İSLÂm prensipleri ansiklopediSİ



Yüklə 13,72 Mb.
səhifə1082/1221
tarix05.01.2022
ölçüsü13,72 Mb.
#76819
1   ...   1078   1079   1080   1081   1082   1083   1084   1085   ...   1221
3721- qqTEFSİR h[KS# : Arabca ‡ ‰ ¿ kökünden tef’il vezninde masdardır. Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Manayı izhar etmek. *Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. *Kur’an-ı Kerim’in manasını açıklayan kitab. *Ehl-i hadis ıstılahında, tefsire dair hadis-i şeriflere de tefsir denilir. (Bak: Beyan, İctihad, Terceme, Te’vil) Tefsir kelimesi Kur’anda (25:33) âyetinde geçer.

3722- «Kur’andaki anasır-ı esasiye ve Kur’anın takib ettiği maksadlar: Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet ile ibadet olmak üzere dörttür.» (İ.İ.12) Hakiki bir tefsir, bu dört ana gaye üzerinde tahşidat yapıp diğer meseleleri de bu esasları takviye makamında zikretmelidir.

«Sual: Kur’anın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malumdur?

Cevab: Evet benî âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yü­rümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti; “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükümeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:

Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?

Bu suale, benî âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Mu­hammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselâm, nev’-i beşere vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:

Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize ver­miştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekte­yiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azimüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!

Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselâm’ın verdiği şu cevaplar, Kur’andan muktebes ve Kur’an lisanıyla söylenildiğinden; Kur’anın anasır-ı esasiyesinin şu dört maksatta temerküz ettiği anlaşılıyor.

3723- Sual: Şu makasıd-ı erbaa, Kur’anın hangi âyetlerinde bulunuyor?

Cevab: O anasır-ı erbaa, Kur’anın hey’et-i mecmuasında bulunduğu gibi; Kur’anın surelerinde âyetlerinde kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarahaten veya işareten veya remzen bulunmaktadır. Çünkü Kur’anın küllü, cüz’lerinde görüldüğü gibi; cüz’leri de, Kur’anın küllüne ayinedir. Bunun içindir ki, Kur’an müşahhas olduğu halde, efrad sahibi olan küllî gibi tarif edilir.



3724- Sual: ¬yÁV7~ ¬v²K¬" ve ¬y±V¬7 ­f²W«E²7«~ gibi âyetlerde makasıd-ı erbaaya işa­retler var mıdır?

Cevab: Evet, ²u­5 kelimesi, Kur’anını çok yerlerinde mezkûr veya mu­kadderdir. Bu mezkûr ve mukadder olan ²u­5 kelimelerine esas olmak üzere ¬yÁV7~ ¬v²K¬" dan evvel ²u­5 kelimesi mukadderdir. Yani, “Ya Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et.” Demek Besmelede İlahî ve zımnî bir emir var. Binaenaleyh şu mukadder olan ²u­5 emri, risalet ve nübüvvete işa­rettir. Çünki Resul olmasaydı, tebliğ ve talime me’mur olmazdı. Kezalik hasrı ifade eden “car ve mecrur’un takdimi”, tevhide imadır. Ve keza ­w«W²&Åh7«~ nizam ve adalete, ¬v[¬&Åh7«~ de haşre delalet eder. Ve keza

¬y±V¬7 ­f²W«E²7~ daki Ä ihtisası ifade ettiğinden tevhide işarettir.

«w[¬W«7_«Q²7~ Ç«‡ adaletle nüvüvvete remizdir. Çünki terbiye, resuller vasıtasıyla olur.

¬w<¬±f7~ ¬v ²Y«< ¬t¬7_«8 zaten sarahaten haşir ve kıyamete delalet eder.» (İ.İ. 12-14) (Kur’anın takib ettiği dört esas, bak: 2107.p.)

3725- Kur’anın hakiki bir tefsirinde, Kur’anda ehemmiyet verilen hu­suslara ehemmiyet verilmelidir demiştik. Meselâ, ilim ile maneviyatı mez­cetmek ve “kitab-ı kâinat” tabir edilen âlemdeki bütün eserleri okutup tefek­kür ettirmek... (Bak: Tefekkür) Böylece eserlerden eser sahibini sıfatlarıyla ve eserlerinde takib ettiği hikmetleriyle tanıtıp, marifetullah (Bak: Marifetullah) derecelerinde terakki vermek; Kur’anın yüksek hususiyetlerinden biri olup tevhid esasının temelidir.

Evet velayet-i kübra mesleğini ders veren (Bak: Velayet-i Kübra) Kur’an; akıl ile kalbi, ilim ile maneviyatı, talim ile terbiyeyi beraber ele alır. Hatta Kur’anın ekser muhatabı avam olduğundan, terbiye ve irşada çok ehemmi­yet verir. (Bak: İrşad) Kur’anın hakiki bir tefsiri, bir muallim ve mürşid gibi, okuyucusunu talim ve irşad etmelidir. Zira Kur’an «şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin ma ve ziyası.. ve nev-i beşe­rin hikmet-i hakikiyesi.. ve insanyeti saadete sevkeden hakiki mürşidi ve hâ­disi.. ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, cami’ bir Kitab-ı Mukaddes’tir.» (S.366) şeklinde tarif edilmiştir.

İşte Kur’anın hakiki tefsiri, mezkûr hususiyetlerden hissesi olmalı ve okuyucusunu hem talim hem irşad etmelidir.

3726- Mezkûr tarifi yapan Bediüzzaman, eserlerinde, bazı tefsirlerde gö­rüldüğü gibi, âyetlerin sebeb-i nüzulü, kelimelerin etimolojik incelemesi, kı­sas ve ihbarat-ı tarihiyede mekân, zaman ve vukuat şeklinin tesbiti gibi mesail-i fer’iyede uzun tafsilata yer vermemiş ve tefsir hakkında şöyle demiş­tir:

«Tefsir iki kısımdır: Birisi malum tefsirlerdir ki, Kur’anın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur’anın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zâhir malum tef­sirler, bu kısmı bazan mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda, muannid feylesofları susturan bir manevi tefsirdir.» (Ş.515)



3727- Kur’an’ın diğer ehemmiyetli bir hususiyeti de şudur ki: Zikrettiği tarihî hâdisat-ı cüz’iye ile, umum zaman ve mekânlarda gelmiş ve gelecek beşer tabakalarına, düstur-u küllî kaidesiyle ders verip irşad eder. Şu halde Kur’anın hakiki bir tefsiri, Kur’andaki kıssaları, birer hâdise-i tarihiye olarak değil, belki birer manzara-i ibret ve irşad olarak nazara vermelidir. Meselâ Kur’anda tekraren zikredilen Fir’avun ve emsali olan azgınlar ve tağutları, sadece birer şahıs olarak değil, aynı zamanda bunların âhirzamana kadar ta­rihî akış içindeki çeşitli suret ve isimlerle ortaya çıkan tağutiyet ve fir’avuniyet cereyanlarını da anlamak ve şerlerinden muhafaza için halkı irşad etmek lâzımdır. Bu cereyanlar bulundukları cemiyetlerin mevcut şartlarına göre dine düşmanlıkları bazan açıkça, bazan da maskeli ve münafıkane şe­killerde olur.

Hülasa hakiki bir tefsir, Kur’anın ana gayelerini ve küllî manasını izhar ve insanları irşad etmelidir.

Evet «Kur’anın herbir âyeti, çok vücuh-u irşadî ve müteaddid cihat-ı hi­dayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belagat ittifak etmişler.» (S.254)

3727/1- Kur’anın her asra bakan dersinden bir misal: Kur’an (40:38) âyetinde, Firavun’a karşı çıkan bir mü’min zattan bahsedilir. O zat kavmine diyor ki: “Bana ittiba ediniz.” Demek o zaman halk, kendilerini hakka bağla­yan mühdî ve mürşid zatın sözlerini dinlemeye çok muhtaçtı. Yani halkın, şer liderleri ve cereyanı tarafından idlal edildiği bir fitne devriydi. Bu fitneye karşı çare olarak, tahkikî imanı kazanmış bir zat, irşadla manen muvazzaf bulunuyordu. Mezkûr âyette zikredilen zatın, mü’min vasfının bilhassa ifade edilmesi, o asırda iman za’fiyeti ve küfrün dehşetli istilası olduğuna işarettir. O zat kavmine, sebil-ür reşada (rüşd yoluna) götüreceğini bildirir. Demek ki o zamanın menfî cereyanı, sebil-ür reşada düşman idi. Halkı sebilür reşaddan döndürmüş, aldatmış, şaşırtmış, ifrat ve tefrite düşürmüştü. Yine bu mü’min zat (39. âyetin beyanıyla) kavmine, dünya hayatının bir meta’dan ibaret oldu­ğunu, hakiki hayatın dar-ül karar olan âhirette bulunduğunu tebliğ ve muka­yeseli derslerle telkin eder. Âhiretin dar-ül karar olduğunu bildiren âyetteki cümle manidardır. Demek o zaman öyle bir gaflet istila etmiş ki, insanlar âhiretin tagayyürsüzlüğü ile ebedîliğini unutmuş, dünyayı ebedî tevehhüm eder olmuşlardı. O devir ile çağımız arasındaki benzerlik şayan-ı hayrettir. O asrın şerr cereyanı, insanları dünya hayatının menfaat ve lezzetlerine meftun etmiş, fani hayatın nefsanî cezibedarlığını artırmış, böylece âhireti unuttur­muştu. Devamında gelen 40, 41, 42, 43. âyetlerde, o mü’min zat halka, dünya hayatında işlenen iyi ve kötü amellerin âhirette muhasebesi ol­duğunu hatırlatır. Bundan da anlıyoruz ki, âhiretteki muhasebeden de gafil idiler. Mü’min zat, kurtuluşa davet eder, karşı taraf ise Cehennem’e davet eder. Yani günahlara medenilik namı vererek vazgeçilmez bir hayat şekli olarak takdim eder. Hem fen namı altında esbab ve tabiat şirki, hem insan­lar üze­rine İlahî hâkimiyet yerine beşerî hâkimiyet prensibi gibi, hiç düşü­nülmedik çeşitli şirkleri dava ve telkin eder. (Bak: 3760/10.p.sonu)

Nihayet o mü’min zat, muvazzaf olduğu tebliğini yapar, irşadatını fetalarına neşrettirir ve Allah’a tevekkül eder. Kavmine hitaben, “Size söyle­diklerimi (sözlerimi) yakın bir gelecekte zikredeceksiniz, (tezekkür ve tezki­ren okuyacaksınız, ona olan ihtiyacı anlayacaksınız)” der. Aynı surenin 45. âyeti ise ifham eder ki, o şer cereyanı o mürşide su-i kasdlar hazırlamış. Fa­kat Allah o kulunu, onların su-i kasdlarından muhafaza etmiştir. En nihayet o mütecaviz âl-i Firavunu (şer cereyanını), kötü bir azab kuşatmıştır. (Bu âyetin son cümlesi, cifren 1424 eder)

Kur’anda asrımıza bakan ibretli kıssalardan bir misal de 36. surenin 20-29. âyetlerinde anlatılan hâdisedir. Peygamberleri tekzib edip onların tebli­gatını ilga eden bir dehşetli hâdisenin vehametini gören ve (bunu önleme gayreti içinde uzaktan) koşarak gelen bir recül (mücahid ve kahraman bir zat), resullere (evamir-i İlahiyeye bilhassa İslâm ve hakiki İsevîliğin mümes­silleri olan iki resule) uyulmasını (şer cereyanına uyulmamasını) tebliğ eder. Menfaatperest olan o asrın nazarında, dinin ve dini tebliğ edenlerin safiyet ve halisiyetini göstermek için,istiğna düsturunu nazara verir. Daha bunlar gibi pek çok nükte ve işaretlerle asrımıza daha çok bakan kıssanın sonu, dev­rimizin son hâdisesi olduğuna gizli bir işarettir ki, bir sayha ile o zalim cere­yana son verilişini beyan eder.

İşte âyetlere bunun gibi ibret nazarıyla ve her asra bakan manevî dersleri cihetiyle bakılırsa, her asırda bilhassa asrımızda alınacak çok ehemmiyetli ders ve ibretler görülebir. Bir tefsirde, mevzumuzla alakalı bir bahiste geçen bir cümle şöyledir: «Şuayb’ın (A.S.) kıssasına iyi dikkat edilirse, zamanımız medeniyetinin ahlâk-ı umumiyesine pek yakından temas eden noktalar gö­rülür.» (E.T. 2805) Evet Kur’an (12:111) âyetinde beyan edildiği gibi, pey­gamberlerin kıssalarında çok ibretler vardır.



3727/2- Bediüzzaman Hazretleri de, mevzumuza ışık tutan bir beya­nında şöyle der: «Ramazan-ı Şerif’te Kur’an-ı Mu’ciz-il Beyan’ı okurken Ri­sale-i Nur’a işaretleri Birinci Şua’da beyan olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risale-i Nur’a ve şakirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sure-i Nur’dan ayat-ün nur on parmakla Risale-i Nur’a baktığı gibi, arkasın­daki ayat-ı zulümat dahi muarızlarına tam bakıyor ve ziyade hisse veriyor. Adeta o makam, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o külliyetin tam bir ferdi Risale-i Nur ve şakirdleridir diye hissettim. Evet Kur’anın hi­tabı, evvela Mütekellim-i Ezelî’nin rububiyet-i ammesinin geniş makamın­dan, hem nev’-i beşer, belki kâinat namına muhatab olan zatın geniş maka­mından, hem umum nev’-i beşer ve benî-âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs’atli makamından, hem dünya ve âhiretin, arz ve semavatın, ezel ebedin ve Hâlik-ı Kâinat’ın rububiyetine bütün mahlukatın tebdirine dair kavanin-i İlahiyenin gayet yüksek ihatalı beyanatının makamından aldığı vüs’at ve ulviyet ve ihata cihetiyle o hitab, öyle bir yüksek i’cazı ve şümulü gösterir ki; ders-i Kur’anın muhatablarından en kesretli taife olan tabaka-i avamın basit fehimlerini okşayan zahirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî taba­kayı da tam hissedar eder. Güya kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asırda ve her tabakaya hitab ederek taze nazil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile «w[¬W¬7_ÅP7«~ «w[¬W¬7_ÅP7«~ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musibet-i semaviye ve arziyeyi şiddetle beyanı, bu asrın emsalsiz zulümlerine Kavm-i Âd ve Semud ve Fir’avunun başlarına gelen azablarla baktırıyor. Ve mazlum ehl-i imana, İbrahim ve Musa Alehimesselâm gibi enbiyanın necatlarıyla te­selli veriyor.» (Ş.243)


Yüklə 13,72 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   1078   1079   1080   1081   1082   1083   1084   1085   ...   1221




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin