Kelik yolda – İÇ ege (22 – 28 Temmuz 2017) Fatih Erbaş eskiŞEHİR’de buluşma ve seyitgazi



Yüklə 70.82 Kb.
tarix30.07.2018
ölçüsü70.82 Kb.

KELİK YOLDA – İÇ EGE (22 – 28 Temmuz 2017)

Fatih Erbaş



ESKİŞEHİR’DE BULUŞMA VE SEYİTGAZİ

Kaç zamandır Avni abi beni karavanı Kelik ile seyahate davet ediyordu. Sonunda muradımıza erdik. Temmuz’un ikinci haftası Yasemin ile kuzey Ege’de tatil yapmış, bu sürede Cunda Adası’nda çok temiz ve güzel bir motelde kalmış ve bu tatilden ferahlamış ve keyifli ayrılmıştık. Yasemin beni Bursa otobüs terminaline bıraktı. Ben oradan otobüsle Eskişehir’e gittim. Kelik ekibi ile Eskişehir’de buluşmak üzere sözleşmiştik. Abbas ve Avni ağabeylerle Yunus, Kelik’i sürüp birlikte geleceklerdi, buluşma noktasına. Sözde beni terminalde bekleyeceklerdi ama arabada meydana gelen ufak bir arızayı tamir ettirmek üzere tamirciye gittikleri için beni karşılayamadılar. Ben de otobüsten inince bir taksi tuttum. Gelmemi istediklere yere ulaştım.

Karavanın kapısını bana Abbas abim açtı. Adını daha önce duyduğum, bir kez de çok kısa süre görüştüğüm altmışlı yaşlarda ama ruhu genç bir abi. Avni abinin dayısı, babamın da ahbabı olan merhum İnandık’lı Mahmut Ağa’nın oğlu. İnandıklı diyorsam, şöyle. Aslında Azizlibağları’ndan. Azizlibağları Yozgat’a yakın bir köy. Oradan çıkıp Sekili yakınlarındaki İnandık mezrasında hayvancılık ve tarım yapmış. Neyse efendim. Birbirimizle ilk yakın temasımız bu seyahatte olacaktı. Ben, acaba yaşlı insan halleri mi gösterecek diye merak ederken, meğerse o da, “ula acaba Albay’ım diye hava atar mı ki?” diye düşünürmüş. Yol arkadaşlıklarımızda anladık ki, ne ben Albayım diye ortada geziyorum, ne de o yaşlı ve ağır insan tavrı sergiliyor. Aksine Abbas abim, her daim ekibimizin en dinamik, en disiplinli, en tertipli, en temiz adamı oldu ve olmaya devam ediyor. Biz de ondan adamlık öğreniyoruz.

Abbas abimden başka karavanda halaoğlu Yunus ile karavanımız Kelik’in sahibi Avni abi vardı. Bindik. Hareket ettik. Yolumuz Seyitgazi idi. Cep telefonumuzda yüklü harita programının yol tavsiyesi vermesini istedik. Verdi. Ama biz onu dinlemedik. Ee, dinlesek Türk olmayız ki… Akşamüstüne doğru meşhur Seyit Battal Gazi’nin memleketi Seyitgazi’nin kalesi bizi uzaklardan karşıladı. Seyitgazi küçük, sevimli bir kasaba. Battal Gazi’nin türbesinin de bulunduğu Kale güzel bir görüş sağlıyor. Kalenin hemen yanındaki çay bahçesine oturup bir kahve içeceksin ve gündüz veya akşam şehri seyredeceksin. Şu durum da ilginç ki, bu küçücük kasabanın çay bahçesi bayağı kalabalık oluyor.

Karavanımız Kelik’i kalenin bahçesine park ettik. Tepelik yerlere park etmek daha keyifli oluyor. İlk iş olarak Battal Gazi’yi ziyaret ettik. Bu mübarek adam İslam’ın yayılmasında rol oynamış, aman dileyeni affeden bir yiğitmiş. Ama gelir gelmez öğrendik ki, maalesef bu türbe şaman adetlerine yakın insanlar tarafından bir tapınma, adanma yeri olmuş. Kurban kesiyorlar, bir şeyler dağıtıyorlar ve istiyorlar.

battal5.jpgbattal2.jpg

Abbas abi, çadırda yatacağını belirterek çadırı kurdu. Sonra yemek işine giriştik. Yemeği Abbas abi yaptı. Yunus da ona yardım etti. Et yedik. Ellerine sağlık. İyi olmuştu. Avni abi olsa hem yer, hem de kırk laf söyler. Zaten vardı. Yedi ve bir şey dediğini hatırlamıyorum.

Seyitgazi akşamına sessizlik çabuk indi. Bulunduğumuz tepeden kasabayı çok net görüyorduk, sokak lambalarının ışığında. Biraz sohbet, çay vs derken uyuduk. Abbas abi alışkın olduğu için çadırda, ben ve Avni abi karavanın arka kısmındaki çift kişilik yatakta ve Yunus da orta koltuk grubunun dağıtılması ile oluşan yatakta yattık.

Avni abi ile ben sabah namazı için uyandık. Hemen aşağımızdaki camie gittik. İmam, biz ve esnaftan iki üç kişi daha… O kadar. Namaz sonrası imamla biraz sohbet ettik, kasabaya, cemaate ve camiye dair. Namazdan sonra hemen yakındaki kıraathaneye gittik. Çay içtik. Esnafla biraz sohbet ettik. Sonra fırın aramaya koyulduk. Fırın peşinde koşarken sokakta karşıdan gelmekte olan yetmiş yaşlarında bir adam, bizi yalnız görünce ilgilendi ve kendi işlettiği bir başka kahvehaneye davet etti.



battal6.jpgbattal3.jpgbattal7.jpg

İsmini hatırlayamadığım bey amca ile ayaküstü konuştuk ve Kelik’e döndük. Ekip uyanmıştı. Kahvaltı hazırladık ve birlikte yedik. İlk gecemizden ilk sabahımıza uyandığımızda ekibimizdeki ilk arızalı durum ortaya çıktı. Yunus ortamın kendisi için uygun olmadığını ve durumdan şikâyetçi olduğunu ifade etti. Karavanda kalmak istemediğini belirtti. Geceyi rahat bir ortam ve yatakta geçirmek istiyordu. Nitekim, takip eden günde bir motelde kaldı.

İlk yolculuk, ilk gece, ilk uyku, ilk sohbetler, ilk yemek vs hazırlığı kişilerin yol halini anlayabilmeme katkı sağladı. Bu hepimiz için geçerliydi. Mesela ben anladım ki, bu tür yolculukların benim için en has adamı Abbas ağabeydir. Çünkü temiz, düzenli, disiplinli, becerikli, hiçbir şeyi geriye bırakmıyor. Zeki, espriden anlıyor, anlatacak hikayesi var, sohbeti hoş. Tam benim kafama göre. Bu özelliklerin çoğu Avni abi ve Yunus’da da var. Ama onlarda şu hususiyetler biraz eksik. Mesela Yunus. İlla çok yemek olacak. Her şey tam olacak. Onun istediği olacak. Sıkıntı olmayacak. Yürüme olmayacak. Her yere gidilmeyecek. Onun için önemli olan birlikte olmak ama sorumluluk üstlenme konusunda zayıf. Yoruluyor. Acıkıyor. Anamın lafıyla bizim Yunus “Ver yeyim, ört yatıyım, yokla canım çıkmasın”. Modunda seyahat istiyor. Avni abi, Kelik’in sahibi olduğu için ona karşı ölçülü olmalıyım . Ekselans, Abbas abimin deyişiyle “bi boktan annamıyo” ama bir o kadar da inat. Yemekten anlamaz. “Şurda yemek yiyek” der. Acıkmaz. “Yemek yiyek, elma yiyek(eşelek kemirek) ” der. Yolu bilmez. “Sür şuruya gidek” der. Ama bu son durum, karavan seyahati için kötü değil iyi bir haslettir. Temizliğe yardım etmez. Etrafı dağıtır. “Belim ağrıyo” der, kırk saat ayakta dinelir. Bu insanların ortak güzelliklerinin yerini ise hiçbir şey tutmaz. Bir defa üçü de temiz. Muhabbet ehli. Cimri değiller, elleri açık.

battal8.jpgbattal9.jpgbattal1.jpg

Kahvaltı hazırlığını Abbas abim biz namazdan dönene kadar son safhaya getirmiş. Geldiğimizde masa dışarıya kurulmuş ve hazırdı. Çay kaynamıştı. Ocağın başında Abbas abim tavaya attığı sucuk parçalarının biraz pişmesini bekliyordu, elindeki kaptaki çırpılmış yumurtayı üstüne dökmek için. Yunus da onun yanında dikilip sucuklara nezaret ediyordu. Kahvaltımızı afiyetle yaptık. Kahvaltıdan sonra millet toparlanırken biz Avni abi ile biraz külliye içinde yürüdük. Şehre bakan çay bahçesinde oturup kahve içtik. Müteakiben arkadaşların yanına döndük.

Sonra Kelik’e bindik kasabaya indik. Sabah bizi yoldan çeviren amca yine önümüze çıktı kahvehanesine davet etti. Gittik ve onun anlattıklarını sabırla dinledik. Bazen bir masal, bazen bir siyasi sohbet, bazen bir ihtiyarın tekrarları şeklinde devam eden sohbetimiz, amcanın söyledikleri bizi kızdırmaya başladığı için çok uzun sürmedi ama yine de onun tavsiye ettiği, bir Alevi Dedesi olan Sücaeddin Veli’nin kabrinin bulunduğu Arslanbeyli’ye doğru sürdük Kelik’i.

İhtiyar, tam bir mezhepçi idi. Battal Gazi’nin Alevi olduğunu, kendilerinin o yoldan geldiklerini, kendilerine iyi davranılmadığını, şehirde yedi sekiz Alevi aile kaldığını, Battal Gazi’nin orada kesilen kurban en az yedi kişiye dağıtılmazsa Battal Gazi tarafından o kurbanın kabul edilmeyeceğini (sanki kişiye kurban kesilirmiş gibi) bahsederken bahsederken konuyuHz. Ali’ye, oradan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e dil uzatmaya kadar getirince ben sinirlendim. Kalkın gidelim dedim. Düştük yola.



battal11.jpgbattal12.jpgbattal4.jpg

ŞÜCAEDDİN VELİ – ARSLANBEYLİ (23 Temmuz 2017)

Seyitgazi’den fazla uzağa gitmeden Şücaeddin Veli’nin merkatının bulunduğu Arslanbeyli’ye ulaştık. Bizi çok temiz bir Alevi köyü karşıladı. Külliyenin etrafı tertemiz ve bakımlıydı. İki kadın çim biçme makinesinin üzerinde çimleri biçiyorlardı. Bizim yaklaştığımızı gören kadınlardan biri makineyi bırakıp bize edeple yaklaştı. Otuzlu yaşlardaki kadının adı Aysel idi. Bize bölgeyi tanıttı. Şücaeddin Veli’nin türbesini ve dergahı dolaştırdı. Külliyeye yakın bir yerde bahçe içinde bakımlı iki katlı bir köy evi dikkatimi çekmişti. “Ne güzel ev. Kimin?” dedim. “Dedemizin” dedi. Dedemiz dediği Alevi dedesi. Şücaeddin Veli, 15. Yüzyılın son döneminde bir Alperen olarak devlete ve İslam’a hizmet etmiş bir insan. Ziyaretimizi yaptık. Fatiha okuduk. Dergahı gezdik. Teşekkür edip ayrıldık.



arslan1.jpgarslan3.jpgarslan4.jpg

HAN ve sonra YAZILIKAYA (23-24 Temmuz 2017)

Ver elini Yazılıkaya. Tabii yolda Avni abi, “Ula şurda bi şey yazıyo oraya da gidek” dediği için girdiğimiz ve doğrusu ondan başka sadece benim merak ettiğim, Yunus ve Abbas abinin “Oğlum niye gidiyok. Daş daş daş” diye serzenişte bulundukları yolda gittik gittik, bi şey bulamadık ve geri yolumuza döndük.

İlerlerken bazen önceden bildiğimiz yerlere bazen de levhalara göre gidiyorduk. Mesela bizim amacımız Frig medeniyetinin dini merkezi Yazılıkaya’ya gitmek olmakla birlikte, levhalara göre de yolumuzu değiştirdik. Selçuklu Kümbeti’ne de uğradık. Daha sonra yolda meyve sebze de yetiştiren, yemek yapan, çay yapan bir arkadaşın (arkadaş diyorsak arkadaşımız değil, genç diyemedim, adam diyemedim, yaşlı diyemedim onun için arkadaş dedim) yerinde dinlendik. Çok lezzetli çay içtik. Onun bölge ve tarımsal yatırımlar hakkındaki fikirlerini dinledik. Çocuk zengin filan değildi ama kafası hep çözüm arayan bir insan olduğundan eminim, önünde sonunda başarılı olur. Allah yardımcısı olsun böylelerinin.

yazılıyol3.jpgyazılıyol1.jpgyazılıyol2.jpg

Artık Orta Anadolu’dan İç Ege’ye giriyorduk. Kıraç arazi yavaş yavaş yeşilleniyordu. Değişmeyen bir şey vardı, köylerdeki az insan nüfusu. Köyler hep yaşlılara kalmış. İn cin top oynuyor. Nüfusumuz hızla ve kontrolsüz bir şekilde şehirleşti. Köyler ve araziler terk edildi. Avrupa’da olduğu gibi tarımsal üretim iyi bir disiplin ve yöntemle yapılmalı.

Gide gide Eskişehir Kütahya sınırındaki Han İlçesine vardık. O küçücük ilçede Osmanlı kocaman bir cami yapmış: Hüsrevpaşa Camii. Eser 1630’larda Sultan 4. Murat’ın vezirlerinden Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmış. Bir kısmı bakımdaydı. İkindiyi orada kıldım. Bir de selamlama namazı. Sonra hemen yan taraftaki meydana geldim. Bıyıklarından MHP’li olduğunu tahmin ettiğimiz bir kardeşimizin kasap-lokantasında sac kavurma yedik. Lezzetliydi. Bize kasaba halkı ilgi gösterdi. Belediyede zabıta olarak görevli bir arkadaş daha yakından ilgilendi. Yemek sonrası bizi oranın kültür evine götürdü. Oturduk. Bir şeyler yedik içtik. Sonra orada el işleri, resim gibi amatörlerce hazırlanan bir sergi varmış. Onu gezdik. Bilahare de kasabanın yakınlarında bir yer altı şehrinin küçük bir bölümünü bize gezdirdiler.

han1.jpghan2.jpghan3.jpg

Han’dan ikindiye doğru çıktık. Maksat, Friglerin dini merkezi Yazılıkaya. Lakin, başka önemli bir vazifemiz daha var. Yunus karavanda kalmak istemediği için, ona internetten Yazılıkaya’ya yakınlarında bir motel bulduk ve önce oraya gidip ağayı yerleştirmemiz lazımdı. Yazılıkaya’ya yaklaşık iki kilometre ötede, düzlükteki Çukurca Köyü’nde “Midas Han” diye bir motel bulduk. Öyle ilginç bir yer ki… İlginçliği şuradan kaynaklanıyor. Motelin ve sahiplerinin, köyün sosyal ve fiziki dokusuyla bir irtibat ve alakaları yok. Hollandalı bir adam, sen çık gel, Türkiye’nin bitki örtüsü ve çişitliliği üzerine çalışma yap, fotoğraf çalış, sonra da gel Eskişehir’in çölünde bir yerlerde motel aç. Ortağın da Avrupa’da yaşayıp Türkiye’ye dönmüş olan bir Türk kadın olsun. Midas Han’ın yapımında ahşap ve taş çok uyumlu kullanılmış. Ferah bir bahçesi, bahçeye bakan odaları ve önlerinde oturulabilecek boşlukları var. Duvardan hemen sonra boş bozkır, öbür tarafta da klasik bir Anadolu köyü mevcut. Tam hatırlamıyorum, Yunus ile birlikte Yazılıkaya’yı gezdik de onu getirdik veya onu bırakıp da mı gittik? Neticede onu oraya bıraktık. Bu arada akşam kavuşmuştu. Haa akşam kavuştuğuna göre önce Yunus’la gezmişiz. Yunus böyle yerleri gezmeyi sevmediği ve hatta yanlış bulduğu için onun gezip gezmediğini hatırlayamamam normal. Ezan okununca yakındaki köy camiine gittim. Üç kişi namaz kıldık ama imamlık yapan kişi bana imammış gibi gelmedi. Namazdan sonra biraz ilgi gösterip sohbet edince, bize namaz kıldıran arkadaşın aslında köyden biri olduğunu, imamın sık sık köyü bilinmez sebeplerle terk ettiğini öğrendim. Adamcağız bendeki ilgiyi ve biraz farklı konuştuğumu tespit edince dertlerine merhem olurum diye bana bu hususu aktardı. Cami 1880’lerde yapılmış. Cemaati yok. Çünkü köyde yeterince insan yok.



c:\fatih_erbas\yazilar\hazirlar\gezi\iç ege\ykaya3.jpgc:\fatih_erbas\yazilar\hazirlar\gezi\iç ege\ykaya2.jpgc:\fatih_erbas\yazilar\hazirlar\gezi\iç ege\ykaya6.jpg

Akşam yatmadan önce, Avni abinin anası Emine halanın sardığı sarmayı yedik gibi hatırlıyorum. Belki de onu gece yatmadan önce yemiş olabilirler. Arkadaşlar akşam yeme yiyorlar, meyve yiyorlar, çekirdek çitliyorlar ama yine de yatmadan önce illa ki bir şeyler atıştırıyorlar. Sonra da gece çişe kalkıyorlar. Az bile bu size…

Sabah çok temiz ve güneşli bir havaya uyandık. Kahvaltıdan önce yürümek istedim. Baktım Avni abi her zaman olduğu gibi fotoğraf makinesi ile birlikte çoktan gitmiş bile. Bu arada Han Belediyesi Yazılıkaya Kültür Merkezi’nin bir akşam evvel bahçesini bize açan, orada konaklamamıza izin veren ve bunun ötesinde içinde tuvaleti bulunan binanın anahtarını da bize emanet eden, güler yüzlü genç adam da sabah erkenden gelmişti. Ben de makinemi aldım ve yukarılara tırmanmaya başladım. Tapınağın üst bölümüne arkadan tırmandım. Uzaklarda Avni abiyi gördüm. Seslendim. Yanına gittim. Birlikte biraz arazide dolaştık, fotoğraf çektik. Pozlar verdik. Yürüdük. Biraz terledik ve zamanlıca dönüyorduk ki Abbas abim telefonla aradı: “Hadi olum lan nerdesiniz? Acımızdan ölüyok aminöööm.” Yalan. Ne ölüyor, ne de bir şey. Acıkmaya vaktimiz mi oluyor ki böyle diyorsun?

c:\fatih_erbas\yazilar\hazirlar\gezi\iç ege\ykaya1.jpg c:\fatih_erbas\yazilar\hazirlar\gezi\iç ege\ykaya9.jpgykaya8.jpg

Yazılıkaya’da taa Milattan önce 3000’den beri yerleşim varmış. Aslında Friglerin kutsal mekanı. Daha sonra Hititler de buralarda yaşamış. Friglerin ana tanrıça Kybele’ye tapındıkları en önemli merkez burası. Taş oymacılığının üstün bir eseri olan tapınak M.Ö. 600’lerde Kral Midas zamanında yapılmış. Yekpare önemli bir eser. Bölge iyi korunmuş. Tabii gerek burayı ve gerekse memleketimdeki bunun gibi yüzlerce önemli eseri gördükçe İngiltere aklıma geliyor. İngilizler, çok olmayan tarihi eserlerini öyle güzel satarlar ki, hayran olursunuz. İşletmeciliği daha iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Gele gele veya gide gide 24 Temmuz 2017 pazartesiye gelmiştik. Hareket zamanı geldiğinde geçtim Kelik’in direksiyonuna, Eskişehir’e gittik. Yunus bu hayattan hoşlanmadığı için Ankara’ya dönmek istedi. Biz de onu Eskişehir’de hızlı trene bıraktık ve tekrar Kütahya tarafına sürdük. Yunus’u trene bırakmadan önce birlikte bir lokantada kelle paça çorbası içtik.

Eskişehir-Kütahya yolunda Porsuk Çayı’nın yanından geçerken mola verdik ve Avni abim bize kahve yaptı. Kahvedeb önce pantolonlarımızı çıkarıp donlarımızla suya girdik. Tabii ki ıslatmadan… Su tam manasıyla buz gibiydi. Üç dakika zor dayandık ama pek iyi geldi. Ferahladık.



spınaryol1.jpgspınaryol2.jpgspınaryolu3.jpg

SABUNCUPINAR (24 Temmuz 2017, Pazartesi)

Sabuncupınar kasabasına doğru ilerlerken, ki amacız Porsuk Baraj gölünün kıyısına gidip o gece orada konaklamaktı, geniş Anadolu ovalarından, sararmış ekin tarlalarının arasından geçtik gittik. Derken baraj gölünü uzaktan gördük. Gölün içinde kalmış bir cami minaresi hemen dikkatimizi çekti.

Sabuncupınar’a akşamüstü ulaştık. Tren istasyonu, her zaman olduğu gibi, ilgi alanımızda olduğu için ilk durağımız oldu. Etrafında birkaç poz fotoğraf çektik. Bu istasyonun teferruatlı fotoğraflarını asıl bir sonraki sabah çektik. Akşam olmak üzereydi ve ekmeğimiz yoktu. Ekmek satılan yer aradık yoktu. Burası eskiden büyükmüş ama çoğu Anadolu köy ve kasabasında olduğu gibi burası da birkaç yaşlıya kalmış. Bir evin önünde odun kesiliyordu. Bu arada bizim ekmek aradığımızı duyan, evin sahibi Sabriye teyze kendi evinden bize ekşi mayalı bir ekmek verdi. Teşekkür ettik.

Kasabada durmadık, devam ettik. Dedim ya, niyetimiz Eskişehir’e su sağlayan Porsuk Barajı kıyısında konaklamaktı. Baraj gölünün kenarına geldik. Çok hoştu. Kimse yok. Hafif bir rüzgar, o kadar. Gölün iyice kenarına kadar gidip Kelik’i durdurduk ve masa sandalyemizi çıkarıp akşam yemeği hazırlığına başladık. O sırada yanımız yaşları birbirine yakın iki çocuk geldiler. Biraz sohbet ettik. Onlardan hemen sonra babaları ve anneleri geldi. Davet ettik oturdular. Sohbet edip, kahve içtik. Gelen aile gölün kıyısına yaz aylarında gelip, oradaki evlerinde kalan ve burada balıkçılık yapan insanlarmış. Yanımıza gelirken evden ekmek, sebze, meyve bir şeyler de getirdiler. Türk insanı işte… Böyle güzel ve masum. Biraz sohbetten sonra durum tebeyyün etti. Evin erkeği pek de akıllı değil, sadece balık tutmayı, satmayı biliyor. Evi çekip çevirenin, gözleri fel fecir (aslı vel fecri) okuyan evin annesi olduğu anlaşıldı. Adam saf, kadın fazla uyanıktı. Oturdular Allah oturdular. Bir türlü gitmiyorlar. Yemek yeyin diyoruz yemiyorlar. Biz de yiyemiyoruz. Sonunda bir şekilde ben gitmelerini sağlayacak laflar söyledim de gittiler. Ama kırmadan… Yemeğimizi yedik. Akşam karanlığı kavuşuyordu ki, hafif hafif esmekte olan rüzgar da kesildi. Tam “aa daha güzel oldu” diye düşünürken bir anda “Allah Allah” nidalarıyla kör sinekler bize hücum etti. On dakika tahammül edemedik. Hemen tası tarağı toplayıp, baraj gölüne gelirken içinden geçtiğimiz ormanlık alanda bir kenara park ettik. Geceyi orada geçirdik. Oturduk sohbet ettik. Sonra her birimiz kendi dünyamıza çekildik. O sıra Ahmet Haşim’in “Bir Günün Sonunda Arzu” isimli şiirinden sıkça tekrarladığım ancak ne gerisini, ne ötesini bildiğim dizeleri geldi aklıma.

“…

Akşam, yine akşam, yine akşam



Bir sırma kemerdir suya baksam;

Üstümde semâ kavs-i mutalsam!

…”

sabun1.jpgsabun4.jpgsabun9.jpg

Bu şiirin bu dizelerinin ilk kısmı bana lirik gelir, okurken gittikçe coşar sesim. Son mısradaki “kavs-ı mutalsam” ise ilk okuduğumdan beri bende tılsımlı bir etki bırakan kelimelerdir. Ne güzel bir anlatış o gökyüzünün kendine karşı konumunu… Yani, üstümde tılsımlı bir kavis gibi gökyüzü diyor şair Ahmet Haşim. Sembolik şiirin üstadlarından olan Ahmet Haşim’in şiirlerini pek severim. Doğrusu bu insanla tanışmak isterdim. Onu hep, efkarlı ve yavaş hareket eden zayıf bir insan olarak hayal ederim. Onun Merdiven şiirini de gurub vakti seyrettiğim bir ufuk varsa ve keyifli isem mırıldanıveririm:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…”
Neyse duygu ağır bastı yine. Ben devam edeyim. Pek de kullanılmayan tali bir yola dahi uzak bir noktada, ormanın içinde sessiz ve sakin bir gece geçirdik. Ha bir de çok karanlıktı gece. Gökyüzü temizdi. Lakin ay yoktu. Yıldızlar çok berrak görünüyorlardı. Böyle durumlarda hep düşünüyorum. Üç erkek dağ başında gece geçiriyoruz. Bir saldırıya maruz kalsak ne yaparız bilmiyoruz. Gerçi silahımız var ama bir mesele ile karşılaşınca nasıl karşılık vereceğimizi çalışmış değiliz. Ha memleketimizde Allah’a şükür kolay kolay bir şey olmaz. Düşündüm de erkek erkeğe gezmek ve böyle yerlere gelmek insanı pek ürkütmüyor da, yanımızda hanımla gelsek böyle yerlerde kalabilir miyiz bilmem. Sabah tertemiz orman havası ile uyandık. Kahvaltımızı yaptık. Biraz oturduk, kahve içip kitap okuduk. Daha doğrusu kitap okuyan okudu, okumayan başka şeyle ilgilendi. Gece büyük yatakta Abbas abi ile beraber yattık. Sarıoğlan bu sefer yalnız yattı.

sabun8.jpgsabun2.jpgsabun3.jpgkut1.jpg

Tekrar Sabuncupınar’a döndük. Aslında niyetimiz Kütahya’ya gidip oradan devam etmekti. Ancak Avni abi, “Uşak, Kütahya’ya giden bölgesel bir tren varmış. Diyorum ki, Kelik’i burada istasyonun yanına bırakalım. Trenle Kütahya’ya gidelim. Gezip gelelim. Hem bizim için bir nostalji olur. “ Hemen kabul ettik bu teklifi. İstasyona gittik. Biletlerimiz aldık. Abilerimin ikisi de gazi (Abbas abi Kıbrıs, Avni abi 15 Temmuz) olduğu için biletlerini bedava aldılar. Ben de çok az para verdim. Yakında tüm Türkiye’de bölgesel trenler yeniden faaliyete geçirilecek. Ne güzel bir iş. Ne büyük bir kolaylık.

Biletleri aldıktan sonra hareket müdürlüğünde eski tren sistemleri önünde çeşitli pozlarda fotoğraf çektik. Ondan sonra treni beklemeye başladık. Bu sırada Abbas abim tren geliyor mu diye, eski usulde kulağını tren raylarına dayayarak trenin sesini duymaya çalıştı. Bir ara baktık, yanlış rayları dinliyormuş. Yaşlı işte, ne olacak… Ondan sonra birbirimizi sırtımızda tartma oyunu oynadık. Şakalaştık, trenimiz geldi ve bindik. Kırk dakika mı sürdü ne, Kütahya’ya vardık.

sabun7.jpgsabun5.jpgsabun6.jpg

KÜTAHYA (25 Temmuz 2017, Salı)

Kütahya, sakin insanların güzel şehri. Osmanlı’nın Anadolu Beylerbeyliğinin merkezi. Fatih Sultan Mehmet zamanında Kütahya merkez haline getirildi. Daha önce ilçelerinden geçmiştim ama bu güzel şehrimize ilk defa geldim. Hoş, ferah ve sakin bir tren istasyonu var. İndikten sonra hemen akşamki tren için dönüş biletlerimizi aldık. Şehir merkezini sorduk. “Şöyle gidin” diye ileriyi tarif ettiler. Biz de yürümeye başladık. Giderken, gözümüze nezih bir pasta salonu ilişti. Girdik. Bahçesine oturduk. Dondurma yedik. Önümüzden geçenlerin büyük kısmı üniversite öğrencisi izlenimi verdi, bize. Üniversiteler kentlerin sosyal hayatını hayli canlandırdı, şimdilik hem eğitim, hem de toplumsal kalitesi tartışılır halde olsa bile…



kut3.jpgkut4.jpgkut6.jpg

Dondurmadan sonra yürüyüşe kaldığımız yerden devam ettik. Gide gide eski çarşıya vardık. Vakit de öğle ezanına yaklaşmıştı. Ulu Cami’e girdik. Önce bir ziyaret ve etrafa bakınma, müteakiben cemaatle birlikte öğlen namazı. Tarihi camilerdeki namaz ile, küçük köy camilerindeki namazların beni daha çok etkilediğini ifade etmeliyim. Cami inşaatı Yıldırım Bayezid zamanında başlamış, ta ne zaman sonra oğlu Musa Çelebi zamanında (1410) bitirilmiş. Mimar Sinan tarafından onarımı yaptırılmıştır.

Kitabesinde şunlar yazılı:

(İşbu Kütahya camii beşyüz sene evvel bina 
etmiş idi ki hansultan Bayezid.


Binikiyüz yirmi iki şalinde sultan Mustafa, 
Kılmış Liveçhillah atâ tamirine nakd-i mezid.


Amaki olmuş idi sebeb i mukadder hal'ini Handan, 
Te'yid i bunyana lüzum oldu o esnada bedid.


Emreyledi icabını ol mabet pak Han, 
Abdülmecit Han kim anın asarı hayri ba'did.


Mermer sütun üzerine olup tak'ı kapı ile refi. 
Virdi tenasüp vaz'ına hakkak bu tarzı cedid.


Hak bani'i zişanın eyyam-ı ömrü şevketin, 
itsün ilâyevn ülkıyam taht-ı hilafette vedid.


Vali iken yazdı Celal tarihi cevher darını, 
Kubbeli kıldı mabedi tecdid Abdülhamid,..1309-1893.


Kâtip İbrahim Hakkı.
Diğer adı Cami-i Kebir de olan Ulu Cami, Sultan II.Abdülhamid zamanında da elden geçirilmiş. Kubbesi de o zaman ilave edilmiş. Denilir ki, bu onarımda duvarlar ta temele kadar yıkılmış ve yeniden yapılmış.

Caminin hemen yanında çinisi ile meşhur olan Kütahya’nın Çini Müzesi’nin var olduğunu duyunca çok sevindim. Müthiş bir müze bulacağım diye. İçeri bir girdim. Aman Allah’ım çağ dışı, saçma sapan, tasnif ve sunumunun neye göre yapıldığı belli olmayan, levhalardan eserin ne olduğu anlaşılmayan bir sunum ve bilgisiz ve ilgisiz çalışanlar. Yazık. Senin dünyaca ünlü çini eserlerin ve bu konuda namın olsun, sonra yetersiz, hatta çok kötü bir çini müzen olsun. Yazık ki, ne yazık...



kut5.jpgkut9.jpgkut8.jpg

Öğle yemeğini, camie yakın bir esnaf dükkânında, Hayat Lokantası’nda yedik. Ben bamya yedim, bizimkiler kuru fasulye. Yemeğin yanında da, çok beğendiğimiz bir vişne hoşafı içtik. Esnaf sıcak kanlı idi. Biraz karavandan filan konuştuk. Yemek sonrası yine yakındaki tarihi hamama gittik.

Hamamın ismi Eğdemir Hamamı. 15. Yüzyıldan kalma. Uzun süre metruk kalmış, sonra sahibi 60’lı yılların sonunda sahibi tarafından aslına uygun olarak yaptırılmıştır. Hamam çok da temiz sayılmazdı. Ama işimizi gördü. Temizlendik. Hamamdan sonra ihtiyaçlarımızı aldık. Yorulmuştuk artık. Bir taksiye binip tren istasyonuna gittik. Trenimiz kalkmak üzereydi. Bindik ve Sabuncupınar’a döndük. Dönerken bir ara yorgunluktan hepimiz uyuduk. Kasabaya varınca ilk iş olarak, bir önceki akşam ödünç ekmek aldığımız Sabriye teyze için almış olduğumuz ekmeği, kabul etmek istememesine rağmen, ona verdik.

kut10.jpgkut11.jpgkut2.jpgkut7.jpg

O akşam ne yaptık bilin? Trenden indik, biraz sonra Kütahya’ya bu sefer karavanımızla gittik (çünkü zaten yönümüz o tarafa idi). Kendimize bir yerde kıymalı pide yaptırdık. Kelik ile Kütahya’ya hâkim kent ormanına gidip geceyi orada geçirdik. Bir ara kaldığımız bölgeye bir adam geldi. Otlatmakta olduğu koyununu kaybetmiş onu arıyordu. Hali bana komik geldi.



AİZANOİ - ÇAVDARHİSAR (26 Temmuz 2016, Çarşamba)

Avni abim, ertesi sabah Aizanoi’ye gitmemizi önerdi. Tarihe ve medeniyetlere ilgim olduğu halde Aizanoi’yi nedense bilememiştim. Açtım internetten araştırdım. “Çavdarhisar İlçesi sınırları içersisinde yer alan Aizanoi Antik Kenti, Zeus Tapınağı, Stadyum- Tiyatro Kompleksi ve Macellumu ile Roma Döneminin en önemli kentlerindendir. Bir tepe üzerine kurulmuş olan ve şehrin önemli dinsel yapısı olarak görülen Zeus Tapınağı dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınaklarından biridir. 13.500 kişi kapasiteli Stadyum ve 20.000 kişi kapasiteli Tiyatronun bir kompleks şeklinde yapılması antik dönemde Aizanoi’den başka hiçbir yerde görülmemektedir. M.S. 2. yüzyılın 2. yarısına tarihlenen Aizanoi Macellum’u, dünyanın ilk borsalarından biridir. Macellum’un duvarlarında İmparator Diocletian'ın M.S. 301 yılında enflasyonla mücadele için tespit ettiği imparatorluk pazarlarında satılan malların fiyatlarının yer aldığı ve günümüze kadar oldukça iyi durumda korunmuş olan yazıtlar bulunmaktadır.” diye anlatılıyor, Kültür Bakanlığımızın web sitesinde. Kente adını veren Azan bir mitoloji kahramanı imiş. Tapınak iki katlı. Derler ki üst kat Zeus’a, alt kat Kibele’ye adanmış. Bir de alt kat kurbanlar için sunakmış.

Çavdarhisar’a sararmış tarlaların arasından keyifle gittik. İlçe küçük bir yer. Hani nerdeyse tek bir ana caddesi var. Baktık pazar kurulmuş. Pazarda gezmeyi de pek severiz. Dolaştık. Oradan çörek otu yağı aldık. Biraz meyve aldık. Sonra Aizanoi’ye sürdük.

aiz4.jpgaiz6.jpgaiz1.jpg

Önce dünyanın ilk borsası denilen yere geliyorsunuz. Mallar ve fiyatları taşlara işlenmiş, bugünkü dile de aktarılmış. Geniş bir boş alan var. Gezdik, baktık, okuduk. Sonra orada biraz dinlenip Zeus Tapınağının bulunduğu beş yüz metre ötedeki bölüme gittik. Arabamızı park ediyorduk ki, albüm fotoğrafı için tapınak ve etrafını fon olarak kullanmak için gelmiş olan bir gelin ve damada rastladık. Baktık karavanımıza içleri gidiyor. “Gelin çocuklar, karavanla da poz verin.” dedik. Fotoğrafçıları ile birlikte beş on poz da bizim arabanın yanında ve içinde verdiler.

Tapınağa girmek için ilerlediğimizde Ramazan isminde bir çalışan bize yaklaştı ve muhabbet ettik. Bizimle ilgilendi. Birbirimizi pek sevdik. Bize tapınağı ve bölgeyi çok güzel bir şekilde anlattı. Tapınakta sergi de vardı. Onu da gezdik. Ziyadesiyle memnun kaldık. Sadece bazı konularda bilgiye değil de zana bağlı olarak anlatıyordu, kibarca ikaz ettim. Daha sonra yanımıza onu da alarak, yakındaki bir köy evine gözleme vs yemeye gittik. Köy evinde hizmet edenler profesyonel olmayan bildiğin köylülerdi. Çok samimi ve güler yüzlü idiler. Yediklerimiz de lezzetliydi. Karnımız tok, gözümüz ve gönlümüz kültür ve alaka ile doymuş bir şekilde Aizanoi’yi terk ettik.

Bu vesile ile kültür varlıklarımızın daha iyi tanıtılması, pazarlanması ve anlatılmasının önemi üzerinde durmak istiyorum. Bu bir abartı değil. Bizim ülkemizde bulunan tarihi eser çeşitliliği kaç ülkede vardır, merak ediyorum. Daha profesyonelce yaklaşmalıyız bu işlere…



aiz5.jpgaiz3.jpgaiz2.jpg

MURAT DAĞI (26-27 Temmuz 2017)

Öğleden sonra Aizanoi’den çıkıp Murat Dağı’na gittik. 1400 metre yükseklite kaplıcaya ev sahipliği yapan, yeşillikler içinde muhteşem bir yer. Kaplıca bölgesinde Murat Dede’nin de türbesi var. Derler ki, Murat Dede Türkistan’dan gelen bir beymiş. Küffara karşı yapılan savaşların birinde şehit düşmüş. Buraya gömülmüş.

Murat Dağı’ndaki dört gözlü pınardan buz gibi suyu bidonlarımıza doldurduk. Uzaklara hakim bir yere Kelik’i park ettik. Masa ve sandalyelerimizi çıkardık. Batan güneşe nazır yemeğimizi afiyetle yedik. Büyük keyif aldık. Sessizdi. Serindi. Güzeldi. Huzurluydu. Yeşildi. Güneşti. Velhasıl pek mutlu olduk.

Yemekte köfte, bir önceki günden kalma pide ve salata yedik. Meyveleri de hazır ettik ama onları sonra yedik. Soframız her zamanki gibi şıktı. Vazoda çiçeğimiz, yanında Ayoş ve küçük arabalarımız. Biliyor musunuz bu tür küçük ayrıntılar hayatı hayat, insanı insan yapıyor. Kendi mahallenizden, ilçenizden aklınıza gelsin. Bazı evler, diğerleri ile benzer gelir ve kültür seviyesinde olmakla birlikte hemen farklarını belli ederler. Nasıl? Etraflarının temiz ve düzenli olmasıyla, pencere veya balkondaki çiçekleriyle, evlerinin boyasının rengi ve temizliği ile… İşte ne derseniz deyin. Bazı insanlar da giyimleri, kuşamları, hal ve tavırları ile hemen ayırt edilirler ve mutluluk alır, mutluluk dağıtırlar. Biz de öyle olmaya çalışıyoruz. Çünkü bu hal insanı, içinde bulunduğu grubu, mahalleyi, iş yerini, evi velhasıl her yeri olumlu etkiler.



murat1.jpgmurat2.jpgmurat3.jpg

Murat Dağı’ndaki akşamımızda ilginç bir insanla da tanıştık. Bizim az ilerimizde bir Renault 12 Station Wagon araba duruyordu, akşamüstü. Biz de sandık ki, piknike geldiler ve dönecekler. O arada biz yerleşene kadar adamcağız bize birer bardak çay ikram etti. Hava karardı, baktık adam gitmiyor. Sonra hikayesini ondan dinledik. Senelerce yurt dışında çalışmış. Kütahyalıymış. Orada doğan çocukları ve torunları pek gelmek istemiyorlarmış. Bu gelmiş. Yalnız başına, arabasının içinde yaşıyor ve gündüzleri kaplıcaya giriyor. Birkaç ay kalıp Avrupa’ya dönecekmiş. Hepimiz çok üzüldük adamın haline.

Geceyi Murat Dağı’nda keyifle geçirdikten sonra sabah Abbas abimin hazırladığı kahvaltıyı afiyetle yedik ve Gediz’e doğru yola çıktık. Niyetimiz Gediz’i görüp oradan Emet’e geçmekti. Neden? Çünkü bundan iki yıl önce babam; annem, ablam ve eniştemi de alarak taa Erdek’ten Emet’e Erkeç Kebabı yemeye gelmiş ve bunu bize övüne övüne anlatmıştı. Şimdi bu kadar yaklaşmışken babamın tavsiyesine uymamak olmazdı, değil mi efendim?

murat4.jpgmurat5.jpg

27 Temmuz Perşembe öğlene doğru Gediz’e vardık. Yeni Gediz’e. 1970’li yıllarda yaşanan büyük depremden sonra bu şehir yeniden kurulmuş. Pek bir özelliği yok. Biraz durduk. Dondurma yedik ve yola devam ettik.



EMET (27 Temmuz 2017, Perşembe)

Emet, Bor madenimizin anayurdu, küçük bir ilçe. Vaakit öğleden sonra ğç veya dörttü. İlk önce babamın tarif ettiği Erkeç Kebabını yapan lokantayı (daha doğrusu pek lokanta gibi değil, masa-sandalye var ama bir tek fırın var, o kadar.) bulduk. Adama babamı tarif ettim, hatırladı. Ancak maalesef kebap kalmamış. B aşka bir dükkan var mı bu işi dedik. Üst sokaktaki Öztürk Kebap Salonu’nu tarif etti. “Belki onlarda kalmıştır bir bakın” dedi. Her gün sayılı oğlakı fırına koyuyor, en geç saat üç gibi filan işlerini bitirip, dükkanı kapatıyorlarmış.

Öztürk Kebap Salonu isimli dükkana gittiğimizde, bir genç, sanki dükkânı kapama hazırlığı yapıyordu. “Kebap yemeye geldik” dedik. “Şanslısınız. Size yetecek kadar var” dedi. Masaya önce gazete serdi. Onun üstüne yağlı kağıt ve gözümüzün önünde parçalayıp ayırdığı erkek keçi eti. Ateşi alınmış sıcak fırında saatlerce bekletiliyormuş. Sonra lokum gibi çıkıyormuş. Yanında sadece soğan veriyorlar. Ne salata, ne pilav ve ne de ekmek. Ama biz illa biraz pide istedik. Vallahi pek lezzetliydi. Hani bunun için yüzlerce kilometre yapılır mı derseniz, ben yapmam ama gelmişken yenir yani.

Bize hizmet eden delikanlı aynı zamanda dükkanın sahibi idi. Askerden yeni gelmiş. Çocukluğundan bu işi öğrenmiş devam ediyor. Günde iki veya üç keçi servis ediyorlarmış. Emet’te böyle üö dükkan varmış. Öğleden sonra dükkanlarını kapatırlarmış. Emet küçük bir kasaba. Ağırlıllı olarak da işçilerden oluşuyor. Turist açısından da pek zengin bir yer değil. Çalıştıklarına göre demek ki geçinmeye yetiyor. Bir de insan neye alışırsa onu yapıyor. Taa ki yeni bir fırsat önlerine çıkana kadar. O fırsatta çoğunlukla, kendileri aramazsa çıkmaz. Emet’in insanı da Orta Anadolu ve İç Ege insanı gibi makul, masum ve kanaatkar.



emet1.jpgemet2.jpgemet3.jpg

Kebabı yedikten sonra dükkanın önünde bir mizansen hazırladım ve ona uygun olarak bir fotoğraf çektirdik. Tam da istediğim gibi oldu. Kebapçı çocuğa sen kapıda dur, bir elini kapıya daya, biz de serbest şekilde oturalım dedim. Ben ayak ayak üstüne attım. Kameraya baktım. Avni abim bacaklarını açtı, bir kolunu dizine dayadı o da kameraya baktı. Abbas abim de başka yöne bacaklarını üst üste attı ve kameraya bakmadan poz verdi. Camdaki kebapçı yazısı da çıkacak şekilde fotoğraf çekindik. Bu fotoğraf en beğendiğim fotoğraflarımızdan biridir. Murat Dağı’ndaki gurub vakti yemek masasında tebessüm ederek oturup çektirdiğim fotoğraf ta çek beğendiğim fotoğraflardan biridir.

Akşam saat altı gibi Tavşanlı’ya gelmiştik. Tavşanlı’da durmadık. Devam ettik. Uludağ’ın güneydoğu arka kısmına, Keles’e doğru sürdük. Niyetimiz o civarda bir yerde zaman zaman vakit geçiren Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ı da ziyaret etmekti. Süleyman Hoca önemli bir bilim adamıdır. İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinin ve Hücviri’nin Hakikat Bilgisi (Keşful Mahcub) isimli eserlerini dilimize en iyi şekilde aktaran bir bilim adamıdır. Onunla tanışmayı arzu ediyordum doğrusu. Ama kısmet olmadı. Köyünde değilmiş. Bu arada Mukaddime’nin bir başucu kitabı olarak dönülüp dönülüp okunması gerektiğini, toplum psikolojisini anlamak bakımından elzem gördüğümü de ifade etmeliyim.

Emet’ten Keles’e doğru iki şey değişti. Hava durumu ve yükseklik. İlerledikçe hava bayağı soğudu. Yükseklik te gittikçe artıyordu. Vadiye hakim bir yerde mola verdik. Kahve içtik. Sonra normal bir Türk erkeği olarak biraz güreştik. Gülüştük ve yolumuza devam ettik. Güreşi Abbas abimle ben yaptım lakin belliki de her yenilen pehlivanın olduğu gibi benim de er meydanından kaçışım için meşru mazeretlerim vardı. İşin doğrusu bir senedir sakat olan sağ omzumdan dolayı ondan kaçtım. Normal şartlarda kaçmaz, onu aldığım gibi yere çakardım. Ahey ahey ahey… Meydan boşken ne güzel yazıyorum.

Nereye geldik? Keles’e. 27 Temmuz 2017 Perşembe akşam kavuşuyordu ki Keles’teydik. Bursa’nın küçük, ormanlık bir ilçesi. Meydana yakın bir yere park ettik. Caminin yanında bir kahvehaneye oturduk. Birkaç kişi bize ilgi gösterdi. Biri Almancı imiş, plakamızı yabancı görünce önce yabancıymışız gibi davrandılar, tanıyınca koyu bir sohbete daldık. Akşam namazını orada kılıp yolumuza devam ettik.

Kocayayla’ya geldik. Bir ormanlık bir kamp alanında geceledik. Akşam yemeğinde Abbas abim bize, Amet’te yediğimiz Ergeç’ten artan et ve yumurta ile birlikte bir gözleme yaptı. Onu yedik. Çay içtik. Bu arada, Abbas abimin bu yemeği yapışını filme aldık, bu işin inceliğini ve kadınlar bu işi neden daha güzel yapamazın ilmi cevabını Abbas abimden dinledik. Yani, yine ondan adamlık öğrendik.

Kocayayla’da bizden başka bir karavan, yoksa iki miydi, daha vardı. Akşam biraz gürültü yaptılar ama sonra sessizlik hakim oldu ortama. Kamp yerinin iyi yönlerinden biri tuvalet varlığıydı. Su, sabun ve temiz bir tuvalet varsa insan kendini iyi hissediyor. Bu tür yolculuklarda tuvalet, en önemli hususlardan biri vallahi.

keles4.jpgkeles1.jpgkeles3.jpgkeles2.jpg

CUMALIKIZIK- MUDANYA (28-29 Temmuz 2017)

Ertesi sabah, yani 28 Temmuz 2017 Cuma sabahı kahvaltı sonrası yola çıktık. Bu sefer hedef, Cumalıkızık. Popüler olduğu için bozulmuş tipik bir eski Türk köyü. Öğle gibi Cumalıkızık’a vardık. Arabayı park ettik. Dolaşmaya başladık. Çok çabuk bitti köy. Zaten çok kalabalık. Bir de her evin önünde satış tezgahları mevcut. Ayrıca her ev bir dükkan, bir lokanta ve bir otel olmuş. Yapaylık hissediyorsunuz. Pek beğendiğimiz söylenemez.

Cumalıkızık’ta biraz fotoğraf çalıştık. Sonra öylesine seçtiğimiz bir köy evi şeklindeki lokantaya gittik. Lokanta diyorsam, dört başı mamur değil. Daha ziyade köfte, gözleme vs var. Bu lokantayı bir kadın işletiyordu. Bize hizmet eden ise on yaşlarında cin gibi, tatlı mı tatlı bir kız çocuğuydu. Biraz hizmet etti, sonra yok oldu. Annesine sorduk. Meğer Kur’an Kursuna gitmiş. Allah hayırlı bir ömür versin. İyilerle karşılaştırsın.

cuma1.jpgcuma2.jpgcuma3.jpgcuma4.jpg

Belki de Türkiye’nin değerlerini pek popülerleştirmemek gerekiyor. Popüler kültür tüm dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de dejenere ediyor. Bir şeyin muhtevasından habersiz, derinliği olmayan insanların çullandığı tarihi, kültürel ve sanatsal değerler heder oluyor. Ümid ediyorum ki, makul bir süre sonrasında bu millet yine bir medeniyet inşa edecek ve şehirlerimiz, insanlarımız, kurumlarımız daha sevimli hale gelecek. Ümitsiz olmayın bunlar olacak.

Artık gezimizin sonuna yaklaşıyorduk. Öğleden sonra Cumalıkızık’tan hareket ettik ve Mudanya’ya gittik. Mudanya’da o gece konaklayacak ve ertesi gün ayrılacaktık. Akşamüstü Mudanya’ya vardık. Deniz kenarında bir yere park ettik. Önce sahilde yürüdük. Burada da belediye hizmetlerini beğenmedik. Tekrar Kelik’e döndük. Yemeğimizi yedik.

mudanya2.jpgmudanya1.jpgmudanya3.jpg

Yemek olarak Abbas abim ızgara yaptı. Ben onu seyrettim. Ben sonra bir salata yaptım. Afiyetle yedik. Akşam çıktık. Tekrar yürüdük. Güzel bir pastane bulduk deniz kenarında ve orada dondurma yedik. Gece döndük. Yattık. Ertesi sabah erken uyandık. Kahvaltı yaptık. Ben deniz otobüsüne bindim. Yenikapı’ya gittim. Ayrılışımız pek muhabbetli oldu. En kısa sürede yine buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Doğrusu ağabeylerimle geçirdiğim bir hafta iyi bir sınav vermiştim. Uyumlu olduğumuz ortaya çıktı. Beni bir dahaki seferlere davet edeceklerini umarak onlardan ayrıldım vesselam.



Şair Turgut Uyar, “Uzak Kederler İçin” şiirinde şöyle sesleniyor:

Bir gün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.”

Dostları ilə paylaş:


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə