İKİNCİ nesil kiTİaranin oğLU



Yüklə 1.65 Mb.
səhifə1/35
tarix29.12.2017
ölçüsü1.65 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   35

İKİNCİ NESİL

KİTİARANIN OĞLU

ve göl mermer kesilmişti

dengesiz bir buzla,

ben birikintiler arasından,

hareketsiz ruhlar arasından yürürken,

göğün arduaz rengiyle

ve takvimdeki ilkbaharın beklentisiyle yetinirken.

Bu işin sonu bu olacak,

diye ilan etti kış,

er ya da geç

karanlıkta, geçit vermez buzda bitecek,

ve sen bu hikâyeyi duymak için

sırada bekleyensin,

kış ve yine kıştır

yüreğini kaplayan,

ve orada VVisconsin'de

karlar içinde

ve kaybolan inancın içinde sıkışmışken

o kadar da kötü gelmedi

kışın bütün ışıkları

alıp götürüvermesi

karanlık hoş görünüyordu

ve en sonunda ise,

silip süpüren kar

Donmuş otomobillerin

tam ortasında duruyordu,

mezar taşları gibi sıralanmış arabaların arasında.

Paltolardan ve yün şapkalardan ve atkılardan oluşan

bir tomarın içinde

bagajı didik didik etti

çünkü Tanrı biliyordu ne sebeple,

ve ben de onun adını biliyordum

buğulanmış gözlüklerinden

o kafasına giydiği oyuk, aptalca

şapkadan dolayı.

Ve ya cesurdu

ilk bahar hafızasında

söz verilen güneş ışığında

eyış


İnancın haritasıdır hep,

ak peyzajlar

ve örtülmüş tarlalar.

Her zaman yad edişin ülkesidir,

kırılan güneş ışığının

yaşlı, yerinden oynamaz buzun içinde kaldığı,

Ve hep yürektir

güneye doğru çekilmiş olan,

buzu ve sürüklenişi

şaşkın ve sonsuz gibi gösteren.

Bu işin sonu bu olacak

der yüreğiniz size,

bir mamut ve bir buzulla son bulacak,

on bin yıldır süren

silici gece,

ve bir gün bilim adamları

gölleri ve morenleri didik didik tarayarak

bizim kanıtlarımızı bulacak,

bizim tarih dışı eserlerimizi,

ama sizin hikâyeniz, bütün ve içi oyulmuş,

elinizin silinen ucunda sona erecek.

Yürek böyle der

o karmaşık hücre yapısının içinde,

aynalarla haritasını çıkartıp

haritası çizilemeyen toprakların

ve yad edişin ve nehirlerin ve buzun.

Bu sefer farklıydı:

kasaba şapkalı kara

teslim olmuştu,

evler ve tavernalar

bölük pörçük ışıkla yıkanmış,

Sakın kafamda olduğunu söyleme bana! İşin aslını biliyorum! Ben...

Ah, işte buradaymış. Geri getirmeye karar verdin, değil mi?

Hayır, sana inanmıyorum. Tek bir anlığına bile. Senin gözün hep benim şapkamdaydı zaten, Hickman. Ben-

Ne? Ne yazmamı istiyorsun?

Şimdi mi? Hemen şimdi yani?

Yapamam. Zamanım yok.

Bir büyünün sözlerini hatırlamaya çalışıyorum da.

Ateş pahası. Ateş makinesi. Büyük ateş topları...

Bu çok yakındı...

Öf, pekâlâ. O kahrolasıca önsözünü yazacağım.

Ama sadece bu seferlik, söylemiş olayım

İşte başlıyorum.

OKVSÖZ


Uzun zaman önce, Margaret Weis ve Tracy Hickman adındaki iki kapıkulbu, Krynn'deki evlerini terk etmeye ve maceraya çıkmaya karar verdiler. Korkarım ki, bu ikisinde kender kanı var. Yeni ve heyecan verici diğer dünyaları gezip görme arzusuna karşı direnemediler bir türlü.

Ama VVeis ve Hickman, kenderler gibi oldukları kadar aynı zamanda bozuk paralar gibidirler -durmadan dönüyorlar. Ve böylece, işte yine karşınızdalar, Krynn'de vuku bulan harika olayları anlatmaya hazırlar.

Bu hikâyelerden bazılarını daha önce de duymuştuk ama birkaç yeni hikâyeleri de var hani. Hepsi de Mızrak Kahramanları diye bilinen o küçük maceracı grubun çocukları hakkında.

Savaşın üstünden birçok yıl geçti. Kahramanların çocukları büyüyor, kendi maceralarına çıkıyorlar. Söylemeyi hiç sevmiyorum ama, hâlâ karşılaşılacak bazı tehlikeler ve sorunlar bulunan dünyada dolaşıyorlar.

Şimdi siz bu hikâyeleri okurken, VVeis ve Hickman'ın, sizin duy-

7

arhoş gölgelerde,



•a da düzene girmiş herhangi bir şey

.arın ötesinde ve arayış içinde,

) an benimleydi işte

munla oracıkta konuşurken;

;ünler için müteşekkirim

ı an için beni öylece durdurduğu için

ı paldır küldür yürüyen,

:azaları meydana getiren

:işiyle durup konuşurken ben,

jündelik hayat büyücüsüyle,

mkânsız bir ilkbahar arayışı içindeyken.

Yacy, dedim ona, şiir yatar

iikâyenin dikiş yerlerinde,

•ski hatırlar ve beklentiler içinde

ve bunlar söylemediğim kelimelerdi aslında,

akat şiir olması gerekenin beklentisinde yatar:

m sözleri söylediğime inanmalısın

nkâr ediş bir yana, tarih bir yana)

re orada kışın ortasında

Ik şarkı başlayıverdi,

)dalar birleştirilip iç içe girdi

Crynn'in sınırları içinde

Carların ülkesinde

Çözüldü çimlik araziler

Daha parlak ve akla yatkın bir şekilde.

/e ilk şarkı devam etti

fazın beklentileri içinde,

/aatlerin geri döndüğü

caybolmuş tohumlardan,

anutkan çöllerden

JG hatta kuzey ülkelerinden

*uha seslendi şöyle,

3u haritasıdır

gerçekleşen inancın;

DU inancın haritasıdır.

papkam nerede? Sen aldın onu! Gördüm seni.

6

muş olabileceğiniz diğer bazı hikâyelere ters düştüğünü fark edeceksiniz. Bunlardan bazılarında, kahramanların geçmiş yaşamları hakkında söyledikleri hikâyeler karşısında epey kafanız karışabilir -diğer hikâyelerden farklı olan hikâyeler yani.



Son derece basit bir açıklaması var.

Mızrak Savaşı'nı izleyen yıllarda, Tanis ve Caramon ve Raistlin ve diğer bütün Yol Arkadaşları sıradan kimseler olmaktan çıkıp Efsaneler halini aldılar. Kahramanların maceralarını duymayı o kadar çok sevdik ki onların bir son bulmasını hiç istemedik. Daha fazla duymak istedik. İstek karşısında, o muhteşem hikâyeleri anlatmak için Krynn'in dört bir yanından ozanlar ve destan yazarları geldiler. Diğerleri ise hikâyeleri tekrar edip durdular, bir cüceden duydukları, cücenin de bir kenderden duyduğu, kenderin de Kahramanlar71 tanıyan bir halası olan bir şövalyeden ödünç aldığı...

Sanırım çaktınız dalgayı.

Bu hikâyelerden bazıları kesinlikle, gerçekten de doğru. Diğerleri de muhtemelen neredeyse kesinlikle, gerçekten doğru, ama pek sayılmaz. Yine de bu diğerleri, bizim toplum içinde kibarca "kender hikâyeleri" diye adlandırdığımız türden hikâyeler -gerçek olmayan, ama dinlemesi eğlenceli olan hikâyeler yani.

Ve siz şöyle soracaksınız: Büyük ve Kudretli Büyücü Fizban, hangisi öyle, hangisi değil, nasıl ayırt edeceğiz?

Ve ben, yani Büyük ve Kudretli Büyücü Fizban da şöyle cevap vereceğim: Hikâyeden zevk aldığın sürece, seni kapıkulbu, ne fark eder ki?

Pekâlâ, pekâlâ. Bu işi hallettiğimize memnunum.

Şimdi, gidin de bohçalarınızı toplayın. Mendilleri cebinize koyun. Hoopak'ınızı elinize alın. Katılacak çok maceramız var daha. Haydi gelsenize! Sorunlarınızı unutun! Weis ve Hickman ile birlikte bir kez daha Krynn üzerinde dolaşın, kısa bir süreliğine olsa bile. Burada fazla uzun süre kalmayacaklar, ama geri gelmeyi planlıyorlar.

(Belki bir dahaki sefere şapkamı geri verirler!)

Adım neydi dediydin?

Ah evet.

Sevgilerimle,

Muhteşem Fizban 8

Dünyanın kıyısında

hokkabaz dolaşır

körlemesine ve rasgele,

güvenerek hokkabaz ellerinin

mübarek büyüklüğüne.

En kenarında dolaşır

çok eski bir hikâyenin

ayları atıp tutar havaya

geçit töreninde sabit,

adı bilinmeyen yıldızlarla birlikte.

İçgüdü gibi bir şey,

ve akik taşı gibi

katı ve şeffaf

reflekslerinin derinliklerinde

nesneleri yönlendirir

hayat verip havaya fırlatırken:

bıçaklar ve şişeler

tahta mandallar ve süs eşyaları

görünen ve görünmeyen -hepsi yerli yerine

tercüme edilir ışığa ve el becerisine.

İşte haberini verdiğimiz ışık bu çeşit bir ışıktır;

hatıranın takım yıldızları

ve yeni doğmuş bir kimya

kan dolu ibrik ile,

güdüler ve istiareler

ve gecenin itiş gücü

güneşle usul usul ısıtılarak

bizim görüşümüze sunulur

ve sarmal şekillerine

su yüzüne çıkan parmaklarımızın.

Hepimizin içinde olan bir şey

bu dengeyi görme isteği çeliği yumuşatan silinip gitmiş kimyaları. Bütün hokkabazlıkların en iyisi niyetlerimizi şekillendiren ateşkeslerde yatar bıçaklardan, ince tellerden yan bitmiş şişelerden çıkar ve aynalar ile kimyalardan, ve gecenin o kayıp maden cevherinden.

10

Oğlu



Bölüm "1 J\Aav\ d^de^Ka Binicisinin

Ansalon'da güz vaktiydi, Solace'ta güz vakti. Vallen ağaçlarının yaprakları şimdiye dek hiç olmadıkları kadar güzeldi, böyle söylüyordu Caramon -kızıllar ateşten daha canlı bir şekilde göz alıyor, altın rengi olanlar ise, Palanthas'tan gelen yeni basılmış sikkelerden daha parlak bir şekilde ışıl ışıl parıldıyordu. Caramon'un karısı Tika onunla hem fikirdi. Solace'ta daha önce böyle canlı renkler hiç görülmemişti.

Ve adam, handan dışarı adımını atıp da içeri başka bir esmer bira fıçısı daha sürüklemeye gittiğinde, Tika kafasını salladı ve güldü.

"Caramon her sene aynı şeyi söyler durur. Yapraklar geçen sene-kilerden daha canlı, daha güzeller der. Hiç şaşmaz bu."

Müşteriler onunla birlikte güldüler ve içlerinden birkaçı, ağır esmer bira fıçısını sırtında taşıyarak hanın içine geri geldiğinde koca adamla dalga geçti.

"Yapraklar bu sene hafif kahverengi gibi görünüyor," diye yorum yaptı biri üzgünce.

"Kuruyorlar," dedi diğeri.

"Daha tamamen renklerini alma şansı bile bulamadan dökülüyorlar," diye belirtti diğeri.

Caramon şaşırmış gibiydi. Bunun böyle olmadığına dair ısrarla yemin etti ve hatta ona inanmayanları sundurmaya doğru çekiştirip, kendi görüşünü kanıtlamak için yüzlerini yaprak dolu bir ağaç dalına doğru ittirdi.

Müşteriler -yani uzun zamandır Solace'ın sakinleri olan kimseler- onun haklı olduğunu kabul ettiler. Yapraklar daha evvel hiç bu kadar da güzel görünmemişti. Böylece, sanki yapraklan bizzat kendi boyamışçasına mutlu olan Caramon, müşterilere hanın içine kadar geri eşlik etti ve onlara bedava bira ikram etti. Bu da her sene

12

yaşanırdı.



Son Yuva Hanı, bu güz özellikle çok daha kalabalıktı. Caramo bu artışı yapraklara atfetmek isterdi. Bu nispeten barış dolu günleı de, (burada adları bile anılmayacak olan bazı kıskanç kasabaları aksini iddia etmesine rağmen) Krynn üzerinde başka hiçbir yerd yetişmeyip de sadece burada yetişen o muhteşem vallen ağaçlarıı görmek için Solace'ı ziyaret eden birçok kimse vardı.

Ama Caramon bile pratik zekâlı Tika ile hem fikir olmak zoruı da kalmıştı. Ziyaretçilerin sayılarındaki artışın, yaklaşmakta ola Büyücüler Divanı'yla yapraklardan daha çok alakası vardı -her r kadar güzel olurlarsa olsunlar.

Bir Büyücüler Divanı, Krynn'de öyle pek sık rastlanan bir had se değildi. Sadece, üç düzenin de -yani Beyaz, Al, Kara- en yükse rütbeli büyü kullanıcıları, en yeni çıraktan en becerikli büyücü) kadar, bütün büyü mertebelerindeki herkesin, büyücülük meselelı rini tartışmak için bir araya toplanmasını gerekli gördüğü zamaı larda yaşanırdı.

Divana katılmak için Ansalon'un dört bir yanından büyücülı VVayreth Kulesi'ne seyahat ederdi. Bununla beraber, Gricevher ırl lan diye bilinen, halkları büyü kullanmasa da çeşitli büyülü nesn< ler ve ziynetler yapmakla ilgilenen belli başlı gruplar da davetli1 di. Cüce ırkına mensup birkaç kişi onur konuğuydu. Büyücüler: kendilerini kabul etmeye ikna edebilecekleri umuduyla, plan ta lakları yüklenmiş bir grup gnom gelirdi. Tabii ki sayısız kender c çıkagelir ama kibarca da olsa, kesin bir şekilde sınırlardan geri çe1 hürlerdi.

Kıta üzerindeki kadım büyü karargahları olan Yüksek Buyücı lük Kuleleri'nden birinin içinde bulunduğu VVayreth Ormanı'ı varmadan önce, bir yolcunun bulabileceği en son rahat han, Sc Yuva Hanı idi. Birçok büyücü ve onların konuklan, kuleye gid< yollarının üzerindeki handa konaklardı.

"Yaprakların rengine hayran hayran bakmak için geliyorlar," c ye belirtti Caramon karısına. "Büyücülerin çoğu, arada bir yen durma zahmetine bile katlanmadan kendilerini kolayca kuleye b yüleyebilir."

Tika'ya kalan şey sadece gülmek, omuz silkmek ve kocasıy hem fikir olup, evet, sebebi yapraklar olmalı, demekti. Ve böyle Caramon, günün geri kalan kısmında kendinden gereğinden fa2 memnun bir şekilde dolanıp durdu.

13

Handa kalmaya gelen büyücülerin her birinin, Caramon'un ikiz kardeşi Raistlin için hürmet ve yad etme niteliğinde bir andaç getirdiği gerçeğinden ikisi de bahsetmiyordu. Büyük kudrete ve daha da büyük hırsa sahip bir büyücü olan Raistlin, kötü yola sapmıştı ve neredeyse dünyayı yok edecekti. Ama en sonunda kendi yaşamını feda ederek hatasını onarmıştı, yirmi yıldan fazla süre geçmişti üstünden. Handaki küçük bir oda Raistlin'in Odası diye adlandırılmıştı ve şimdi büyücünün anısına bırakılmış olan -bazıları büyülü- envai çeşit andaçla doluydu. (Bu odanın etrafında hiçbir kende-rin dolaşmasına izin yoktu!)



Büyücüler Divanı'na sadece üç gün vardı ve bu gece, bir haftadır, ilk defaya mahsus olmak üzere, han bomboştu. Büyücülerin hepsi yollarına devam etmişti, zira VVayreth Ormanı pek üçkağıtçı bir yerdi -ormanı siz bulmuyordunuz, orman sizi buluyordu. Bütün büyücüler, hatta en yüksek rütbeli olanları bile, ormanın beliri-vermesini beklerken en az bir günlerini etrafta dolanarak geçirebileceklerini biliyorlardı.

Böylece büyücüler gitmişti ve sürekli müdavimlerin hiçbiri henüz geri gelmemişti. Bira ya da Tika'nın baharatlı patatesleri veya her ikisi için birden, her gece hana uğrayan hem Solace'ın, hem de komşu yerleşimlerin kasabalı halkı, büyücüler geldiği zamanlarda handan uzak dururdu. Ansalon'da büyü kullanıcılarına müsamaha gösterilirdi (eski günlerdeki gibi zulüm görmezlerdi) ama onlara güvenilmiyordu. Hatta kendilerini iyiliğe adamış olan beyaz cüppeli büyücülere bile.

Divanın toplandığı ilk sene -Mızrak Savaşı'ndan birkaç yıl sonra- Caramon kendi hanının kapısını büyücülere açmıştı (ki çoğu han onlara hizmet etmeyi reddederdi.) Sorun çıkmıştı. Müdavim müşteriler yüksek sesle ve sertçe şikayet etmişti, hatta içlerinden bir tanesi, genç bir kızıl cüppeli büyücüye kabadayılık taslayıp ona eziyet etmeye kalkışacak kadar çok sarhoş olmuştu.

O zaman, Solace'taki herkesin, Caramon'u kızgın gördüğünü hatırladığı nadir zamanlardan bir tanesi olmuştu. Hatta bu günlerde bile hâlâ konuşulurdu, tabii Caramon etraftayken değil. Arkadaşları adamın kafasını, hanın içine doğru büyümüş olan bir dalın üzerindeki bir çataldan kurtardıktan sonra sarhoş kimse, handan dışarı baş aşağı çıkarılmıştı.

O olaydan sonra, her ne zaman bir Divan toplanacak olsa, müdavimler diğer tavernalara takılırdı ve Caramon da büyücülere hiz-

14

met ederdi. Divan bittiğinde müdavimler geri gelirdi ve hayat normale dönerdi.



"Ama bu gece," dedi Caramon, yaptığı işi bırakıp karısına hayran hayran bakarak, "yatağa erken yollanacağız."

Yaklaşık yirmi iki yıldır evlilerdi ve Caramon, Krynn'deki en güzel kadınla evlenmiş olduğuna hâlâ kesin bir şekilde emindi. Beş çocukları olmuştu, üçü oğlandı: bu hikayenin geçtiği zamanlarda yirmi yaşında olan Tanin; on dokuzundaki Sturm; on altı yaşındaki Palin; ve Laura ile Dezra adında, dört ve beş yaşlarında iki küçük kız çocuğu. İki büyük oğlan şövalye olmak istiyordu ve her zaman için macera arayışıyla yollara çıkarlardı, ki bu gece de yollardaydılar. En genç erkek kardeşleri Palin ise büyü çalışmaktaydı. ("Geçici bir heves," demişti Caramon. "Çocuk kısa sürede büyüyüp bunları aşacaktır.") Ve küçük kızlara gelince... onlarınki de başka bir hikaye.

"Çok güzel olacak," diye tekrarladı Caramon, "yani bir değişiklik yapıp yatağa erken yollanmamız."

Gayretli bir şekilde yeri silmekte olan Tika, gülüp de kendini ele vermemek için dudaklarını ısırdı ve iç geçirerek cevapladı, "Evet tanrılara şükürler olsun. O kadar yorgunum ki, büyük bir ihtimalle kafam yastığa varmadan önce uyuyup kalacağım."

Caramon endişelenmiş gibiydi. Yeni yıkanmış kupaları silmek için kullandığı bezi bıraktı ve ürkek bir şekilde barın etrafından sokuldu. "O kadar da yorgun değilsin, değil mi canım? Palin okulde ve diğer iki oğlan da Altınay ile Nehiryeli'ni ziyarete gitti, kızlar de yataklarında ve sadece ikimiz varız, ve ben düşündüm ki biz., şey... biz şeye biraz zaman bulabiliriz ... konuşmaya."

Tika, adam onun sırıtışını görmesin diye arkasını döndü. "Evet evet yorgunum," dedi, bir kez daha bitkinlikle iç geçirerek. "Bütün c yatakları yapmam gerekiyor, artı bir de denetleyeceğim yeni aşç var ve hale yola koyacağım hesaplar..."

Caramon'un omuzları çöküverdi. "Pekâlâ, tamam öyleyse," diye ge veledi. "Neden sen gidip yatmıyorsun, ben de bütün işleri bitiririm"

Tika süpürgesini yere fırlatıverdi. Gülerek kollarını kocasına do ladı -tabii dolayabildiği kadarıyla. Şu geçen yıllarda Caramon'uı bel ölçüsü hatırı sayılır derecede büyümüştü de.

"Seni koca kapıkulbu," dedi sevecenlikle. "Sadece dalga geçiyor dum. Tabii ki de yatağa gidip 'konuşacağız,' ama öncelikle hatırla malısın ki bize oğlanları ve kızları getiren de o 'konuşmanın' t.

15

kendisiydi! Haydi gel." Cilveli bir edayla adamın önlüğünü çekiştirdi. "Işıkları söndür ve kapıyı kilitle. İşin geri kalan kısmını sabaha bırakacağız."



Caramon sırıtarak kapıyı kapattı. Tam ağır ahşap sürgüyü çekmek üzereydi ki dışardan hafif bir kapı vurma sesi geliverdi.

"Ah kahretsin!" Tika kaşlarını çattı. "Gecenin bu saatinde kim olabilir ki?" Elindeki mumu aceleyle söndürüverdi. "Duymamış gibi davranalım. Belki de çekip giderler."

"Bilmiyorum," diye başladı yufka yürekli Caramon. "Bu gece dışarıda don atacak-"

"Öf Caramon!" dedi Tika kızgın kızgın. "Başka hanlar da var-"

Kapı bu sefer daha yüksek sesle tekrar çalındı ve bir ses konuştu; "Hancı? Geç olduğu için özür dilerim, ama yalnız başımayım ve çok vahim bir durumdayım."

"Bu bir kadın," dedi Caramon ve Tika yenileceğini anladı.

Kocası, soğuk bir gece vaktinde bir adamı gidip başka bir han aramaya bırakmaya belki -sadece belki- ikna edilebilirdi, ama bir kadını, özellikle de yalnız başına seyahat eden bir kadını asla.

Ama biraz tartışmanın zararı olmazdı. "Peki gecenin bu vaktinde bir kadın neden sokaklarda tek başına dolaşıyormuş? İddiaya girerim ki bunun sonu iyi değil."

"Ah, yapma Tıka," diye başladı Caramon, kadının çok iyi bildiği tatlı dilli tonuyla, "böyle söyleyemezsin. Belki de hasta bir akrabasını ziyaret edecekti ve o yoldayken karanlık bastırıverdi ya da-"

Tika mumu yaktı. "Haydi aç bakalım şu kapıyı."

"Geliyorum," diye kükredi koca adam. Kapıya doğru ilerledi, durdu ve dönüp karısına baktı. "Mutfak ocağına kömür atsan iyi olur. Aç olabilir."

"Öyleyse soğuk et ve peynir de yiyebilir," diye kızdı Tika, mumu "güm" diye masanın üstüne bırakarak.

Tika'nın saçları kızıldı ve yaşlandıkça rengi biraz ağarmış ve hafiflemiş olmasına rağmen mizacından hiçbir şey eksilmemişti. Caramon sıcak yemek konusunun üzerine varmadı.

"Büyük ihtimalle ölü gibi yorgundur," dedi, karısını yatıştırma umuduyla. "Muhtemelen dosdoğru odasına çekilecektir.'

"Öfff!" diye burnundan soludu Tıka. "O kapıyı açacak mısın yoksa kadıncağızı oracıkta donmaya mı bırakacaksın?" Ellerini beline koymuş, kocasına dik dik bakmaktaydı.

Caramon, kıpkırmızı kesilerek ve kafasını önüne eğerek kapıyı

16

açmak için seğirtti.



Kapı eşiğinde bir kadın sureti durmaktaydı. Yine de ikisinin de beklediği gibi değildi ve yufka yürekli Caramon bile onu görünce, kadını içeri alma konusunda ikinci kez düşünmeye başlamış gibiydi.

Peleriniyle ve çizmeleriyle ağır donanımlıydı ve bir ejderha binicisinin işaretçisi olan miğfer ile deri eldivenler takmıştı. Bu haliyle alışılmadık bir şey değildi; bu günlerde Solace'tan bir sürü ejderha binicisi geçerdi. Ama miğfer, pelerin ve eldivenler koyu maviydi ve kenarlarında kara çizgiler vardı.

Bir mavi ejderha binicisiydi.

Savaş günlerinden beri, geçerli bir sebepten dolayı Solace'ta böyle bir kimse görülmemişti. Eğer gün ışığında bulunsaydı taşlanırdı. Ya da en iyi ihtimalle tutuklanır ve hapse atılırdı. Savaşın bitiminde yirmi beş yıl sonraki bu günlerde bile, Solace halkı kasabalarını yakan ve dümdüz eden, ailelerinin birçoğunu öldüren mavi ejderhaları hâlâ net bir şekilde hatırlıyordu. Ve Mızrak Savaşı'ncia dövüşmüş olan gaziler -Caramon ile Tika da onların arasındaydı-mavi ejderhaları ve onların sürücülerini, Karanlıklar Kralıçesi'nin hizmetkârları olarak nefretle hatırlardı.

Mavi miğferin gölgeleri içindeki gözler Caramon'unkilere ısrarla baktı. "Bu gece için boş bir odanız var mı Hancı? Çok uzaktan geldim ve çok yorgunum."

Maskenin içinden gelen ses hüzünlüydü, bitkindi... Ve tedirgindi. Kadın, kapının etrafında toplanmış olan gölgeler içinde duruyordu. Caramorı'un cevabını bekleyen kadın omzunun üstünden iki kere baktı; yere değil, göklere bakıyordu.

Caramon karısına doğru döndü. Tika insan sarrafıydı -eğer insanları severseniz, ki Tika çok severdi, bu elde edilmesi kolay bir marifettir Çabuk ve ani bir şekilde kafasını sallayıp onayladı.

Caramon geri çekildi ve ejderha binicisini içeri buyur etti. Omzunun üstünden son bir kez daha baktıktan sonra aceleyle, ışığın dosdoğru altında durmaktan kaçınarak içeri süzüldü. Caramon da kapıyı kapatmadan önce dışarıya bir göz attı.

Gökyüzü epey aydınlıktı; kızıl ve gümüş ay gökteydi ve bırbırı-lerme yakın duruyorlardı, ama birkaç gün sonra olacağı kadar yakın değillerdi. Kara ay da orada bir yerlerdeydi, ama o ayı sadece Karanlık Kralice'ye tapanlar görebilirdi. Bu göksel cisimler üç kuvvete egemendi; iyiye, kötüye ve aralarındaki dengeye.

17

Caramon kapıyı kapattı ve ağır sürgüyü çekti. Kadın sürgünün yuvasına oturuş sesiyle ürkerek siniverdi. Pelerinini bir arada tutan iğnenin -mum ışığıyla aydınlanmış hanın loşluğunda ürkünç ve soluk bir ışık yayan, bir inci tanesiyle süslenmiş kocaman bir broşun-kopçasını açmaya çabalıyordu. Elleri titriyordu, broşu yere düşürdü. Caramon eğildi ve onu yerden almaya davrandı. Kadın ondan önce davranıp broşu saklamak için acele etti.



Caramon kaşlarını çatarak onu durdurdu. "Garip bir süs," dedi, Tika'nın iğneye bakması için kadının elini zorlayıp açarak. Şimdi bir kez baktığında, ona dokunmaya gönülsüzdü.

Tika broşu inceledi. Dudaklarını sıktı. Belki de o şaşmaz insan sarraflığının en sonunda başarısız olduğunu düşünüyordu. "Kara bir zambak."

Kan kırmızısı bir merkeze sahip, etrafında dört sivri yaprağı olan, balmumundan yapılmış kara çiçek, yani kara zambak, elf efsanesine göre ölümlerine şiddet içinde yollanan kimselerin mezarlarından kalkmalarına delâletti. Kara zambağın, cinayetle öldürülen kurbanın kalbinde yetiştiği ve eğer kopartılırsa, kırılmış sapından kan akacağı rivayet edilirdi.

Ejderha binicisi elini çekti ve broşu pelerinin etrafını çevreleyen siyah kürkün içine tıkıştırdı.

"Ejderhanı nerede bıraktın?" diye sordu Caramon sertçe.

"Buraya yakın bir vadiye gizledim. Endişelenmen yersiz Hancı. O benim kontrolüm altında ve bana tamamen sadıktır. Kimseye zarar vermez." Kadın uçuş sırasında yüzünü korusun diye kafasına taktığı mavi ejderha miğferini çıkarttı. "Size söz veriyorum."

Miğfer çıktığında o korkunç, ürkütücü ejderha binicisi yok oldu. Onun yerinde, muhtemelen orta yaşlarında olan bir kadın vardı; öyle bir bakışta kadının kaç yaşında olduğunu kestirmek zordu. Yüzünde çizgiler vardı, ama bu çizgiler yıllardan çok, hüzünle meydana gelmişti. Örgülü saçları griydi, görünüşe göre zamanından önce ağarmışlardı. Gözleri Takhisis'e hizmet edenlerinkiler gibi hiddetli, sert, acımasız değildi. Tatlı, üzgün ve... korkuyla doluydu.

"Ve size inanıyoruz, hanımım," dedi Tika, sessiz kalmış Cara-mon'a hiddetli bir bakış atarak -dürüst olmak gerekirse, o koca adamın hiç de hakketmediği bir bakıştı bu

Caramon her zaman tepki verme konusunda yavaştı. Bunun sebebi (en yakın dostlarının bile onun gençliğinde düşünmüş oldu-



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   35


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə