Kastamonu hayati



Yüklə 4.31 Mb.
səhifə64/112
tarix24.06.2018
ölçüsü4.31 Mb.
1   ...   60   61   62   63   64   65   66   67   ...   112

1660


şerli hükümetinin şerrinden çekinerek lâzım gelen cesaret ve dirayeti gösterememiş, Bakanlar kurulu da toplatma kararını almıştı. Ama ondan önceki bir hadisede ve Afyon hapsine yakın günlerde ise, müsbet raporlarıyla aynı kitapları kurtarma cihetinde cesaret göstermişlerdi. Bunlar bu kitapta yazılıdır. Hazret-i Üstad -tahminen- o ikinci hadiseye işaret etmek istiyor. A.B.

1661


1750

kidkârane bir teessüf

geldi. Birden ihtar edildi ki: Bu senin eski medrese arkadaşların olan başta Ahmed Hamdi olarak zatlar, dehşetli ve şiddetli bir tahribata karşı ehven-üşşer düsturuyla mümkin olduğu kadar bir derece bir kısım vazife-i ilmiyeyi mukaddesatın muhafazasına sarfedip, tehlikeyi dörtten bire indirmeleri, onların mecburiyetle bazı noksanlıklarına ve kusurlarına inşaallah keffaret olur diye kalbime şiddetle ihtar edildi. Ben dahi sizleri ve sizin gibilerini o vakitten beri yine eski medrese kardeşlerim ve ders arkadaşlarım diye hakikî bir uhuvvet nazarıyla bakmaya başladım. Onun için benim bu şiddetli tesemmüm hastalığım vefatımla neticelenmesi düşüncesiyle, sizi nurlara benim bedelime hakikî sahip ve hâmî ve muhafız olacağınızı düşünerek; üç sene evvel mükemmel bir takım Risale-i Nuru size vermek niyet etmiştim. Fakat şimdi hem mükemmel değil, hem tamamı değil.. Fakat ekseriyet-i mutlaka eczaları, Nur şâkirtlerinden gayet mühim üç zatın on beş sene evvel yazdıkları bir takımı sizin için şiddetli hastalığım içinde bir derece tashih ettim. Bu üç zatın kaleminin benim yanımda on takım kadar kıymeti var. Senden başka bu takımı kimseye vermiyecektim. Buna mukabil onun manevî fiatı da üç şeydir:

Birincisi: Siz mümkin olduğu kadar Diyanet Riyasetinin şu'belerine vermek için, mümkin ise eski harf, değilse yeni harf ile ve hâs arkadaşlarımdan tashiha yardım için birisi başında bulunmak şartıyla memleketteki Diyanet Riyasetinin şu'belerine yirmi otuz tane teksir edilmektir. Çünki hârici dinsizlik cereyanına karşı böyle eserleri neşretmek, Diyanet Riyasetinin vazifesidir

İkincisi: Madem Nur Risaleleri medrese malıdır. Siz de medreselerin hem esası, hem başları, hem şâkirtlerisiniz. Onlar sizin hakikî malınızdır. Münasib görmediğiniz Risaleyi şimdilik neşrini geri bırakırsınız.

Üçüncüsü: Tevafuklu Kur'anımız mümkin ise fotoğraf matbaasıyla tabedilsin ki; tevafuktta lem'a-i İ'caz görünsün. Hem baştaki Türkçe târifatı ise, o Kur'an ile beraber tab'edilmesin. Belki ayrıca küçük bir risalecik(9) olarak, ya Türkçe veya Arabiye güzelce çevirip öylece tab'edilsin.

SAİD-İ NURSİ(10)"

Hazret-i Üstad'ın merhum Ahmed Hamdi Efendi'ye gönderdiği mezkûr Nur kitapları ve mektubu, Üstad'ın hizmetkârlarından Mustafa Sungur tarafından ona götürülüp teslim edilmiştir.

1662

(9) Küçük risalecik, Ondokuzuncu Mektub ve Yirnıi Dokuzuncu Mektup'tan derlenmiş bir risaledir.Kur'anın tevafuklarını tarif eder. Bunun bir hülasası, Hizmet Vakfı tarafından tab ve neşredildi. A.B.



(10) Emirdağ Lahikası-2 S: 10

1663


1751

Mustafa Sungur Ağabey, adı geçen kitapları ve mektubu Ahmed Hamdi Efendiye teslim ettikten sonra, Ankara'dan Hazret-i Üstad'a şu mektubu yolladı. Kitapların Ahmed Hamdi Efendiye teslim tarihi için: (1950 Şubatı idi diye Sungur Ağabey bana hususî bir mektubunda yazmıştır.)

Çok aziz, çok mübarek, çok müşfik çok sevgili Üstad'ımız Efendimiz Hazretleri!

Mübarek, makbul dualarınız ile bugün Risale-i Nur denilen şems-i maneviyi hem çok mübarek ve kıymetli mektubunuzu Diyanet Riyaseti Başkanı Ahmed Hamdi Efendi'ye teslim ettik. Sevinçler içinde mübarek mecmuaları ve nurları kendi hususî kütübhanesine koydu. "İnşaallah bunları kendi öz ve has kardeşlerime okumak için vereceğim ve bu suretle tedrici-tedrici neşrine çalışacağım" dedi.

Çok Sevgili Üstadım Efendim. mübarek mektubunuzdaki emirlerinizi yapacağını söyledi. Fakat şimdi hemen birden bire bunların neşri olmaz. Ben bu eserleri has arkadaşlarıma okutturup meraklılara göre ilerde neşrederiz, inşaallah tam ve parlak şekilde ilerde neşrine çalışacağını söyledi.

Aziz Üstadım Efendim! Şimdi derhal bu biçare talebeniz, nurların neşri için elimize bir vesika vermediğinden üzüldüm. Fakat kendisi Risale-i Nurun neşrine taraftar ve bütün kuvvetiyle çalışacağını söylediği için sevindim.

Çok sevgili Üstad'ım, Ahmed Hamdi Efendi siz sevgili Üstad'ımıza "Nasıldır?" dediler. Bu biçare de, "evrad ve manevî vazifeler cihetinde bir noksanlık yok, fakat başka cihette her türlü perişanım" diyor dedim. Perişan olmıyan ve daima aziz olan siz sevgili Üstad'ımızın bu sözlerinizi söyleyince gözleri yaşararak dediler ki: "İnşaallah o daha çok yaşıyacak ve pek büyük hizmetler daha yapacak."

Çok sevgili Üstadım Efendim, bundan sonra bu biçare yine görüşmek üzere oradan ayrıldım. Konyalı ve Mülkiyede okuyan, Nurlara çok bağlı Ahmet Atak kardeşimizle ve onunla beraber gelen ve aynı mektepte okuyan Afyon'lu ve Emirdağ'ında sizinle görüşen ve mübarek ellerinizi öpmek şerefine nail olan Cemil'in kardeşi Mustafa ile beraber, şimdi Ankara Müftüsü olan ve siz sevgili kahraman Üstad'ımızla Erzincan ve İstanbul'da arkadaşlık eden ve ihtiyar olan Sadık ile görüştük. Ah sevgili Üstad'ımız, bize kurtarıcımız ve vesile-i saadetimiz olan sevgili Üstad'ımızın eski hatıralarından biraz bahsettiler. Kendisi anlatırken âh çekiyor, hayret ve istihsanla

1664

1752


gâh gülüyor, gâh üzülüyor ve bize diyordu ki;

"Kardeşlerim! O zat bize benzemez.O bir harikadır. Hem onun bazı halleri vardır ki; O, o zaman kendine sahip değildir. Kalbine ne doğarsa tecelliyat-ı ilâhiyyedir" diye Risale-i Nurun kudsî tercümanını bize anlatıyordu.

Hatta Ayasofya Camiinde, binlerce kişiye, aziz kahraman Molla Said'in nutkunu anlatırken, hayretler içinde kaldık...(11)

Elbaki Hüvel baki Duanıza muhtaç perişan ve kusurlu hizmetkarınız

Sungur(12)”

İşte, zahiren cüz'î gibi görünen Ahmed Hamdi ile muhabere ve mektuplaşma hadisesine Hazret-i Üstad'ın fazlasıyla üzerinde durup ehemmiyet vermesinin, hatta 1956'da Nurun serbestiyet kazanması üzerine, yeniden hükûmet ve Diyanet Riyaseti eliyle nurların neşrini büyük bir arzu ile istemesinin elbette hikmet ve sebebleri vardır.

Evet, Üstad'ın mektuplarında da görüldüğü gibi, ilk başta Ahmed Hamdi Efendinin şahsında, Müslüman bir milletin hükûmetinin Diyanet İşleri Reisine kendi Nur kitaplarını neşir için, maddî lıiç bir şart ve kayd koymadan teslim etmesiyle arzu ettiği şey; hükûmet ve Diyanet eliyle Nurların serbestiyetini temin etmek ve nurları resmen âleme karşı onların eliyle ve onlara mal etmek suretiyle neşrini gerçekleştirmek idi. Bununla da; öteden beri Türkiye dışında olan Âlem-i İslâm milletlerinde, Türkiye Müslümanları aleyhinde propaganda yapan ve Türkiye'yi dinsizlikle ittiham eden (13) ecnebilerin hâince entrikalarını bilfiil kırmak ve tekzib etmek için idi.

Evet, Hazret-i Üstad Bediüzzaman, bu hizmetin ve bu gayenin tahakkuku için çok çalıştı. Tevafuklu Kur'anını, bütün Risale-i Nur eserlerini Diyanet Riyaseti eliyle, dolayısıyla Türkiye hükûmeti eliyle neşir edilmesi için çok çırpındı. Ayrıca D.P hükümetine bu mevzu'da bir kaç mektup yazdı,

(11) Bu mektubun geri kalan kısmı Ayasofya nutku vesilesiyle bu kitapın o makamına dercedildiği için tekrar edilmedi. A.B.

(12) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 6

(13) İslâm Âleminde bilfiil bu tarz propagandanın maddi tezahürlerini ben bizzat bir misalini kendim müşahede ettim. Şöyle ki 1967'de Suriye'ye gitmiştim. Suriye'nin Rakka vilayetine bağlı, uzaktan akraba gelen bir köye misafır gittim. Köyün yaşlıları benim namaz kıldığımı görünce "Siz Türkiyeli insanlar Kur'anı okumak biliyor musunuz?" dediler. Evet, Elhamdülillah!

1665


dedim "Peki siz namazda aynen bu Kur'anı mı okuyorsunuz?" dediler. Elbette dedim, namazda Kur'an'dan başka ne okunur ki! dedim. Amma dediler: "Biz sizi başka duymuşuz,Namazda Türkçe birşeyler söylüyormuşsunuz!. Ne münasebet dedim. İsterseniz size Kur'an'dan okuyayım, hatta manasını da söyleyeyim dedim. Çok hayrette kalarak:"AIlah Allah biz ne kadar yanlış duymuşuz" dediler. A.B.

1666


1753

ikazlarda bulundu. Lâkin maalesef o pek mühim iş, çok azim hizmet Diyanetin ve hükûmetlerin resmî eliyle gerçekleşemedi. Merhum Menderes de bir ara Üstad'ın isteği doğrultusunda Diyanetin nurları neşretmesini arzu etti. Diyanete havale etti ise de, neticede o da olmadı. O durumda Üstad Hazretleri Nurların resmen neşrini bilmecburiye kendi talebeleri eliyle yaptırdı.

Muhterem Ahmed Hamdi Efendi gayet samimi olarak mezkur hizmetin o tarzda tahakkuk etmesi için ilgilendi. İlk önce Risale-i Nurdan iki takım istedi, bunlardan birisini kendi hususî kütübhanesine, diğerini de Diyanet kütübhanesine koydurdu. Tevafuklu Kur'anın tab'ıyla da ciddî surette alâkadar oldu. 20.10.950 tarihinde Üstad'ın tevafuklu Kur'anını Afyon mahkemesinden resmi bir yazıyla Ankara'ya celbettirdi(14)ve İstanbul mushaflar tetkik heyetine gönderdi, tetkik ettirdi. Fakat tetkik heyeti Kur'anın yazısını zaiflik ve hat yönünden beğenmedi. Dolayısıyla Kur'anda tab' edilemedi.

Diyanet kütübhanesine konulan bir takım Nur eserlerini de, merhum Ahmed Hamdi Efendi Diyanet müşavere heyetine incelettirdi. Fakat anlaşılan: müşavere heyeti, zaman ve zeminin nezâketi dolayısıyla, Diyanet riyaseti adına Nur Risalelerinin neşrini o sıra benimsemedi.. Öylece kaldı...

Böylece Hazret-i Üstad'ın Afyon vilâyet merkezinde geçirmiş olduğu yetmiş iki günlük hayatı dahil, Emirdağ'a geldiği gün, 2 Aralık 1949'dan, 16 Mayıs 1950'ye kadar sekiz aylık hayatında,hatta 1950'nin son yarısına kadarki hayatında yapılan hizmetlerin özeti ve hülâsası bundan ibarettir denilebilir.Tabii ki; Nur talebeleri Isparta ve İnebolu’da hızlandırdıkları neşriyat içinde, küçük Tarihçe-i Hayatın neşri vesaire... Ve Ankara ve İstanbul'da meb'uslar ve sairelerle görüşmeler, verilen konferanslar, tanışmalar ve saire hizmetler özeti anlatılanlardan hariç kalmak şartıyla...

ÜSTAD'I ZEHİRLEDİLER

Afyon hapsinde üç defa vuku’ bulan zehir hadiselerinden gayri, hapisten sonra Üstad Emirdağ'ına getirildikten -tahminen- yedi sekiz ay sonra, 1950 Ramazan-ı Şerifi sonlarına doğru, yani temmuz ayı içinde Hazret-i Üstad'ı burada yeniden zehirlediler. Bu zehir, tesbitlerimize göre onbeşinci zehir oluyordu.

1667


Altı okçu CHP zihniyetinin dikta rejimi yıkıldığı halde, fakat memlekette vali, kaymakam gibi büyük memurlar ve brokratlar kitlesinin alışmış oldukları diktatörlük yine kısmen devam ediyor ve hatta bir nevi CHP yine

(14) Emirdağ-2 Müntehap dosya, sıra no: 24

1668

1754


hâkim durumundaydı. Yaşlı Nur talebeleri bazı zatlardan duyduğumuz kadarıyla, o güne kadar Üstad'ın kapısında bekçiler yine bekliyor, tarassutlar yine devam ediyordu. Şu 1950 ortalarında vuku’ bulan zehir hadisesinde de, her halde eskiden olduğu gibi, yine bekçilerden bedbaht birisinin eliyle yapılmıştır.

Hadise günü Üstad'ın yanında bulunmuş Abdullah Yeğin Ağabey hadiseyi şöyle anlattı:

"Üstad'ın yiyeceklerine konulan zehirden, Üstad iftarda biraz yemiş ve az sonra baygın halde düşüp kalmıştı. Geceleyin Üstad karyolasından aşağı düşmüş ve istifrağ etmişti. Midesinden çıkan, simsiyah koyu safran gibi şeylerdi. İstifrağdan sonra zehirin ölüm tehlikesi geçmiş, Üstad da biraz rahatlamış ve gözlerini açmıştı. Sabahleyin tam dirildi.. Bir iki gün sonra da Hutbe-i Şamiye'nin Arapçasını Türkçeye tercüme etmeye başladı. Hatta sabahleyin kıra gezmeye bile çıkmıştı.

Üstad Hazretleri de bu zehir hadisesinden bahseden birkaç mektup yazdı. Bunlardan birisi, az üstte kaydedilen Diyanet Reisi Ahmed Hamdi Efendi'ye yazdığı mektup olsa gerektir. İkinci ihtimal de Ahmed Hamdi Efendi'ye yazdığı mektupta bahsettiği zehir hadisesi Afyon hapsinde verilen zehirin te'sirinin devamından bahis de olabilir. Fakat Üstad, Ramazan içinde (Yani 1950 Ramazanı ki temmuz ayı içindedir) vaki olan bu onbeşinci zehir hadisesinden bir kaç gün sonra talebelerine hitaben şu mektubu yazdı:

Aziz Sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: yirmi günden beri şiddetli tesemmüm hastalığımla beraber, gayet endişeli ve meraklı bir tarzda Medreset-üz Zehra'nın vaziyeti ve erkânlarının faaliyeti bir taarruza hedef olmuş veya oluyor gibi şiddetli ızdırapta idim. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun, hem Hafız Ali, hem Hafız Mustafa. hem bir Said olan bir kardaşımız Hekim-i Lokman gibi o manevi yaralarıma merhemler getirdi.

Saniyen: Siz hiç merak etmeyiniz. Nurlar her tarafta, hariç ve dahilde intişar edip parlaklığını gösteriyor. Hasımlarını susturuyor. Gizli münafık düşmanlar bütün kuvvetleriyle Nurların neşrine ve parlamasına mani’ olmaya çalıştıkları halde, bilâkis parlamasına vesile oluyor. Şimdi de mahkemeyi te'hirleri, Nurların sırf serbestiyetine ve neşrine meydan vermemek planıdır. Onun da ehemmiyeti yok.

Salisen: Emanetleri aldık

Kardaşınız

1669


hasta

SAİD-İNURSİ(15)"

(15) Emirdağ-2 Müntehap dosya sıra no:17

1670


1755

Zehir hadisesi günlerinde, Üstad'ın yanındaki hizmetkârları ise,sair Nur talebelerine mektupla şu malûmatı vermişlerdi:

"LÂTİF BİR İNAYET:

Üstad'ın bugün konuşmakta ve çalışmakta hiç iktidarı yoktu. Zehirin şiddetiyle konuşamıyordu. Kahraman Bayram, otuz sekiz Asay-ı Musa'nın Arabisini(16) getirdi. Üstad'ımız bir saat ve bir kaç dakika içinde kemal-i dikkatle tashih etti. Ben ve kardeşim Bayram ikimiz listeyi yazıyorduk. Üstad'ımıza yetişemiyorduk. En nihayet biz Üstad'ımıza yetiştik. Üstad'ımız da tashihi bitirdi. Bu hali harika gördük.

Bu münasebetle Üstad'ımız buyurdular ki: "Medreset-üz Zehra erkânlarının bana yazdıkları güzel mektuplarına mukabil, hem onların hem bütün Nurcuların Ramazan-ı şeriflerini hem leyle-i kadirlerini hem bayramlarını bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Hem onların dualarına âmin âmin diyoruz. Hem eğer hayatta kalsam, Bayramdan sonra yine görüşeceğiz."diyorlar. Hem sizlere de çok selâm ediyorlar.

Emirdağ Nurcuları namına

Mustafa(17)"

İşte Hazret-i Üstad'a yapılan su-i kasıdla zehir hadiselerinin l5.sinin hikayesi böyle... Tabii ki, bu zehirle su-i kasıd tecrübeleri bitmedi, devam etti. Üstad'ın vefatına kadar altı defa daha bu zehir tecrübeleri yapıldı.

Lâhika mektuplarında topyekün ondokuz defa zehir hadiselerinden bahsedilmişse de; 1959 Kasımında Üstad'ımızın ziyaretine gittiğimde:" bana " yirmi bir defa zehir verdiler" diye bahsetmişti.(18)

Bütün bu zehirlendirilmeler,gizli zındık komitelerinin gizli ve sinsi plânlarıyla gerçekleşiyordu. Amma zavallı bazı kimselerin eliyle oluyordu. Hazret-i Üstad Bediüzzaman'la 1907'lerden beri mücadeleye girişen ve bilahare aynı komitenin gizli adamlarının bir çoğu maalesef CHP içinde çöreklenerek, gâh hükûmetin kuvvetinden istifade yoluyla, gâh böyle gizli zehirlerle Üstad'a hücum edenlerin bu fiilleri giizli dinsizlik ve farmasonluk adına olduğu kat'idir. Amma Allah'ın hıfz ve emanında bulunan Bediüzzaman'a hiçbir şey olmuyordu ve olmadı da...

(16) Asa-yı Musa'nın Arapçâ va tercüme edilmesi 1950 senesi içinde Molla Abdülmecid'e Üstad'ın ilk iş olarak yaptırdığı gibi, Üstad da Arapça Hutbe-i Şamiye'yi aynı sene içindeTürkçe'ye tercüme etti. A.B.

1671


(17) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 2

(18) Erzincanlı Re'fet Kavvukçu'nun hatırasındada yirmi bir defa zehir sözünü Üstad'dan bizzat dinlediğini yazmaktadır. (Bkz. Son Şahitler-2 S: 233).

1672

1756


Hazret-i Üstad'ın tensibiyle İstanbul'a "Volkan, Hüradam ve Sebilürreşad" gazetelerinde neşredilmesi için gönderilen ve fakat aynı gazetelerde neşredilip edilmediğini bilmediğimiz 27.7.951'de yazılıp gönderilen bir parçayı da bir başka zehir hadisesi(19) münasebetiyle buraya kaydetmeyi uygun bulduk. Parça şöyle:

"Üstadımız hakkında olan iftiranın ve acib yalanın bir nümunesi şudur ki: Beş sene evvel dehşetli ve zehirli bir hastalığa binaen yatsıdan sonra iki hizmetçisini çağırmış ki, bayılmasına ve kusmasına binaen hizmet etsinler.O vakitten beri biz bütün buradaki onu tanıyanlar biliyoruz ki, şimdiye kadar akşam namazından sonra, ta sabah güneş doğuncaya kadar hiç kimseyi kabul etmiyor. Buna biz şehadet ediyoruz. Yalnız bu Ramazan bayramının akşamında kendi yediği yemeğine gizli düşmanı bir fırsat bulup zehir attığı için, bilmiyerek bir kısmını yemiş. Yatsıdan sonra, seksen sene ömründe görmediği gayet dehşetli bir zehirlenmekle beraber şiddetli bir sıtma ve dört beş defa kusmakla hayatından ümidini kestiği için, karşı evdeki iki hizmetçisini çağırıp, son vasiyetini yapmak için o acı ve acınacak halinde aşağı kapıya inmiş, bekçiye demiş: "Ben ölüyorum, sıtmadan tahammülüm kalmadı. Hizmetçilerim gelsin" karşıdaki komşucağız haber aldı ve gitti hizmetçiyi çağırdı ve bekçiye dedi "Kuvvetim kalmadı, düşeceğim" bekçi koltuğunun altına girip yukarıya çıkarmış. İki hizmetçisi gelip sobayı yaktılar. Kustuğu kilimi temizlediler.

İşte beş sene zarfında güneşin gurubundan tulu'una kadar, bu tek bir muamele, gece iki hizmetçisi yanına gelmiş.. Bu acınacak bir tek muameleyi resmi âmir bunu bu surete çevirmiş ve makamata yazmış ki: Said-i Nursi gece yanına ziyaretçiler kabul ediyor" yani siyasî bir maksadı var, gece toplantı yapıyor.

Bu bir yalan değil, yüz cihette yalandır. Hatta aynı günün bayram günü kapısında ilân yazıp dostlarını bayramlaşmak için kabul etmemiş.. Böyle bir resmi memur böyle bir iftirayı, böyle garip ve ihtiyar ve hasta otuzbeş sene gazete okumayan ve siyaseti terk eden ve üç mahkeme dört sene zarfında onun siyasetle ve dünya ile alâkadar medar-ı mes'uliyet bir maddeyi ispat etmediğinden; elbette bu tarz iftirayla ona böyle ilişmek, damarına dokundurmak; Vatan ve millet ve İslâmiyetin zararına ve hârici komitelerin menfaatına olduğuna kanaât ediyoruz ve emare ve delillerini gösterebiliriz.

1673

Haşiye: Hem bu yalanı resmileştirmek için bekçileri çağırmışlar ki:" geliniz gecede ziyaretçileri kabul ettiğini imza ediniz!" diye karakol çavuşu bekçilere demiş. Bu asılsız yalanı bekçiler imza etmemişler.



Emirdağ Nurcularından

On dört imza(20)'"

(19) Afyon hapsinden sonraki ilk zehir hadisesi bu da olabilir.. Ve bu hadise 1950 Temmuzunda değil,1951 Temmuzun'dadır. Hutbe-i Şamiye'nin tercümesi de bu tarihde olabilir. A.B.

(20) Emirdağ-2 Müntehap dosya sıra no: 61

1674

1757


1950 veya 1951 yılı temmuz ayı içinde(21) Hazret-i Üstad'a verilen bu onbeşinci zehir hadisesini, çok güzel tasvir eden Volkan gazetesi sahibi Nihat Yazar ismindeki zatın, Büyük Tarihçe-i Hayatta neşredilen ve "Üstadı zehirlediler" başlıklı yazısına havale ederek burada kapamak istiyoruz.

Üstad'ın sair altı defa zehirlerinin ve su-i kasıd hadiselerinin belgelerini inşaallah ilerde yerinde ve tarihinde ele alacağız.

HİZMETLERİN ŞEKLİ VE HADİSELERİN ENVAI

Az üstte genel bir fezleke içinde sıraladığımız 1949-1960 arası Hazret-i Üstad ve Nur talebelerinin büyük çaptaki hizmet şekilleri ve cereyan eden hadise nevilerinin genişçe tafsiline geçiyoruz. Madde madde sıralanacak olan her bir hizmet şeklinin bir başlangıcı ve sonucu vardır. Bunları inşaallah madde madde ele alacak ve belgelerini takdim edeceğiz. Her bir maddenin bir çok hadiseleri vardır. İyi anlaşılabilmesi için o maddelerin her birisinin başından girip, silsilesini takiben sonundan çıkmak tarzında neticeye bağlamaya çalışacağız. Böyle olunca da, mesela bir maddedeki hizmet hadiseleri silsilesi, başlangıç itibarıyla 1950 ise, neticesi meselâ 1958 olabilir. Buna göre ayrı fasıl ve şu'belere ayırdığımız o hizmet maddelerini tek tek silsilesiyle kaydetmeye çalışırken, her defasında, yani her maddenin başlangıcında silsilesini takib etmek için, hep baş tarafa dönerek başlamak icab edecektir. Umum o maddelerle hadise silsilelerini beraber yürütseydik, belki karışabilir ve iyi anlaşılmıyabilirdi.

BİRİNCİ MADDE: Devam eden Afyon mahkemesi ve bu mahkemenin ısrarlı ve inadçı tutumu karşısında Hazret-i Üstad'ın tavırları, söz ve beyanları.. ve mahkemenin duruşma günleri, safhaları ve nihayet neticesi...

Bilindiği üzere, Afyon mahkeme hadisesi 1948 başlarında, başta Hazret-i Üstad olmak üzere, kırkdokuz Nur talebesi tevkif altına alınmış, başlangıcı itibarıyla iki üç ay sonra, mevkuf Nur talebelerinden otuzunun gayr-ı mevkuf muhakemeleri devam etmek üzere tahliyeleri cihetine gidilmiştir. 1948 or-talarında mahkeme menfi şekilde karara varmasıyla; Nur talebeleri tarafından temyiz edilen bu karar, temyiz mahkemesince esastan bozulmuş ve geri çevrilmiştir. Afyon mahkemesinin bu ilk kararı üzerine dışarda gayr-ı mevkuf bulunanlardan beş on kişi de hüküm giyerek, karar mucibince içeri alınmışlardı. Afyon mahkemesi temyizin bozma kararına rağmen; feshedilmiş. bozulmuş kararını, temyiz-memyiz dinlemeden Nur talebelerinin içerde ve dışarda olanlarının üstünde infaz etmiş, tatbik etmiş

1675

(21) Fakat Sungur Ağabey, 1950 yılı içinde herhangi bir zehir hadisesi vaki’ olmadığ'ını söyleyerek, üstteki notumuzu tekid etmiştir. A.B.



1676

1758


tir. Hazret-i Üstad'ı yirmi ay, Ahmet Feyzî Kul'u onsekiz ay, diğer maznunlardan çoğunu altışar ay kanunsuz, müeyyidesiz şekilde hapiste durdurmuştur. Mahkeme, bozulmuş olan kararına göre,münfesih hükmünü aynen infaz etmiştir. Ayrı ayrı şekildeki hüküm şekillerinin, tatbik müddetini dolduran Nur talebeleri de tahliye edilmişlerdir.

Mahkeme kendi kararını -temyizin hükmünü hiçe sayarak- aynen uyguladıktan sonra; bu defa temyizin kararına uyarak yeniden muhakemelere devam etmiş, duruşmalara girişmiştir.

1950 temmuzunda çıkan umumî af kanunuyla, Afyon mahkemesi insanların affını dahil etmiş, fakat Nur Risalelerini aftan hariç tutabilmiştir. 1950'den sonra yalnız kitapların muhakemesi şeklinde duruşmalara devam edilmiştir.

1956 ortalarına kadar devam eden Afyon Mahkemesi bu geçen zaman zarfında, (Yani temyizin 1949 ortalarında bozma kararından sonra, ta 1956 ortalarına kadar) üç defa karara varmış, ilk üç kararı -ikisi müsbet, biri menfi- fakat mahkeme-i temyiz tarafından her üç kararı da bozulmuş ve nihayet son ve dördüncü kararı beraetle ve bütün kitapların sahiplerine iadesiyle neticelenmiştir.

TAHLİYEDEN SONRA DURUŞMALAR ŞEKLİ

Afyon mahkemesi, temyizin bozma kararından sonra, 949 yılı içerisinde iki duruşma yaptı. Birinci duruşma, Üstad henüz hapiste iken 31 Ağustos 1949 günü..(22) ikincisini de Üstad Emirdağ'ında iken 14.12.1949 günü.. 1950 yılı ilk duruşması da, 10 Şubat 1950'de oldu.(23)

Bu üç duruşmadan sonra daha kaç duruşma cereyan ettiğini bilmiyoruz. Fakat 11.10.1950'de mahkeme yeniden bir müsadere kararını aldı. Nur talebeleri bunu hemen temyiz ettiler. Temyiz mahkemesi bunu da bozdu.(24) Bu duruşmalardan 18.12.1950'deki bir duruşmada, mahkeme Risa

(22) Üstad henüz tahliye edilmeden 31 Ağustos 1949 günü yapılan bir duruşmada, bir çok insanlar mahkemeyi dinlemek için hazır bulunmuşlardı. Savcı bu duruma tahammül edemiyor, kaba kuvvet kullanarak halkı dağıtmak istiyordu.O günü mahkemede hazır bulunmuş merhum Mustafa Ezener hadiseyi not defterine şöyle yazmıştır:

"Başkumandanını bekliyen neferler gibi, o günü mahkemeye yüzlerce Nur talebeleri gelmiş salonu doldurmuş, ayrıca kapının sağ ve solunda saf nizamında dizilmiş bekliyorlardı. Biz sevgili Üstadımızın çıkmasını

1677


bekliyorduk. Kapı açıldı. Sevgili Üstadımız çıktı. Kapının hemen yakınındaki kardeşlerimiz mübarek ellerini öpmekte iken, müdde-i umumi kapıya gelerek; bir taraftan polis ve jandarmalara "Niçin müsamaha ediyorsunuz" diye tehditler savururken, diğer taraftan polis memuru imiş gibi bizzat bizleri dağıtmaya çalışıyordu. Hatta bu esnada bir kardeşimizin bacağına tekme vurmak suretiyle canını da incitmiştir.

(Müntehap dosya (küçük) sıra no: 12

(23) Emirdağ-2 Müntehap küçük dosya sıra no: 4

(24) Aynı dosya S: 38

1678

1759


le-i Nurdan olmıyan bir çok risale, mektup, fotoğraf ve ayrıca da Denizli'de mahkemece iadelerine karar verilen bazı Nur Risalelerini de sahiplerine iade kararını almıştı.

2.5.951'de yapılan bir duruşmada da mahkeme Üstad'ın tevafuklu Kur'anını iadeye karar verdi. Fakat 18.12.950'deki mahkeme kararını da savcı temyiz etmişti. Mahkeme-i temyiz, Afyon mahkemesinin bu defa bazı noksanlıklarını bularak kararını bozdu. Sonra 30 Mayıs 1952'de bir duruşma daha oldu. Daha sonra mahkeme 8 Eylül 1952'de başka bir duruşma yaptı.



Dostları ilə paylaş:
1   ...   60   61   62   63   64   65   66   67   ...   112


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə