Karagün dostuyum (II) tasavvufda aşk ve göNÜl yazan: Nusret Tura Uşşâkî İstanbul 1965



Yüklə 0.81 Mb.
səhifə1/9
tarix30.06.2018
ölçüsü0.81 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9



KARAGÜN DOSTUYUM (II)

TASAVVUFDA

AŞK VE GÖNÜL

YAZAN:

Nusret Tura Uşşâkî

İstanbul

1965

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (85)

ÖN SÖZ

Muhterem okuyucularımız.

M. Nusret Tura Uşşaki Hz. Efendi Babamızın eserlerinin daha çok kimseler tarafından istifade edilmesini sağlamak için çalışmalar yapmaktayız. Bunlardan biride yazıldığından sonra (1964) Dizgi : Garanti Matbaası.

Baskı: Yeni Savaş Matbaası – İstanbul 1964 senesinde (Karagün dostuyum,) (ııı) Hikâyeler – Vecizeler – Atalar sözü İsmi ile basılan kitabıdır.

Daha evvelce çalışmalarını yaparak dosya kitap haline getirdiğimiz,



(16) Nolu, (Divan-3-) kitabımızda bahsi geçen divan dan alınma bazı şiirler var idi, ancak (Divan-3-) e bunların tamamı alınamamış idi, bu vesile ile yeni oluşturulan divanda Nusret Babamızın bütün şiirleri bulunmaktadır.

Bu çalışma (88) Nolu (M. Nusret Tura divanı) olarak kitaplarımızın arasında yerini almıştır.

--------------

NOT= Vaktim olsaydı, yenileme çalışması yaptığımız bu kitabın içinde geçen, Arabi ve Farisi kelimeleri de, güncel kelimelere çevirmek isterdim ama, vakit yokluğundan kitap üstünde ancak bu kadar bir çalışma yapabildik.



Ancak metni okumayı kolaylaştırmak için arkasına küçük bir lügat ilâve edilmiştir.

--------------



(77) Nolu, (Aşk ve muhabbet yolu/M. Nusret Tura)

(82) Nolu, (Mektuplar da yolculuk/M. Nusret Tura)

Bunları sitemize yükleyip kardeşlerimizin istifadesine sunmuş idik. Bu dosya kitabımızda böyle bir çalışmadır.

Bu çalışma ise (84) Nolu (M. Nusret Tura (Karagün dostuyum,) (ııı) Hikâyeler – Vecizeler – Atalar sözü olarak kitaplarımızın arasında yerini almıştır.

--------------

Şimdi de Nusret Babamızın, (1965) senesinde basılan (Tasavvufta Aşk ve gönül) kitabını aslına sadık kalarak yeniden okunur hale getirip okuyucularımızın hizmetine sunulmuş, kitaplarımız arasında yerini almıştır.

--------------

Bu çalışmaların oluşmasında emeği geçen. Murat Pay Ve Fazıl Bulut evlâtlarımıza teşekkür eder diğer her türlü çalışmalarında da başarılar dilerim.

Böylece bu kitapta, diğerleri gibi âdeta yeniden gün yüzüne çıkan değerli bir hazine hükmündedir. Cenâb-ı Hakk okuma fırsatını bulup okuyanların kitabın ve Nusret Babamızın ruhundan ve nurundan, faydalanmalarını Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederim.

--------------

Bu kitaptan meydana gelecek ma’nevi hasılayı, evvelâ Efendimiz Muhammet Mustafa, (s.a.v.) nın ve vâlidelerimizin ruhlarına ve ehli beyt hazaratının ruhlarına, ve Nusret Babam ve Rahmiye Annemin ruhlarına ve ceddlerinin ruhlarına ve ahrete intikal etmiş olan evlâtlarının da ruhlarına hediye eyledim kabul ve haberdar eyle yarabb-i. Âminn….

--------------

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayelden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.

(Terzi Baba, Necdet Ardıç) Tekirdağ


Kitaplarımı uykunuz varken okumayın. Çünkü ömrü boyunca uyuyanları uykudan uyandırmak için yazılmıştır.

Tok karnına da okumayın. Çünkü tok karnına denize girilmez. Bu da bir deniz, hem de aşk denizidir. N.T.


TASAVVUF ÂLEMİNDE

AŞK ve GÖNÜL

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Eyyyy. Aziz okuyucularım.

Dünyada hiçbir kimsenin ele almağa cesaret edemediğini zannettiğim bir mevzuu ele aldım.

Bütün şümûl ve mânâlar ile yazmağa ne ilmim, ne de ömrüm kâfi gelir. Bunu yirmisekiz harf ile ifade etmek kabil değildir. Fakat (söyleyenden dinleyen Ârif gerek) sözü yok mu? İşte sizlerin lep demeden leblebiyi anlayan idrâkinize güveniyorum.

Rahman ve rahiym olan ALLAH’ın ismiyle başlıyorum. O isim bana söz söylemek, maksadımı anlatabilmek için ilim kaynağı olduğu gibi size de anlamak kabiliyetini verecek bir tek eşsiz varlığın ismidir. Cümlemiz ondan idrâk temenni edelim.

Mârifetname sahibi İbrahim Hakkı hazretlerinin gönül hakkındaki duygusunu sizlere izah edelim.

Vasf-ı lisan seninledir vasf edemem gönül seni

Nutk-u beyan seninledir vasf edemem gönül seni

Her hünerin kemâlisin; her güzelin cemâlisin

Hüsnile ân seninledir vasf edemem gönül seni

Şevk-ü talep ki sendedir, zevk-ü tarab ki sendedir

Aşk ile can seninledir vasf edemem gönül seni

Fikrin olursa Bilhüdâ; kalmaya sende mâsiva

Emn-ü âman seninledir vasf edemem gönül seni

Olmasa kibriyle riyâ; sensin o beyt-i kibriyâ

Günc-i nihân seninledir, vasf edemem gönül seni

Olsa gılâfı ten cüdâ, âyinesin cihannümâ

Ayn-ı ayân seninledir vasfedemem gönül seni

Bilmedi kimse cevherin; âleme doldu kevserin

Zevk -i cenân seninledir vasf edemem gönül seni

Aslı cihânsın ey gönül; vasla mekânsın ey gönül

Kevn-ü mekân seninledir vasf edemem gönül seni

Hükmüne (Hakkı) bendedir cânı seninle zindedir

Cümle cihân seninledir, vasf edemem gönül seni.


Başlangıca ve özete ne lüzum var? Hayat; geniş bir nehir gibi gürül gürül akıp gidiyor. Tavuk mu yumurtadan? Yumurta mı tavuktan? Başına ve sonuna aklımızın eremeyeceği bir âlem, nereden başlasak O; baş değildir, nerede bitirsek O, son değildir. İstiyorum ki anlamadığınız bir şey kalmasın. Âlemleri yaratan; sevgilisine öyle emretmiş. O da (Rahman ve Rahiym olan ALLAH'ın ismiyle başlıyorum) demiş! Bu sözlerle başlanan işte muvaffakiyet vardır.

Rahmân, yoktan varlığa, mânâdan sûrete getiren demektir. Âlemlerin zuhûra gelmesi gibi; bitkilerin, hayvanların, insanların zuhûra gelmesi gibi; hattâ bütün insanlara şâmil bir lütûftur. Din tefriki yoktur.

Rahiym, sûretten mânâya, varlıktan yokluğa doğru bir gidiş; yâni asla varış yollarını gösteren, ilim ve idrâk kabiliyetlerini açan ALLAHü azimüşşan demektir. Bu isimlerle bir işe başlanır da muvaffak olunmaz olur mu?

Musiki dersinde beş hat dört beyaz vardır bilirsiniz. Altında ve üstünde olan beyazlar da vardır ya, onlar daha ziyade alafrangada kullanılır. Biz de üst ve alt perde arasındaki sesleri kullanarak bir âhenk, emsalsiz bir âhenk hazırlamak istiyoruz. Bir veya iki üç ses arasındaki sesler ya Arab’ın ya leyl’ine veya yeknesak bir Lâz havasına benzer ki usanç verir.

Yalnız dünya meşgalesi arasında okursanız, bu kitaptan bir şey anlayamazsınız. Bir kaç zaman bu meşgalelerden, geçmişten, gelecekten hatırınızda ne varsa hepsini boşaltın. Çünkü sizi götüreceğim yer bir Kâbe’dir ki çok temiz olmak lâzımdır. Dışınız ve içinizde bir toz dahi bulunmamalıdır. Şimdi ben ağız olayım siz de dikkatli bir kulak; sözlerim tohum olsun. İdrâkiniz o tohumları yeşertecek, olduracak, büyütecek bir toprak olsun.

Ne gönül, ne de aşk târife sığmaz. Biz kelimelerle bunu izâha çalışırken, siz de münakaşa mevzuu olan itirazlardan vazgeçiniz, her ikimiz de ALLAH’dan yardım ve feyz isteyerek söylemeğe ve anlamağa çalışalım.

Yeryüzünden gökyüzüne doğru yedi kat gök derler ya bu; âfâki bir anlamdır.

Bir de gönlün derinliklerine doğru yedi mertebe vardır ki bu da gönlün semasıdır.

Vücûdumuzda iki meme ile midemizden geçen bir üçgen tasavvur ediniz; bu üçgen dahilinde bir sonsuzluk vardır. Hariçteki renkleri, şekilleri bir kesafet âlemi olarak görelim, işte gönül aynasının bir tarafında bu kesâfet olmasa gönül bir ayna gibi şekilleri lâyıkiyle aksettiremez.

Aynaların sırrı olmasa ayna da aynalıktan çıkar. Yaptığımız işlerin değil hayalimize gelen şeylerin bile iyiliği ve kötülüğü gönül aynasını bulandırır. İç âlemimizin gözü, orada bir şey göremez olur. Hakikat kulağımız da oradan gelmesini beklediği ilhamları duymaz olur. Gönüller, ALLAH’ın baktığı bir aynadır. Tecelli sahasıdır. İlham kaynağıdır. Gönlün yedi kat içinden doğan bir nûr vardır. Gökyüzündeki güneşin büyüklüğüne bakmayın. O, gönüldeki güneşin peykidir. Gönülden doğan o nûra, nûri Muhammedi derler. İdrâk ve kemalât nûrudur. Daha içeri doğru beş mertebe daha vardır. Çok saf ve temiz bir gönül sahibi olanlar bunu bilirler. Onlara «varis-i Muhammed» derler, o makama kimse çıkamaz. O, ona mahsustur. Her zaman bir adet bulunur.

Dünya yüzündeki Kâbe, Hakkın tecelliyatına mazhar olan gönül Kâbe’sinin taştan yapılmış temsîlî bir ifadesidir.

Peygamberimiz böyle bir Peygamberdir, Kur‘ân-ı Kerim oradan gönderilmiştir. Mî’râc-ı şerif oraya doğrudur. İbâdetler, niyazlar, duâlar hep oraya doğrudur. İstenen her şey oradan istenir. Veren, alan orasıdır. İnsan böyle bir insandır. Cenâb-ı ALLAH «İnsan benim sırrımdır. Ben de onun sırrıyım.» buyuruyor. Bizler de kapalı olan bu sözü açıyoruz.



Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kaim

Mir’ât-ı Muhammedden ALLAH görünür dâim

diyen zattan ALLAH razı olsun. Çok yüksek bir söz söylemiştir. Hakikatin tam aynidir.

Gönül aynasına bu âlemde olan her şey akseder. Aynada böyle akisler olursa, Hakkın lâtif olan varlığı görülebilir mi? Hissedilebilir mi? Kur’ân-ı Kerimde «Biz rahmetimizi gökten indiririz.» diye bir hakikat vardır. Sûrette de öyledir. Yağmur gökten yağar. Bu âfâki kısmıdır. Bir de enfüsi kısmı vardır ki, ilâhi vâridatlar, ilhamlar, Kur’ân-ı Kerimden anlayamadığımız Arapça hikmetli sözler, mânevi rahmetler gönül gökünden yağar. Bunları insanlara tarikat öğretir. Bazı câhiller, birkaç söz bellemekle âlim oldum diye ortaya çıkarlar. Yobazlık, gericilik bunlardadır.

Bu iş yıllarca nefis mücadelesine bağlıdır. Esasen mücâhede edilmeden ortaya çıkanlar, halkı aldattıktan başka kendileri de aldanmışlardır. İlim kadehleri ufaktır. Son damla taşmağa başladı mı «Oldum.» diye feryadı basarlar.

Olgun kimseler zâten (oldum) diyemezler. (Oldum) demek hamlığa delâlet eder. Anın için Peygamberimiz (fakirlikle iftihar ederim) buyurmuşlar, (en yüksek makam kulluktur) demişler.

(Ben-im) diye meydana çıkanın karşısına birçok (ben)ler çıkarlar ve rekabete, benlik iddiasına girişirler.

«Bilirim» diyene bir şey öğretmezler. Bilemiyorum diye itirafta bulunmak daha fazlasını öğrenmek arzusunu gösterir, kişinin kemâlât sâhibi olduğuna delâlet eder.

Beşikten mezara kadar okuyun, dinleyin. Herkesi rengine boyayın, hakikat ilmini öğrenmek isteyenler belli olur. Size gönlünüz haber verir. Gönül yalan söylemez. Eğer talepte sadık ise anlayabileceği şekilde konuşabilirsiniz. Yolda giderken içinizden bir his gelir. Bu sokaktan gitme, öteki sokaktan git. O sözü dinlersiniz. Öteki sokakta sizin kısmetiniz olan bir cüzdan bulacaksınız, onun için oraya sevk olundunuz.

Bir otobüse binmeyi canınız istemez veya gazeteye dalarsınız o otobüs kaçar, ikincisine binersiniz. İlk otobüsün devrildiğini ve birkaç kişinin öldüğünü görürsünüz. Mesele, eceliniz gelmemiştir. Sizin elinizden çıkacak işler, yapacağınız iyilikler vardır. ALLAH muhafaza etmiştir. Aksi de vakidir. Sanki eceli gelenler bir gemide, bir uçakta veya bir otobüste toplanmışlardır.

Size şimdi ilmin esrarını anlatayım.

Her sahadaki ilim, Cenâb-ı ALLAH tarafından halk edilmiştir. Yaratılmıştır. O ilme sahip olması mukadder olan kimseler, o ilmin câzibesine kapılarak o istikamete doğru gitmeğe çalışırlar. O kimse muvaffak olduğunu zanneder. Sûrette muvaffak olmuştur. Hakikatte kendisine nasip olan ilim veya erzak veya para kısmeti verilmiştir. Müsâid şartlar olmasa, meselâ babası ölse veya fakir düşse o kimse mektepte terakki imkânını bulamaz. Bugünkü eriştiği mevkie de tabiî erişemez.

Din kitaplarımızda tûbâ ağacından bahsedilir. Dikkat ediniz her ağacın kökü topraktadır, dalları, meyveleri ve yaprakları gök’e doğru yükselir. Tûbâ ağacının kökü semâdadır. Gönlünüzdeki gökyüzünün çok derinliklerindedir. «Samediyyet» makamındadır. Kâinatı ihâta eden dalları, meyveleri, çiçekleri vardır. Oradan indiği makama ehadiyet derler. Sonra makamı vahidiyette zuhur ederek, meyveleri, insanı kâmiller olmuşlardır.

Aklımızı, fikrimizi, ruhumuzu bu beşer gözü ile göremeyiz. Fakat bunlar vardır, inkâr edemeyiz. Dünya gözü ile göremiyoruz. Çünkü kesif bir âlemdeyiz. Kesafette olan letâfet âlemini göremez.

Ruhların âleminden sonra ehadiyyet ve samediyyet âlemlerindeki lâtif, nûrâni ve tek âlemi görmek tabii kabil değildir. O, lâtif ve nûrani âlem bizi görür. Gönlümüzden geçeni bilir. En gizli sözleri işitir.

İşte bu âlemlerin hepsinin sahibi ALLAH’u Teâlâ hazretleridir. O ismi şerifin şûmûlünü size şöyle anlatayım, (ALLAH ismi şerifi esmâi mütekabile ve sıfâtı mütezâdde cem’inin ehadiyyetine) derler. Cenâb-ı Hakkın zâtının ismidir. Sonsuz sıfatlarını da (99) adedinde izah ederler.

Parmağınız sırtınızı görmez. Ayak memeyi görmez. Tırnak gözü görmez, böbrek ve benzerleri dışarısını görmez. Damarlarda çalışan kan her tarafı dolaşır, besler, fakat dış âlemi göremez. Fakat hepsine bunların insan deriz, Ahmet, Mehmet deriz, bizim gözümüze hepsini görmek kudreti verilmiştir. Mesele bunun gibi.

En büyük sonsuzluktan en küçük sonsuzluğa kadar hepsini içten ve dıştan ihâta eden bir varlıktır ki bizler göremeyiz, ancak idrâk ederiz. Basiret gözümüzle.

Denizin içinde olup da denizi arayan ve soran balıklar gibi ki, büyük balık da (siz bana denizsiz yeri gösterin ben de size denizi göstereyim) demiştir.

İşte madencilik, füzecilik, atomculuk, tayyarecilik, doktorluk… Bunlar hep tasavvuf, ledün ilminin ufak birer şubeleridir, asl olan mâna ilmidir.

Herkes bir yol tutmuştur. Herkes, Hakk tarafından kendisine verilen ilmin peşindedir. ALLAH’ın rahmeti her an yağıyor. Nisan yağmuru gibi altında duranlara hayat veriyor.

Ne garip tecellidir ki, o yağmurdan yılan ve akrep de istifade eder ama onlar da zehir olur ve sedeflerin ağzı açıksa, oraya girer, inci olur, yağmur küpünde sivrisinek olur. Nebatlarda ve agaçlarda meyve, sebze; çiçeklerde renk ve koku olur.

Herkese istediği ilmin anahtarları verilmektedir. Yalnız yolunda bulunmak lâzımdır. Bir müddet çıraklık etmek lâzımdır. Gözünüzün, halka halka olan dairelerine bakınız, ortada bir nokta vardır, göz bebeği derler. İnsan da kâinatin göz bebeğidir. Bütün varlıkların terakki hamlelerinin sonu insandır. Gâyeleri insan olmaktır. Sebzeler ve meyveler hattâ hayvanlar dört gözle bakarlar. İnsanlar beni yesinler diye. Çiçekler, türlü sallanışlarla, yok mu, beni koklayan? diye inim inim inlerler, kemâle ermiş insanlar da inim inim inlerler, ALLAH, ALLAH diye. İnsanın gayesi de budur.

Her varlık ibtilâ halinde sevdigi şeye (âşık) olmuş demektir, yenecek, içilecek, giyilecek her şey bu aşkın tesiri altındadır. Hepsi hal lisanlariyle insanlara âşıktırlar.

Soframızda müteaddit yemekler gibi. Hepsi insanda fâni olmak yâni yok olmak isterler. Hem bunların bazıları soframıza gelinceye kadar kaç defa ölüp ölüp dirilmişlerdir.

Buğdayı düşünelim evvelâ, sapı kesilir, sonra başaklardan daneler ayrılır. Kurutulur, değirmende ezilir, su ile yoğrulur, fırında pişirilir, nihayet yenilir, hepsi ölmek, dirilmek kanunu. Hep (LÂ İLÂHE İLLÂLLAH, LÂ FAİL İLLÂLLAH, LÂ MEVCUD İLLÂLLAH) diyen bir kâinat kitlesi.

Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek, arzu ile cebr ile hep bu zikrin zakirleriyiz. Mü’min, kâfir, nebat, hayvan, insan. Hepimiz.

Garb lisanlarına çalıştığımız gibi biraz insaflı olup dinimizin lisanı olan arapçaya da biraz alâka göstermek lâzım. Göz bebeğimiz görme nûrunu gönülden alır. Bir göz bebeği de gönlümüzde vardır. Bundan gafil olanlar bakar gibi görünen körlerdir. Esasen özüne, gönlüne bakanlar da pek dışarısını görmezler ya, nice güzel simâlar vardır ki beğenir ve âşık olursunuz, biraz konuşursanız buz gibi soğursunuz.

Çünki siz can gözü ile, alıcı gözü ile bakarken onun da can ikliminden söz etmesini beklersiniz. Kümesten bahsederse tavuk, ahırdan bahsederse at, gırtlaktan bahsederse aç gözlü, giyim, kumaşdan bahsederse arsız ve saygısız olduğunu anlarsınız. Akıl ve mantık yolu ile de olsa bizlere âşık olup bu hale getirinceye kadar hiç bir lütfûnu esirgemeyen Hazreti ALLAH’a, mukabil bir sevgi gösteremezsek ne cahil, ne nankör bir kul olduğumuz anlaşılır, aşk ve sevgi gücümüzü evvelâ ALLAH’a tahsis etmeliyiz, ona garplılar plâtonik aşk diyorlar. Leylâ ile Mecnunun aşkları buna bir misâldir. Birbirlerini görmeğe bile tahammülleri yoktur. Nerede ki el hareketleri olacak? Gönül âleminden haberi olmayanlara, aşktan habersiz olanlara ne isim takmak icab ettiğini sizlere bırakıyorum.

Kâinatın sebebi, zuhuru aşktır. İzhâr-ı azamettir. Aşkı târif ederken (gönülde bir ateşdir ki (mâsivâ) denilen Hakktan gayri herşeyi yakar) diyorlar.

Hazreti Mevlâna âşk söze gelmez diyor. (Ben ol da gör) diyor ve dönmeğe başlıyor.

Âlemlerin dönmesini, Hakkın kullarına olan aşkının bir ifadesi telâkki ederek o da dervişleriyle beraber dönüyor ve o hâli tanzir ediyor.

Hazreti Mevlâna ile Hazreti Şems arasındaki aşk da plâtonik bir aşktı.

Resulullah Efendimiz de kâh gönül kâbesine uruç ederlerdi, kâh Medine şehrine akıl ve dimağ mahfazası olan mübarek başlarına nuzül ederlerdi, çünkü beş hissin merkezi olan akılda dünya işleriyle meşgul olurlardı. Bir defa gönül âlemine mîrâc edebilen, dayanamaz ve o âlemden ayrılmağa razı olamaz. Orada ebedilik vardır. Bu âlemde oraya varanlar, yâni ölmeden evvel ölenler ölümden korkmazlar.

Bilirler ki, ölmek olmadığı gibi, doğmakta yoktur. Var olan her dâim, her an vardır. Sûretteki tahavvülât Hakkın saltanatının icâbıdır. Şuûnât-ı zâtidir.

Resulullah Efendimiz akıl âleminden gönül âlemine yükselmek isteyince (Erihni yâ Bilâl) beni ruh âlemine uçur derlerdi. Bilâl-i Habeşinin güzel sesi mîrâc kapılarını açardı. (kellümini yâ Humeyra) buyurarak, Ayşe validemizin konuşmalarını isteyerek dünya âlemine gelirlerdi. Gayelerin gayesi olan o menzile varıp oranın cazibesinden ayrılmak istemeyen bir kimse inzivâya çekilmek için istihareye yatmış, makamı gaybelguyubdan İmam Rabbani Ahmet Faruki Hazretlerine şöyle hitâp edilmiş (yakınıma kadar gelme, yükselme. Bu gayesizliktir, her an seni degiştiren zâta uy, in, çık. Zevk oradadır.)

Doğru değil mi? Yükseldiniz, benliğinizi o câzibeden geri çekemediniz mi, size meczûp derler, deli, divâne derler, âşık derler.

Evliya hazeratı, seçilmiş kimseler gönüllerinin derinliklerine doğru yükselirler, oradan aldıkları esrârı, dönüşte isteklilere yâni bizlere hediye getirirler. Söylerler, irşâd ederler. Bir müddet beşeriyet âleminde kaldıktan sonra yine aşk refrefine binerler. Vuslata koşarlar, insan ne kadar çok inip çıkarsa, o kadar çok, çıkışta vuslata ererler, inişte de feyz ve esrar fışkırırlar.

Bu âleme telvin âlemi derler. Renkten renge giren, daldan dala konan bir kuş gibi ruhlarımız, her gördüğü şeye imrenir, sâhip olmak isterler. Halbuki âlemde her şey bizim için yaratılmıştır. Herşey bizlere müsahhardır. Müsahhar demek teshir edilmiş, büyülenmiş, sihirlenmiş demektir. Meselâ, çocuk dünyaya yeni geldiği için gençlerden ziyade Hakka yakındır. Yâni sonsuz bir âlemden, ezeliyetten yeni gelmiştir. Henüz günah işlemeğe yaşı müsait değildir. Anun için çocukları herkes sever, onda Hakkın zuhurunun ifadesi vardır. Yakınlık nûru ile o, âdeta büyüklerini sihirlemiştir.

Büyüdükçe Hakktan uzaklaşır, kabahatler yaparak kirlenir. Vücûdumuz kirlenince su ile nasıl yıkanıp temizlenirsek, ruhumuzun yıkanması için de (Estağfirullah, tübtü illâllah ve neheytü kalbi an mâsivALLAH) demeği yüz defa tekrar etmeği peygamberimiz tavsiye buyurmuşlardır.

Ondan sonradır ki, namaz, oruç, hac, zekât, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluruz, selâmete ereriz.

İslâmiyetin şartları yukarıda saydığımız bu beş maddedir. Karpuzu, kavunu… Birçok meyveleri, kabuğunu soymak sûretiyle içini çıkarırız, yeriz.

Yâni herşeyin özüne, hakikatine nüfuz etmek isteriz. Bir çok ilimlerde de ihtisas sahibi olmak isteriz. İşte İslâm dininin beş ana maddesine «Şeriati Muhammediye» derler ki, bu dış kısmıdır.

Dinde, ihtisas sâhibi olmak isteyenler tarikat, hakikat yollarından geçerlerse, mârifet sırrına ererler. Bu kimseler de Hakka yakınlaşmışlardır. Bunlar da herkesi teshir etmişlerdir. Anın için seve seve ihtiyarlara, âlimlere hürmet ederiz, saygı gösteririz.

Bu kimseler arz ettiğim yollardan gönül âlemine girmişlerdir. Hani askerlikte endaht ve nişan tahtası vardır ya, 12 No. merkezdedir. Bunlar da gönlün 12 nci numarasına ermişlerdir. Kâh âşık, kâh mâşûk olurlar.

İşte aziz kardeşlerim, insan telvin makamından temkin makamına geçerek terakki etmiş olur. Hakka erişir, nefis kuşuna sahip olmuştur, daldan dala kondurmaz. Esasen bütün gördüğümüz ve sevebildiğimiz şeyler bize birer tuzaktır. Çok mühim nasihatlerimden biri budur ki, sizler için yaradılmış olan her şeye sahip olmağa çalışın. Sevin, sevilin, fakat hiç birisini ALLAH’a tercih etmeyin. Evvelâ sevginizi ALLAH’a veriniz; gönlünüz O’nun muhabbetiyle dolu olsun. Bir No’lu dostunuz O olsun. Numara sırasıyla diğerlerini de sevebilirsiniz, bizleri yoktan yaratan, büyüten, doyuran, tatmak zevkini veren ALLAH’u Azimüşşân dururken, mâsiva denen ondan gayri şeyleri sevmek, o tuzakların câzibesine kapılmak en büyük gaflettir. En çok ALLAH’ı sevip şükrederseniz ne olur? Nimetlerinizi ziyâde eyler, çünki mal ve mülk sahibi yalnız O'dur. Muhabbetinizi O'na vermeyüp de diğerlerine taksim ederseniz ne olur? ALLAH gücenir, verdiği nimetlerini azaltır. Sıhhatiniz bozulur, sizi sevdiklerinizle terbiye eder. Yâni sevdiklerinize ya muvaffak olamazsınız veya onlardan nefret ve kabalık görürsünüz. Sevginize karşı sevgi göstermezler. Kızmaca yok. Çünkü siz de, sizi seven ve nimetlerine gark ederek yaradan ALLAH’u Azimüşşâna mukabil bir sevgi göstermemiştiniz, niçin öfkeleniyorsunuz?

Halbuki (Yâ Rabbe'l âlemin beni islâm diyarında ve islâm olarak yarattın, sakat etmedin, bu yaşa kadar bütün nimetlerini verdin, benden esirgemedin, bütün bunları bana veren sensin, sonsuz şükürler olsun. Ben aciz bir kulum, bu nimetlerinin hiçbirisi için sana nasıl mukabele edeceğimi bilemiyorum, bana bir yol göster ki şükrümü yapabileyim) deyüp emirlerini yapar, nehiylerinden kaçarsanız. O da; (Ey sevgili kulum. Hiç kimse benim nimetlerimi küçümseyemez ve mukabelesini yapamaz. Fakat senin bu hâlin, aczini itiraf etmen benim için kâfidir, dile benden ne dilersen, istersen, kâinatı altın yapayım) diyecektir. Hazreti Musâ ile aynı tarzda konuşulmuştur.

Peygamberimiz Efendimize de anın için habibim, Muhammedim, bana gel günde beş vakit huzuruma gel, beşeriyetten soyun, mî’râc et. Senede bir ay oruç tut; senin gönlün benim tahtıgâhımdır, nazargâhımdır, tecelligâhımdır. (Kadir denen o gecede seni ziyarete geleceğim. Merak etme, aynı muameleyi ümmetine de yapacağım, onları müjdele) buyurmuşlardır.

Temkin makamı demek, doğrulukta, insanlıkta mekân tutmak demektir. Daldan dala konmaktan vazgeçme, kemâle erme demektir. Renklere boyanmak değil, olduğu gibi görünmek demektir. Temkin makamından sonra velâyet makamı gelir. Velâyetten içeri şehadet yâni görmek makamı gelir, şehadetin sonu da sıddıklık makamıdır. Bu yolda her gidiş gelişte sadakatten, doğruluktan ayrılma demektir. Fena makamından sonra beka ve dâimlik makamıdır. Şehadet ile sıddıklık arasındaki hâlât sözle ifade edilemez, hattâ bu haller işaret dahi kaldırmaz. Bundan sonraki yüksek makam nübüvvettir, peygamberliktir. Tam kurbiyyettir.

Sular denize varıncaya kadar ses çıkarır, çağlar, şırıldar, denize döküldükten sonra sularda ses kalmaz, suyun suluğu, nehirliği, dereliği kalmaz artık. O, deniz olmuştur.

Cenâb-ı ALLAH ilim sıfatını halk eyledi. Sonra arzu eden halkın erişebileceği yerlere müteveccih kıldı. Bilinmesini irâde buyurduğu miktarı; o yolda emek sarf edenlere münkeşif kıldı.

Yâni bir meyve gibi asılı duran dallara uzanma gayretini gösterenleri muvaffak eyledi. Şu halde ilim ağacının kökü semâdadır. Yukarlarda Tûbâ ağacından bahs etmiştik ya.

Bu semâ gönlümüzdeki semâdır. Zâtın ilmine varanlar yâni gönlün derinliklerindeki on ikinci mertebeye erişenler, ilmin asıl kökünü yakalamışlardır. Diğer bütün ilimler teferruat kabilindedir. Elektrik, telefon, telsiz, atom, hidrojen, mühendislik, doktorluk… Binlercesi zat ilminin şubeleridir. Cenab-ı ALLAH her isteyene istediğini vermektedir. Bütün bu keşifler Hakk vergisidir. Kul bu işleri kendisinden bilemez. Ben yaptım, çalıştım, oldum, yarattım derse, o adam hamdır, hiçbir şey olmamıştır.

Esâsen ilmin sonu da cehildir. Ruh âlemindeki ve ilim deryâsındaki nâmütenâhiliği idrâk eden bir cehli tâm içinde yüzdüğünü anlar. Bütün ilimleri bırakup Hak ilmi peşinde gayret sarf edenler ve Hakka vasıl olanlar diğer ilimlerin de, âlemlerin de, kâinatın da fâni ve ölüme mahkûm olduklarını bilirler, o zevkten ayrılmağı tenezzül sayarlar.

Sultan huzuruna girmeğe muvaffak olanlar oradan bir kahve içmek veya hizmetçi kızı okşamak için ayrılmağı düşünürler mi? O huzuru yakalayan, Sultanım bana bir fidan ver, bir eş yapmak için bin liraya ihtiyacım var der mi?

Padişah ona sarayında yer veriyor. Ne kadar acıkırsa acıksın, «müsaade eder misiniz, yemeğe gideyim» demek küstahlığında, cür’etinde, ahmaklığında bulunur mu hiç?

Biraz daha bekler, er geç sultan da yemek, içmek, hiç olmazsa ısmarlamak arzusunda bulunacaktır. Cenâb-ı Hak «bana bir karış gelin, ben size bir adım atayım, bana bir adım atın, size koşayım» buyuruyor. Diğer taraftan, «damarlarınızdan yakınım» buyuruyor.

Şimdi size iki gözüm namazdan bahsedeyim. Bunlar birer büyük sırdır, fakat her hususta ilimlerin emreylediği nisbette biz de size o nisbette büyük açıklamalar yapacağız. Bunları yobazlar bilemezler, anlayamazlar, küfür sayarlar.

Zarar yok. Belki hidâyete erişen kimseler, bu hususta çalışan vatandaşlar vardır.




Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə