İmge Kitabevi Yayınları: 41 Joseph Campbell


İLK ARKADAŞ ÇEVRESİ: İ.S. 610-613



Yüklə 2,24 Mb.
səhifə21/27
tarix27.10.2017
ölçüsü2,24 Mb.
#15891
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   27

2. İLK ARKADAŞ ÇEVRESİ: İ.S. 610-613

İlk üç yıl Muhammed ve Hatice önce aile ve arkadaşlar arasında sonra komşular arasında özel propagandaya başladılar. Mekke, Kızıl Deniz'den 50 mil kadar içerde verimli bir vadide zengin bir ticaret şehriydi. Merkezinde Kabe olarak bilinen dikdörtgen prizma 'Küp' şeklinde bir kulübe vardı ve içine taş tann Hubal'la birlikte başka kutsal eşyalar konulmuştu. Kara taş da bugün hâlâ İslam dün­yasının merkezidir. Bu taşm Cebrail tarafından İbrahim'e verildiği söylenmektedir, kulübeyi de İbrahim İsmail'in yardımıyla inşa etmiştir. Gerçekten, Muhammed'in zamanından önce de Mekke çev­resi kutsal bir bölge olarak kabul ediliyordu. Her yıl burada festival düzenlenir ve Kabe'yi de ziyaret etmek üzere akınlar halinde insanlar gelirdi.

Kuran'ın yazımı ile ilgili sorunlardan biri de Hıristiyanlık özellikle de Nasturilerden gelen Kitabı Mukaddes efsanelerinin varlığı. Ge­leneğe göre peygamber okuma yazma bilmiyordu. Fakat muhakkak çocukluğundan beri değişik dinler hakkında haberi vardı. Temelde Arapların aşiret kültleri fakat Hıristiyanlık, Yahudilik ve belki Zer­düştçülük de. Kuzeyde iki yüz mil mesafede Medine şehrinde büyük bir Yahudi cemaati yaşıyordu. Kızıl Deniz'in karşısında Ethiopya'da Kıpti Hıristiyan krallığı vardı. Kansının kuzeni Varaka Hıristiyandı, bir olasılıkla Monofizitcilerdendi. Ve kuzeyden güneye ticaret yollan Kızıl Deniz'den Hindistan'a kadar yüzyıllarca filozoftan, misyonerleri, bu türlü bilgili insanları taşımıştı.

Çocukluk ve gençlikte sözel efsane ve dinlere büyük bir ilginin var­sayımı sözkonusuydu. Kulakları delik bir çocuk, zeki bir genç, ateşli dinsel duygular ve kulak yoluyla vecd dönemleri yaşatan olağanüstü bir yetenek. Daha sonraki yaşamöyküsünün kanıtladığı gibi büyük bir fiziki güç ve ikna etme özelliği. Bir kayanın karlı bir zirveden kay-

355

ması gibi, bir eğimin kar biriktirmesi büyük çığlara yol açabilir. Mu-hammed ve Hatice'ninki de böyle oldu. İlk din değiştirenler arasında Mu hammed in genç yeğeni Ali vardı, daha sonra damadı olacaktı, azimli arkadaş (başka bir aşiretin üyesi olmakla birlikte) zengin Ebu Bekir, Hatice'nin evinden sadık köle Zeyd.



öykü şöyle anlatılıyor:

'Hatice bütün kadınlar arasında inançta yükselerek ona inandı. Sevgili Ali, on yaşında bir çocukken, fakat aslan yürekliydi, ant içti ve islamın o andan itibaren sağ kolu oldu. Sonra Ebu Bekir, içten ve temiz yürekli, zengin ve etkili bir insan, iki özelliğini de amaç için kulla­narak sağ görülü ve ayrılmaz bir arkadaş olarak ona katıldı. Ve Zeyd, Muhammed'in azatlısı, özgürlüğü Tanrıya hizmet yanında bir hiçlik olarak gördü. Bunlar görevin ilk ürünleriydi: bir kadın, bir çocuk, zen­gin bir adam ve bir azatlı, eşit biçimde islamda bağlandılar.^36^

3. MEKKE'DE TOPLANAN CEMAAT: İ.S. 613-622

'Ey örtünüp bürünen Muhammedi Gecenin yansında, istersen bi­raz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kuran oku. Doğrusu Biz, sana, taşıması ağır bir söz vahyedeceğiz.'^ ^

73- Sürenin etkileyici ayetleri ikinci vahiy olarak kabul edilir. Birin­cisinden bir zaman sonra gelmiştir, belki iki yıl belki altı ay sonra. Ve gene mağarada vahyolunmuştur.

'Örtünüp bürünen' (ntıtzzamil) terimi peygambere verilen adlardan biridir ve çeşitli anlamlarla anlaşılabilir. Sözlük anlamıyla peygambe­rin çetin aşkın-vecd durumunu anlatmaktadır, geleneğe göre böyle anlarda, peygamber uzanabilir veya oturabilir, battaniyeye sarılır, büyük bir ter içinde kutsal sözler dökülür. İkinci anlamı ise, dua eden her müslümana ilişkindir. Temiz kalpli peygamberleri gibi, hep duaya uygun bir giyim içinde olmalıdırlar. Bir hırkaya sarılıp dünyanın kibi-rini terketmelidir. Son olarak, mistik anlamda, hırka varlığın özü olan olayların dış giysisi olabilir, fakat kişinin iç dünyası tüm cesaretiyle ilan edileceğinde çıkarılmalıdır.''38) Sonraki Surede imge sürdürül­mektedir:

'Ey örtüye bürünen Muhammedi Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giy­diklerini temiz tut. Kötü şeylerden salan. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbin için sabret. Sûr'a üflendiği vakit, işte o gün, in­karcılara kolay olmayan zorlu bir gündür'.'39'

356


Kıyamet mantığıyla birlikte Yargı Günü, acil hareket gerekliliği
ile peygamberin vahiylerinde sık yer almaktadır. Aynı dönemde
Arap dünyasında ne gibi peygamberlik hareketlerinin olduğunu bil­
miyoruz. Çeşitli vecd biçimlerinin, şimdi olduğu gibi, o zaman da
bulunduğu kesindir. Bunların yanında bir tür Hanifler diye bilinen
kimseler vardı; çeşitli biçimlerde genel monoteistik eğilimi Zerdüşt­
çülük, Yahudilik ve Hıristiyan merkezler çevresinden edinerek yaşa­
tıyorlardı. Hatice'nin akrabası Varaka ibn Nevfel de bunlardan biri
olabilir. Bir başkası Mekkeli Zeyd ibn Amr'dı, Muhammed'in çocuk­
luğunda öldüğü görülüyor/40' Kısaca," Mekke'de, Muhammed'in za­
manında, tipik bir Mecusi oydaşması içinde peygamberce bir sese
karşılık verecek ve bir kaç yıl içinde dünyayı değiştirmeye hazır in­
sanlar vardı. *p!P$

İlk geniş grup Muhammed'in kendi büyük ve etkili aşiretinin üyeleriydi. Kureyş aşireti Kabe'nin muhafızları ve bölgenin önde ge­len halkıydılar. Peygamber onlara kutsal yerden bütün pagan imge­lerin çıkarılmasını ve ilah olarak yalnız Allah'ın tanınmasını söyledi, tik Surelerden biri onlardan dilekte bulunuyor:

'Kureyş kabilesinin, yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kabe'nin Rabbine kulluk etsinler'/41'

Peygamberin büyüyen grubunun gayreti, zamanla, aşiretlerinin ilahları ve ticaretin zenginliği kendileri için yaşamsal olanlarda tep­kiler uyandırdı. Zamanla bunlar öyle güçlendiler ki islam baskı altına alınmış bir mezhep gibi oldu. Bu tür koşullarda ortaya çıkan oydaş-manın ve coşkunun yararlarıyla birlikte! Muhammed cemaatını ko­rumak için onları gemiyle Kızıl Deniz'in karşısına, Aksum'a, Hıris­tiyan Habeşistan'a gönderdi. Kral onları hoşgörüyle karşıladı, öyle ki Mekke halkı eski Habeş saldırıları ve yağmaları yinelenecek diye kabuslar görmeye başladı. Kendisi Mekke'de kalan peygamber haka­rete uğradı, tahkir edildi ve sıkıntıya düştü. Tam bu zamanlarda -Allahtan yeni ve harika biri, genç, etkili Ömer (Ömer ibn el-Hattab) onunla birleşti. O zamana kadar yeni inanca halkın önünde karşı çıkan Ömer şimdi -PaVlus gibi- dinin en etkileyici önderlerinden biri olmuştu.

Fakat, Peygamber, sevgili karısı Hatice öldüğünde derin bir üzün­tüye kapıldı. Olağan övgüyle denildiği gibi, 'ulu, soylu hanım, hiç bir dayanağı yokken ona arkadaşlık etmiş olan, kimse ona inanmazken

357


ona inanan, ruhsal mücadelesinde onu anlayan ve cesaretlendiren ve vahiy geldiğinde titreyen bacaklarıyla ona inanan oydu. O, yergilere, baskıya, hareketlere, tehditlere ve acıya göğüs germişti; peygamber elli bir yaşındayken meleklere karışmıştı: mükemmel bir kadın, bü­tün inananların anasıydı'.42

Sonra, harika bir biçimde, mucize geldi: gezegenlerden müezzinin seslenişi gibiydi, yeni bir çağın şafagmı bildiriyordu. İki yüz mil ku­zeydeki Medine'den çağrı gelmişti. Medine'de iki önde gelen Arap aşireti Evz ve Hazreç kabileleri birbirleriyle mücadele ediyorlardı ve Muhammed'in gelip şehirde barışı kurtarması için önde gelen kimse­ler bir kurul göndermişlerdi. Medine'deki güçlü Yahudi cemaatinin, çoğu da din değiştirmiş Araplardan oluşuyordu, iki Arap aşireti arar sındaki kan davası sürerse egemenliği eline geçirmesinden korkulu­yordu. Muhammed sağ duyuyla önden cemaatini yolladı, çağ açan 622 yıünda kendisi de gizlice yola çıktı. Yolda Ebu Bekir'le bir kaç gün mağarasında gizlendiler.

'Muhammed'e yardım etmezseniz, bilin ki, inkar edenler onu Mekke'den çıkardıklannda mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmişti. Arkadaşı Ebu Bekir'e, Üzülme, Allah bizim­ledir, diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkar edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah'm sözü yücedir. Allah Güçlü'dür, Hakim'dir'.^

4. MUHAMMED MEDİNE'DE: L& 622-632

'Göç' veya Hicret (Arapça, hicr, ayrılık) bütün müslüman tarihle­rinde takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Hicret, İslam Şe­riatının kuram konumundan pratik bir konuma geçmesini ve tarih alanında ortaya konulmasını temsil eder. Medine'de, Profesör H.A.R. Gibb'in belirttiği gibi, Muhammed, Mekke'nin kuzeye giden can alıcı ticaret yolunu kesmiş ve yedi yıl Mekke'nin oligarşisinin direncini kırmak için bu avantajım çok iyi kullanmıştır.^ Önce, eşkiya gibi davranarak kervanları ele geçirmiş ve buradan elde edilen ganimet­lerle Allah'a inanan cemaatini zenginleştirmiştir. Sonra, parlak bir başkumandan olarak (meleklerin yardımıyla (*)) kendininkinden bü-

(*) Constantine,Maximian'j yenmeden önce nasıl 'parlayan haç'ı gördüyse (bkz. sayfa 324-326) Muhammed ve ordusu da, ölüm dirim savaşı olan Bedir'de meleklerin ken-

358

yük kuvvetlerle karşılaşmış ve kendi şehrinin umutsuz tüccarlarının topladığı birlikleri yenmiştir. Son olarak, birkaç Bedevi aşiretini kendi yanma alarak, 630 yılında, karşı konulmadan Mekke'ye dönmüştür. Büyük bir simgesel temizlikle şehirdeki bütün idolleri kırrp yok et­miştir. Yerel tanrıçalardan birisinin, Naile'nin, o gün bir zenci kadı­nın şekline girerek çığlıklarla kaçtığı söylenmektedir/45* Fakat Kabe deki kara taş kaldı. Bu taşm gerçekte beyaz olduğu fakat cennetten gelmiş olmasına karşın, günahkarların öpmeleriyle karardığı söylen-mektedir.^



Fakat, zaferinin zirvesinde, iki yıl sonra, Peygamber bu dünyadan göçtü; fakat Kuran her zaman aydınlık saçtığına göre, sonsuzluğa göçtü diyebiliriz. Kuran'da şöyle yazılıdır!

'Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları onun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak sana gerektiği gibi yarattık, ama insanların çoğu bilmezler. Doğrusu hüküm günü hepsinin bir arada bulunacağı gündür. O gün, dostun dosta hiç bir faydası olmaz, yardım da görmezler. Yalnız, Allah'ın merhamet ettiği kimseler bun­ların dışındadır. O, şüphesiz Güçlü'dür, Merhametli'dir.

Doğrusu günahkarların yiyeceği Zakkum ağacıdır, karınlarında suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir. Suçluyu yaka­layın, cehennemin ortasına sürükleyin, sonra başına -azab olarak-kaynar su dökün, denir, sonra ona: Tad bakalım, hani şerefli olan, değerli olan yalnız sendin, tşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir, denir.

Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanlar ise, güvenli bir yerde, bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan giyinerek karşılıklı otururlar. Bu böyledir, onlan iri siyah gözlülerle eşlendiririz. Orada, güven içinde olarak her yemişi isteyebilirler. Ora­da, ilk ölümden başka bir ölüm tadmazlar. Rabbin lütfuyla onlan ce-hennem azabmdan korumuştur, tşte büyük kurtuluş budur.

Ey Muhammed! Biz, öğüt alırlar diye, Kuran'ı senin dilinde indi­rerek kolayca anlaşılmasını sağladık. Sen bekle, onlar da beklemekte­dirler'.47

dilerine yardım ettiklerini görmüşlerdir. Cebrail dışında hepsinin sarıkları beyazdır, onunki ise tanıklara göre sarıydı (A.A. Bevan, Muhammed ve İslam, The Cambridge Medieval History, Old II, sayfa 318, not I, İbn Hişam'dan alıntıyla).



4. ŞERİATIN HIRKASI

Tanrının Allah denilen maskesi yüzyıllar önce Yehovanın geldiği aynı çölün ürünüdür. Gerçekten, Profesör Meek'in gösterdiği gibi(*) Yehova, İbrani değil Arap kökenlidir. Demek ki, bir anlamda, Mu-hammed'in şaşırtıcı iddiasını, Kitabı Mukaddeste bildirilen Tanrıya ilk inananların kendi Sami halkı olduğunu, kabul etmemiz gerekiyor.

Semitik çöl tanrısı olarak Allah, Yehova gibi, tipik Semitik aşiret tanrısının özelliklerini gösteriyor, fakat doğada içkin olmayıp aşkın olan ilk ve en önemlisini. Böyle tanrılar doğal düzenin incelenmesiyle ögrenilemezler; ister dış (bilim gibi) ister iç (meditasyon gibi) do­ğanın araştırılması yararlı olmaz; bu tür tanrıları kapsamaz. Ve ikinci özellik birincisinin bir işlevidir. Yani her Semitik aşiret için baş tanrı o halka şeriatı veren ve onları koruyandır, yalnızca da budur. O güneş­le, ayla, evrensel düzenle değil, yerel yasalar ve geleneklerle bilinir. Bunlar da elbette aşiretten aşirete değişir. Yani, Aryanlar arasında baş tanrı doğaya ilişkin olduğu için, daima yabana kültleri tanımaya yönelik bir eğilim, uyuşmacılığa doğru bir eğilim varken, Samilerin inananda aşiret tanrılarının daima dışlayan, ayrılıkçı vt hoşgörüsüz bir eğilimi olmuştur.

İlkel düzeyde yerel bir tanrının bütün evrenin rabbi olması için ge­reklilik ve buna olanak da yoktur. Her grubun basitçe kendi yasa ko­yucusu ve efendisi vardır; dünyanın geri kalan kısmı, eğer böyle bir şey varsa, kendi tanrılarıyla kendi başımn çaresine bakmalıdır. Çünkü her halkın kendi efendisi olan ve şeriatını belirleyen ilahı vardır. Böyle bir düşünceye monalatri diyoruz.(**) Ve buna bağlı ola­rak, İsraillilerin Kenan ilini ele geçirdikleri ilk uzun ve kanlı aşamada Yehova ötekilerden güçlü olan aşiret tanrısı olarak bilinmektedir,

Bundan sonraki aşama, böyle bilinen bir tanrının evrenin yara­tıcısı tanrıyla özdeşleşmesiyle Kitabı Mukaddes'in gelişmesi oldu. Dünyada İsrail'den başka hiç bir ulus bu tek Tanrıya inanmış ve onu bilmiş olduklarını iddia edemez.

'Rab şöyle diyor Milletlerin yolunu öğrenmeyin, ve gök alametle­rinden yılmayın; çünkü onlardan milletler yılar. Çünkü kavmlarin adetleri boş şeydir; çünkü ağacı ormandan keserler, balta ile üstat el­lerinin işidir'... Senin gibisi yoktur, ya Rab, sen büyüksün, ve ceberrut-

(*) Bkz. Sayfa 116. ,'**) Bkz. Sayfa 204.

360


ta ismin büyüktür. Ey milletlerin kralı, senden kim korkmaz? Çünkü sana yakışır, çünkü milletlerin bütün hikmetli adamları arasında ve bütün ülkelerinde senin gibisi yoktur. Ve hep birden budala ve akılsız oldular, putların terbiyesi! o ancak bir kütük... Fakat Rab hak Al-lahtır'.^

İşe bakın ki, evrensel bir konumu bulunan bu tanrı, çöl Habiru-larına, binlerce yıldır yazının bilindiği ve yalnız genel gök bilgilerinin değil, gezegenlerin de hareketlerinin bilinip matematik kayıtlarının tu­tulduğu yerleşik uygarlıkların arasına girene kadar görülmemişti. Yüksek Tunç Çağı uygarlıklarının kahinleri için kozmik düzeri, harika bir matematik düzen içeriyordu, önce yıldız gözlemcilerinin öğren­dikleri gibi sürekli dönen, var olan ve kaosa dönüşen bir düzen vardı. Bu ritmin nihai temeli de bir kişinin iradesine bağlanmamıştı, örne­ğin Yehova gibi bir tanrıya. Tersine, bu sistemlerde kişilik, irade, mer­hamet, mutlak olarak kişisel olmayan, hep dönen düzende, bütün tanrıların yalnızca öğelerden ibaret oldukları bu düzende ancak ikincil bir etkileri olabilir.

Dramatik biçimde, bu görüşün tersine sahip çölün Sami halkları, daha gelişmiş uygarlık sahalarına girdiklerinde kendi aşiret tanrı­larını korudular ve evrensel düzen düşüncesini kabul etmekle birlikte, tanrılarını onun içine yerleştireceklerine, onu düzenin kaynağı ve ya­ratıcısı yaptılar. Üstelik hiç bir anlamda içkinlik tanımadan. Çünkü hâlâ, her zamanki gibi, ayrı bir varlıktı, kişisel, insanbiçimli. Ve daha hâlâ, üstelik, aşiret günlerinde olduğu gibi, kendi halkının toplumsal yasalarıyla bilinebiliyordu. Bütün düşünebilen ve gözlemleyebilen akıl ve gözlerin bilebileceği doğa yasaları değil ama geniş ve bereketli insanlık tarihinde yalnızca belli bir toplumsal moleküle ait yasalar, an­cak Tanrının tek dersi olarak bu toplumca bilinebilirdi. Aynı Yeremiya 'gök alemlerinden yılmayın, çünkü onlardan milletler yılar, çünkü kavmlarm adetleri boş şeydir' diye uyarıda bulunduğu gibi, Mu-hammed de, 'Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye(*) seni, ey Muhammed, elbette çevireceğiz. Yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir'/49' uyarısı var, 'Kim isîamiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybe­denlerdendir' /5°)

(*) Kıble: ibadette yönelinilen taraf, telamda kıble Mekke'de Kabe'dir ve 'doğal değil toplumsal-tarihsel bir simgedir, doğrudan doğruya islam tarih ve efsanesinin kendi­sine ilişkindir.

361

Ama Kitabı Mukaddes'in şeriatı ve seçilmiş halkı ile Kuran'daki kavram arasında fark vardır. Bunlardan ilki ve en açık olanı, Eski Ahit aşirete seslenirken. Kuran insanlığa seslenmektedir. İslam, Budizm ve Hıristiyanlık gibi dünya dinidir, Yahudilik ise Hinduizm gibi kavram olarak da gerçekte de etniktir. Muhammed'in zamanında İskender çağının hümanizmi çöl halklarına bile ulaşmıştır. İbrani İşaya'nın bil­dirdiği gibi, 'Ve yabancılar durup sürülerinizi güdecekler, ve ecnebi­ler çiftçileriniz ve bağcılarınız olacak. Fakat size Rabbin kahinleri de­nilecek, size Allarurruzın hizmetçileri diyecekler, milletlerin servetini yiyeceksiniz, ve onların izzeti size geçecek'.?1) Açık bir zıtlıkla, Ku-ran'da aşiret veya ırk üstünlüğü yoktur fakat mutlak eşitlik vardır. Kitap, Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır' der.(52) Tek otantik bir toplumsal düzen anlayışı, tan-nsıyla birlikte, yeni büyük dünyanın bilgisini karşılayacak şekilde büyütülmüştür.



Ama gene de bir zorluk kalıyor. Tanrının şeriatleri, Yehova'nın çöldeki vahiylerinde olduğu gibi, var olan bir topluma gelmiştir;-oysa İslam şeriatı, yirmi üç yıl boyunca vecd anlarında bir kişinin yaydığı vahiylerle oluşacaktır. Ve bunları dünya cemaatinin kullanaFleceği geçerli bir düzene kavuşturmak görülmemiş bir cüret işidir. Mirabüe dictu, becerilmiştir.

Müslüman yasal düzeninde üç belirleyici kabul edilmiştir. Birinci­si, elbette Kuran'ın kendisidir. Kuran'da açık emirler ve yasaklar vardır ve bunlara tartışmasız uyulur. Fakat Kuran'ın kapsamadığı beklenmedik olaylar vardır ve bunlar için müslüman kurullar oluş­turulup başka 'kaynaklar geliştirilmiştir, ikinci kaynak, böylece, 'söz' veya 'hadis' denilen bir gelenek birikimidir. Bu sözler peygamberin bir arkadaşından rivayet edilen anekdotlardır. Islan«n ilk ikinci, üçüncü yüzyılında büyük bir 'söz' birikimi oluşmuştur, en güvenilir olanları toplanıp yayınlanmıştır. Yani Buhari (Ö.870), Müslim (ö. 875) hadis kitapları. Profesör ftA.R.Gibb'in dediği gibi "bunlar hızla seri bir yet­ke kazannuşnr'/53)

Gene de, Kuran veya Hadis'te bulunmayan yasal sorunlar doğ­
muştur. Bunların çözümü için 'analoji' (kıyas) denilen kararlar üretil­
miştir. Gene Profesör Gibb'den alıntı yaparsak: 'yeni bir soruna bir
başka sorunda bulunan kararlara göre, her yerde kabul edilen ilkeler
çerçevesinde, benzetme yaparak karar vermek' demektir. Profesör
Gibb devam eder: ,

362


'Bu dar ve sözcük anlamına dayanan temel üzerinde teologlar ve hukukçular çalıştılar, ikinci ve üçüncü yüzyıllarda, islam cemaati için özellik sayılabilecek şekilde başka dinlerden ve toplumsal yapılar­dan da ritler ve öğretiler hukuk çalışmalarında kullanıldı. Gene de darlık, pratikten çok kuramdadır... Çünkü bir çoğui peygamberden veya bir başka kaynaktan çıkma iddiası ile geleneksel bir ortamda doğallaşmıştır.

Fakat bu mantıksal yapının temellendiği ilkeler değişmez oldu­ğundan, sistem de, bir kez formüle edildi mi, değişmez kabul edildi. O günden bu güne, kutsal emirler ve kılavuzluğun 'yüce yolu' yani şeriat, temelde değişmeden kaldı'.54

Spengler, bu yaklaşımı Klasik şeriatla karşılaştırıyor.

'Klasik, hukuk pratik deneyim temelinde kasaba sakinleri tara­fından üretilirken, Arap hukuku Tanrıdan gelmiştir. Tanrı hukukunu seçilmiş, aydınlanmış insanlar aracılığıyla ortaya koymuştur... Klasik hukukun yetkesi başarısına dayanır, Arap hukuku ise taşıdığı ad­ların büyüklüğüne. Fakat bir insanın duygularında hukukun insan­ların iradesi veya kutsal bir kararın öğesi olması çok büyük ayrımlar yaratır. Birinde, insan ya hukukun adilliğini görür veya kuvvete baş­vurur, ötekindeyse, doğruluğuna bağlanır (islam). Doğulu ne kendi­sine uygulanan hukukun pratik konusunu ne de onun yargılarının mantıksal temellerini sorgulâmaz. Yani.kadı'nın halkla olan ilişkisi praetorun yurttaşlarla olan ilişkisiyle aynı değildir, ikincisi karar­larında eğitim görmüş ve sınanmış bir görüşe dayanır, ilki ise kendi­sinde içkin olan ve açığa çıkan ruh adına konuşur. Buradan da, yazılı hukukla olan üişkuerirtin -praetor'un fermanla, kadı'nın içtihadlarla-tamamıyla farklı olacağı anlaşılır. Praetor yoğunlaşmış deneyimin özüyle hareket eder, halbuki kadı'nın belli bir grubun oluşturduğu metinleri ilham olarak görmesi gerekir. Kadı için metnin özgün anlamı veya nereden kaynaklandığı hiç önemli değildir. Sözcüklere, batta harf­lere başvurur, bunu yalnız günlük sorunlarla ilgili değil, önüne gele­bilecek büyüse! ilişkilerde de kullanılır. 'Ruh'un, 'harfle olan ilişkisini Gnostiklerden» ilk Hıristiyanlardan, Yahudilerden ve İranın kıyamete ve gizemlere ilişkin yazınından biliyoruz. Neopythagorcu felsefeden, Kabbala'dan biliyoruz, Arami dünyasının küçük yargı pratiğinde La­tin kanunlarının da aynı biçimde kullanıldığından en küçük kuş­kumuz yok. Harflerin, Tanrı ruhu ile içice olarak gizli anlamlan olduğu inancı kendi yazımlarını yaratan Arap dünyasının bütün din-

363

lerinde gerçekten. yaratıcı bir ifade bulmuştur. Kutsal kitapların bu yazıyla yazılması ve bu 'ulus'larm dilleri değişse bile şaşırtıcı bir bağlılıkla, işaret olarak korunması gerekmiştir.'^55'



Gibb ve Spengler, tsiam üstüne ciddi çalışma yapan hemen herkes gibi, Kuran (kitap), uyulması gereken tutum (hadis) ve analojinin (kıyas) karşılıklı ilişkisinden oluşan geleneğin (şeriat), kurulun yanılmaz­lığının (icma, oydaşma) tam ifadesi olduğu ve her sorunda inanç ve ahlakı yönlendirdiği noktasına işaret ediyorlar. Profesör Gibb, 'İsla-lirun övündüğü yönlerinden biri' diyor;

'insan ile Tanrı araşma girme iddiası taşıyabilecek bir ruhban sı­nıfının bulunmamasıdır. Bu doğru da olsa, İslam bir sistem olarak örgütlenince, gerçekten bir ruhban sınıfı yaratılmıştır. Bu sınıf da, Hıristiyan cemaatlerindeki gibi, aynı tür toplumsal ve dinsel yetke ve prestiji kazanmıştır. Bu, ulema sınıfıdır, Yahudilerdeki 'yazıcılara te­kabül eden 'bilenler' veya eğitimciler'dir. Kuranın ve Geleneğin kut­sallığı, uzman olarak yorumlama işini edinen kimselerin gerekli ayrıcalıkları elde etmelerine yol açan bir gelişimi de kaçınılmaz kılacaktı. Eski dinsel toplulukların etkisi de ulemanın dinsel ve top­lumsal yetkesinin hızla kurulmasına yol açmıştı.

Yetkeleri daha etkin ve cemaat içinde onlara teslim olma düşün­cesi daha güçlü duruma geldikçe Ulema cemaatinin inanç ve hukukla ilgili bütün sorunlarında söz sahibi olduğunu, özellikle de devletin yetkesine karşı bunları temsil ettiği iddia etti (genellikle de öyle ka­bul edildi). Daha ilk yıllarında (muhtemel olarak ikinci yüzyılda) ce­maatin oydaşmasının (ki pratik anlamı Ulemanın oydaşması de­mekti) uyulması zorunlu bir karar olduğu ilkesi kabul edildi, tema böylelikle teologların ve yargıçların sistemin boşluklarını doldurmak için kullandıkları bir silah durumuna geldi. Hadis Kuran'ın tamam­layıcısı olduğu gibi, ulemanın oydaşması da Hadis'in tamamlayıcısı oldu.

Gerçekten, sıkı bir mantıksal çözümlemeyle, icmanın, bütün dü­zenin oluşturduğu zorlu yapıyı belirlediği ve ona cari verdiği açıktır. Çünkü öncelikle icma Kuran ve Hadis metinlerine güvenilirlik ka­zandırır. Metinlerdeki sözcüklerin nasıl telaffuz edileceğini icma be­lirler, onların nasıl yorumlanacağına icma karar verir. Fakat icma bu­nun da ötesine gider; değişmez bir kurama kavuşturulmuştur, üçün­cü bir vahiy kaynağıdır! Peygamberin ruhsal ayrıcalığı, müslüman ya­zarların peygamberin ışığı' diye sözünü ettikleri güç, cemaatin geçici

364

hükümetlerindeki halefleri, 'halife'İerce devam ettirilmemişti, fakat bu kalıtım cemaatin tümüne geçmişti...



İkinci ve üçüncü yüzyıllarda belirli bir konuda ulema arasında bir düşünce birliği olduğunda, Kuran ve Hadis metinlerinin uygun bö­lümleriyle yeni bir düşüncenin geçerliliğini durdurmak kolay bir yol­du. Onların kararlan değiştirilemezdi. Bireysel yorum (içtihad) kuram­sal olarak (ve pratikte de) henüz toplu bir oydaşmanm sağlana­madığı konularda geçerliydi. Kuşaktan kuşağa bu tür noktalar azaldığından sonraki yüzyıllar uleması bu düşüncelerin yazıldığı me­tinleri incelemek ve açıklamakla sınırlanmışlardı. Müslüman bilima-damlarınm büyük çoğunluğu 'içtihad kapısı'nın bir kez kapandığını, ne kadar yeterli olursa olsun bir 'müçtehid'in artık hukukta yetkin bir yorumcu olarak nitelenemeyeceğini kabul etmişlerdi. Ancak çok azı, zaman zaman, kendilerinin 'içtihad' hakkı bulunduğunu ileri süre-bilmişlerdi.^56)

Profesör Gibb, İslam'da öydaşma' öğretisi ile varılan sonucun, Hıristiyan Kilisesindeki Konsüllerle benzeştiğini söylüyor. Dış biçim­leri arasında ve sonuçlan açısından farklılıklar varsa da benzerlikler de çoktur. 'Örnek olarak' diyor, 'hukuk ve öğretide icmamn bir kay­nak olarak tanınmasından sonra 'sapıklık'ın yasal bir tanımı yapı­labilmiş ve uygulanabilmiştir'.'57^ Spengler de bu benzeşmenin üze­rinde durur ve kendi Mecusi-Levanten ruhsal cemaat tarihi görüşü çizgisinde bunları Avrupa'nın bireye verdiği değerle genel bir zıtlık içinde yorumlar.

'Bizler gerçeği kendimiz için kişisel düşünce ile bulmaya çalışıyo­ruz, fakat Arap bilgin, topluluğun genel düşüncesiyle hareket ediyor ve öyle hissediyor. Çünkü topluluğun düşüncesi ile Tanrının düşün­cesi birdir, hata yapmaz. Eğer oydaşma sağlanırsa, gerçek bulun­muştur, îcma eski Hıristiyan» Yahudi ve İran Konsüllerinin anah­tarıdır, ve Valentinian ill'ün ünlü Çağrı Yasasının da anahtarıdır... Metinlerinin kullanılmasına izin verilen büyük yargıçların sayılarını beşle sınırlar; Eski ve Yeni Ahitleri, geçerli sayılabilecek metinlerin toplanması olarak anlayan mantık gibi.'^

Çok ilginç bir biçimde insan, Demir Perde kültür çevresindeki güya halk devletlerinin, konsüllerini, aklamalarım, bildirilerini ve id­dialarım anımsıyor. Sanki peygamber Marx, elit ve Ulema tarafından yorumlanmaktadır, saf mitsel bir varlık olarak kalan halkın icması biçiminde ortaya konulmaktadır. Tanrı Şehri'ndeki oydaşmanm, bu

365

oydaşmanın coğrafi olarak dışındaki bireyin sinirlerine etki etmesi gibi bir soytan-parodinin simgesel gücünde de aynı şey görülüyor. Fakat Mecusi duygu sistemi hâlâ yaşıyor. Roma Katolik Kilisesinin Ayinlerinin erdeminin, dünyanın gerçeklerinden, Hıristiyan împara-torluklann yıkılmasından, ruhban .sınıfın yaşayışından veya dayan­dıkları mitolojinin bilim tararından çürütülmesinden hiç etkilenmeme­si gibi, Islamm hırkası da -ve şimdi Halkınki de- zamanın ger­çeklerinden etkilenmeyen aşkın bir düzen olmuştur. Veya kimin omuzlarındaysa onun günahlarından da bozulmamaktadır. Adda Bozeman'm çalışmasında alıntılanan Londra'da yetişmiş son dönem Hintli müslüman şair ve filozof Muhammed İkbal'in kehanetinde uyarıldığımız gibi:



Bana inanın, bugün Avrupa insanının ahlaki gelişiminde en büyük engeldir. Müslümanlar ise, öte yandan, vahiy temelinden edi­nilmiş düşünceleriyle, yaşamın derinliklerinden yola çıkarak, onun açıkça görülen dışsallığıru içleriyle duyuyorlar. Onun için yaşamın ruhsal temeli bir inanç sorunudur; aramızdaki en az aydınlanmış olan bir kimse bile yaşamım kolayca bu yola verebilir. Ve Islamm temel görüşüyle, insana başka vahiy gelmeyecektir, bizler dünyada ruhsal I olarak en iyi durumda olan bir halkız... Müslümanlar dünyadaki bugünkü yerlerini anlasınlar, toplumsal yaşamlarım bu nihai ilkelere göre yeniden biçimlendirsinler ve Islamm orda burda kısmen gerçekleşen amaçlarına yönelsinler. Ruhsal demokrasi Islamm nihai amacıdır'.'59^

Yahudi, Bizans, Müslüman ve Komünist elde edilemeyen oydaş­ına kavramlarmdaki zıtlıkla ilgili bir söz daha: Bu dört Mecusi kilise­sinden ilk üçü açıkça sonucundan ayrılır, onların son başvurusu Tan­rıyadır. Sonuncusununki ise Robert Ingersoll(*) tipi kaim kafalı on dokuzuncu yüzyıl ateizmiyle övünmektedir. Onun kutsal öznesi İşçidir, dünyadaki her fabrikada vücut bulduğu düşünülen mitsel bir varlıktır. Fakat, cennetten varsayılmış bir toplumsal varlığa doğru yapılan bu yetke gizeminin dönüşümü, otantik hukukun paylaşılan simgeselleşmesinin çağdaş, laik bir biçimidir. Ortodoks bilginin sür­dürüldüğü yerlerde insanlar tarafından günü geldiğinde kendini açığa çıkaracağı bilinmektedir. Bu arada, bu ulusların hukukları, henüz şafak ışığının doğmadığı yürekleri etkileyen hayallerdir.

{*) Robert Green Ingersoll- Amerikalı hukukçu ve agnostik (1833-1899) (çev. notu)

Kuranda okuduğumuz gibi:

"Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Arslan-dan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler... Doğrusu inkarcılar için zincirler, demir halkalar ve çılgın alevli cehennem hazırladık. Şüphesiz iyiler- kafur katılmış bir tastan içerler... Orada tahtlara yas­lanırlar, orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler. Meyva ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkmış ve onların koparılması kolay­laştırılmıştır. Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kaseler dolaş­tırılır. Billurları gümüş gibi parlaktır, onlara ölçüp ölçüp dağıtılır'.^60'

Yahudilikle öteki üç şeriat ülküsü arasındaki bir fark da, Yahudi­lik, en azından bir ölçüde, doğrudan yaşamdan çıkarılmıştır, gerçek bir topluluğun gerçek deneyimlerinin ürünüdür, oysa bir metinden oluşturulan şeriatlar, gelecek olan ideal bir topluluğun yükleneceği ve sürdüreceği kurumlardır. Yahudilik organik, esnek bir gelişimdir, ötekiterdeyse, tersine, düşünülmüş, görece katı ve sistemin dışında kalanlar için inandırıcı olmayan bir sunilik, hatta inanılmaz bir uydur-malık ve evrensellik iddialarında Yahudi peri masalı Mesihin Kıyamet gününü bastıran bir terör tehditi vardır.



Yüklə 2,24 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   17   18   19   20   21   22   23   24   ...   27




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin