İSİMSİz adam 29 Nisan 2001, Pazar…



Yüklə 18.53 Kb.
tarix03.11.2017
ölçüsü18.53 Kb.

İSİMSİZ ADAM

29 Nisan 2001, Pazar…

“Efendim baba” dedim. Sırtını döndü ve yürümeye başladı. Hemen doğruldum ve takip etmeye başladım. Kafamdaki tilkiler durmadan yeni sorular türetirken kendimde sorumu tekrar ederken buldum kendimi. Sanki beni duyuyordu. Bir süre takip ettim ev artık çok uzaklardaydı. Önceleri tanıdık Eminönü sokaklarında birkaç tur attı sonra ulaştığımız yer ise neresiydi bilmiyorum. Durdu ve öylece baktı. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ya da uyarmaya ben ise tüm olanları anlamakta güçlük çekiyordum.

***


“Onları bir şekilde uyarmalıyız sadece bunu biliyorum!” dedi Nazım. Uzun süren konuşmanın sonucu artık sesini yükseltmesi gerektiğini düşünmüştü ve öyle de yapmıştı. Yine de içinden bu tepkisinin yanlış olduğu düşüncesi geçmiyor değildi. “O halde git ve uyar.” yanıtı hiç gecikmemişti.

Bu kadar net ve sert bir tepki alacağını hiç düşünmemişti. Teşkilatın en gözde subaylarındandı ve sayısını bilmediği madalyalarına artık bir oda ayırması bile gerekebilirdi. Teşkilat tehlike altındaki birliği gözden çıkarmış olsa da Nazım eski dostunu böylesine bir savaşta yalnız bırakmayı içine sindiremiyordu. Gecenin karanlığını aydınlatan ay ve yıldızların altında bir yandan hızlı hızlı yürüyor bir yandan sövüyordu. Küfürleri kimeydi kendi bile farkında değildi ama bu onu rahatlatıyordu.

***

Onarılmayı bekleyen eski çatıdan kulağıma doğru düşen damlayla uyandım. Gördüklerim rüyadan ibaret değildi sanki. Bir süre kendime gelmeye ve kafamı toparlamaya çalıştım. Babam ölmüştü ve sürekli olarak onu rüyamda görmem hiç hayra alamet değildi. Çünkü artık rüyalar uykularımda kalmıyor gündüzlerime geliyordu. Bölüğü uyandırmak için henüz erkendi. Yıllanmış sigaramdan yakarak dışarı hava almaya çıktım. Gece gökyüzü açık olmasına rağmen hafif bir yağmur vardı. Yağmur bulutlarından olacak ki güneş henüz kendini göstermemişti. Bu değişik gün doğuşunda bir yandan sigaramın dumanıyla oyalanıyor bir yandan anlamsız rüyalarımı kendimce yorumlamaya çalışıyordum. Boş durmaktansa çatıyı onarma fikri geldi aklıma. Yağmurun ne zaman yağacağı belli olmuyordu. On beşlik inşaat çivisini sert darbelerle çatıya geçirirken daldığım düşüncelerden parmağıma gelen keser darbesiyle sıyrıldım. Artık damlatmaz heralde diye söylenip birkaç küfür savurduktan sonra manzaranın ilginçliği beni yatıştırdı. İlerde bir karartı görünüyordu. Oldukça uzaktı ancak hareket ettiği hatta bölüğe yaklaştığı ve kalabalık olduğu belliydi. Ağır ağır doğan güneşin ışığından gözlerimi korumak için sol elimi gözlerime siper ederek yaklaşanın ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.



***

6-7 yaşlarından beri askeri eğitim görüyordu Nazım. Kıyamet sonrası bir babaya sahip olan nadir kişilerdendi. Ya da babasını hatırlayan. Babası Ali Bey bu devirde en iyi ve en güvenli olduğunu düşündüğü işe vermişti oğlunu çok öncelerden. O zaman bu zamandır görüştükleri pek söylenemezdi, baban sağ mı diye sorsalar bilmezdi belki. Aslında bilmekte istemezdi, onun için babası onu terk etmişti. Yakın dövüş bilgisi oldukça iyiydi. Çok uzun süre jandarma olarak görev yaptıktan sonra Teşkilat subayı olmayı başarmıştı ve Teşkilat’ın yeni yaşam bölgesi arayışlarında oldukça önemli görevler üstleniyordu.

“Allah kahretsin!” dedi. Yerde gördüğü izlerin hoşuna gitmediği ortadaydı. Taşıdığı teçhizatın ağırlığı yetmezmiş gibi bir de bu tepe çıkmıştı şimdi. Artık yürümekten öte koşar gibiydi. Hayatında ki eskilerden kalma tek kişiyi de kaybetmek istemiyordu. Kim bilir belki bir gün oturup bir çay içme, muhabbet etme ve “Ne günlerdi be!” deme fırsatı bulabilirlerdi. Tepenin zirvesine yaklaştığında kafasında üç beş saç teliyle, açlıktan kaburgaları sayılır hale gelmiş şekilde karnını doyurmayı bekleyen vahşiyi gördü. Şimdi onunla savaşmak hem karşılaşacağı olası savaş manzarasına daha yorgun gitmesine hem teçhizatının zarar görmesine hem de vakit kaybetmesine neden olabilirdi. Bu ihtimalleri düşününce etrafından dolanmaya karar verdi. Henüz yüz metre gitmemişti ki ensesinde hissettiği elin ağırlığıyla kendini yerde buldu. Bu her neyse sırtüstü dönmesine izin vermemişti fakat çıkardığı seslerden ve artık vücudunda hissettiği sıcaklıktan bunun az önce gördüğü vahşi olduğunu anlamıştı. Açlık dolayısıyla bitkin düşmüş vahşinin kaburgalarını hızlı bir dirsek darbesiyle kırdıktan sonra Eminönü’nde öldürdüğü fare adamların birinden aldığı hançer ile vahşinin başını zayıf gövdesinden ayırdı.

***


İletişimin telgraf ile sağlandığı bu birliğe bir insan evladı uğramayalı yıllar olmuştu belki de. Temel gereksinimler yılda bir Eminönü’ne yakın bir bölgeden askerler tarafından alınırdı. Görevimiz bu bölgenin insanlara ait olduğunu tüm bilinmeyenlere anlatmaktı. Devriyeler gezer karşımıza çıkan saldırgan türlerle savaşırdık. Bazen öldürür bazen ise kendi türlerine buranın tehlikeli olduğunu anlatması için yaralayarak bırakırdık. Ancak on yedi yıldır ne Teşkilat vazgeçmişti bu topraklardan ne kıyametin getirdiği bilinmeyenler...

“Rıza, sen adamlarınla önde karşılayacaksın. Bize olabildiğince zaman kazandırın başa çıkılamayacak hale geldiğinde bölüğe doğru çekilmeye başlarsınız. Fırat sen üç kişiyle beraber pusuya yatacaksın. Tek atarlarınızı alın ve merminiz bitmeden ölmeyin…” konuşmamı bitiremeden cam kırıkları içeri doldu. Bu kadar çabuk beklemiyorduk. Cinlerin çığlıkları her yerdeydi. Çok çetin bir savaşa hazırlıksız yakalanmıştık. Bu tarz olası büyük saldırıları genelde Teşkilat ajanları önceden öğrenir telgraf ile bize bildirirdi. Bir elimde paslanmaya yüz tutmuş yatağan bir elimde babadan kalma GBT-69 modeli tabancamla cinlerin arasında ölümle boğuşuyordum. Nerden nasıl gördüm bilemiyorum ancak bu tanıdık bir yüzdü. Nazım’dı bu. Attığı bir savaş narasıyla tüm dikkati üstüne çekmişti. Kendini cezalandırır gibiydi adeta. Gözümün önünde tüm cinler eskiden kalma tek canlı hatıramı paramparça etmek üzereydi. Nazım bir yandan hançerini savuruyor bir yandan kalan son damla nefesiyle küfürler savurmayı sürdürüyordu. Tereddütsüz daldım cinlerin arasına eğer öleceksem Nazım’la sırt sırta ölmek en güzeli olurdu. Bir süre savaştıktan sonra artık tek başımaydım. Cinler geri çekilmeye başlamıştı. 2-3 metre önümdeki Nazım’a yaklaştım hemen. Yetişemedim diye inliyordu sadece. Hayatta kalan bir başka insanoğlu aradım. Koskoca bölükte yapayalnızdım. Vakit kaybetmeden Nazım’ı omuzladım. Gün kararmış etraf ateşler içindeydi. Her an her yerden bir cin çıkabilirdi. Yanımda bir matara su ile GBT-69’um ve sırtımda Nazım ile bundan sonra ne olacağını düşünüyordum kara kara. Çoktan Eminönü’nün yolunu tutmuştum bile.

***

“Sen gerçek değilsin baba!” diye bağırdım. Aldırış etmeden yürüdü. İstem dışı takip ediyordum. Yine aynı yerdeydik.



Ahşap pencereden içeri sızan güneş gözlerimi açmamı zorlaştırıyordu. Uyanmama ayarlanmış bir saat gibi açıldı kapı. İçeri giren adam 1.70 boylarında, ince bıyıklı, hafif kel ve gözlüklüydü. Kendisini Teşkilat baştabibi Murat Bey olarak tanıttı. Bir süre tüm imkanları kullandıklarını falan zırvaladı. Umurumda mıydı sanki? Benim için önemli olan Nazım’ın hayatta olup olmadığıydı. Ancak soluma doğru geçtiğinde bazı şeyleri anlamaya başlamıştım. Küçük bir ayna parçasını yüzüme doğru tuttu. Artık hayata tek pencereden bakmam gerekiyordu. Çatışmanın sıcaklığıyla hissedememiş olmam normalmiş, artık sol gözüm insanların gördüğünde korkmaması için koyulmuş bir süstü sadece. Yanımda ki askerin ölü olarak bulunduğunu ve Haşim Bey’in beni beklediğini söyleyerek odadan ayrıldı.

Kuş tüyü yastıklarda hiç yatmamıştım. Demek biz oralarda taşlarda yatarken burada böyle bir hayat varmış. Kimmiş bakalım şu Haşim Bey diye bakmak için doğruldum. Tek göze alışmam biraz uzun sürecekti. Kapıyı açtığımda nöbette olan iki jandarma erinden kısa boylu ve tıknaz olanı “Takip edin efendim.” diyerek yürümeye başladı. Labirenti andıran koridorlar ardından siyah demir bir kapıyı çalarak içeri girdi. Bir süre sonra kapı içerden açıldı ve aynı jandarma eri “Buyurun efendim.” diyerek odadan ayrıldı. Haşim Bey orta boylu, beyaz saçlı, göbekli biriydi. Uzun uzun konuştuk, olanları anlattım, bölüğün halini ve saldırıyı anlattım. O da bana Nazım’ın durumunu anlattı ve mezarının adresini küçük bir kağıda yazdı. Konuşma bittiğinde bizi buldukları yeri sordum. Jandarma erlerinin beni götürebileceğini söyledi. 20 dakika içinde dört jandarma eriyle gün ışığına çıktık. Yürüdüğümüz yollar, binalar her şey çok tanıdık geliyordu. Sanki yıllardır buralardan geçiyormuşum gibi. Yolun sonuna geldiğimizde kendimi uzun zamandır gördüğüm o rüyalardan birinde zannettim. Babamın başından beri gösterdiği yerdeydim. Bir süre düşündükten sonra kararımı vermiştim. Yeni görev yerim burasıydı. Krater bölgesiyle Eminönü’nün birleştiği bu yer belki başka Nazım’ların ölmesini önleyebileceğim yerdi. Şimdi babadan kalma bu GBT-69’a baktığımda her şeyi daha iyi anlıyorum…



Şarjörde 11 mermi. Bu da 11 ölü yaratık ve yüzlerce yaşayan insan eder.

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə