Kastamonu hayati

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 4.31 Mb.
səhifə1/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   112

1

1039


DOKUZUNCU BÖLÜM

KASTAMONU HAYATI

(1336-1943)

1040


1041

KASTAMONU HAYATI FASLI

Eskişehir hapis faslı ve müddeti, Yukarda kısa ve muhtasar şekli ile geçtiği üzere sona erdi. Bu müddet ise onbir ay veya tam bir senedir. Her iki hesap da doğrudur denilebilir. Eğer onbir ay hapis devam etmişse, Hazret-i Üstad 27 Mart 1936'da hapisten çıkmıştır. Yok eğer tam bir sene beklemişse, 27 Nisan 1936 da tahliye edilmiştir.

Hz. Üstad hapisten çıkar çıkmaz, hemen mi Kastamonu'ya götürülmüş.. Yoksa bir kaç gün Eskişehir'de bekletildikten sonra mı götürülmüş, diye bir bilgi mevcud değildir. Lâkin biz Üstad'ın hapisten çıkar çıkmaz Kastamonu'ya götürüldüğünü hesaplıyacağız. Çünkü aksini ispatlıyan herhangi bir delil mevcud değildir.

Buna göre, Üstad'ın Kastamonu'ya götürülmesi, herhalde Eskişehir'den Ankara'ya kadar kara trenle.. Oradan da Kastamonu'ya başka vasıtalarla olmuştur. Bu yolculuğu iki gün olarak hesaplasak; birinci hesaba göre, 29 Mart ikinci hesaba göre 29 Nisan 1936 günü Üstad Kastamonu'dadır.

Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'ya vardığı sene, mübarek yaşları, sabit hesap olan Rumî ve Miladiye göre tam 59'dur. Fakat Kamerî, yani Hicri takvime göre olsa, 60'ı tamamlamış, 61'in içine girmiş bulunmaktadır.

Üstad Bediüzzaman'ı Kastamonu'ya götüren muhafızlar, mahkemenin kararı gereğince onu, oranın emniyetine teslim ederler. Çünkü kararda, "Bir sene Kastamonu vilâyetinde polis gözetimi altında bulundurulacak" hükmü vardır. Kastamonu emniyeti deKas koca Bediüzzaman'ı alelade bir insanmış gibi teslim alarak, Kastamonu'nun Araba pazarı semtindeki çarşı polis karakoluna yerleştirdiler. Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman'ın Yüzbin kere hâşâ onun şahsiyetine- alelâde, ayyaş veya -Hâşâ sümme hâşâcanî bir insanmış gibi karakollarda, zamanın fasık polislerinin içerisinde bırakılmasına cevaz gösteren ve ona bunu reva gören, devrin hükûmet

2

adamlarının tinet, anlayış ve karakterlerine bir ölçü olmak için kâfi bir mi'yardır.



Hazret-i Bediüzzaman böylece ilk üç ayını polis karakolunda geçirdikten sonra, yine Vâlinin ve emniyetin müsaadeleriyle, aynı karakolun karşısında ve aralarında ancak iki-üç metre kadar bir mesafe bulunan ahşap ve çok köhne bir evi -Kirasını kendisi ödemek üzere- kiralıyarak yerleşti. Burada onun her hareketi karakolca gözetleniyor ve kolaylıkla görülüyordu. Evinin karakola bakan odasının pencerelerine perde asılmasına müsaade edilmemişti. Pencereleri perdesizdi. Karakoldaki polisler istedikleri anda onu görebiliyorlardı. İşte Hazret-i Üstad Bediüzzaman'ın Kastamonu'daki yürekler parçalayıcı hazin hayatının acı tablosu...

Evet, Hazret-i Üstad Bediüzzaman Kastamonu'ya ilk geliş günlerin

1042

den itibaren, Denizli hapsine tevkif edilerek gönderildiği tarihe kadar, yukarda kaydedilmiş iki hesaptan birincisine göre- tam yedi sene, beş ay, yirmi bir gün.. ikinci hesaba göre; yedi sene, dört ay, yirmibir gün zamanını Kastamonu'da mezkûr tarzda geçirmiş oluyordu. Halbuki hükümeti yönetenlerin ön saflarında yer alan bir çok adamlar, Bediüzzaman'ın çok büyük ve te'sirli vatan ve millet hizmetlerini görmüş ve bilmiş adamlardı...



KASTAMONU ŞEHRİ

Kastamonu vilayeti, aslında Anadolunun temiz-saf ve dindar halkı ile.. Ve yetiştirmiş olduğu büyûk Ulema ve evliyası ile beraber, oradan çıkan büyük devlet adamlarıyla meşhur ve mümtaz, şirin bir beldedir. Aynı zamanda güzel ve temiz havası, etrafındaki dağlık ve ormanlığıyla, güzel ve şirin yaylaları ve mesiregâ0hlarıyla tatlı ve güzel bir şehirdir. Hazret-i Üstad da böylesi bir yeri sever ve arardı zaten...

Fakat ehl-i dünya, zaman zaman bu cennet gibi şirin beldeyi ona cehenneme çevirtici tarassud ve ta'cizleri, hatta vücudunu yok etmek için müteaddit defalar zehirler vermeleri eksik olmuyordu. Amma bütün bu ta'cizler, bu işkenceler, tazib ve tazyikler Hazret-i Bediüzzaman'ın azmini, iradesini ve gayretini kamçılıyor, daha çok imana ve Kur'ana hizmet ettiriyordu. Maneviyat sahasında da bu tazyiklerden dolayı daha çok mertebeler kat'edip yüksekliyordu.

ÜSTAD’IN NUFÛS KAYDI KASTAMONUYA GETİRİLİYOR

3

Ehl-i dünya, Hazret-i Üstad'ı Kastamonu'ya getirdiklerinde, artık burada ölür, gider plânıyla; onun nüfûs kaydını bile, Ankara'nın emriyle Kastamonu'ya nakletmişlerdi. Artık Üstad Kastamonu'lu idi. Üstad'ın ismi, kanunlarla çıkarılan afların hiç birisinde yoktu. O, onlarca ebediyen nefye mahkûmdu. 1928, 1933'lerde çıkan umumi af kanunları ona isabetten uzak kalmıştı. Her defasında o müstesna tutuluyor, ona ayrı ve hususî muamele uygulanıyordu. ·



Diyelim ki; bu defa Eskişehir Mahkemesi onun hakkında yalnız bir sene Kastamonu'da bulunmasına karar verdi. Mahkemenin kararı olduğu için uygulandı da.. Peki bu hüküm ve kararın infazından sonra, neden ona diğer efrad-ı millet gibi "Artık serbestsiniz, hükmünüz bitmiştir, istediğiniz gibi yaşayabilir ve istediğiniz yere gidebilirsiniz" demiyorlardı. Bilâkis mahkeme kararının infazından hemen sonra, başka bir hüküm ve başka bir karar infaz safhasına giriyordu. Onun istek ve iradesinin dışında olarak, onu Kastamonu'ya daimi şekilde yerleştirmek üzere, keyfî bir tarzda onun

1043


nüfus kaydı Kastamonu'ya getiriliyordu.

Acaba neden bu zulümler, bu keyfî muameleler sebepsiz yere yapılıyordu? Onun bir suçu mu vardı? Memleket ve millet onun yüzünden bir zarar mı görmüştü? Yahut da böyle dâimi şekilde sürgün ve tarassudlar altında bulundurulmasına dair bir mahkemenin kararı mı mevcuttu?..

Hayır, hayır, hayır!.. O halde neden?

İşte, Üstad Bediüzzaman Hazretleri hakkında uygulanan o keyfî zulümkârane bed muameleler ve gayr-i insanî, kanunsuz uygulamaların sebeplerinin cevabını bulmak üzere küçük bir fasıl açmak gerekmektedir.

NEDEN ÜSTAD'A ZULÜM

Evet, diyelim hükûmet, emniyet mülâhazasıyla Hazret-i Üstad hakkında şüphelendi, vesvese etti.. Onun durumunu ve hizmet şeklini bir siyaset zannetti.. ve bu sebeple Üstad'ın her tarafı, kitapları ve mektupları arandı, bulundu, bakıldı ve tedkik edildi. Delil olacak hiç bir şey bulunmadı.. Ellerine geçen şey, bir kaç tane Kur'an tefsirinden ibaret olan imanî ve ilmî risaleler... Yine

tatmin olmadılar, şüpheleri zail olmadı... Bir mahkemenin tedkik etmesini istediler, beklediler. Mahkeme dahi bu risale ve mektupları inceden inceye tetkik etti. Aranan mevhum suçun zerresini dahi bulamadı, beraat verdi.

4

Yine tekrar vesveseler, evhamlar devam etti. Bu defa yeniden gizli takibatlar, gizli kontrollar sürdürüldü. Evhamları kabartacak vesveseler, hülyalar büyüdü. Yeniden taharriler, baskınlar yapıldı. Yine aradıkları şeyin hiç bir eseri bulunmadı. Buna rağmen şüpheli zanlarının izalesi için Üstad ve talebeleri yeniden tevkif altına alındılar. Dosyalar üzerinde derinden derine incelemeler yapıldı. Bilirkişilere tetkik ettirildi. Ayrıca aylar süren sorgulamalar, istintaklar yapıldı, yürütüldü.. yine netice de; idareye, asayişe, siyasete taalluk edecek bir emare, bir delil bulunamadı. Yani her noktadan o mesele bitmiş oldu veya bitmiş olmalıydı.



Peki acaba neden tekrar Bediüzzaman'ın elleri kolları bağlandı,. bir menfadan diğer bir menfaya gönderildi? Ve neden onun hakkında yapılan araştırmalar, gizli ta'kib ve kontrollar bitmedi? Bilâkis daha çok arttı, genişledi ve sıklaştı.. Evet bunlar neden?.. bu zulümlü bed muameleler, işkenceli ta'zibler bir asayiş, emniyet ve idarenin muhafazası ve mülâhazası namınamı idi? Hayır!.. Çünkü idarece, asayişçe medar-ı ittiham hiç bir şey yoktu, bulunmamıştı. O halde neden ve niçin?..

Evet, evet, evet, işte bu suallerin, bu istifhamların ve bu sebebsiz zulümlü ve kanunsuz muamelelerin altında yatan mananın bilinmesi için tek bir cevab vardır. Başka da hiç bir şey yoktur.. O da: Bu vatana küfrî rejimleri,

1044

dinsizlik esaslarını, zındıklık prensiblerini yerleştirmeye çalışan gizli ifsad komitelerinin plânlarının yerleştirilmesine karşı; hariç ve dahil din düşmanı, gizli ve aşikâr zındık ve münafıklar, Bediüzzaman'ı ve onun imanî ve Kur'anî eserlerini kendilerine büyük bir mani', kuvvetli bir engel ve yıkılmaz bir sed bildikleri ve gördükleri için idi... Başkaca maddî ve kanunî hiç bir sebep yoktu. Çünkü maddi alemde, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin hükümet işiyle ve onun siyaset ve idaresiyle, dahilî emniyet ve asayişi ile menfi olarak hiç bir dolaşığı yoktu. Bilâkis asayiş, emniyet, memleket huzuru , sulh ve sükûnunu temin etmeye medar en büyük ve en te'sirli hizmeti yapıyor ve ifa ediyordu. Her ne ise sadede dönüyoruz.



Üstad Bediüzzaman Hazretleri yukarda mezkûr tarzdaki acıklı ve zulümlü olan Kastamonu hayatının kendi kalemiyle çok hülâsalı ve fezlekeli tablosunu şöyle çizmektedir:

"Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden bir sene cezayı çekip çıktım. Beni Kastamonu'ya nefyettiler. Polis karakolunda iki üç ay misafir ettiler. Benim gibi, sadık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmiyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azab çeker anlaşılır.

5

İşte, ben bu me'yusiyette iken, birden inayet-i ilâhiye ihtiyarlığımın imdadına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber sadık dost(1) hükmüne geçtiler .Hiç bir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misüllü istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyordular. Sonra o karakolun karşısında Kastamonu'nun medrese-i Nuriyesine girdim. Nurların te'lifine başladım. Feyzî, Emin, Hilmî, Sadık, Nazif, Salahaddin gibi Nur'un kahraman şâkirdleri Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençliğimde eski talebelerimle geçirdiğim kıymettar müzakere-i ilmiyeyi daha parlak bir surette gösterdiler...(2)"



Evet, Hazret-i Üstad, bu şeker gibi ifadeleri ile, her şeyde, her musibet altında inayet ve Rahmetin tecellî cihetini görerek, göstererek imanın verdiği tesellî ve te'siri göstermek istemiştir. Yoksa hakikaten ve maddeten ve sebebler noktasından düşünülse, Hazret-i Üstad'ın o tarz-ı hayatı bir nevi esaret hayatıdır.

(1) İlerde nakledeceğimiz bazı hadiselerde, bir kısım polis ve komiserlerin sebebsiz Üstad'a musallat olup onu ta'ciz etmeleri neticesinde, yedikleri tokat ve manevi darbe ile kötü akibetleri görülecektir. Fakat Hazret-i Üstad umumî ahval içerisinde hayatını anlatırken bunların sözünü etmemiştir. A.B. (2) Lem'alar, Envar Neşriyat, S: 263

(2) Lem'alar, Envar Neşriyat, S:263

1045


1046

ISPARTAYA İLK MEKTUP

Üstad'ın Kastamonu'daki polis karakolu içinde geçirdiği iki-üç aylık çileli, ızdıraplı hayatı böylece sona erdikten sonra, yukarda yazıldığı gibi, aynı karakolun karşısında bulunan fakir bir kadına ait köhne ve ahşap bir evi kendi parasıyla kiralıyarak yerleşti. Üstad henüz bu eve yerleşmeden önce ve daha karakolda iken, emniyet müdürlüğü müsaadesiyle Ispartadan bir talebesini hizmetine yardım için, Ispartalı Hüsrev Ağabeye, Kastamonu emniyet müdürlüğü eliyle gönderdiği mektubunun altında

11/Mayıs/l936 tarihi yazılıdır. Bu tarih ise, Eskişehir hapis müddeti ve Kastamonu'ya geliş tarihi hususunda yapılan iki ihtimalli hesaptan birincisine göre, Üstad'ın Kastamonu'ya gelişinin 42. günü olduğu.. Ama ikinci kuvvetli ihtimale göre olsa, henüz on ikinci günü olduğu görülmektedir ve kanaatımızca doğru olanı da budur. Mektup aynen şöyledir:

6

Aziz Kardeşim Hüsrev



Şükür, hakkımda inayet-i İlâhiye devam ediyor. Ben burada rahatım. Fakat hizmete şiddetli ihtiyacım var. Sizlerden biriniz yanımda bulunmazsa çok üzüleceğim. En evvel hizmet nöbeti sana düştü. Sonra başkası yapar. Bu husus için ben burada hükûmete ve emniyet müdürüne müracaat ettim. Eğer senin yol masrafı verilse veya teshilat gösterilse, çok iyi olur. Yoksa borç ediniz, burada beraber çalışıp o borcu vereceğiz. Gelirken beraber mu'cizeli Kur'anımızı ve matbu' Onuncu Söz'ü ve Hafız Ali'nin el yazısıyla benim için tevafuklu yazılan onuncu Söz'ü ve altı esma-i İlâhiyenin altı nükteleri -eğer yazmışsan- birlikte getir. Bu husus hakkında burada zabıtaya ve hükûmete bildirdim.

Süleyman ve kardeşlerime çok selâm...

11 Mayıs 1936 Kardeşiniz

Kastamonu Emniyet Mûdüriyeti eliyle(3)" Said-i Nursi

Üstad'ın bu mektubu üzerine ona hizmet için Isparta'dan kimsenin Kastamonu'ya gelip gelmediğini bilemiyoruz. Fakat geldiğine dair hiç bir emare de yoktur.

Bu mektubun yazılışından sonra, Üstad'ın polis karakolunda geçirdiği günler, onun ifadesiyle tamamı "İki-üç ay" karinesinden, herhalde tam üç ay olmayıp, iki aydan da fazladır. Eğer bu müddeti tam iki buçuk ay kabul etsek, ikinci ihtimalli hesaba göre mezkûr mektuptan sonra altmış üç gün daha karakolda kaldığı anlaşıldığı gibi, karakol karşısındaki menziline de 14 Temmuz 1936'da yerleşmiş olması düşünülebilir.

(3) Osmanlıca Kastamonu teksir-2 S: 28

1047


Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi yerleştiği ve "küçük medrese-i Nuriye" olarak tavsif ettiği bu hazin gurbet

evinde; -Karakolda geçirmiş olduğu iki-buçuk aylık hayatı hariç- yedi sene, iki ay, altı gün imrar-ı hayat etmiş oluyordu.

Üstad'ın Kastamonu'ya gelişinin ilk on ikinci gününde Isparta'ya gönderdiği mezkûr ilk mektup ile birlikte, Birinci ve İkinci Şua'ların bazı müsveddelerini de yollamıştı. Fakat bunların ulaşıp ulaşmadığına dair

7

herhangi bir haber, bir cevab alamamış ve böylece Isparta'yla iki sene kadar muhaberesiz, muvasalasız durduğu ve bu ilk iki sene zarfında Birinci Şua'nın tebyizinden başka herhangi bir risaleyi de te'lif etmediği anlaşılmaktadır.(4) Ancak Kastamonu'ya gelişinin ikinci senesinden sonra, yani 1938 senesi içinde hem Isparta ile muhabereye, hem de eksik kalan "Şualar" dizisinin te'lifine başlıyabilmiştir. Aynı yıl içinde Nazif Çelebî ve oğlu Selahaddin de(5) Üstadla tanışmış ve Risale-i Nur hizmetine başlamışlardı.



ÇOK MÜHİM BİR ŞAHİTLİK

Kastamonulu Satı Yılmaz derki:

“Üstad Bediüzzaman Kastamonuda bulunduğu yıllarda, arasıra gider, Hacı İbrahim dağından kuru odunlar toplar, alır getirir, fırıncıya verirdi. Onun mukabilinde ekmek alırdı...”

(Son Şahitler-5, Sh.234)

Bu şahidin ifadesinden anlaşılıyorki, Hazret-i Bediüzzaman, dağlara teneffüs kasdıyla çiktiğında, kuru odunlarda topları, gelirkende onları sırtına yüklenir getirirmiş.. Taki, kimsenin minneti altına girmesin.

KASTAMONU'DA TELİFAT

Kastamonu'da 1938 yılından başlıyarak te'lifleri yapılan 3.4.5.6.7.8. ve 9. Şua'ların te'lifleri, bir sıra takip edip etmediği tam ve kesin anlaşılmamakla(6) birlikte, 1938 Ramazanında -ki o senenin kasım ve aralık ayları içindedir- Ayet-el Kübra olan "Yedinci Şua" Risalesiyle, Üçüncü Keramet-i A1eviye Risalesi olan "Sekizinci Şua" risalesi araya zaman girmeden peş peşe te'lif edildikleri Üstad'ın mektuplarından fehmedilmektedir.(7) Dokuzuncu Şua'nın ise, 1940 yılı içerisinde te'lif edildiği yine Üstad'ın beyanlarından anlaşılıyor(8). Yine Ayet-el Kübra'nın

(4) Osmanlıca Kastsmonu-2 S: 3 ve 52

(5) Aynı eser, S: 66

(6) Osmanlıca Kastamonu -2,S:1

(7) Şualar-Envar Neşriyat,S:691

(8) Aynı eser, S: 160

1048

8

te'lifınden sonra, yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiyeden hülâsa edilen Hizbül-Ekber-i Nurî risalesi de tanzim edilmiş ve neşredilmiştir. Bu tarihten sonra, ta Denizli hapsine kadar Risale te'lifi muvakkat bir tevakkuf devresini geçirdiğini Üstad yazmaktadır(9).



Böylece Hazret-i Üstad Bediüzzaman'ın Kastamonu hayatının üçüncü senesi başından itibaren başladığı ve 18.8.1943 tarihine kadar sürdürmüş olduğu altı sene üç ay zarfındaki muhabere mektuplarıyla, te'lif ettiği risalelerinin mecmuu; -farz-ı muhal, diğer Risale-i Nurların ve mektuplarının yok olduğu farz edilse bile- tek başına iman, ihlâs, uhuvvet, hizmet düstûrları ve ihtiyat tavsiyeleri bakımından herşeye kâfî büyük bir Nur hazinesi mesabesindedir... Ve dünya kadar büyük, cihan kadar azametli bir davanın müstakimane yürütülmesine, yerleştirilmesine ve devam ettirilmesine kâfi bir mürşid ve ölmez bir rehberdir.

Üstad'ın Kastamonu'dan Isparta'ya gönderdiği mezkûr muhabere mektuplarının sayısı, hususî ve umumîleri dâhil ikiyüz yetmişbeş adedi(10) bulduğu gibi, Eskişehir hapsinin son günlerinde te'lif etmiş olduğu ve fakat tebyizini yapmadığı ve neşretmediği Birinci ve İkinci Şua'larla birlikte, Kastamonu'da te'lifi yapılan -Çünkü Birinci ve İkinci Şua'lar Kastamonu'da tebyiz edilip neşredildi- Risalelerin adedi de on taneyi bulmaktadır.(11) Bu sayıya Onuncu Şua' ismini alan ve talebelerine Kastamonu'da iken yazdırtılan fihristenin ikinci bölümü -ki Onbeşinci Lem'a'dan sonraki risalelerin umumi fıhristesidir- de ilave etsek, tam on bir risâle olur.

TAFSİLAT

İşte, Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi'nin Kastamonu hayatı küllî veçheleri ve ana hatlarıyla böylece tayin edildikten sonra; Onun teferruatına ve Kur'anî hizmetiyle ilgili olarak cereyan eden hadiselerin kritiğine geleceğiz. Teferruata girmeden önce, bir hususu ehemmiyetle kaydetmeliyiz ki; Üstad'ın Kastamonu hayatı, Barla hayatına nisbetle ve bir yönüyle daha çok yönlü ve renklidir. Çünkü zalim ehl-i dünya ve gizli dinsiz zındıklar burada onu daha çok sıkı bir mürakabe altında bulundurmuş ve daha çok baskı ve zulümler uygulamıştır. Hazret-i Üstad ise, hem bütün bu plânlı,

evhamlı mürakabe ve tazyiklere karşı çok ihtiyatlı ve tedbirli davranma mecburiye

(9) Osmanlıca Kastamonu-1, S: 442

(10) Bu ikiyüz yetmiş beş adet mektupların içerisinde on tane kadarı talebelerin takriz mahiyetindeki mektub ve fıkralarıdır.Mezkûr mektupların

9

tamamıda el yazma Kastamonu Lahikalarının asıllarında mevcuttur. Onun için atıflar ona göre yepılmıştır.



(11) Bu sayıya Hizbul-Ekber-i Nuride dahildir.A.B.

1049


tindedir. Hem de Isparta ve Kastamonu'da yeni yeni gelişen iman hizmetinin selâmetle yürütülmesi için, talebelerini sık sık ikaz, irşad ve terbiye edici muhabere mektuplannı yazmak ve selâmetli yollarla ulaştırmak mükellefiyetiyle karşı karşıyadır!. Ve hâkeza, Barla hayatının bir derece sâde hizmet tarzına nisbeten çok çeşitleşen ve Nur talebelerininde bir kaç kat misli artan Kastamonu hayatı, Üstad'ı bir çok mes'elelerle ilgilendirnıeye, talebelerinin ve Nurun hizmet ehlinin meydana çıkan bir sürü problemlerini dinleyip halletmeye onu mecbur duruma getirmiştir. Bundan dolayıdır ki, Barla'da yazılan hizmet tedbirlerine dair ancak otuzotuzbeş mektuplar on sene zarfında yazılmışken, burada yedi buçuk sene zarfında ikiyüz yetmişbeş mektup yazılmıştır.

Şunu da ilâveten kaydedelim ki: Eskişehir hapis hadisesinden sonra, bilhassa ve bilhassa Isparta ve civarı, kaza ve köylerinde aşk ve şevke gelerek, Risale-i Nur hizmetine koşup el atan yüzlerce, binlerce talebe çıkmış, kaleme

sarılıp Nurları yazmaya başlıyan insanlarla dolup taşmıştır. Bu arada Kastamonu civarında da, yeni- yeni müştak talebeler çıkarak, adeta Isparta ile yarışma ahengine girmişti. Hele Kastamonu'nun İnebolu kazası faaliyet, hareket ve gayretlerinden "Küçük Isparta" ünvanını kazanmıştı. Kastamonu ve civarında Mehmed Feyzîler, Eminler, Hilmiler, Tahsinler, Sadık Beyler, Hafız Tevfik'ler, Ahmed Nazif ve Selahaddin Çelebiler, İbrahimler.. ve Denizli hapsinden sonra da, nasıl ki Eflanî'de, Safranbolu'da meydana çıkan mübarek faal talebeleriyle, gerçekten Kastamonu ve civarı bir ikinci Isparta kıymetini almıştı. Elbette gelişen bu hizmetler, yetişen bu talebe ve nâşirlerin bir çok sualleri ve problemleri olacaktı. Hazret-i Üstad da bütün o meseleleri, sualleri cevablandırmak, hizmetlerine yön vermek mecburiyetindeydi.

Bir taraftan Nur Risalelerini yazan ve neşredenleri şevk ve gayrete getirmek için okşayıp taltif etmesi, fitrî bir şekilde teşvik etmesi, iltifatlarda bulunması yanında, bir de ihlâs derslerini, uhuvvet, samimiyet ve tesanüd öğütlerini ve hizmette ciddiyet,

sebat ve dikkat ihtarlarını da veriyordu. Aynı zamanda dünyada cereyan eden hadiselere, âfakî ve mâlâya'ni şeylere ciddi alâkadar olup katılmanın çok büyük zararlarını da sık sık tekrar edip ikazlarda bulunuyordu.

10

İşte Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'da te'lif ettiği veya tebyize çekip tanzim ettiği on adet risalelerinin yanında, ikiyüz yetmiş beş adet mektubuyla (12) da bu vazifeleri yerine getirmiş oluyordu. Ayrıca Nur talebeleri tarafından elle yazılıp çoğaltılan ve tashih için kendisine gönderilen bir çok Ri



(12) Bu ikiyüz yetmiş beş adet mektupların içerisinde on tane kaderı talebelerin takrez mahiyetindeki mektub ve fıkralarıdır.Mezkur mektupların tamamıda el yazma Kastamonu Lahikalarının asıllarında mevcuttur. Onun için atıflar ona göre yepılmıştır.

1050


saleleri okuyup tashih etmek vazifesini de beraber yürütüyordu. Yine bu arada bilhassa Kastamonu'da mektep talebeleri içinde ve kadınlar taifesi arasında başlıyan inkişaf ve Nurlara karşı teveccûh, şevk ve faaliyet neticesi; yani Nur hizmeti dolayısıyla genç talebeler ve hanımlarla dolaylı dolaysız ilgilenmesi, Nur Risalelerinden onların anlayacağı parçaları okutturup yazdırması ve tavsiyelerde bulunması veya ziyaretleri esnasında şifahî dersleri vermesi de beraber oluyordu.

Bütün bu hizmet ve vazifelerin yanında asla ve kat'a ihmal etmediğ'i ubudiyet, münacât, zikir ve tesbih ve tefekkür vazifelerini de son derece titizlik içerisinde ve a'zamî bir şekilde ifa ediyordu.. Ve hakeza hizmet şu'belerinin çoğalması nisbetinde, alâka ve teveccüh bekliyen işler ve vazifeler...

HİZMET ŞUBELERİ

Hizmet şubelerinden terbiye, irşad ve ikaz metodlarıyla ilgili yol ve dallarının ana kanallarını bir kaç merkezde toplamak mümkündür, şöyle ki:

1- Nur talebelerinin hizmette şevk ve gayretlerini arttıracak -hakikat olarak- Risale-i Nurun şahs-ı manevisinin kudsîliğini, büyüklüğünü ve Nur hizmetinin fevkalâde azamet derecesini zaman zaman anlatması..

2- Risale-i Nur hizmetindeki talebelerin birbirlerine karşı muhabbet, sadakat, samimiyet, tesanüd ve ihlâslı muamele ve

muaşeretlerde bulunmalarını temin edici, mıknatıs gibi tesirli dersler vermesi.

3- Gizli din düşmanlarının Nur hizmetini bozmaya müteveccih sinsi faaliyet ve metodlu, sistemli desiselerine karşı uyanık bulunup, ihtiyatlı ve dikkatli davranmayı temin edici ikaz ve irşadlarda bulunması...

11

4- Âlemde ve Türkiye'de cereyan eden çeşitli âfakî hadiselere kapılıp da, bilhassa ve bilhassa herhangi bir tarafa ciddi şekilde tarafgir duruma düşmemelerini temin edici ilmî, müdellel beyanlarda bulunması..



5- Zaman zaman Nur talebelerinin, hizmetin hareket tarzına dair sordukları suallerini aklî ve ilmî şekilde cevablandıran izahlarda bulunması.

6- Nur talebelerinin her halde ve0 mutlaka takva ve amel-i salih üzere bulunmalarını ve sünnet-i seniyye ve Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) dairesinde olmalarını beyan eden ve yol ve şartlarını gösteren irşadlarda bulunması..

Ve bütün bunların cûz'iyyatlarını; irşad, terbiye ve ikaz diktelerini, Kastamonu Lahikası denilen muazzam ve emsalsiz ve ölmez kitapda bulabilmek mümkündür. Aynı zamanda bu eser, Üstad'ın Kastamonu hayatı için en doğru en sâğlam kaynak ve me'haz de odur.

1051


Şekil ve adları sıralanan hadiseleri ve onlara dair irşad ve terbiye metodlarını böylece kaydettikten sonra, bu sınıflara bakan ve işaret eden umum mektupları veya onlardan bölümleri tamamen buraya dercetmek mümkin değildir. Ancak her madde ve mesele için birer ikişer mektuptan, ikişer üçer bölûm ve pasaj alabileceğiz:

TENBİH:


Kaydedeceğimiz nümûnelik bölümleri, sadece Kastamonu hayatında yazılmış olan lâhika mektuplarından alacağız. Aynı mes'elelerin devamları, belki daha geniş izahları, Nur Risalelerinde ve hususiyle Emirdağ 1,2 mektuplarında da mevcuddur. O sıraya ve tarihe geldiğimiz zaman bu hususların daha genişçe olan izahlannı da ele alacağımızı ümit etmekteyiz.

1- DİKKAT VE İHTİYAT TAVSİYELERİ:

A- Siyasetin, daha doğrusu âfakî günlük hadiselerin tarafgirliğinin, Risale-i Nur hizmetine yaptığı zararlar hakkındaki ikazlardan bazı bölümler:

"...Üstadımız diyor ki: "Evet bu zamanda merak ile radyo vasıtasıyla, ciddî alâkadarane küre-i arzdaki boğuşmalara merak edip bakanlar, dikkat edenler; maddî ve manevi pek çok zararları vardır. Ya aklını dağıtır manevi

12

bir divane olur.. Ya kalbini dağıtır manevi bir dinsiz olur.. ya fıkrini dağıtır manevi bir ecnebi olur.



Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   112
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə