt gideceğim.

Bugün çocuk bayramı sözde, hani? Babaların, anaların suskunluğu, durgunluğu çocuklara mı yansımış ne? Nereden bilir parmak kadar çocuk kan'ı?

Can Yücel -şimdi Adana Cezaevi'nde, şair- çocuklara güvenirdi hep.

- Oturtacaksın Galata köprüsüne çocukları, kımıldamıyacaklar, kendilerine dokunanı tükrük yağmuruna tutacaklar. Çocuklarla yapacaksın, ne yapacaksan...

23 Nisanlarda çocuklara gördürülüyor mu, birçok işler? Valilerin, kaymakamların yerlerine oturuyorlar bir günlüğüne. Bana öyle gelir ki, büyüklerin eğlenmesine yarıyor, böyle şeyler. Çocuklar, çocuk olmasalar razı gelirler mi böyle oynatılmaya?

Çocuklara hadi böyle değer veriyoruz, neden gençlere yılgın yılgın bakıyoruz? Onlar dünkü çocuk değil mi? Kimlerin çocukları? Sizin değil mi?

Tutukevleri, cezaevleri analar-babalarla dolu. Küçücük çocuklar, onlara ziyarete gidiyorlar. Yiyecek sepetleri omuzlarında. Seyri bedava, herkes, "nasıl kaldırıyor minicik çocuk kocaman sepeti?" diye bakıyor. Kimi içinden içinden üzülür...

Anayı, babayı görse bir çeşit, görmese başka. Bu çocuk, büyüyecek, şairin dediği gibi babası kadar olacak. O da bir izlenimle karışacak topluma. Bu izlenimi düşünür müsünüz?

27 Mayıs devriminden sonra, bakan filân olacağı söylenen bir mühendisle konuşuyorduk bir gün:

- Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni bitirenlere on yıl süreyle iş vermemeli. Ta ki, temizleninceye kadar...

Lâfa bak, lâfa... Kafaya bak. Ufacık çocuklar, pıt pıt koşarlarken, arkalarından faşizmin kaz adım seslerini duymazlar mı sanırsınız? Ne sanırsınız?

Af söylentileri çıkar çıkmaz, vaveylalar da koptu:

- Falana af olsun da filâna olmasın... diye.

Bu, çocuklar bayram yapmasın demektir. Kodaman çocukları, kocaman çocukları bayram yapabilir demektir. Belki:

- Cezaevlerindekilerin çocukları, on yıl süreyle bayram yapmasın... diyecekler de çıkar, ne bileyim...

.........................................

Eğitimci, Feyzullah Ertuğrul, büyük bir ustalıkla hazırladığı, "Köy Çocuklarından Anılar" kitaplarını yeniden bastırdı. Bana da getirmiş, okuyup, belki 23 Nisan yazısında yararlanırım diye. Küçücük kitapları okurken, çocukluğumu andım. Biz -ben ve küçüklerim- pek yokluk görmedik. Amma, ağam ve ablam, yoklukta, yoksullakta büyümüşler. Kurtuluş Savaşı yılları, babamız savaşta. Anamız, yokla büyütmeğe çalışmış. Yoktan ne çıkar, ne olur?


Yüklə 1,91 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin