Kastamonu hayati



Yüklə 4.31 Mb.
səhifə40/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
1   ...   36   37   38   39   40   41   42   43   ...   112

(149)Hususi dosya Sıra No: 5

1182


1466

Merhum Ceylan Çalışkanın ihlası

Ceylan Çalışkan -malum- Ağustos 1963'te İstanbuldu bir trafik kazasında şehid oldu. Hz. Üstadın onun hakkında kendi el yazısıyla yazmış olduğu şu yazısı ki böyledir:

“Ceylan benim vekilimdir. Nura ait işleri benim hesabıma yapar. Said-i Nursi”

İşte merhum ceylan Çalışkan Üstadın şu yazısını babası dahil hiç kimseye göstermemiştir. Ta ki İstanbulda şehit olduğu gün, nüfus cüzdanının arasında bulunmuş...

1183


1467

1184


1468

-ÜÇÜNCÜ HADİSE: Küçük çocukların Üstad'a karşı acib alâkaları:

1946 -1947'lerde Emirdağ'ında küçük masum çocukların Hazret-i Üstad'a karşı görülmedik bir tarzda alâkadar olup, koşup gelip, üstad'ın ellerine sarılmaları pek garip ve ma'nidar ve şirindir. Bu hadise 1949 yıllarından sonra daha da umumileşerek; Emirdağ, Bolvadin ve çevrelerinde sık sık görülmüş ve şayân-ı ibret ve temaşa tatlı bir vaziyet almıştır. Bu şirin manzarayı görenler, hayretle durup seyretmişlerdir. Bu hadisenin şâhidleri o civarda pek çok kimselerdir.

Biz sadece 1946 -1947'lerde cereyan etmiş, çocukların masumane alâkaları hakkında Hazret-i Üstad'ın talebelerine verdiği şu malumatı kaydedelim:

"Hamisen: Bir miktardır, hiç görmediğim bir tarzda pek şiddetli bir alâka ile; Çoktan görmedikleri peder ve validelerine hararetli bir iştiyak ile ellerine sarılmaları gibi, iki yaşından on yaşına kadar masum çocuklar, faytonla gezdiğim vakit beni görünce, aynen öyle uzaktan koşup, benim ellerime sarılmalarının ne hikmeti var? diye hayret ediyordum.

Birden ihtar edildi ki: Bu küçücük masumlar taifesinin, bir hiss-i kablel vuku'ile; ilerde Risale-i Nur'la saadet bulacaklarını ve tehlike-i maneviyeden kurtulacaklarını, belki içinde çoklar şâkird olacaklarını.. Ve buranın maddî-manevî havasıyla imtizaç edemediğim için menfilere verilen serbestiyet münasebetiyle, buradan gitmemekliğim için lâkayd olan büyüklerin bedeline: "Bizler Nur dairesindeyiz, bizi bırakma, gitme!..” gibi bir mana hissettim...(150)"

DÖRDÜNCÜ HADİSE:- Kuşlar ve hayvanat aleminin Risale-i Nur ve Üstad'la münaaebettarane olan alâkaları:

Yukarda kaydedilmiş üç hadise gibi, bu hayvanat hadisesi şüphesiz bir şekilde görülmüş ve müşahede edilmiştir. Evet, kuşların, kumruların, serçelerin, hüdhüdlerin, hatta fare ve çekirgelerin pek çok hadise ve vukuât ile Risale-i Nurlarla ve müellifi ile alâkadarlıkları görülmüştür. Bunların bir çok hadiseleri de yazı ile kaydedilip tesbit edilmiştir.

Bunlardan birisini, ikisini tesadüfe vermek belki mümkin... Amma on, yirmi, otuz vak'a olursa; artık tesadüf ihtimalini kat'iyetle reddeder. Kuşlar ve hayvanâtın alâkaları, Üstad Bediüzzaman'ın hayatının her devresinde çok görülmüş ve bazı hadiseleri ibret için Risalelerde kaydedilmiştir. Ancak

1185


Üstad'ın şu ilk Emirdağı hayatında görülen hadiseler hem çoktur, hem gayet acib ve gariptir. Bilhassa Üstad'ın şahsıyla münasabettar görülen hadiseler daha çok hayret-bahştır.

(150)Emirdağ-1-Zübeyr-2 S: 201

1186

1469


Hazret-i Üstad'ın ve bazı Nur talebelerinin tesbit ettikleri ve kısmen lahika mektuplarında kaydettikleri hayvanât misallerinin tamamını detaylarıyla ve o hadiselere ait yazılmış geniş, yazılarıyla burada dercetmek çok uzun olacaktır. Öyle ise, sadece hadiselerin özünü ve lahikalardaki sahife numaralarını kaydederek; Üstad Hazretlerinin mevzu ile alâkalı suallicevablı bir yazısıyla, onun şahsıyla alâkadar bir iki hadiseyi yazmakla iktifa etmek istiyoruz. Hayvanatın bu alâkadarlıklarını, güzel, edebî bir tasvir içinde bir yazısında derceden Merhum Hasan Feyzi Efendi'nin yazısının o bölümünü buraya bir mukaddime olarak kaydetmek uygun görüldü:

"...Ruy-i zeminin insanı ile beraber, bütün zihayat mahlukatı dahi seni kabule hazırlanıyorlar. Çekirgeler, Arı, Serçe kuşu ve böcek gibi bir kısım hayvanatın dahi, senin bu sözlerin ve Nur'un okunurken, pervâne gibi etrafında dolaşıp, sana olan incizablarını ve Nur'undan ve sözlerinden ferahnâk ve zevkyâb olduklarını; başlarını başlarımıza çarpmakla güya bize anlatmak istemeleri ne kadar gariptir. Ezcümle Sava'da iki çekirge ve Emirdağ'ında iki güvercin ve iki kuş bu kerameti gösterdiler...(151)"

HADİSE NEVİLERİ:

Hadise nevilerine geçmeden önce; bir çok Emirdağlı şahitlerin ihbarlarıyla ve ayrıca daha evvelki hayatlarında Molla Hamid gibi zatların şahadetiyle: Hz. Üstadın evindeki kediler, oradaki farelere katiyyen ilişmedikleri ve dokunmadıkları hadi sesidir.

(Bkz.Son Şahit-4, Sh.264)

1- Emirdağ'ında bir gün ve gece içinde bir serçe kuşu, bir kuddûs kuşunun gelip Üstad'ın odasında kalmaları... Ve biri, bir anda kaybolup, ötekisinin onun yerine gelmesi... Emirdağ-1 S: 46

2- Yine Emirdağ'ında Hazret-i Üstadın yanında Nurun hizmetiyle ilgili bir mektup yazılırken, iki güvercinin gelip, ayrı ayrı garip alâkadarlıkları görülmesi... Emirdağ-1 Sahife: 67

3- Isparta'nın Sav köyünde Üstad'ın bir mektubu okunurken, iki çekirge, garip bir tarzda gelip mektubun üstüne konmalarını ve sonuna kadar dinlemelerini yazan Sav'lı Marangoz Ahmed'in şahadeti... Emirdağ-1 Sahife: 67

1187

(150)Emirdağ-1-Zübeyr-2 S: 201



(151)Elyama Emirdağ-1 aslı S: 118

4- Yine Emirdağ'ında Üstad'ın kendi ifadesiyle bir güvercinin gelip müjde verir gibi alâkası... Emirdağ-1 Sahife: 71

5- Savlı Şükrü Efe'nin mektubunda yazdığı hadise... Emirdağ-1 Sahife: 95

6- Yine Hazret-i Üstad'ın kendi ifadesiyle, bir beraet gecesi gündüzünde, Asa-yı Musa'yı tashih ederken, bir güvercinin Üstad'ın odasına girip, garip şekilde Ürkmeden kalması... Emirdağ-1 S:167

7- Yine Üstad'ın müşahede ve ifadesiyle, hüdhüd kuşunun müjdekârâne acib alâkası... Emirdağ-1 Sahife:174.

8- Savlı Mustafa Yıldız'ın, hüdhüd kuşu ile alâkadar garip bir müşahedesi... Emirdağ-1 Sahife: 186.

9- Yine Üstad'ın ifadesiyle bir serçe kuşunun verdiği müjde işareti ve alâkadarlığı... Emirdağ-2 S: 104

10- Yine Üstad'ın ifadesiyle, Isparta'dan gelen bir mektubun tashihi esnasında, bir güvercinin gelip garip şekilde alâkadarlık göstermesi... El yazma Emirdağ-1 S: 74

11- Hüsrev ve Tâhirî ağabeyin birlikte müşahede ettikleri bir bülbülün acib alâkadarlık hadisesi... Elyazma Emirdağ-1 Sahife: 132

12- Milaslı Halil İbrahim'in bir kuddûs kuşu ile ilgili müşahede ettiği garip alâkadarlığı... Osmanlıca Emirdağ-1 aslı sahife 137

13- Savlı Marangoz Ahmed'in bir bülbül kuşu ile alâkadar, müşahede ettiği garip durum... Elyazma Emirdağ-1 aslı sahife:148.

14- İnebolulu Nur talebelerinin mektuplarında yazdıkları acib iki kuş hadisesi... Elyazma Emirdağ-1 Sahife: 263

15- Sikke-i Gaybî'nin Sav köyünde mumlu kâğıda yazılmaya başlandığı günlerde, üç-dört hüdhüdün garip şekilde alâkadarlık göstermeleri hadisesi... Elyazma büyük boy Emirdağ-1 Sahife:161.

1188


16- İnebolulu İbrahim Fakazlı'nın refikası Şahide Hanımın bir bülbül kuşundan "Said.. Said... Said" lafzını işitmesi hadisesi...Elyazma büyük boy Emirdağ-1 Sahife: 247

17- İnebolu'nun Cenuriye köyünden Sadullah Efendi ile refikası geceleyin Nurları yazarken, bir kuşun gelip yanlarında sabaha kadar durması..Elyazma büyük boy Emirdağ-1 Sahife: 248.

18- Hazret-i Üstad'ın, serçe kuşuna benzer bir kuşu, garip bir tarzda yatağının altında görmesi... Emirdağ-2 Sahife: 8

19- Sungur Ağabeyden bir rivayettir: "Emirdağ'ında 1950 senesi başlannda Ankara'ya Diyanet Riyaseti'ne ve Reis Ahmed Hamdi Aksekili'ye iki takım Risale-i Nur gönderileceği zaman ve o günlerde Üstad'ımızın odasında aniden peyda olan kuşun, aniden kaybolması ve o münasebetle Safronbolu ve Eflani havalisi Nur şakirdlerine yazılan mektublar vs. Bu hadiselerin şahidi bu fakir Sungur'dur."

İşte lahikalarda kaydedilmiş hayvanât alâkadarlıklarının hadiselerinden tesbit ettiğimiz bu kadar... Şimdi de bir iki hadisenin tefsilatını Hazret-i Üstad'ın bizzat kaleminden dinledikten sonra, mevzu' etrafında istifhamlı şekilde sorulan bir sual ve cevabı da derc edeceğiz:

Aziz Sıddık kardeşlerim!

Kat'iyyen şek ve şüphemiz kalmadı ki; Bu hizmetimizin neticesi olan Risale-i Nur'un serbestiyetini, değil yalnız biz, Anadolu ve Âlem-i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor.. belki kâinat memnun olup, Cevvi sema ve fezay-i âlem alkışlıyor ki; Üç dört ayda yağmura şiddet-i ihtiyaç varken gelmedi... Ve Denizli'de mahkemenin bilfiil teslimine karar vermesi, yine Leyle-i Miraç'ta aynen Risale-i nurun Rahmet olduğuna işareten leyle'i Ragaib'e tevafuk ederek, kesretli melek-i ra'dın alkışlamasıyla.. Ve rahmetin Emirdağ'ında gelmesi, o teslim kararına tevafuk etmesi.. Ve bir hafta sonra, -demek Denizli'de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında- yine aynen Leyle-i Mi'rac'a ve Leyle-i Ragaib'e tevafuk ederek aynen onlar gibi, cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekette gelmesi; o tevafuklarıyla kat'î kanaat'verdi ki; Risale-i Nur'un müsaderesine ve hapsine dört zelzelenin tavafuku, küre-i arzca bir i'tiraz olduğu gibi; bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde -biri leyle-i Ragaib, biri Leyle-i Mi'rac, biri de Şaban-ı Muazzamın birinci cuma gecesinde- rahmetin kesretli gelmesi ve Risale-i Nur'un da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevafuk etmesi; Küre-i havaiyyenin bir tebriki, bir müjdesidir... Ve Risale-i Nurun da manevî bir rahmet ve yağmur olduğuna

1189


kuvvetli bir işarettir... Ve en Iâtif bir emare şudur ki; Dün, birden bire bir serçe kuşu pencereye geldi, vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum, Ceylan'a dedim: "Pencereyi aç! O, ne diyecek?" girdi, durdu, ta bu sabaha kadar... Sonra odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım, yarım dakikada döndüm, baktım; "Kuddus, Kuddus" zikrini yapan bir kuş odamda gördüm. Gülerek dedim: "Bu misafir ne için geldi?" Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum, ekmek bıraktım yemedi. Yine kapıyı açtım, çıktım, yarım dakikada geldim; O misafir kayboldu.

Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: "Ben gece gördüm ki, Hafız Ali'nin kardeşi yanımıza gelmiş..."

Ben de dedim: Hafız Ali ve Hüsrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek, aynı günde iki saaat sonra, çocuk geldi, dedi: Hafız Mustafa geldi... Hem Risale-i Nur'un serbestiyetinin müijdesinin, hem mahkemedeki kitaplarımıda kısmen getirdi.. Hem serçe kuşunun ve senin, hem kuddus kuşunun tabirini ispat etti, -Ki tesadüf olmadığını ispat etti.

Acaba emsalsiz bir tarzda, hem serçe kuşu acib bir surette, hem kuddus kuşu garip bir surette gelip bakması.. Sonra kaybolması.. ve masum çocuğun rü'yası tam tamına çıkması; Risale-i Nurun Hafız Ali gibi bir zatın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevafuku, hiç tesadüf olabilir mi?. Hiç ihtimal var mı ki, bir beşaret-i gaybiye olmasın?..

Evet bu mesele küçük bir mesele değil!.. Kâinat ve hayvanât ile alâkadardır. Ben Risale-i Nur'un bir şâkirdi olmak itibariyle, kendi hisseme düşen miktar ve neticeyi, binler altın lira kadar kazancım var kanaât ediyorum. Başka yüzbinler Risale-i Nur şâkirtleri ve takviye-i imana muhtaç ehl-i imanın istifadeleri buna kıyas edilsin.

Evet, dinin, şeriatın ve Kur'an'ın yüzden ziyade tılsımlarını muammalarını hall ve keşfeden.. ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden.. Ve mi'rac ve haşr-ı cismanî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'an hakikatlarını en mütemerrid ve en muannid feylosoflara ve zındıklara karşı güneş gibi ispat eden ve onların bir kısmını imana getiren Risale-i Nur eczaları, elbette küre-i arz ve küre-i havaiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbali kendi ile meşgul edecek bir Hakikat-ı Kur'aniyedir.. Ve ehl-i iman elinde bir elmas kılınçtır...(152)"

1190

Mevzuun etrafındaki istifhamları halleden Üstad'ın sualli ve cevablı bir izahı:



"Sual: Sen bir mektubunda şâirane bir lâtifeyi, yani kuşların; mektuplarını okumak ve yazmak zamanında, yanınıza ve şâkirdlerin yanına gelmelerini, o lâtifeyi ciddî bir tarzda kardaşlarına yazdın. Halbuki o kuşlar, hal-ı âlemi ve Risale-i Nur'un hadisata karşı faydasını bilecek mahiyetten uzaktırlar?..

Elcevab: Emir ve izn-i İlâhî ve havl ve kuvvet-i Rabbaniye ile, umum hayvanatın melâikeden birer çobanı, birer nâzırı olduğu gibi; kuş taifesinin de bir çobanı var.. Onlar bilmese de, emr-i ilâhî ile ve ilham-ı Rabbanî ile çobanları onları sevkeder. O sevk-i fıtrî kuşlara gelen ilhama dayanır, kuşlar ilhama mazhardırlar ki; yaşı bir günlük bir Arı yavrusu, havada bir gün mesafede gider; o ilham-ı fıtrî ile, o sevk-i Rabbanî ile yolunu şaşırmadan dönüp, gelip yuvasına girer.

(152)Yeni yazı Emirdağ-1 S: 46

1191


1473

Evet nasıl ki küre-i arz, Risale-i Nur şâkirtlerine gelen zulme itiraz etti.. Ve cevv-i hava yağmursuzlukla ve soğukla Risale-i Nur'a gelen tazyikat ve müsadereyi tenkid etti.. Ve bulut, serbestiyetini yağmurla alkışladı.(153) Elbette kuş nev'i de alâkadar olabilir.

Evet, insanın bir kısım sun'î kuşlarının bir bomba yumurtası ile bir köyü harap edip, bin adamı mahveden cinayetine ve cehennemî zakkum yumurtaları taşıyan o insanî kuşların tahripçi kısmını, hem küre-i arza, hem nev-i beşere mütebidane merhametsiz tahribatına karşı bu hayvanî kuşlar; te'sirli bir surette istikbali tenvir eden Risale-i Nur'u elbette tebrik edip alkışlar diye suretindeki hadise, gerçi çok tatlı bir lâtifedir.. Fakat çok ince bir hakikat dahi içinde var...(154)”

MÜTEFERRİK VE ÇEŞİTLİ HADİSELER

1-HÜVE NÜKTESİNİN HATIRLATTIRDIKLARI:

Bilindiği gibi, Üstad Bediüzzaman Hazretleri ilk Emirdağ hayatının tahminen son senesinde.. Ve daha sonraları Afyon hapsinde ve sonrasında; Hava ve Nur unsurunun tevhid ve vahdet-i Rabbaniye ve emir ve irade-i ilahiyeye gâyet aşikâr bir tarzda delâlet ve işaretlerini göstermeleri cihetinde bu iki unsurun hakikatlarıyla meşgul olmaya başlamıştır.

Arabice 1364 (Miladi 1945) yılına girildiğinde, Nur'un te'lif zamanının sonu şeklinde kabul edilmişse de, fakat Rumiye göre 1364'ün karşılığı Milâdi 1948 olduğu için, te'lif devresi Afyon hapsinde "El Hüccet-üz Zehra" Risalesinin te'lifiyle son bularak hitama erdiği anlaşıldı. Fakat Nur'un bazı mes'elelerinin tetimme ve haşiyelerinin devamı 1953'lere kadar devam etti. Ancak hicrî senenin 1364'ünde bir cihette tamamlandığı kabul edilen te'lif devresi, bu tarihten sonra başka şekil aldı. Hava ve nur unsuruna ait pek lâtif, çok şirin iman hakikatlarının tezahürüyle kendini gösterdi.

Bu pek tatlı ve çok şirin, cennet gibi güzel hakaikin zuhuru ve Hava ve Nur unsurunun inkişafından fehmettiğimiz bir kanaatımızı burada kaydetmek isteriz ki; Arabi 1341'de başlayıp, yine Arabi 1364'de tamamlanan Nurlar'ın te'lifinin bundan sonraki devrede; üzerinde delil ve bürhan getirilen şey; o seneye kadar daha çok toprak ve su unsuru üzerinde ve maddî ve

1192

(153)Hazret-i Üstad'ın burada işaret ettiği hususların cüz'iyatının her birisi bir çok defalar tekerür etmesi ve mühim hadiselere tevafuk etmesine dair belgelerin kayıdları yapılmış ve ispatlanmıştır. Bu hadiselerin vukuatlarla şehadetleri ayrıca Denizli hapsi mektuplarında ve diğer lahikalarda aynı meseleye dair işaretler kaydedilmiştir. A.B.



(154)Yeni yazı Emirdağ-1 S: 90

1193


1474

cismanî mevcudatta tecellî eden Allah'ın sıfat ve esmasının tecelliyatından bahseden hakikatlar olup, ekseriyetle bu iki unsurdan misaller getirilerek te'lif edilmişken; Bu tarihten sonraki dört beş senelik zamanda ise, Hava ve Nur unsurları sahifelerinin mütalâaları için âdeta yepyeni bir devre ve perde açılmış gibi oluyordu. Bu hissî ve şahsî kanaatıma böylece işaret ettikten sonra; Hazret-i Üstad'ın Afyon hapsinde mazhar olduğu yeni ve başka hal ve tecellînin kendisinde zuhûr etmesiyle, bir üçüncü Said olarak kendini bilmesi ve göstermesi tarzında sahne-endaz olmuştur.

Evet, Hazret-i Bediüzzaman'ın esrarengiz olan hayatında böyle büyük ve küllî merhale ve inkılâblar çoktur. Tahsil devresinden tedris devresine.. Tedristen te'lif merhalesine.. ve nihayet 1899'da bütün ulûm-u âliye ve aliyeden uzanıp, Kur'an'ın hakikatlar mahzeni ve nurlar merkezine atlamasına.. ve 1921'lerde daha başka ve daha âcib küllî ve nuranî bir inkılâb merhalesi olan "Yeni Said" merhalesine geçmesine bakan ve gösteren gerçek ve küllî inkılâb ve merhaleler hak olduğu gibi; Şu bahsetmek istediğimiz ve fakat tefhim ve izahına muktedir olamadığımız bir başka ve çok yüce ve nuranî bir merhale olan Hava ve Nur unsurları sahifelerinde; Sebeplerin ötesinde cereyan eden tecelliyatın ma'kesleri ve buna bakan, aşikâr mevcudiyet-i ilâhiyyenin tezahür hakikatları âlemine girmesi de hak ve gerçektir denilebilir.

Nitekim bu devrede, Hüve Nüktesi adıyla kaleme aldığı büyük ve geniş ve yeni bir merhalenin kapısıyla girdiği letâif ve nuraniyyât âleminin bahşettiği feyiz ve nurlarla te'lifini yaptığı Risaleler ve tetimmelerden "Hüve Nüktesi, Elhüccet-üz Zehra'nın bir kısmı ve Nur Aleminin Bir Anahtarı" gibi Risale parçaları, hep bu Nur ve Hava unsurunun vazifelerinden ve onlarda tecelli eden hikmet ve esrardan bahsederler. Bununla beraber bu mesele havsala ve idrâkimizin dışında olmasından, bu kadarcıkla iktifa etmeye mecburuz.

Bu bahis münasebetiyle adı geçen muazzam hakikatlar hazinesi olan "Hüve Nüktesi"ni burada kaydetmeyi uygun bulduk:

1194


1475

HÜVE NÜKTESİ

Çok aziz ve sıddık kardeşlerim!

Kardeşlerim, deki hüve lâfzında, yalnız maddi cihette bir seyahat-ı hayaliye-i fikriyede hava sahifesinin mütalâsıyla, anî bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde: Meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühuletli bulunmasını.. Ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni', binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

Evet nasılki, bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında; Eğer tabiata, esbaba havale edilse lâzım gelir ki; ya o kapta, küçük mikyasta yüzer belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun.. Ve yahut o parçacık topraktaki her bir zerre, bütün o ayrı ayrı çiceklerî muhtelif hâsiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin.. Adeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun.

Aynen öyle de: İrade-i ilâhiyyenin bir arşı olan havanın, rüzgârın her bir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan"Hüve" lafzındaki havada, küçücük mikyasta bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nakileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin.. Ve yahut o hüvedeki havanın, belki unsur-u havanın her bir parçasının her bir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafcılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun.. Ve onların umum dillerini bilsin.. Ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünki bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var.

İşte, ehl-i küfrün ve tabiiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtina'lar ve müşkilâtlar aşikâre görünüyor.

Eğer Sâni-i Zülcelâl'a verilse; hava bütün zerratıyla onun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini Halıkının izniyle ve kuvvetiyle ve o Halık'a intisab ve istinad ile ve Sanii'nin cilve-i kudretiyle, bir anda şimşek sür'atinde ve hüve telâffuzu ve havanın temevvücü sühuletinde yapılır. Yani, kalem-i

1195

1476


kudretin hadsiz ve harika ve muntazam yazılarına bir sahife olur.. Ve zerreleri o kalemin uçları.. Ve zerrelerin vazifeleri dahi kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay olur.

İşte ben deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temaşa ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikatı tam vâzıh ve mufassal, aynelyakin müşahede ettim.. Ve "Hüve"nin lâfzında ve havasında böyle parlak bir bürhan ve bir lema-i vâhidiyet bulunduğu gibi; manasında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i ehadiyyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve "Hüve" zamirinin mutlak ve mübhem işareti hangi zata bakıyor, işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki; hem Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan, hem ehl-i zikir makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakin ile bildim.

Evet, meselâ bir nokta beyaz kağıtta, iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı;ve bir küçük zihayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; Ve bir lisan ve bir kulak aynı anda müteaddit kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı halde; ayn-el yakin gördüm ki: "Hüve"nin anahtarıyla ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, her bir parçası hatta her bir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını.. Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde, hiç şaşırmadan yapıldığını.. Ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde, hiç zaaf göstermiyerek, geri kalmıyarak intizam ile taşıdığını.. Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, manada o küçücük kulak ve lisanlara kemal-i intizamla gelip çıkıp, hiç karışmıyarak, bozulmıyarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisanlardan çıktığı.. Ve o her zerre, her parçacık, o acib vazifeleri görmekle beraber, kemal-i serbestiyet ile cezbedarâne hal diliyle ve mezkûr hakikatın şehadeti ve lisanıyla deyip gezer.. Ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş, diğer bir işe mani' olmuyor. Ben ayn-el yakin müşahede ettim.

Demek, ya her bir zerre ve her bir parça havada, nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi ve iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki; bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve batıldır. Hiçbir şeytan dahi

1196

bunu hatıra getiremez. Öyle ise bu sahife-i havanın; Hakk-el yakin ayn-el yakîn, derecesinde, bedahetle zat-ı Zülcelâl'in hadsiz gayr-i



1197

1477


mütenahî ilm ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderi'nin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfuz’un âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuunatında bir levh-i mahv, ispat namında, yazar-bozar tahtası hükmündedir.

İşte hava unsurunun yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkur cilve-i vahdaniyyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi; unsur-u havaînin sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, cazibe, dafiâ, ziya gibi sair letaifin naklinde şaşırmadan muntazaman asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanında, bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanda, bütün nebatât ve hayvanata teneffüs ve telkih gibi hayata lüzûmu bulunan levazımatı kemal-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irade-i ilâhiyyenin bir Arşı olduğunu kat'î bir surette isbat ediyor.. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık hedefsiz esbab ve aciz, camid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiç bir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını ayn-el yakin derecesinde isbat ettiğini kat'î kanaat getirdim.. Ve her bir zerre ve her bir parça lisan-ı hal ile

dediklerini bildim... Ve bu ”Hüve" anahtarı

ile havanın maddî cihetindeki bu âcaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir "Hüve" olarak, alem-i misal ve alem-i manaya bir anahtar oldu.

(Mütebakisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler Selâm

SAİD-İ NURSİ(155)"

Hazret-i Üstad bilâhare Hüve nüktesinin bir eki mahiyetinde bu gelecek parçayı da kaleme almışsa da, yine de tamamını yazamamış, ancak izin verildiği kadarını kaydedebilmiştir:

"Hüve nüktesinin ahirinde bu parça yazılacak:

Gördüm ki; âlem-i misal nihayetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf hadsiz hadisat-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmıyarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinemay-ı uhreviye ve faniyâtın fanî ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temaşagâhlarda ve cennette saadet-i ebediye ashaplarına da dünya maceralarını ve eski hatıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için, pek büyük ber fotoğraf makinası olarak bildim. Levh-i Mahfuz'un, hem âlem-i misalin iki hüccet ve iki küçük numunesi ve iki noktası; İnsanın başında



Dostları ilə paylaş:
1   ...   36   37   38   39   40   41   42   43   ...   112


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə