Kastamonu hayati



Yüklə 4.31 Mb.
səhifə10/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   112

(Evet ben Küçük Hüsrev bütün kuvvetimle tasdik ediyorum ki Emin kardeşimiz memleketimize geldiği zaman, çok faal bir surette her ay çalışırdı. Şimdi ise, üç dört aydan fazla çalıştıgını görmüyorum. Bunun sebebi ise, Risale-i Nurun berekâtı olduğunda kat'iyyen şüphem kalmadı. Mehmed Feyzi)

Hem ezcümle Üstad'ımız diyor ki; "benim de kanaat-i kat'iyyem çok tecrübeler ile gelmiş ki; Ben Risale-i Nurun tashihatıyla meşgul olduğum zaman pek zahir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem kolaylık görüyorum "

Hem Üstad'ımız diyor: -Ve biz de tasdik ediyoruz ki- "Ben son zamanda anladım ki, şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım hakikatin suretini başka şekilde görmüşüz, şöyle ki: Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazen on gün bana kâfi geldiği gibi, burada aynen o tarzda yaşıyorum. Hem ben hem kardeşlerim bunu az yemek ve iştihasızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat'iyyen anladık ki; o acib hal, bereketin neticeleri imiş. Bir kaç defa sekiz günde bana kafi ğelen bir ekmeği aynı iştiha ile; çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman-, iki günde, bazen bir

151

buçuk günde bitiriyordum. Demek bu on altı- on yedi seneden beri benim mükemmel ta'yinatım Risale-i Nurun hizmetinden gelen bir bereketten idi"



152

1132


Evet,bize de aynel-yalkin derecesinde kanaât gelmiş ki; bu kesretli hadisat-ı bereket, Kur'an-ı Mü'ciz-ül Beyanın i'caz-ı manevisinin bir şua'ıdır. Manen der: Ey Kur'an şâkirtleri! Sizi vazife-i mukaddesinizden ekseriyetle geri bırakan maişet telaşesidir. O ise, Kur'anın feyziyle bereket nev'inde size veriliyor. Vazifenize bakınız!...

Hem hadisat-ı bereketin aynı zamanında Resail-i Nurun bir kerameti olarak, bir şâkirdinin binlerce lira kıymetinde hanesinin ona pek yakın dehşetli yangından fevkalme'mul bir surette Risale-i Nurun bereketiyle kurtulması.. ve Risale-i Nur tercümanına ahiret cihetinde çok alakadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında yanan hanesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevharât ve altunlarını kurtarmak için, koşup çıktığı vakit, ateş her tarafinı sarmış. Mücevheratını kurtaramadığı gibi, kendi nefsini de bütün bütün tehlike-i kat'iyede gördüğü dakikada; Risale-i Nur tercümanı, o ateşten talebesinin hanesini kurtarmasına şiddetli dua ederken, o biçare hanım hatırına gelmiş, "Acaba o yangında o ahiret hemşirem bulunmasın" diye ona da Risale-i Nuru şefaatçı edip dua etmiş..." Ya Rab! Ona merhamet eyle!" niyaz etmiş... Aynı zamanda o hanım pencereyi kırmış, kendini iki kat yükseklikte avluya atmış, fevkalâde bir surette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış... Hem bakırı ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından sonra, bütün mücevheratını hiç biri zayi' olmıyarak ve bozulmıyarak bir un muhafaza etmiş, bulmuş almış. Risale-i Nurun bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış...(170)”

ÇEŞİTLİ HARİKA HALLER VE İNAYETLER

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretlerinin hizmet-i imaniye ve Kur'aniyesine, zendeka hesabına muaraza edip, onun aziz şahsiyetini ta'ciz edenlerin, yahut da hizmette tenbellik edip fütûr getirenlerin yedikleri zecr ve şefkat tokatlarının bazı misallerinin kaydı münasebetiyle; bir de Üstad'ın Kur'ana hizmeti ile alâkadar olarak görülen bazı harikaların bir kaç örneğini de müteferrik ahval içerisinde kaydı münasib görüldü.

(170)Osmanlıca Kastamonu-2 S:103

153


1133

BİRİNCİ ÖRNEK: SİYAH MÜREKKEBİN KIZIYA TAHAVVÜLÜ

(üstadın kaleminden)

"...Sizin te'lifiniz olan fihristenin tashihinde bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi Tahsin'e dedim yaz. O da yazmaya başladı. Simsiyah bir mürekkebten ve temiz kalem ile, birden yazdığı ikinci cild fihristenin makbuliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb, güzel bir kırmızı suretini aldı. Ta yarım sahife kadar bu garib hadiseye taaccûb edip bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı aynı kalem, aynı hokka, tam siyah yazıldı.

Bir zaman Barla'da bağlardaki köşkte, Şamlı, Mes'ud, Süleyman'ın müşahedesiyle aynı hadiseyi başka şakilde gördük, şöyle ki:

Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden mütebakîsi çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti. Risale-i Nur Şakirtlerini şevklendiridi. Gözümüze silsile-i kerametin bir ucunu ve bir tereşşuhunu gösterdi... (171)"

İKİNCİ ÖRNEK: HULÛSÎNIN BİR GAİLESİ VAR?

Kaydedeceğimiz bu acib, tevafuklu hadisenin aslını evvela merhum albay Hacı Hulusi beyin hatıralarından okuyalım :

"Ben Elaziz'de tabur komutanlığı yapıyordum.1938 Dersim isyanının sebeb olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya me'mur ettiler. İsyan dedikleri şey de, bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat nedense onu büyüttüler ve umumileştirdiler.

Bize verilen emir : Dersim ahalisini külliyen imha emri idi. "Canlı tek bir insan bırakılmayacak... genç-ihtiyar, suçlu-suçsuz, çoluk-çocuk, kadınerkek ne varsa hepsini imha..." Gerçi me'mur edildiğimiz bölgenin bir çoğu Rafizî idi. Amma yine de bizim raiyetimiz ve halkımız idiler. O tarz muamele ve emir nasıl bir uygulama şekli idi bilemiyorum.

Ben kıt'a komutanı idim. En çetin ve zor vazifeyi de bize vermişlerdi. "Sen piyadesin, seni topla da takviye etmek gerekir." dediler. Çok mahzun ve muzdarib idim. Neticede vuku' bulacak haksız zulüm ve gadirleri düşünüyordum. Aynı zamanda iki tane çıkılmaz hissin ortasında kalmıştım:

154


(171)Osmanlıca Kastamonu-2 S: 38

155


1134

Birincisi: Askerlikte emre mutlaka itaat...

İkincisi : Göre göre bildiğim, olacak olan zulümlerden kaçmak, o ortamda isti'fa etmek, belki başka manalar verilmek endişesi...

Bu me'yusane hüzünlü halet-i ruhiyemi Üstad'a da bildiremiyordum. Kâğıda bunları nasıl yazıp da derdimi dökebilirdim. Fakat Hazret-i Üstad, benim bu hüzünlü ye'is ve kederimi hissetmiş olacak ki; hazırlığımızı tamamlayıp, sabahleyin merhum babamla vedalaştım ve atıma bindim, kıt'anın başına gidiyordum. O günü isyan yerine hareket edecektik.

Bir baktım, bizim hizmet eri arkamdan kşup geliyor. Elime bir mektup verdi, açtım gördüm ki; Hazret-i Üstad Kastamonu'dan Ürgüp mütüsü olan kardeşi Abdülmecid vasıtasıyla bana gönderiyor. (172) Benimle şöyle konuşuyor:

“Salisen: Hulusinin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur şâkirdlerine İnayet ve Rahmet nezaret ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler. O musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz...(173)”

Hazret-i Üstadın bu kerametkârane acib mektubu, hem Hulusî beyin İnayet ve Rahmet nezareti altında himaye edileceğini bildirmesi içinde, haksız yere zulmen musibete uğrayan masumlarında (174) akibet ve neticelerini bildirmektir.

Hulusi bey diyor: Mektub bana büyük bir teselli verdi, nefes aldım. İsyan bölgesine vardık. Çok uzak mesafelerden birbirimize tek-tük birkaç mermi attıksa da, hiç kimseye birşey olmadı. Kimsenin burnu kanamadı. Döndük dolaştık, kimseyi bulamadık. Bölgeyi terk etmiş, mağaralara çekilmişlerdi. Rahmet-ı İlahiye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan kurtardı ve muhafaza etti.”

Merhum emekli Albay Hacı Hulusi bey, bu vakıayı birçok defa anlatmışlardı. Bizde bizzat dinlemiştik. Ayrıca da N.Şahiner, Hulusi Bey hatıratı içinde Son Şahitler-1 kitabında da kaydetmiştir.

(172) Mektup, Kastamonu'da yazılıp Isparta'ya gönderilmiş. Buradan da Ürgüp müftüsü Abdülmecid Efendi'ye yollanmış. Buradan da Hulusi Bey'e

156

gönderilmiştir. Bu durumdu en azından mezkûr mektup, bu hadiseden bir ay önce yazılmış olmalıdır. O ise Hacı Hulusi Bey'in maruz kaldığı durum ancak bir haftalık bir meseledir. Bu hale göre Hazret-i Üstad hadiseyi vuku' ve zuhurundan çok önce hissetmiş görünmektedir.A.B.



(173) Osmanlıca Kastakonu-1 S:17

(174) Malatyalı emekli Yüzbaşı Şevki Bey'den bizzat dinlemiş olduğum, o da yakın bir subay arkadaşından duymuş olduğu çok acib ve canavarca bir hadiseyi şöyle anlatmıştı:

“Dersim isyanında isyan eden bazı insanlarla askerler harb ederken, isyancılar yavaş yavaş çekilip dağın zirvesine doğru gitmişler. Bizim askerler onlara ulaşamıyor ve bir şey yapamıyorlardı. Bu defa herhalde gelen emirler mucibince, Hulusi Bey'e de verilen emir gibi, geri dönüp ma'sum çoluk çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamıyarak bazı taburların topladıkları çocuk-çocuk, kadın ihtiyar, bîgünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar.. Ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdir. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış. Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngülüyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm” dedi. Nitekim 1951'de Büyük Doğu Mecmuası da hadiseyi aynı şekilde yazdı.A.B.

157


1135

ÜÇÜNCÜ ÖRNEK : ALLAH'Ü A'LEM TAMAMDIR

Bir acib vakıayı da Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendinin ağzından dinliyoruz. Bir iki defa bizzat Mehmed Feyzi Efendi'den dinlemiştik. Şöyle demişti:

“1938 yılı içerisinde idi. Günlerden bir gün, Üstadımızın daimi adeti üzere onunla sabah vakti kıra çıkmak üzere evden çıkmıştık, Şehrin kenarında bulanık, çirkef gibi suların birikintisinden meydana gelen küçük bir gölcük gibi bir yerden geçiyorduk. Üstadımız orada biraz durdu, düşündü. Sonra hiç görmediğim bir tarzda, eğilip yerden bir taş aldı. O taşı o çirkef gölün ortasına doğru fırlattı. Taş o çirkef suya vurulduktan sonra, yine biraz bekledi durdu. Sonra yürüyerek kendi kendine; “Allah'u a'lem” tamamdır dedi. Ben bundan hiç bir şey anlıyamadım. Fakat Üstad'dan da hiç bir zaman bir şey sormadığım gibi, bunu da sormadım. Amma hayretimi mucib olmuştu.

Bu hadiseden bir hafta kadar sonra duyuldu ki; dünyaca büyük bir makamı işgal eden meşhur bir adam öldü diye haberler dolaşmaya başladı"

BEŞİNCİ ÖRNEK: ÜSTAD'IN KURTARDIĞI KÜLHANBEYLERİ, AYYAŞLAR VE SARHOŞLAR

Evet, Hazret-i Üstad'ın Kastamonu'da bulunduğu sıralarda bir çok ayyaş, sarhoş ve külhanbeylerini kurtardığı gibi; bir çok efe ve beyleri de eski zulümlü ve kaba hallerinden kurtarıp, itaatli, mü'min haline getirdikleri çoktur. Bunların başında Taşköprülü meşhur Sadık Bey gelir. İhsan Sırrı ve Araçlı Deli Mü'min gibi kimseler de bunlardandır.

Taşköprülü Sadık bey, Ilgaz eteklerinde ün salmış bir yiğittir. Ta Bolu, Düzcelere kadar onun yiğitliği, beyliği yayğın ve meşhurdur. Gittigi bir düğünde Sadık bey dururken, kimse elini cebine atmaz, herkes ona hürmetkârdır. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin irşadı, bu zatı bütün eski efeliklerinden, ağalıklarından kurtarmış ve Risale-i Nur hizmetine pâbeste kılmıştır. Sadık Beyin Risale-i Nura ve Üstad'a talebe oluşu ve kahramanâne hizmetler görmesi hadisesi Kastamonu vilâyetinde meşhurdur.

Taşköprülü Sadık Beyin bu mevzu'da Risale-i Nura ilk talebeliği ile ilgili hissiyatlarını ifade eden şu asîl ruh ile yazdığı mektubudur:

“Mübarek ve kudsî ve ma'nevî Üstadımız olan Risale-i Nura bütün İmanımla ve intisab-ı hakiki ile bila-kayd u şart, zuhûr edecek bir emir

158

değil, en ufak bir işaretin ben aciz talebesine malımı, canımı evlâd ve iyalımı, hatta ihtiyar ve hasta mizac



159

1136 validemi dahi terke kâfi olduğuna.. ve hiç bir zaman ve hiç bir ân ruh ve hayalimden te'sir-i manevîlerinin zail olmadığına ve o te'sir-i manevinin gıday-ı ruhanîsinin ruhuma ilka ettiği cesaret-i maddiye ve maneviyenin menba'ı olan o manevi üstadmın teveccühleri en büyük mukaddesatım olduğuna; nefsim kabza-i tasarrufunda olan Zat-ı Zülcelal şâhid-i âdildir.

Yazı işlerinde ve ziyaretlerinde bizlere vacib olan faaliyet yerine, gösterdiğim bataetten Üstad'ımın tekdirine lâyık isem de, menba-i hidayet-i Rahman ve şâhid-i Vahdaniyyet ve envar-ı hakikat-ı İmaniyyeyi ifade ve ifazasıyla, en sönük ruhları irşad ve ihya eden.. Ve felsefe-i tabiiyeyi füyuzat-ı Kur'andan aldığı ilm-i hakikat ve hakikat-ı İlmiyesiyle çürütüp zirü zeber eden.. Ve Şemail-i Şerifesini yazmakta kalemimin iktidarı olmıyan Risale-i Nurun şahs-ı manevisi Müceddid ve Ferid-i zaman Bediüzzaman Üstadımız! benim gibi günahkâr, hata ve nisyan içinde çabalayan bu biçareye af ve merhamet buyuracakları şe'ninden olduğuna büyük bir kanaat-ı imaniye ve itmi'nan-ı kalble teselliyâb olmaktayım.

Ayat-ı Kur'aniyeden tereşşuh ederek, envar-ı Kur'an`iyenin şua'ları ve lem'alarını.. Ve tılsım-ı Kur'anîyi kâinata -Üstad'ımıza hâs bir üslub ve ifade ile-ilân eden tefsir-i kebir olan o büyük ve ulvî ve kudsî sözler ve risalelere lâyık bir tarzda hizmet etmek bu hayatta en büyük bir maksadım ve vazifemdir.

Risale-i Nur Sâkirtlerinden Sadık(175)"

(175)Ziyadat-ı Kastamoniye S: 49

160

1137


KURTALAN SÜRĞÜNLERİNDEN

YUSUF TOPRAĞIN İHTİDANAMESİ

(Bazı bölümlerini alıyoruz)

"...Ey yaramın doktoru!. ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan ruhumun halâskârı.. Ve ey İlahî ve kudsî yolların rehberi!...

Evvelden hiç bir muarefemiz yokken, seni kal'a üstünde ilk ve tesadüfen gördüğümde; "Dalâletten halâsın, Allah'ın Rahmetine vüsûlün en kısa yolu var mı?" diye sordum.

"Çok kısa bir çare-i Kur'aniye vardır" diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enaniyetim i'tibariyle bu kısa ve merdâne cevabtaki hizmet-i azimeye, nebaan-ı rahmete dikkat etmedim. Ruhuma ihanet ederek aldırmadım ve felaket-i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.

Vakta ki, Risale-i Nur, hatta enhür-ü Nur demeye şâyeste olan mektuplardan yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki hakaike dalınca; İnayet-i Rabbaniye, Mu'cizat-ı Kur'aniye, himmet-i sübhaniye keramet-ı ruhaniye eseri olmalıdır ki: Kasî kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakim düşünceme "Tak!" diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah halkası takıldı. Hemen düşündüm:"Ulemanın midad-i aklamı, şühedanın kanından mübecceldir" ve g gibi hadislerle Hazret-i İsa'nın (A.S) Havariyyuna, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) Ensar'a tekliflerini ve onların icabetlerini hatırladım. Adeta fetret devri demeye seza olan bu zamanda irsiyet-i Nübüvvet makamında, i'la-i kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan, seyl-i dalâletle kapanmış olan râh-ı hakka çığır açan bir Recül-ü fedakâr'a iltihak ve muavenet etmek ve bu vesile fırsatı ganimet bilerek; Zulmetten nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim.

Pek âdî bir mahlük olduğum ve kalbime müstevli ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için; fazileti, maneviyatı anlamadım... Yalnız bunca mesavî ve mütereddî hareketlerimle huzur-u sâmilerine lütfen kabulünde; yüksek ruhunuzdan yağan samimi şefkat, hakikî re'fet, halimâne iltifat, kerimâne hüsn-ü kabulünüz; beni bir takım ümitlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürurlara gark etti.

Riyakârlık olmasın; Selim fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur'an'a ittiba' ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakikî sözlerinizden, samimî

161


telkinlerinizden, umumî hayırhâh hissiyatınızdan; alil kalbime, mecruh ruhuma uzanan tîğ-ı şifa, neşter-i ümidimin te'siriyle dilşad ve mutmain ol

162


1138 dum. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden rahnedâr kalan ruhuma tâm ve muvafık buldum...

Elbette bu keyfiyet bana Hacc-ı Ekber, Râh-ı saadet, Ömr-ü ebed, Tayr-ı devlet, Enfal-ı ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halaskâr ve hakîm-i derdime ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmedet eylesem hakkım olmaz mı?

İşte bu vesiledir ki; beni Kur'an dellalının, Risale-i Nur müellif'ınin şâkirtliğine tahsis ve kabul ettirmek gibi azim lütuflarına mazhar kılan Rabb-ı Rahimime karşı dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda is'timal etmeye söz ve karar verdirdi...

Sonsuz minnettarlığımın kabulünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını rica eder, Nur ile meşgul, nurlu ellerinizden öperim efendimiz, büyüğümüz!..15 Şubat 1943.. Rumî 1359

Talebe namzedi sefil Yusuf Toprak(176)"

YİNE BU KABİL İNSANLARDAN İHSAN SIRRI'NIN İLTİCANAMESİ

(Bazı kısımları alıyoruz)

Vakıf-ı esrar-ı sübhan, Ferid-i Bediüzzaman, Esseyyid Said-el Kürdî Hazretleri huzur-u samîlerine!

Esselâmü aleyküm ey Mürşid-i Kâmil!

Kemal-i ta'zimle hâk-ı payinize yüzlerimizi sürmeme ve mübarek ellerinizi takbil etmeme müsaadenizi yalvarırım.

Bendeniz, şu ilticanamemi zat-ı alinize sunan sirac-ı Ahmedî fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin ezelde levh-i kazaya çizdiği yazılar hükmüyle mahküm olmuş zavallı bir âvareyim...

Yolunu şaşırmış, nur-u hakikatı görmekten mahrum masiva-perestlere Risale-i Nur ile destgir ve şefı' olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak hidayet yolcularınız meyanında yer alabilmek emel-i halisanesiyle halka-i irşadınıza bütün ruhumla şitap ediyorum. İrşadat-ı aliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederken, cür'etimin nazar-ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemal-i ta'zimle mübarek ellerinizi

163

takbil ve tev'kir ile kesb-i şeref-i can eylerim, büyük mürşidim efendim Hazretleri!



Bir gün zalimlere dedirir hazret-i Mevla Risale-i Nur şâkirtlerinden İhsan Sırrı(177)"

(176) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 16

(177) Ziyadat-ı Kastamoniye S: 19

164


1139

YİNE BU GİBİ İNSANLARDAN BİRİSİ OLAN ARAÇLI DELİ MÜ'MİN VE HİKÂYESİ

Araçlı Deli Mü'min, (Meydanî) Kastamonu civarında eşkıyalığı ile, soygunculuğuyla, külhanbeyliğiyle, adam öldürmekle meşhur bir kişidir. Yapmadığı kötülük kalmamış. Hayatın tüm acı zehirlerini içmiş, derbeder kalmış bir insan.. Son günlerini içki içip sarhoş olmakla geçirmektedir. Bu insan da; Kastamonu'ya zalimlerin eliyle sürgün gönderilmiş bir hidayet mürşidini duymuştur. Bir gün bir seher vakti Kastamonu sokaklarında sarhoş sarhoş dolaşırken, Hazret-i Bediüzzaman'ın kapısının yanına gelmiş.. Ve artık tek kurtuluş ümidini bu kapının eşiğ'ine iltica etmekte bulmuş ve Bediüzzaman'ın kapısının âtebesine başını koymuş, yatmıştır.

Seher vakti Üstad'ının -Her gün gelip-sobasını yakmak ve hizmetini görmek bahtiyarlığını kendine vazife bilen Çaycı Emin Bey, gecenin karanlığında Bediüzzaman Hazretlerinin kapısının taşına kafasını koyup yatan birisini görür. İyice yaklaşınca bu insanın meşhur Araçlı Deli Mü'min olduğunu görür. Koluna girer, ayağa kaldırır ve sorar:

"Ne arıyorsun burada? Yine mi çok içmişsin?" Araçlı Deli Mü'min, kimin kapısında olduğunun şuurunda... Çaycı Emin Bey'e :

"Ben tevbe etmeye geldim. Ben Üstad'a hizmetkâr olmaya, talebesi olmaya geldim. Ne olur beni kurtarın!" diye yalvarmaya başlar.

Çaycı Emin bey, Deli Mü'min'in yalvarış ve yakarışlarını ciddi bularak durumu Üstad'ına bildirmeyi uygun görür.

Günahkârların melcei, düşmüşlerin destgiri, asilerin penahı olan büyük Üstad, Çaycı Emin'e: "Beli kardeşim! Git onu getir!" diyor, Deli Mü'min'i huzuruna kabul ediyor, nazar ediyor ve kurtarıyordu.

Artık o mutlu seherin feyizli mülâkatından sonra, Deli Mü'min kurtulmuş, Veli gibi bir mü'min olmuştu.

Hadiseyi Kastamonu halkı çok iyi bilmektedir. N. Şahiner de hadiseyi güzel tasvir ederek son şahitler -2 kitabında kaydetmiştir.

Ve daha bunlar gibi nice deli mü'minler... Ve Kastamonu kal'asının başında âfakı seyrederken Üstad, kal'anın altından geçip kötü bir yere giden bir

165


insana bağırması ve "Kardeşim oraya gitme! dön, git abdest al, tövbe et!" dediği adamın hikayesi.

166


1140

YUNUS ÇAVUŞ VE İBRAHİM FAKAZLI'NIN MÜŞTEREKEN

ANLATTIKLARI ACİB HADİSE

Tahminen Şubat başı 1988'de İbrahim Fakazlı, kardeşinin İstanbul'daki evinde aynen bize şunları anlattı:

"Bize, Kastamonu'da Üstadla çok uğraşan Holivotlu Hafız Polisin bir tokadını anlatan, o sıra Orman işlerinde soför olarak çalışan İsmail adındaki şahıs şöyle demişti: "Ben hep sarhoş ayyaş bir halde yaşıyordum. Bir gün yine gece yarısına kadar içe içe eve geldim. Yattım, sabahleyin annem başıma su dökmek suretiyle beni zor uyandırdı. Nasihat etti.. Fakat dinliyecek bir durumda değildim. Kalktım giyindim, kal'anın arkasındaki pis bir yere gitmek üzere yola çıktım. Kalenin arkasındaki yoldan geçerken, kal'anın üstünden birisi bağırıyor: "Oğlum oraya gitme! Dön, hamama git, guslet, tevbe et!" diyordu. Ben bu sözleri duyunca âdeta vücudum lerzeye geldi. Orada bulunan bir ağacın köküne dayanarak düşündüm. O halde iken, Holivotlu polis Hafız Nuri yanıma geldi. Orada o da Üstad'ı takib ediyormuş. Bana, Ağzını bozarak:" o Kürd sana ne söyledi"dedi Ve hakaretli sözler sarfetti. Ben döndüm hamama gittim, yıkandım ve tevbe ettim. Allah'a şükür kurtuldum.

Bilâhere bu polis hafızın başına gelmedik kalmadı. Hatta ben bir gün bir köyde iken bir evde geceleyin misafir kaldım. O köy polisin köyü imiş. Gece yarısı benim kaldığım evin kapısı çalındı. Hafız polisin şiddetli sancılandığını, onu araba ile şehre götürmemi söylediler. Ben polisi alıp hastahaneye götürdüm."

Yunus Çavuş'un anlattıkları

Yunus Çavuş, uzun yıllar Kastamonu kal'asında yangın gözetleyicisi ve Ramazan topçusu olarak bulunduğu için, Bediüzzaman Hazretlerini kale başında defalarca görmüş, konuşmuş ve sohbet etmiştir. Adı geçen hikâyeyi bir çok kimselere şöyle anlatmıştır:

"Bir gün sabahın erken saatlerinde Bediüzzaman kalenin şehre bakan ve altı çok derin burcunun üzerinde oturmuş, ayaklarını aşağıya sarkıtmış vaziyette kitaplarının tashihiyle meşguldür. Bu esnada içip içip sarhoş olmuş, ayyaş bir adam, kalenin altındaki yoldan geçerek kötü bir yere gitmektedir. Adam, hoca Efendinin hizasına geldiğinde, birden bire ayakları yere saplanıp kalırcasına dikilip durmuş. Bediüzzaman hazretleri, kötü yola

167


düşmüş giden bu biçare sarhoş adama, şefkatle bağırıp selâm vermiş ve: "Dön, kardeşim dön, evine dön! Git hamamda yıkan, temizlen, tevbe et, Oraya gitme!" demiş.

168


1141

Şaşıran ve neye uğradığını bilmiyen gafil şaşkın adam, ağlıyarak döner, hamama gider, tevbe eder ve namaza başlar.

Aynı gün ve aynı vakitte, Bediüzzaman Hazretlerini tâkible vazifeli ve kalenin altından doğru Bediüzzaman'ı gözliyen Holivotlu Hafız diye anılan polis me'muru ise; geri dönüp evine giden sarhoş adamı yakalıyor ve adama soruyor: "Ne söyledi sana o Kürt!" diye adamı sıkıştırıyor.

İbrahim Fakazlı'nın rivayetine göre o bedbaht polis, Üstad'ın aziz şahsiyetine karşı ağzını bozarak şetmettiğini ve neticede bu polis me'mururıun hayatı feci' bir akibetle noktalandığını kaydeder.

BEDİÜZZAMANA ULAŞAN MEVLÂNÂ HALİD-İ BAĞDADÎ'NİN CÜBBESİ VE HİKÂYESİ

Bu mübarek cübbenin hikayesi, Hazret-i Üstad'a ulaşması ve devir teslimi şöyledir:

Tahminen 1940'lı yıllarda, Âsiye nâmındaki bir mübarek hanım, kocası hapishane müdürü olan zatın Kastamonu'ya hapishane müdürü olarak tayini çıkıp gelince, Âsiye Hanım da burada Hazret-i Üstad'la tanışıp talebesi olmuş.. ve yanlarında uzun zaman muhafaza ettiği mübarek cübbeyi Üstad'a teslim etmiştir.

Mevlânâ Halid Hazretlerinin halifelerinden olan ve "Küçük Aşık" lâkabıyla ma'ruf Şeyh Muhammed bin Abdullah el-Hâlidî'nin torunlarından olan mübarek Asiye Hanım; dedesinin mübarek yadigarı olan o cübbeyi, kendisi ve ailesi çok itina ve titizlik içerisinde uzun zaman muhafaza etmiş ve bir çok yerlerde beraberlerinde gezdirmişlerdir. Nihayet bu mübarek emanetin sahibi Bediüzzaman Hazretleri olduğuna kanâat getirmiş ve Üstad'a sağsalim teslim etmiştir.

Mevlânâ Halid Hazretleri; önceleri Bağdat'da ilim tahsili için gitmiş olan Afyonkarahisar'lı Küçük Mehmedi, (Küçük Aşık) ilmini bitirdikten sonra, daire-i irşadına almış ve Halife ta'yin ederek Anadolu'ya gönderdiği zaman, mübarek bir cübbesini de ona hediye etmiştir. Bu zat ise, Anadolu'ya geldikten bir müddet sonra Mısır'a gitmiş, orada Nakş-i Bendî tekyesinde irşada başlamış... Ve nihayet Rumi 1300, Miladi 1884 Mısır'da vefat etmiştir.(178)

169


Amma bu mübarek cübbe, acaba ailesi tarafından tekrar Mısır`dan Anadolu'yamı getirilmiş, yoksa o zat, Mısır'a giderken onu burada mı bırakmış bilinmemektedir. Lâkin bu cübbe o zatın vefatından sonra; Asiye

(178) Hediyet-ül Arifin Fi esma-il Müellifin, C: 5, S: 383



Dostları ilə paylaş:
1   ...   6   7   8   9   10   11   12   13   ...   112


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə