Kavgam adolf hitler



Yüklə 1,93 Mb.
səhifə37/40
tarix27.10.2017
ölçüsü1,93 Mb.
#15810
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   40

BÖLÜM 26


Reich’ın dış işlerinin idaresinde mutlak bir sistem eksikliği göze çarpar bir durum meydana gelmişti. Çünkü Almanya’nın müttefik­lerine karşılık gelen bir antlaşmalar siyasetine istinat edecek tedbirli ilkeler bulunup da meydana konmamıştı. Devrim bu hatayı düzelt­mek bir yana dursun, bunu daha da ileriye götürdü. Devrimin saye­sinde karışık planlarının gerçekleştiğini gören muhitlerin, sonucu bağımsız bir Alman Devleti kurmaktan ibaret olacak bir antlaşmalar politikası takip etmekte hiçbir yararlan yoktu. Böyle bir antlaşma Kasım canilerinin içlerinde saklı tasarıyla, tezat meydana getirirdi, iktisadiyatın ve Almanya’nın üretim kuvvetlerinin enternasyonal ha­le getirilmesine engel olurdu. Fakat bilhassa korkulacak olan şey Reich’ı yabancı ülkelerden bağımsız kılmak için zaferle idare edil­miş bir kavganın iç politika üzerinde bir gün nüfuz ve kudreti elle­rinde bulunduranlar için uğursuz olabilecek bir tesir yapabilmesi i-di. Hakikaten, bir milletin zulüm ve baskıya karşı ayaklanıp da ken­disine başlangıçta kendi varlığının şuuru verilmemiş olması aklın alacağı bir şey değildir. Bunun tersine olarak da, dış siyasette elde edilmiş olan büyük başarılar milli duygunun uyanması üzerine tesir yapardı. Tecrübeler gösteriyor ki, bir milletin kurtarılması için giri­şilmiş olan her ayaklanma o milletin vatanseverliğini geliştirir ve milleti kendi içindeki milliyet aleyhtarı unsurların tahriklerine karşı uyanık bulundurur. Barış vaktinde katlanılan ve çoğu zaman dikkat bile edilemeyen birtakım kimseler ve durumlar, milli coşkunluk ve heyecanın bir milletin tâ ruhuna varıncaya kadar karıştırdığı dert­lerle, açık bir karşı koymaya yarayacak derecede bir muhalefetle ‘karşılaşırlar. Bu muhalefet onlar için öldürücü olur. Örneğin her yanda, bir savaş meydana geldiği vakit, casuslara karşı duyulan kor­kuyu bir düşününüz. Bu korku, o sırada ani olarak kendini gösterir. O vakit de insan ihtirasları en üstün derecelere yükseltilmiştir. Ço­ğu zaman haksız olmakla birlikte en adi zulüm ve tecavüzleri mey­dana getirmiştir. Halbuki herkesin uzun barış yılları içinde daha çok casusluğa maruz kalmak tehlikesi içinde yaşadığım düşünmek gerekirdi. Ancak gayet tabii sebeplerden dolayı, kamuoyu o zaman­lar bu casusluğa o kadar önem vermezdi.

Kasım olaylarının dönemeçlerinin meydana çıkardığı devlet asalaklarının ince içgüdüleri zulüm ve baskıya karşı halkın ayaklan­masına yardım edecek ve bu suretle milli ihtirasları alevlendirecek başarılı bir antlaşma politikasının kendi canice mevcudiyetlerine bir son vereceğini derhal hissetti.

1918 senesinden beri, hükümette en önemli sıraları işgal eden­lerin neden dış politikada öyle bir önemsemezlik gösterdiklerinin ve devlet işlerinin hemen daima Alman milletinin faydalarına sistemli surette zıt olarak yönetildiğinin hikmeti şimdi anlaşılıyor. Çünkü ilk bakışta tesadüf zannedilebilecek şeyin yakından tetkik edilince, 1918 Kasım Devrimi’nin açıktan açığa tutmuş bulunduğu yol üze­rinde mantıki ve yeni bir ilerlemesinden meydana geldiği görülür.

Burada sorumlu idarecilerle politikacı sürüsünün çoğunluğu ve milletimizin sabırları aptallıklarına .eşit olan ve koyun sürüsüne benzeyen büyük kalabalığı arasında bir ayrılık görmek gerekir.

idareciler ne istediklerini bilmektedirler. Öbürleri işin gerçek yönünü gördükten sonra tehlikesini tahmin ettikleri tasarının ger­çekleştirilmesine azimli surette muhalefet edemeyecek kadar korkak oldukları için, birincilerle beraber davranırlar. En sonuncular ise bir şey anlamadıkları için, budalalık şevkiyle boyun eğerler.

Alman işçileri için Nasyonal Sosyalist Partisi pek bilinmeyen küçük bir teşekkülden ibaret kaldığı müddetçe, dış siyaset davaları, üyelerinden çoğunun gözünde ancak ikinci derecede bir önem ka­zanmış olabilirdi. Özellikle bizim milletimiz, ülkenin yabancı dev­letlerle olan ilişkilerinde sahip olduğu hürriyetin, Tanrı’nın ya da öteki devletlerin bir lütfü olmadığını, bu hürriyetin kendi kuvvet­lerinin gelişmesinin bir meyvesi olabileceğini bütün dünyaya ilan etmeyi en esaslı ilke kabul etmiştir. Bu ilke Alman milleti tarafından daima korunacaktır. Yıkılmamızın sebeplerini ortadan kaldırmak ve bu yıkılmadan yararlananları yok etmek, işte biz Alman milletini, yabancılara karşı kurtuluşumuz uğrunda savaşmağa girişmek için gereken gücü sağlayacak olan tek çare budur.

Şimdi hangi sebeplerden dolayı genç hareketimizin, ilk zaman­larda kendi iç yenilik tasarısına, dış politika davalarından daha fazla önem verdiği anlaşılmaktadır.

Fakat bu önemsiz küçük oluşum büyüdüğü ve ilk kadrosunu parçaladığı ve genç kuruluş büyük bir önemini aldığı vakit, dış poli­tikanın ortaya koyduğu davalar karşısında bir vaziyet almaya kendi­sini mecbur hissetti. Onun felsefi sistemimizin dayandığı telâkkiler­le yalnız zıtlık meydana getirmekle kalmayıp, bu oluşumlarından fışkırmış gibi görünecek birtakım tedbirli plânlar çizmesi de ge­rekliydi.

Yabancılarla temaslarımızda milletimizin siyasi eğitimden yok­sun olmasından dolayıdır ki genç hareketimiz halk kütlelerine ve iş başında olanlara ana hatlarıyla çizilmiş bir plân getirmek mecburi­yetinde idi. Bu plân onlara dış politika davalarını araştırmak ve in­celemek için bir rehber hizmeti görecekti. Bu hareket dış siyasette bir gün milletimize hürriyetini tekrar kazanmak ve Reich’a gerçek­ten ve fiilen hüküm sahibi olmak imkânını bahşedecek nazari ted­birleri uygulama sahasına getirmek için yapılacak ilk hareketler­den biri idi.

Bu sorunu araştırdığımız vakit her zaman göz önünde tutma­mız gereken esaslı ve tedbirli ilke şudur. Dış siyaset bir maksada er­mek için bir vasıtadan başka bir şey olamaz. Bu maksat da özellikle milletimizin yararına çalışmaktan ibarettir. Bütün dış siyaset da­vaları sadece şu açıdan düşünülebilir. Ya bugün ya da gelecekte hangi hal çaresi milletimiz için yararlı olacaktır yahut ona bir zarar verecektir?

işte bu davalardan biri araştırıldığı vakit, göz önünde tutulabi­lecek yegane peşin fikir, her çeşit parti, din, insaniyet düşünceleri, sözün kısası sonuç ne olursa olsun, başka her çeşit düşünceler amansız ve insafsız biçimde yok edilmelidir.

Savaştan önce, Almanya’nın dış politikası milletimizin ve vatan çocuklarının bu dünyada beslenmesini kendine görev biliyordu, iş­te bundan ötürü bu amaca erişmek için gereken kuvveti sağlayacak olan anlaşmalar hazırlanıyordu. Gerçi görev aynı durumda kalmıştı. Ama arada şu ayrılık vardı. Savaştan önce, o günlerde güçlü ve ba­ğımsız bir devletin sahip olduğu görkemli durumu göz önünde tu­tarak Alman milletinin sürekliliğine dikkat ve özen göstermek söz konusu idi. Bugün ise, ilk önce milletimize güçlü ve özgür bir devletin sahip olduğu görkemli durumu iade etmek söz konusu­dur. Gelecekte milletimizi geliştirmeye ve beslemeye yetenekli ve et­kili bir dış politika izlemek için, böyle bir devletin tekrar doğma­sı gerekli bir şarttır. Başka bir deyimle, bugün Alman dış politikası­nın izlemesi gereken amacı, Alman milletinin bir gün bağımsızlığım tekrar ele geçirmesi için tutacağı yolları hazırlamaktan ibaret olma­lıdır. Bunu yapmak için de, hiçbir zaman şu ana ilkeyi unutma­mak gerekir. Bir milletin bağımsızlığını yeniden ele geçirebilmesi için, devletinin topraklarının bir bütün teşkil etmesi muhakkak ge­rekli değildir. Küçük bile olsa, bu millete ve devletine ait bir top­rak parçasının kalmış olması yeterlidir. Ne var ki, bu devlet, küçük toprak parçasının üstündeki hürriyetten yararlanarak, bütün mille­tin manevi birliğinin emanetini korumaktan başka, bağımsızlığı ye­niden kazanabilmek için girişilecek mücadeleyi de hazırlamasını bilmelidir.

Yüz milyonluk bir milletin, devletinin sürekliliğini korumak için, tutsaklık boyunduruğuna tahammül etmesi, bu milletin ve bu devletin paramparça edilip de, parçalarının hâlâ tam hürriyetlerine sahip olmaları görüşüne oranla çok daha kötü bir durumdur. Pek tabii olarak, bu parçanın kendi üstüne düşen kutsal görev duygusu ile tamamen dolu bulunması görüşünü ileri sürüyorum. Hürriyetine sahip olan bu parça, yorulmak bilmeden, milletinin ruh ve kültür yönünden ayrılma ve bölünme kabul etmez biçimde birlik olduğu­nu dünyaya duyurmakla yetinmeyip, henüz boyunduruk altında bulunan milletin ve devletin öteki kötü bahtlı parçalarını kesin bi­çimde bağımsızlığa kavuşturmak ve yeniden bir araya toplamak için başvuracağı silâhları kullanmağa milletinin bütün bireylerini hazır­lamak üzere gerekli tedbirleri de almalıdır.

Bundan başka, şunu da düşünmelidir ki bir millet ve bir devlet tarafından kaybedilen toprakları tekrar almak bahis konusu olduğu vakit, önce anavatan için siyasi kuvvet ve kudretini kazanmak hür­riyetine sahip olmak sorunu vardır. Böyle bir halde, kaybedilmiş toprakların menfaatleri, tek önemli şeye insafsızca olsa bile bağış-lanmalıdır. Bu mühim şey ile esas toprağın bağımsızlığını tekrar ka-zanmasıdır. Çünkü bir milletin parçalarını veya bir Reich’ın şehirle­rini kurtaracak şey zulüm altındakilerin dilekleri yahut millet fertle­rinin protestoları değildir. Eskiden ortak olan vatandan şimdi az çok bağımsız bir durumda kalanlar tarafından kuvvet sarf edilerek bu iş sağlanabilir.

Onun için kaybedilen yerleri tekrar almak üzere yapılacak ilk hareket, devletten kalmış olan şeyleri ve vakti gelince devletin tekrar elde ettiği kuvvet ve kudreti bütün milletin kurtuluşu ve bir­liği yolunda kullanmak üzere kalplerin içinde uyuyan sarsılmaz ira­de ve karara olağanüstü çaba göstererek, daha çok kuvvet ve dirilik kazandırmaktır. Pek tabii, vatandan ayrılmış olan yerlerin fayda­larının önem taşıyan tek şeye geçici olarak feda edilmesi gereklidir. Şu önemli şey de, devletten kalmış kısım lehine öyle bir siyasi kuv­vet ve kudret kazanmalıdır ki, bunlar galip düşmanların iradelerini çekip, onları uzlaşmaya mecbur etmek imkânını kazansınlar. Çün­kü işgal altındaki topraklar müşterek vatana ateşli protestolarla de­ğil, kılıcın indirdiği zafer darbeleriyle katılabilirler, işte hükümetin iç politikasının vazifesi bu kılıcı yapmaktır. Demirciye güven altında yaşama ve silâh arkadaşları toplama imkânını sağlamak da dış poli­tikanın işidir.

Bu eserin bundan önceki kısımlarında savaştan evvel takip edi­len barış (anlaşma) siyasetimizin ne kadar eksiklerle dolu olduğunu yazmıştım. Gelecekte Alman milletinin devamım sağlamak ve en iyi şekilde beslenmesine yol açmak için dört araç vardır. Alman mille­tine dördüncüsü, yani en az etkili olanı seçilmişti. Avrupa Kıtası üzerinde akla uygun bir şekilde “toprak politikası” takip edilecek yerde, nedendir bilinmez, bir “sömürgecilik” ve “ticaret politikasına saplanıp kalındı. Böylece silâh elde ederek anlaşma yapma zorunlu­luğundan kurtulabilineceği yolunda hatalı bir fikir beslendi. Bunun sonucu ise politikaya bütün bütün beceriksiz bir hal verdi. Aslında bu girişimin sonucu önceden kolayca tahmin edilebilirdi. En so­nunda çamura oturuldu. Dünya Savaşı, Almanya’nın kargaları gül­düren dış politikasının imzaladığı borçları ödemek için bir “masraf pusulası” oldu.

En iyi çare, Avrupa kıtası üzerinde topraklar almaktı. Böylece Almanya’nın Avrupa’nın nazarında cesaret ve değeri artırılırdı. Daha sonra sömürge topraklarının elde edilmesi ile yeni bir sahada da ge­nişleme yoluna girilirdi. Bunun için Almanya’nın ingiltere ile bir an­laşma yapması gerekirdi. Yahut, Almanya askeri kuvvetim geliştir­mek için, 40-50 yıllık kültüre ait bütün masraflarından vazgeçip bütçeyi bu tarafa aktarmalıydı. Bu sorumluluk pekâlâ omuzlanabi-lirdi.

Bir milletin kültürünün önemi, o milletin siyasi varlığının so­nucu ile doğru orantılıdır. Bu bakımdan bir milletin milli kültürünü bilmesi için siyasi istiklâlini elinde tutması gerekir, işte bunun için siyasi istiklâl söz konusu olduğu zaman, ne kadar ağır olursa olsun, hiçbir fedakârlıktan çekinilmemelıdir. Bütçede devletin askeri güç­lerinin aşırı bir gelişmesi lehine, kültüre ait masraflardan yapılan in­dirim, sonradan büyük üstünlükle sağlanabilir. Hatta şunu söyleye­biliriz ki, bir devlet bütün çabalarını tek bir noktada, yani bağımsız­lığını sürdürme sorunu üzerine topladıktan sonra bir çeşit gevşeme, yani bir çeşit denge oluşur ve bu sayede o güne kadar milletin ih­mal edilmiş olan kültürünün sonuçları şaşırtıcı bir biçimde ortaya çıkar. Pericles yüzyılının gelişmeleri, iranlılara karşı savaşların se­bep oldukları sefaleti izler. Roma Cumhuriyeti, Punique savaşları­nın kendine telkin ettiği endişelerden uzak kaldığı zaman, kendim yüksek bir uygarlığın kültürüne verdi. Oysa, parlamentoya mensup birçok işe yaramaz ve ahmak kişilerin çoğunluğundan, bir milletin bütün çıkarlarını ve gelecekte devletin varlığım sağlayacak olan ça­bucak silahlanmayı insafsızca uygulamak için gereken kararı bekle­mek yanlış olur. Bir şey hazırlamak uğrunda, her şeyi gözden çıkar­maya bir Büyük Frederic’in babası yetenekli idi. işte bizim Yahudi yapımı olan bu anlamsız demokratik parlamentarizmin babaları ise böyle bir şey yapmazlar.

Bundan ötürü Avrupa Kıtası’nda yeni topraklar ele geçirmeye olanak verecek askeri hazırlıklar, savaşa rastlayan dönemde pek önemsiz oldu.

Ama savaşa sistemli bir şekilde hazırlanılmadığı için Avrupa Kı­tası üzerinde toprak elde etmekten vazgeçildi, işte bunun üzerine sömürgecilik ve ticaret politikası takip edildi, ingiltere ile yapılacak anlaşmadan vazgeçildi ve Rusya ile de bir anlaşma yapma yönüne gidilmedi. Atılan hatalı adımlar birbirini takip etti. Sonunda Dünya Savaşma varıldı. Almanya Dünya Savaşı’na, yalnız o irsi bir bela olan Habsbourglar Hanedanı istisna edilecek olursa, hemen he­men herkes tarafından terk edilmiş bir durumda girdi.

Bugünkü dış politikamızın belirgin niteliğini açıklamak için, bunun gözle görülür, ya da anlaşılır bir yöntemi olmadığım söyle­mek gerekir. Savaştan önce bir yanlışlık yapılarak dördüncü yol tu­tulmuş ve esasen bunda da pek az bir gelişme sağlanmışken, savaş­tan sonra da izlenen bu hatalı yolu en tecrübeli gözler, de görüp, anlamaktan aciz kaldılar. Şimdi savaştan öncekine oranla daha çok eksik olan bir sistem uygulanmaktadır. Ama bugün, milletimizin elinden son doğrulma ve yükselme olanaklarım da almak için yapı­lan girişimlere politika adı verilmektedir.

Şimdi Avrupa devletlerinin siyasi ve askeri durumlarını gözden geçirelim:



Avrupa Kıtası üç yüz yıldan beri ingiltere’nin siyasi emellerinin egemenliği altına girmiş ve öylece kalmıştır, ingiltere, Avrupa dev­letlerini birbirlerine karşı savaşa zorlamak suretiyle kıta üzerinde te­min ettiği kuvvet dengesi sayesinde, kendini sürekli güvenlik altın­da bulundurmuştur. Böylece, ingiltere “Büyük Britanya” diplomasi­sinin dünya politikası üzerindeki hedeflerine rahat rahat ulaşabili­yordu. Kraliçe Elisabeth devrinden beri takip edilen politika şöyle i di: Avrupa’da büyük bir devletin, büyük devletlerin ortalama sevi­yesinden bir parça sivrilmesine asla müsaade edilmiyordu. Bir parça sivrilmeye teşebbüs eden devlet, her çareye baş vurularak veya silâ­ha sarılarak parçalanıyordu. Bu iş için ingiltere’nin kullandığı silâh ve araçlar belirli durumlarda veya yapılacak işe göre değişiyordu Ancak harekete getirilen kuvvet ve onun sonucu olan karar ile idare şekli, hiçbir zaman değişmiyor, hep aynı kalıyordu, ingiltere, Impa ratorluğunun durumu zamanla sarsılmaya başlayınca, hemen Avru pa milletleri arasındaki rekabet kızıştırılarak bu milletleri karşılıklı olarak birbirlerine kırdırmaya başladı. Kuzey Afrika’daki ingiliz sö mürgelerinin Britanya tmparatorluğu’ndan ayrılması üzerine, Ingil tere donanmasını Avrupa devletlerinin saldırılarından korumak için büyük bir faaliyete girişti, ispanya ve Hollanda büyük bir dem. devleti olarak yok edildikleri sırada, ingiltere de, Fransa’nın dünya yi egemenliği altında bulundurma isteğine karşı kuvvetlerini topla maya ve yığmaya başladı. En sonunda Birinci Napolyon’un düşmesi üzerine ingiltere rahat bir nefes aldı. Çünkü ingiltere için askeri bir devletin dünya hâkimiyeti üzerinde arz ettiği tehlike ortadan kalk­mış oluyordu. Alman milleti ingilizlerin takip ettikleri siyasi amaca uygun bir politikayı kabul etmişti. Ancak bu görüşten, pek uzun süren bir propaganda sonunda vazgeçildi. Bunun tabii neticesi olarak da ingiltere’nin Almanya’ya karşı olan tutumu gayet ağır bir şekilde değişikliğe uğradı. Gerçi bu sıralarda Alman milletleri kendi aralarında anlaşamıyorlardı. Fakat hiçbir zaman bu durum ingilte­re’nin Almanya’ya karşı takındığı tavra tesir etmedi. Devlet adamı­nın soğukkanlılıkla yaptığı hesabın gerçekleşmesi için, bazen hissi­yata başvurmak gerekir. Hissiyat bir eyleme geçilmesi istenmediği zaman daha güçlü ve zamanın yol açtığı yıpranmaya karşı daha da­yanıklı olan bir korkudur. Devlet adamı planlarından birini gerçek­leştirdikten sonra zihni çalışmalarını başka tasarılara çevirebilir. Halk topluluklarının duyarlılığını, önderin yeni düşüncelerini anla­yabilir duruma getirmek için ağır bir propaganda çalışmasına gerek vardır, ingiltere, 1870-1871 yıllarından itibaren yeni durumunu saptamıştı. Ama üzüntü ile belirteyim ki Almanya, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik bakımdan kazandığı önem ve Rusların güçlerini arttırmak için gösterdikleri çaba dolayısı ile, ingiliz politi­kasının uğradığı çekinme ve sakınmalardan yararlanmasını bileme­di, ingiltere, Almanya’nın ticaret bakımından olduğu kadar, pek bü­yük olan sanayileşme hareketinin önemini görüyordu. Bu gelişmele­rin, aynı alanlarda iki tarafın güçleri arasında bir denge sağladığını kabul ediyordu, işte o zaman Almanya’yı yönetenlerin gözünde, en yüksek aklın ve hikmetin en yüksek parçası olan, dünyanın ekono­mik ve barışseverlikle fethedilmesi görüşü, ingiliz politikasını bir direniş örgütü olmaya zorlayan sebep oldu. Bu direniş, büyük çapta ve en ince ayrıntılara varıncaya kadar hesaplanmış bir saldırı biçi­minde kendini gösterdi. Bu biçim davranış, kuşkulu bir dünya barı­şını sürdürmeyi amaç edinmeyen ve dünyada Britanya Imparatorlu-ğu’nun egemenliğini güçlendirmeye çalışan bir politikanın ruhuna ve yapısına tamamen uyan bir yöntemdir, ingiltere, askeri yönden güvence veren devletlerle anlaştı ve onları yanına aldı. Çünkü onun geleneksel ihtiyatı, kendine karşı olan güçlerin gerçek değerlerini takdir ederek, içinde bulunduğu zayıf durumu kabulleniyordu, in­giltere’yi ahlâka uygun düşüncelere önem vermeden hareket ettiği için, çıkışmaya ve eleştirmeye olanak yoktur. Çünkü, suçu geniş bir biçimde hazırlama işinde, kahramanlık yönünden değil, yarar yö­nünden karar vermek gerekir. Diploması o biçimde yapılmalıdır ki. bir millet kahramanlığı yüzünden yok olmaya sürüklenmesin. Dip lomasi, milletin devamlılığını sağlayacak biçimde olmalıdır. Bu so nuca ulaşmak için her araç meşrudur. Bunlara başvurmamak, göre vin cinayet işler biçimde unutulmuş gibi kabul etmeyi gerektirir. Al­man devrimi, ingiliz politikasını bütün dünyayı kapsayan bir Alman egemenliği tehdidinin kendisine yüklediği endişelerden kurtardı. Demek ki, ingiltere’nin artık Almanya’yı Avrupa haritasından tama­men silinmiş göstermekte bir çıkarı yoktu. Tersine 1918 Kasım günlerinde ortaya çıkan, müthiş yıkılma, ingiliz diplomasisini ilk önceleri olanak vermemiş olduğu yeni durumla karşı karşıya bırak­tı. Britanya imparatorluğu dört buçuk yıl süre ile, Avrupa Kıtası’nda bir devletin sözde üstünlüğü ve egemenliğine karşı silâh elde müca­dele etmişti. Ansızın bir yıkılma bu devleti yeryüzünden kaldırıyor gibi göründü. Almanya en ilkel bir süreklilik içgüdüsünden yoksun bulunuyordu. Öyle ki yirmi dört saatten kısa bir süre içinde akıp gi­den olay, Avrupa Kıtasındaki dengeyi alt üst etmiş gibiydi. Almanya harap olmuştu. Böylece Fransa Avrupa’nın birinci devleti durumuna yükselmişti. Savaş sırasında ingiliz milletine dayanmak gücünü bul­muş, Almanya aleyhinde kendine sınırsız bir kin telkin etmiş, bütün ilkel içgüdülerini ve bütün ihtiraslarını ayağa kaldırmış olan müthiş propaganda, şimdi ingiliz devlet adamlarının kararları üzerinde, ağır bir kurşun kütlesi gibi etkili olacaktı, ingiltere’nin savaşmakla izlemiş olduğu amaç sağlanmıştı: Çünkü, Almanya artık sömürge, ekonomi ve ticaret politikası uygulayamazdı. Bu amacın ötesine geçen şeylerin tamamı ingiltere’nin çıkarlarına zarar verirdi. Avrupa Kıtasında büyük devlet sıfatı ile Almanya’nın ortadan kalkması, an­cak ingiltere’nin düşmanlarının işine yarayabilirdi. Oysa ingiliz dip­lomasisi 1918 yılı Kasımında ve 1919 yılı yazının son günlerine ka­dar bir cephe değişikliği yapamadı. Çünkü bu uzun savaş sırasında, halk topluluklarının hissiyatına o kadar ısrarla başvurdu ki, şimdiye kadar bunun bir eşine rastlanmamıştı. Kendi milletinin yetenek ve hissiyatı bakımından böyle bir şey yapmak, ingiltere’nin elinden ge­lemezdi. Karşı karşıya bulunduğu askeri güçlerin orantısızlıkların-dan ötürü de bu işi başarmaktan acizdi. Fransa barış görüşmelerinin yönetimim eline almıştı, isteklerini ve çıkarlarını zorla kabul ettire­bilirdi. Bu görüşmeler ve pazarlıklar sürerken bu durumu değiştire­bilecek yetenekte olan tek devlet, yani bizzat Almanya vardı. Ama o da, iç savaşlar içinde kıvranıyordu. Ayrıca Almanya sözde devlet adamı olan kişilerin demeçleri ile, kendisine yüklenecek her şeyi kabul etmeye hazır olduğunu sürekli olarak açıklıyordu. Uluslarara­sı ilişkilerde bir millet, sürekli yaşama içgüdüsünden mutlak biçim­de yoksun olduğunda, “faal bir müttefik” olmaktan çıkar ve böylece tutsak millet seviyesine düşer, ülke bir sömürgeye mahsus kaderle baş başa kalır. Fransa’nın güçlenmesinden ve egemen bir duruma gelmesinden kaçınmak için, ingiltere’nin elinde artık yalnızca bir hareket biçimi kalmıştı. Bu da, Fransa’nın soygunlarına katılmaktan ibaretti. Gerçekte ingiltere savaşmakla, hesapladığı amaca tam ula­şamadı. Savaş, Avrupa kıtası’nda kuvvetlerin dengesini sağlamadı ve bir Avrupa devleti tarafından elde edilmiş olan üstünlüğü ve ege­menliği ortadan kaldırmadı. Tersine, bunu daha tehdit edici bir duruma getirdi. Almanya askeri yönden, 1914 yılında iki devlet arasına sıkışıp kalmıştı. Bu devletlerden biri, Almanya’nın kuvvetle­rine denk bir kuvvete sahipti. Öteki devlette de pek üstün güçler vardı. Buna ingiltere’nin denizlerdeki üstünlüğü de katılıyordu. Yal­nız Fransa ile Rusya, Almanya’nın pek aşırı biçimde çoğalmasını ön­lemek için yeter engellerdi. Reich’ın askeri yönden son derece uy­gun olmayan coğrafi durumu da, Almanya’nın güçlenmesine engel teşkil eden bir sebep sayılabilirdi. Almanya’nın sahillerinin durumu, ingiltere’ye karşı bir savaş çıktığında, askeri yönden pek uygun bir biçimde değildi. Sahil çevresi pek az geniş ve çok sıkışık olduğu gi­bi, kara sınırları da tersine gerektiğinden çok fazla geniş ve açıktı. Fransa’nın durumu ise tamamen bambaşkadır. Avrupa’da ciddi ra­kibi olmayan Fransa askeri yönden de çok kuvvetlidir. Güneyde italya ve ispanya’ya karşı tabii hudutların arkasında kendini emni­yette görüyordu. Almanya’nın iç buhranı, Fransa’ya bu yönden de güven veriyordu. Fransa, sahillerinin uzun bir parçası üzerinde, Bri­tanya Imparatorluğu’nun hayat merkezlerine karşı cephe almıştır. Bu hayat merkezleri uçaklara ve uzun menzilli toplara karşı kolay hedefler teşkil etmektedir. Ayrıca ingiliz deniz ticaret yolları da, de­niz altıların saldırılarına, savunmadan yoksun bir biçimde açık bu­lunmaktadır. Bir denizaltı savaşı, Fransa’nın Atlas Okyanusu’ndaki uzun sahillerine ve Akdeniz’de Avrupa ile Kuzey Afrika’da sahip ol­duğu kıyılara dayandırılırsa, bu ingiltere için felâketli sonuçlar do­ğurabilir.

işte böylece, ingiltere’nin Almanya’nın güçlenmesini önlemek amacı ile yapılan mücadeleden siyasal bakımdan sağladığı üstünlük, Avrupa Kıtası’nda Fransa’nın egemenliğine yol açmaktan ibaret kal­mıştır.

Askeri yönden sonuçlar şöyledir: ingiltere, Fransa’yı karalarda birinci derecede güçlü bir devlet durumuna getirdi. Denizlerde ise, Amerika Birleşik Devletleri’ni kendine eşit kuvvette olan bir devlet olarak kabul etti. Ekonomik yönden, eski müttefiklerine, birinci de­recede önemli çıkarları olan bazı yerleri bıraktı.

ingiltere’nin geleneksel politikası Avrupa’yı bir ölçüye kadar Balkanlaştırmaya çalışmak olduğu gibi, Fransa’nın da politikası Al­manya’ya karşı aynı şeyi uygulamaktan ibarettir.

ingiltere’nin sürekli olarak uygulanmasını istediği şey, Avrupa Kıtası’na dahil olan herhangi bir devletin dünya politikasında önemli bir rol oynayabilecek biçimde kuvvetlerini arttırmasıdır. De­mek ki, ingiltere Avrupa devletlerinin sahip oldukları kuvvetler ara­sında dengeyi sürdürmek ister. Çünkü ingiltere’nin dünya üzerin­deki egemenliği için ortaya konulmuş ilk şartlardan biri budur.

Fransa’nın sürekli olarak kalmasından yana olduğu şey ise, Al­manya’nın küçük Alman devletlerinden kurulu bir federasyon du­rumuna gelmesidir. Fransa, bu küçük Alman devletlerinin kuvvetle­ri, birbirleri ile bir denge meydana getirsinler ve merkezi bir iktida­ra bağlı olmasınlar ister. Fransa’nın da, Avrupa Kıtası üzerinde ege­menliğini sağlayıp sürdürebilmesi için gerekli olan şartlar bunlardır.


Yüklə 1,93 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   32   33   34   35   36   37   38   39   40




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin