KirkçEŞme tesisleri

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 8.15 Mb.
səhifə108/140
tarix27.12.2018
ölçüsü8.15 Mb.
1   ...   104   105   106   107   108   109   110   111   ...   140

MEYHANELER

436

437

MEYHANELER

_3P

1875-1880'e kadar meyhanelerde masa kullanılmamıştır. Masa meyhanelerde ilk kez, kafe şantan ve gazinoların devreye girmesiyle görülmeye başlandı. Rahle gibi açılır kapanır iskemleler üzerine, bakır veya ağaç sinilerde sofra kurulur; sofrada kısa ayaklı hasır örgü iskemleler kullanılırdı. Sofra kurulduğu zaman, sofranın uğur ye bereketini temsilen, önce ağaçtan oyma bir tuzluk getirilirdi. Meyhanelerde masa kullanılmaya başlandıktan sonra, meyhane müşteri hizmetine açılmadan önce tuzluklar masalara konulmaya başlandı.

Meyhanelerdeki hizmet hazırlıkları ikindi ezanından sonra başlar, rakı güğümleri, ibrikleri ve şarap testileri doldurulurdu. (Daha eskiden ibrik ve güğüm yerine kabak kullanılmıştır.) Tabak, bardak gibi servis malzemelerinin temizliği barba tarafından denetlenip, tezgâhtaki ve mutfaktaki yerlerine özenle yerleştirilirdi. Servise hazırlanan mezelerden bazıları tezgâh üzerine dizilirdi.

Sakiler ve ateşoğlanları tertemiz giyinirler, taranmış kâküller üzerine feslerim oturturlardı. Kollar, ayaklar sıvalı, ayaklarda takunyalar, bellerinde kuşak, sırtlarında kar gibi gömlekler ve işlemeli fermenelerle

Hubanname-

Zenanname'Ae meyhanede bir işret âlemi. Hayat Tarih Dergisi, S. l (Şubat 1965)

müdavimlerin hizmetine hazır duruma gelirlerdi.

Sofralara konulacak "fiske şamdanı" denilen el şamdanlarının mumlan dikildikten sonra kapıya geçilir ve müşteri beklenmeye başlanırdı. Saki meyhaneye gelen müşterileri kulağında bir çiçek olduğu halde karşılar, kendilerine: "Buyurun efendim, buyurun!" derdi. Tanıdığı müşterilere ise adlarıyla hitap ederdi.

Sofra kurulur, şamdanı barba kendi eliyle sofraya koyar, sofradakileri "Ağalar sefa geldiniz" diyerek selamlardı. Ardından ateşoğlanı elindeki şamdanıyla ustasının sofraya koyduğu mumu yakar, o da müşterilere, "Sefa geldiniz efendim" derdi.

Her meyhanenin bir orta kandili vardı; en sonunda da o yakılırdı. Akşamcılar arasında, orta kandilinin yanması meyhane sohbetinin gelişmesine başlangıç sayılırdı.

Meyhanelerin birer şirvanıyla bazılarında bir-iki döşeli oda bulunur; bu bölüm meyhanenin üst katı sayılırdı. Birkaç basamakla çıkılan üst katta itibarlı müşteriler ağırlanırdı. Kimi zaman bu odalara istanbul'un azılı zorbaları, gözüpek kabadayıları tarafından gül yüzlü civanların kapatıldığı söylenir.

Meyhanelerde bir çıngırak bulunur,

dükkânın kapanma zamanı geldiğinde meyhane sahibi tarafından bu çıngırak çalınarak müdavimlere kapanış saatinin geldiği hatırlatılırdı. Çıngırak gürültüsüyle ayılanlar, uyananlar birer birer meyhaneden çıkarlar, kentin loş sokaklarına dağılırlardı.

Koltuk meyhaneleri ise gizlice içki satılan ve içilen, manav, bakkal gibi dükkânlardı. Koltuk meyhanelerinin bir bölümü de kibar koltuklarıydı. Buralara daha ziyade evlerine içki sokmayan, memur ve kâtip takımı gelerek akşamcılık âdetlerini sürdürürlerdi.

Dükkânı, tezgâhı, fıçısı, ustası, hepsi tek bir kişi olan ayaklı meyhaneler, seyyar içki satıcılarıydı. Sırtlarında cüppe, cüppenin iç cebinde bir kadeh (tas-ı arak) bulunurdu. Kendilerini tanıtmak için omuzlarına bir peşkir atarlardı. Nargile marpucunun üç-dört kat uzunluğunda ve yine o genişlikte bir bağırsak, içi rakı dolu olarak bellerine kuşakvari sarılı dururdu. Bağırsağın bir ucunda ise musluk bulunurdu. Bunlar manav dükkânları önünde dolaşırlar, uzaktan müşterilerim gördükleri zaman hemen manav dükkânına girerlerdi. Müşteriler de onları takip ederlerdi. Ayaklı meyhane bağırsağın musluğunu açarak kadehe ısınmış ve rengi sapsarı kesilmiş rakıyı doldurur ve müşterisine sunardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan müşteri ya üzüm tanesi ya da mevsimine göre bir meyveyi meze yapardı. Çoğu da ağzını elinin tersiyle silerdi. Bu harekete de "yumruk mezesi" derlerdi. Çoğu Ermeni olan ayaklı meyhaneler daha çok Bahçekapı, Yemiş iskelesi, Galata ve civarında dolaşırlardı.

15. yy'dan 19. yy'm ortalarına kadar çeşitli dönemlerde, zaman zam-r. çıkarılan içki yasaklarıyla meyhaneler kapatıldı; ancak yasağın kalkması veya gevşemesiyle tekrar açıldılar ve giderek sayıları arttı. Meyhaneler vb eğlence yerleri ancak Tanzimat'tan sonra özgürlük kazandılar. Bu dönemde meyhanelerin istanbul'da göze batacak şekilde çoğaldığı görülür.

O sıralarda, Balıkpazarı, Zindankapısı, Asmaaltı, Ketenciler, Mahmutpaşa, Tavuk-pazarı, Iskenderboğazı, Gedikpaşa, Yeni-kapı, Kumkapı, Samatya, Langa, Yedikule, Unkapanı, Keresteciler, Cibali, Hasköy, Fener, Balat, Topkapı, Karagümrük, Galata, Beyoğlu ve Kadıköy meyhane bölgeleri olarak bilinirdi.

Mehmed Tevfik(->), Meyhane Yahut İstanbul Akşamcıları başlıklı çalışmasında istanbul'un eski ve gedikli meyhanelerini şöyle sıralar:

Balıkpazarı'nda Kafesli, Hançerli, Yahudi; Zindankapısı'nda Salebci; Asmaal-tı'nda Çavuşbaşi; Ketenciler'de Sabuncu; Mahmutpaşa'da Çorapçı Hanı, Kürkçü Hanı, Valide Hanı, Mercan'da Ali Paşa Hanı; Tavukpazarı'nda Saraç Hanı, Bakla Hanı, Yağlıkçı Hanı, Vezir Hanı; Iskenderboğa-zı'nda Taş Han; Gedikpaşa'da Küçük Mü-sellim, Büyük Müsellim; Kumkapı'da Dü-zoğlu, Yeni Meyhane, Karabıçak, Küçük Samsun; Yenikapı'da Kafesli; Langa'da Tandırlı, Mermerli, Ikikapılı; Kolluk karşısında Sarayodaları, Uzunodalar; Samat-

ya'da Büyük Kuleli, Küçük Kuleli, Altın Oluk, Gümüş Halkalı,. Kel Serkis, Zafiri, Ormanos, Kelepçe, Hacı Manol, Süngerli, Servili; Yedikule'de Mağaza; Altımermer'de Sünbüllü; Karagümrük'te Takkeci; Topka-pı'da Karagöz, Yeni Meyhane, Hacı Mardi-ros, Kaledibi, Sarafim; Tekfursarayı'nda Karagöz, Ekserci Mişon, Kürkçü, Orak, Çubukçu Nesim; Balat'ta Karanlık, Koço Kalfa, Köroğlu, Bahçeli, Yarım Balat, Karanfil, Yasef, Ekserci Nesim, Balta Yasef; Lon-ca'da Ayvalı, Yavaşko; Balat haricinde Dülgeroğlu, Tümbet, Hacı Mişon, Hacı Avram, Gümüş Endaze, Bayrakdar, Çingene Müslim; Fener'de Sukiyas, Gümüş Halkalı, Kamburoğlu, Tanaşaki; Kiremit Mahallesi'nde Sakızlı, Kafesli; Cibali'de Ha-leblioğlu, Laşko, Kasavet, Anastas, Yahudi Ayoda; Unkapanı'nda Yenidünya, Bak-lacıoğlu; Keresteciler'de Kandilli.

Mehmet Tevfik bu meyhanelerden başka, Galata, Beyoğlu, Hasköy, Kadıköy, Üsküdar, Kuzguncuk ve Boğaziçi'nin diğer semtlerinde adları sayılamayacak kadar çok meyhane bulunduğunu dile getirmiştir.

Aslında şarap içilen yer olan meyhanede, Osmanlı döneminde, giderek rakı öne çıkmış, zaman içinde görenekleri ve gelenekleriyle rakı adabı oluşmuştur. Buna paralel olarak meyhanelerde çilingir sofraları kurulmuştur. Halen de rakı sofralarına bu tabir kullanılır. Çilingir sofrası tabirinin ise "çeşnigir"den, yani "çeşniciba-şı"ndan gelmiş olabileceği rivayeti vardır. Çeşnicibaşmın tadım tabaklan gibi çilingir sofrasındaki mezeler için küçük tabaklar kullanılmıştır ve halen de meyhane geleneğini sürdürmeye çalışan modern içkili lokantalar mezeler için küçük tabak kullanırlar.

Cumhuriyet döneminde ise geleneksel meyhaneler barlara yenik düşerek, hele de 1970, 1980'lerden sonra yavaş yavaş azalmışlar, yerlerini modern restoranlar, barlar almıştır. Bunda değişen ve gelişen içki kültürünün etkisinin olduğu muhakkaktır. Torna, Dimitri, Agop, Serkis, Ancelo, Todo-ri, Anastas gibi barbalar, meyhanelerin son dönemlerinde istanbullulara nice çilingir sofraları hazırlamış, bir ölçüde de olsa meyhane geleneklerini yaşatmışlardır. Geleneği sürdürmeye çalışan az sayıda meyhane günümüzde de vardır.

istanbul'un geleneksel meyhanelerinin hâlâ yaşadığı 1950'li yıllarda bellibaşlı meyhanelerde hazırlanan mezeler, yemekler ve çerezlerden bazıları şunlardır:

Tatlı (kırmızı) soğan garnili torik lakerdası, sirkede yumuşatılmış tereli uskumru çirozu, saman ateşi dumanı isinde pişirilmiş likorinoz (balık pastırması) diğer adıyla likorino, genellikle hamsi, bazen çaça balığından yapılan (tuzlu, yağlı) balık ezmesi, ançüez, ceviz taratorlu midye tavası, ayrıca midye salatası, midye dolması ve pilakisi, tarak, istiridye, kerevides, pavurya, kırmızı (Japon) balık yumurtası, siyah (Rus) havyarı, söğüş karides, söğüş İstakoz, ahtapot salatası, kalamar tava, lüfer ızgara, kalkan tava, defne yapraklı kılıç şiş, kırlangıç buğulama ve uskumru dolması, göz, fındık ve uykuluk ızgara,

Beyoğlu'nda meyhanelerin toplandığı Çiçek

Pasajı'ndan bir görünüm. Gül Gülbahcu; 1992

sarımsaklı çoban sucuğu, kuş gömü, bağaç gömü ve kelle gömü pastırma, bumbar dolması, sebzeli işkembe yahnisi, patates, soğan ve nohutla hazırlanmış, çamfıstığı ilaveli topik, yalancıdolma, barbunya pilakisi, zeytinyağlı enginar, haşlanmış yumurtanın özenle kesilmiş dilimleriyle bezenmiş fasulye piyazı, domates soslu patlıcan tava, çerkeztavuğu, soğan piyazı, garnili arnavutciğeri, tarama, damardan işkembe söğüş, fava, cacık ve salata türleri, kızarmış francala dilimleri, "Polonezköy" tereyağı, kekik ve limon suyu ilaveli Tiril-

Tek direkli

çadırda

oturan


âşıklara içki

sunan


sakiler ve saz

çalan kızlar.



İskendername,

1413, 10 Kitaplığı

T. 6044

Galeri Alfa

ye sele zeytini, orta yağlı beyaz peynir ve gravyer, kabuğu soyularak (buz üzerine yatırılmış) taze badem, taze ceviz içi, önce tuzlanarak sonra kum ocağında kavrulmuş (kabuklu) beyaz sakız leblebisi (ist-ragalya), başta Kırkağaç ve topatan kavunu olmak üzere hemen her tür meyve.

1990'larda istanbul'da meyhane geleneğini yaşatmaya çalışan yerler arasında Kumkapı'da Kör Agop, Sahil, Merkez, Talip, iskele, Yengeç, Huzur, Evren, Damak, Devrez, Deniz, Ada, Bohem, Gölçek; Ye-niköy'de Aleko; Tarabya'da Hristo; Asma-.

MEZAR TAŞLARI

438

439

MEZAR TAŞLARI

la kadar genellikle toplumun üst tabakasına mensup kişilerin cami hazirelerindeki taşlan dışında, diğer kesimlerin zamanın tahribine açık malzemeden yaptırdıkları taşların yok oldukları varsayımı, bazı araştırmacılar tarafından ileri sürülmüştür. Kullanılan malzemenin ise çok sınırlı bir şekilde Roma ve Bizans anıtlarından dev-şirilmiş olması bu eserlerin yaygınlığım azaltan bir diğer nedendir. III. Ahmed döneminde (1703-1730) istanbul'da gerçek anlamda bir mezar taşı sanatı doğar. Yapı malzemesi olarak mermer kullanımı bu dönemde yaygınlaşmış, başta çeşme ve namazgah gibi mimari eserlerde uygulanmış ve asıl işlevini mezar taşı yapımında bulmuştur. 18. yy'in ince sanat zevkini bu taşlarda bütün ayrıntılarıyla görmek mümkündür. 19. yy'da ise daha önceki dönemlerin kültürel sembolizmi sürmekle birlikte, Batı etkisiyle bu soyut sembolizmin yerini realist tasvirler almaya başlamış ve taş

lımescit'te Refik ve Yakup; Balat'ta Agora; Tarlabaşı'nda Hasır; Tepebaşı'nda Despi-na; Sütlüce'de Sadrazam; Moda'da Koço, Beyoğlu'nda Çiçek Pasajı'ndaki ve Neviza-de Sokağı'ndaki içkili yerler Boncuk ve İmroz; Pangaltı'da Candaş, Yeşilköy'de Ogün (Ohannes) ve Balıkpazarı'nda Cumhuriyet ilk akla gelenlerdir. Bibi. Ali Rıza, Bir Zamanlar; K. Sülker, Osmanlıdan Günümüze içki ve Toplum, ist., 1985; Sevengil, Eğlence, (1985); R. E. Koçu, Eski istanbul'da Meyhaneler, Meyhane Köçekleri, İst., ty; Mehmet Tevfik, istanbul'da Bir Sene, İst., 1991; İ. Ortaylı, "istanbul'un Meyhaneleri", istanbul'dan Sayfalar, ist., 1986, s. 169-174; E. Hiçyılmaz, Eski istanbul Meyhaneleri ve Alemleri, ist., 1992.

VEFA ZAT


MEZAR TAŞLARI

Mezarların baş ve ayak uçlarına dikilen, üzerlerinde ait olduğu kişinin toplumsal sınıf, aile, meslek, cins, din vb gibi özelliklerini yansıtan yazı ve semboller bulunan, belirli bir estetik forma sahip taşlar.

istanbul'un mezarlık ve hazirelerinde-ki mezar taşları, şehir tarihine birinci derecede kaynaklık eden belgelerdir. Osmanlı toplumunda insanlara ait kayıt tutma geleneği 19. yy'a kadar tam anlamıyla yerleşmediği için, mezar taşları bu konudaki boşluğu dolduran, ayrıca ait oldukları dönemin toplumsal kimliğini günümüze taşıyan kültür objeleridir. Yapıldıkları tarihsel dönemin inanç, gelenek, sanat zevki ve iktisadi koşullarının ortak bir ürünü olan bu estetik eserleri, toplumsal hayatın gerçek tanıkları saymak mümkündür.

Türk kültür coğrafyasında önce Göktürk balbalları şeklinde ortaya çıkan, Anadolu'da Selçuklu ve beylikler döneminde, gerek içerik gerekse form açısından zenginleşen mezar taşları, 15. yy'da Osmanlı etkisiyle klasik çizgilerini kazanmaya başlamışlardır. Fetihten sonraki döneme ait çok az sayıdaki mezar taşında, Bursa üslubu olarak adlandırılan bu klasik formun hâkim çizgilerini görmek mümkündür. Bunlardan üzerleri kaş kemerli form ile kenarları sütunçeli prizmatik taşlar, 18. yy'a kadar gelebilmiştir. Ancak istanbul mezar taşlarının altın çağı, 18. yy'dır. Bu yüzyı-

işçiliğinde heykel sanatına özgü uygulamalar ön plana çıkmıştır.

istanbul mezar taşları, gündelik hayatın geleneksel dokusunda şekillenen kültürel sembolizmin somut örnekleridir. Geleneksel hayatın temelini oluşturan cemaat kültürü, bu taşlara folklorik açıdan yansımıştır.

Galatasaray'da tipik bir meyhane: Panayot.

Gül Gülbahar, 1992

Ayrıca toplumu oluşturan insanların mensubu bulundukları kültür çevrelerinin sembolleri de bu taşlarda ait olduğu kişinin kimliğini netleştiren öğeler şeklinde yer alırlar. Tulumbacı mezar taşlarına işlenmiş bir tulumba sandığı ya da bir kemankeş taşındaki ok ve yay, bu kimlik belirleyen kültür sembolizminin tipik örnekleridir. Diğer yandan mezar taşı başlıklarında görülen çeşitlilik de, kaynağım geleneksel toplumun farklı tabaka ve zümrelerinde bulan bir özelliktir. Diğer yandan mezar taşlarındaki kitabeler, kültürel sembolizmi tarih, edebiyat ve folklor açısından tamamlayan öğelerdir. Mezar taşı kitabeleri basit anlamda kişinin künyesi olabileceği gibi, şiir sanatının bütün imkânlarından yararlanan bir edebiyat eseri de olabilir. Böyle bir mezar taşında din folklorunun ve toplumsal hicvin en başarılı örneklerine rastlamak ve ait bulundukları tarihsel dönemin duygu ve düşünce dünyasını kavramak mümkündür.

Ebced ile tarih düşürme sanatı, mezar taşlarından gelişmiştir. Şiirle doğrudan ilgisi bulunan bu sanat, bir bakıma ölümden sonra yaşanmış hayatın veciz bir şifresi olarak mezar taşlarına kazınmıştır, istanbul mezar taşlarını eşsiz birer kültür eserine dönüştüren ise, hat sanatıdır. Sülüs ve ta'lik hattın celi şekliyle yazılan bu kitabeler, 18-19- yy'larda en başarılı örneklerini veren bu sanatın somut belgeleridirler. Mustafa Rakım hattıyla yazılmış Ya-

Mezar taşı başlıkları: Enderun mensuplarının mezar taşlarındaki zerrin külah (solda) ve Hacegân-ı Divan-ı Hümayun mensuplarına ait kafesi destarlı başlık. Ekrem Işm, 1994

zıcı Münif Efendi'nin 1227/1812 tarihli mezar taşı bunun en başarılı örneğidir.

istanbul'daki Osmanlı dönemi mezar taşları, sahip bulundukları form ve kültürel özellikler açısından değişik şekillerde sınıflandırılabilir. En genel sınıflandırma ise, temel nitelikleri bakımından erkek ve kadın mezar taşları arasındadır.

Erkeklere ait taşlar, genellikle mensubu bulundukları toplumsal sınıfın kullandığı başlık tipi ile tanınırlar. Kadın taşlan ise başlıksız ve dekoratif süslemelerle bezenmiştir. Fakat, bu sınıflandırma bir noktada yetersiz kalmakta, her iki grup içinde de kendi tipolojisine aykırı örneklere rast-lanabilmektedir. Nitekim, erkek taşlarının önemli bölümü başlıksız, silindirik ya da prizmatik bir kütle olarak karşımıza çıkarken, kadın taşlarında da başlık taşıyanlara rastlanabilmektedir. Örneğin, Karaca-ahmet'teki 1060/1650 tarihli Hazinedar Hacı Mustafa Ağa'nın kızı Ayşe Hanım'ın mezarı ile Üsküdar Şemsi Paşa Camii hazi-resindeki 1230/1814 tarihli mezar, başlıklı kadın taşlarının kendi türlerindeki eşsiz belgeleridir. Diğer bir sınıflandırma biçimi, taşların kütlelerine göre yapılabilir. Silindirik, prizmatik ve dekoratif olmak üzere üç ana grupta toplayabileceğimiz bu sınıflandırmada da gene bir öncekinde olduğu gibi, ana kurala uymayan örnekler çıkabilecektir.

Bugüne kadar yapılan çalışmalarda dikkate alınan temel sınıflandırma ölçütleri, taşların başlıklarına göre düzenlenmiştir. Kuşkusuz bu yöntem de yeterli değildir. Fakat, mezar taşlarının toplumsal sınıflara göre tanımlanmasını belli ölçüde sağlayabilir. Söz konusu sosyolojik yöntem, Osmanlı toplumundaki tüm sınıf ya da grupların kendilerine özgü bir kıyafet ve başlık biçimi olduğundan hareket ederek bu belirgin formların mezar taşlarındaki yansımaları üzerinde durur. Hemen belirtelim ki, bu yöntem de kesin sonuç almaktan uzaktır. Çünkü, istanbul mezarlıklarında yapılacak detaylı bir alan araştırması, farklı sosyal grup ve statülerin aynı başlık altında sembolize edildiklerim ortaya çıkaracaktır. Gene de bu yöntem, Osmanlı toplum yapısındaki askeri, mülki sınıflar ile tarikat mensupları arasındaki ayrımı temel alarak iki farklı mezar taşı grubunu incelemekte başarılı sonuçlar vermiştir.

İstanbul mezarlıklarında mevcut en eski taşlar, fetih sonrasına ait olup, bir kısmı daha sonraki yüzyıllarda yenilendiği için otantik özelliklerini kaybetmişlerdir.

Bu ilk dönem örnekleri iki gruba ayrılabilir: a) başlıksız taşlar; b) başlıklı taşlar.

Başlıksız taşlar, levha biçiminde ve taç kısımları kemerlidir. -Bu genel form bazı değişiklikler göstererek tarih içindeki gelişimini sürdürmüş ve 18. yy'dan itibaren kenarları dalgalı bir şekil alarak barok süsleme elemanlarıyla işaretlenmişlerdir. II. Mehmed (Fatih) dönemi (1451-1481) başlıksız taş örneklerinin en güzellerine Kum-kapı Nişancı Camii ve Üsküdar Rum Mehmed Paşa Camii hazirelerinde rastlanmaktadır. Birinci nazirede bulunan Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa'mn mezar taşı, iki

tarafı sütunçelerle (kum saatleri) süslü bir mihraba sahiptir ve Arapça kitabesi bu kısımdadır. Mihrabın üzerini kuşatan taç ise, rumî tezyinatla işlenmiştir. Taşın tarihi yoktur ve kitabesi dönemin genel eğilimine göre sülüs hatla Arapça yazılmıştır. Bu döneme ait başlıklı taş örnekleri ise sayıca azdır. Eyüp'te Derviş Mehmed'e ait 918/1512 tarihli kavuklu taş her ne kadar 16. yy'a ait sayılabilirse de tipoloji açısından erken Osmanlı dönemine uzanan Bursa üslubunun ana çizgilerini taşımaktadır. Gövde, prizmatik ve sütunçelidir. Kavuk ile gövdeyi birleştiren stalaktitler hem Bursa üslubunda, hem de 18. yy Osmanlı taş işçiliğinde oldukça bol örneklerine rastladığımız bir bağlantı öğesidir.

Bürokratik sınıflara ait başlıksız taşların 15. yy'dan sonraki gelişmesi, daha önce belirtilen levha tipi dışında silindirik ve prizmatik olmak üzere iki ana doğrultuda oluşmuştur. Silindirik taşlar, yaygın bir grup meydana getirirler. Tüm silindirik ya da konik bir sütundan ibarettirler. Bazılarının tepe kısmında kuşların su içmesi için yapılmış küçük bir oyuk vardır. Silindirik taşlar, üzerlerine uzun kitabelerin yazılmasına olanak veren geniş bir yüzeye de sahiptirler. Çift sıra kartuş içine yerleştirilmiş ve böylece yüzeyin yaklaşık üçte ikisini kaplayan kitabeleriyle hem ölen kişiyi yücelten edebi metinlere, hem de bu metinleri uzaktan rahatça okuyabilme olanağı sağlayan sülüs celisi hattın girift uygulamalarına elverişli bir zemin işlevi üstlenmişlerdir. Silindirik taşlar, 18. yy'dan itibaren dönemin estetiğine uygun bir tasarımla kabartma akantus yapraklarıyla süslenmiş ve tepe kısımlarına stilize motifler yerleştirilmiştir.

Başlıksız taşların ikinci ana grubunu prizmatik yapıdakiler oluşturur. En çok rastlanan örnekleri altıgen ve sekizgen prizma şeklindekilerdir. Bunlar da lahîtli ve la-hitsiz olmak üzere iki gruba ayrılırlar.

Lahte bağlı prizmatik taşların üzerinde genellikle kitabe yoktur. Taşın sekizgen yapısı, bir yüzey daralmasına yol açtığından, bu tipteki örneklerin kitabeleri lah-tin ön yüzünde yer alırlar ve uzunluklarına göre diğer yüzeyleri de kaplayabilirler. Süsleme için en elverişli alan da lahit yüzleridir. 17. yy'da lahte bağlı prizmatik taş-

Mezar taşı başlıkları: Kethüda kavuğu (solda) ile kâtibi kavuk. Ekrem Işın, J991

larla kullanılan süsleme öğeleri, simetrik bir düzenleme içinde stilize edilen servi motifleridir, iki servi motifi arasına genellikle bir Mühr-i Süleyman yerleştirilir.

Prizmatik taşların lahitsiz olan türünde ise, kitabe yazılacak yüzeyi genişletmek suretiyle karakteristik yapı üzerinde değişiklik yapılmıştır. Bu amaçla taşın ayak kısmı dar tutulmuş, yukarıya doğru genişleyen yüzey öne bir levha gibi çıkacak şekilde düzenlenmiştir. Böylece sağlanan yüzey genişliği kitabe yazılmaya elverişli duruma getirilerek, taşın karakteristiğini veren prizmatik gövde geriye alınarak kitabeyi destekleyen bir payanda konumuna indirgenmiştir. Fatma Sultan'ın kethüdası Mehmed Ağa'nın Karacaahmet'teki 1138/ 1725 tarihli mezar taşı bu türün günümüze gelebilmiş en güzel örneğidir. Şair Nedim'in 1143/1730 tarihli taşı da aynı tipte olup', boyutları daha küçük ve süsleme açısından daha yalındır. Başlıksız prizmatik taşlar Osmanlı bürokrasisinin çeşitli kademelerinde görev yapmış kişiler için dikilmişlerdir; belli bir gruba ait oldukları kesinlikle söylenemez. Bu türün tarihsel süreç içinde değişime uğramış örnekleri de vardır. Özellikle II. Meşrutiyet sonrası askeri erkânı için yapılanları tam bir piramit şeklindedir. Kitabeleri de bazı örneklerinde kabartma değil, gömmedir. Yazı türü olarak rık'a kullanımı yaygındır.

Askeri ve mülki sınıflar ile saray hizmetinde bulunan kişilerin başlıklı mezar taşlan kendi aralarında büyük bir grup meydana getirirler, idari mekanizmanın başında bulunan sadrazamdan en küçük rütbeli memura kadar giderek genişleyen sosyal statü pramidinin kapsamına giren toplum katmalarının çeşitliliği göz önüne alınırsa, bu kalabalık kadronun giyimkuşamlarını düzenleyen ilkelerin mezar taşlarında ne oranda bir başlık zenginliğine ulaşacağını kestirmek güç olmasa gerektir. Fakat, gündelik hayatta toplumun çeşitli kesimleri tarafından giyilen başlıkların, bütünüyle mezar taşlarında da kullanıldığına ilişkin geleneksel yargı tamamıyla doğruyu yansıtmamaktadır. Geleneksel yargı mezar taşlarındaki başlıkların ait olduğu kişinin toplumsal statüsünü, dolayısıyla mesleğini ilk bakışta yansıttığı varsayımına daya-

MEZAR TAŞLARI

440

441

MEZAR TAŞLARI

Osmanlı yönetici sınıfına ait mezar taşları: (üst sıra soldan sağa) Bulak Mustafa Paşa Türbesi'nde Kasım Beğ'e ait burma sarıklı mezar taşı, 16. yy; Kaptan-ı Derya Mehmed Paşa'nın paşai kavuklu mezar taşı, 1811; Sersekban ismail Ağa'nın mücevvezeli mezar taşı, 1712; (alt sıra soldan sağa) örfi kavuklu, kafesi ve kâtibi destarlı mezar taşları; Enderun'un Seferli Koğuşu mensuplarından Süfyan Ağa'nın zerrin külahlı mezar taşı, 1808; barok üsluplu 19 yy'a ait Mahmudiye fesli bir mezar taşı. Fotoğraflar Ekrem Işın, 1991

nır. Toplumsal statünün saptanması konusunda doğruluk payı taşıyan bu yargı kişinin mesleğini tayin konusunda yanlış sonuçlara yol açmıştır. Özellikle bürokratik meslekler söz konusu edildiğinde, bu yanlış apaçık ortaya çıkmaktadır. Baştan kabul edilmesi gereken ilke, her bürokratik mesleğin kendine özgü başlığının mezar taşlarında da aynen kullanıldığı değil, eşit statüye sahip mesleklerin aynı başlıkla sembolize edildikleridir. Bu ilke bürokrasinin alt ve orta tabakaları için büyük ölçüde geçerlidir. Ancak, yönetim piramidinin üstünde yer alan sadrazam, şeyhülislam ve bunlara bağlı bellibaşlı hizmet kadrolarını oluşturanların mezar taşlarındaki başlıklar farklılık gösterirler, ilk bakışta tanınabilenler de bunlardır.

1829'da II. Mahmud'un resmi başlık olarak fesi kabul edişine kadarki dönemde yönetici kadro şu başlıkları giymişlerdir: Mücevveze, selimi, yusufi (Kanuni'nin kendisi giymiştir), kallavi ve-örf. Genellikle üst tabakadan bir yöneticinin tek bir başlık giydiği ve bu başlığın da onun mezar taşında sembolize edildiği yolundaki görüş gerçeğe uymamaktadır. Nitekim, farklı zaman ve mekânlarda bir yöneticinin farklı başlıklar giymekte olması, mezar taşlarında da aynı mesleki kariyere sahip kişile-

rin farklı başlıklarla sembolize edilmesine yol açmıştır. Örneğin, sadrazamların tipik başlığı sayılan kallavi kavuk yalnızca orduyla birlikte sefere çıkıldığında ve arife günlerinde giyilmekte, bunun dışında sadrazamlar cuma alaylarında, Divan-ı Hümayun toplantılarında mücevveze; padişah huzurunda, kola çıkıldığında ve Eyüb Sultan Türbesi'ni ziyarette selimi kavuk giymektedirler. Sadrazam dışında vezaret görevi yapmış nişancı ve defterdarlar da kallavi kavuk giymişlerdir.

İmparatorluğun isim yapmış sadrazamlarının mezar taşlarındaki kallavi başlık, kuşkusuz bir semboldür ve bu hiçbir zaman o kişinin hayattayken giydiği yegâne kavuk anlamına gelmez. Kallavi kavuk taşıyan mezar taşları genellikle prizmatik bir gövdeye sahiptirler. Kavuğun üzerinde sağdan sola çapraz uzanan dört parmak kadar kalınlıktaki istiva, taşın bir sadrazama ait olduğunu gösterir. Buna karşın, paşai kavuk denilen ve kallaviye oranla daha dar olan bir başlık türü, üzerinde bulunduğu mezar taşının bir sadrazama ait olduğu izlenimi verebilir. IV. Mehmed döneminde (1648-1687) kaptan-ı deryaların giymeye başladıkları paşai kavuklar, biçim yönünden kallavi kavuğa çok benzedikleri için bu tür başlık taşıyan mezar taşla-

rının, ancak kitabeleri okunduktan sonra . hangi toplumsal sınıfa ait oldukları anlaşı-labilmektedir. Eyüp'teki Kaptan-ı Derya Mehmed Paşa'nın 1226/1811 tarihli taşı bu benzerliği belgelemesi açısından önemlidir.

Osmanlı bürokrasisinin tören başlığı olan mücevveze, çok değişik kesimler tarafından giyilmiş olup bu başlığı taşıyan mezar taşlarının da bir önceki örnekteki gibi kitabeleri okunmadan hangi sınıfa ait olduğunu bilmek mümkün değildir. Fatih kanunnamesinde adı geçen mücevveze, II. Bayezid döneminde (1481-1512) yaygınlaşmış ve III. Selim zamanına (1789-1807) kadar cuma alayları ve Divan-ı Hümayun toplantılarında sadrazamlar, yeniçeri ağaları, beylerbeyi ile sancakbeyleri, reis efendi dışındaki Divan-ı Hümayun hocaları, müteferrikalar, çaşnigir ağaları ve dergâh-ı âli çavuşları tarafından giyilmişlerdir. Bu başlık türünün uygulandığı mezar taşları genellikle prizmatik bir gövdeye sahiptirler. Karacaahmet'teki 1124/1712 tarihli Sersekban ismail Ağa'nın mücevvezeli taşı, bu türün istanbul nıezarlıkların-daki en yetkin örneğidir.

ilmiye sınıfının tipik başlığı örf adını taşır ve bu başlığı taşıyan mezar taşlan, belki de en tartışmasız sosyal statü belirleyen grubu oluştururlar. Başta şeyhülislam olmak üzere ilmiye sınıfına bağlı kazaskerler de örf giyerler ve mezar taşlan da bu kavuk tipiyle tanınır. Ulemaya özgü örflü mezar taşları, silindirik ya da prizmatik bir gövdeye sahip olabilecekleri gibi, düz levha şeklinde de olabilirler. Bu tür taşların kitabeleri ilmiyenin resmi yazısı kabul edilen talik hatla yazılmışlardır. Ancak bu da bir kural değildir. Örneğin ünlü Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin mezarı örf-süz olup, kitabesi de sülüs celisiyle yazılmıştır. Beyşehir Kadısı Evliyazade Ah-me,d Efendi'nin 1180/1766 tarihli taşında da bu kuraldışılık görülmektedir.

Osmanlı sisteminde sadrazama bağlı merkez teşkilatı, geniş bir kadroya sahiptir ve birbirinden farklı idari hizmetleri üstlenen bu kadro kendi içinde değişik statü gruplarını barındırır. Divan-ı Hümayun ve Paşa Kapısı'ndaki kalemlerde görev yapan yüksek bürokratlar, söz konusu merkez teşkilatındaki en üst rütbeli kişiler olup, Hacegân-ı Divan-ı Hümayun sınıfım meydana getirmişlerdir. Mezar taşlarında kafesi destarlı kubbeli kalafat denilen bir başlık türü bulunur. Bu başlığın bazı varyantları vardır fakat hepsindeki temel özellik, iki ayrı parçadan oluşmalarıdır. Alt taraf çaprazlama sarılmış kafes biçimindedir ve bunu basık bir kubbeye benzeyen tepe kısmı bütünlemiştir.

Bu tipteki başlığa sahip mezar taşları çoğunlukla 18. yy'a aittirler. Kafesi destarlı başlık, bize yalnızca mezarda yatanın hacegân sınıfından olduğunu bildirir; meslek türü için kitabenin okunması şarttır. Bu meslekler arasında reisülküttablık, beylik-çilik, defterdarlık, nişancılık, tersane ve darphane eminliği başta gelmektedir. 18. yy'ın ikinci yarısından sonra üst düzeydeki kâtipler de bu sınıfa dahil olmuşlar ve

mezar taşlarında kafesi destarlı başlık taşımışlardır. Divan kâtipleri ile yeniçeri, sipahi ve cebeci ocaklarının kâtipleri bunlar arasındadırlar. Reisülküttab Mustafa E-fendi'nin Eyüp'teki 1161/1748 tarihli taşı, kafesi destarlı tipin bellibaşlı özelliklerini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Kafes, ince terkli tepe kısmına göre daha geniş tutulmuş ve bu tipin yaygın örneklerinde rastladığımız her iki kesim arasındaki eşit oran bozularak destarlı parça daha da belirginleşmiştir. Diğer varyantlar ise, her iki parçası eşit ya da terkli tepe kısmı daha büyük olanları kapsamaktadır.

idari hizmetin en alt kademesinde yer alan memurların giydikleri kâtibi kavuk, İstanbul mezarlıklarında çokça rastlanan bir başlık grubudur. Şekil yönünden gösterdikleri farklılıklara rağmen hepsinin ortak özelliği, destarın kavuk etrafına doğrudan sarılmasıdır. Kethüda taşlarındaki bu türden başlıklarda kavuk, diğerlerine oranla daha uzundur Selim Ağa'nın 1201/1786 tarihli taşında da görüleceği gibi destar, uzun kavukla bütünleşmiştir. Bu tipin diğer bir varyantında ise destar, kavuğun her iki yanına taşacak biçimde geniş tutulmuştur. Kavuk kısmı bir öncekine oranla daha kısadır ve üzerini baklava dilimi şeklinde düzenlenmiş bir doku sarmaktadır.

Bir başka tipte ise kavuk kısmı yıldız motifleriyle bezenmiştir. Ishak Ağa'nın Karacaahmet'teki 1176/1762 tarihli taşı, bu tipin seçkin örneğidir. Esnaf loncalarından sorumlu devlet görevlileri ile bazı tüccarların mezar taşları da bu tiptedir.

Enderun hizmetinde bulunanların mezar taşları ise bütünüyle farklı bir yapıdadırlar ve bu yüzden ilk bakışta kolayca tanınabilirler. Bu taşlar, zerrin külah adı verilen son derece süslü bir başlık taşımaktadırlar. Çok ince bir işçiliğe sahip olan bu örnekler, çukadarlık, hasodabaşılık, hazinedarlık gibi saray hayatına özgü meslek erbabına aittirler. 1217/1802 tarihini taşıyan zerrin külahlı taş, kendi türünün son temsilcileri arasında yer almaktadır. II. Mahmud'un kıyafet reformuyla birlikte, askeri ve mülki sınıfların mezar taşlarında 19. yy'ın ilk yarısından itibaren fes formu kullanılmıştır. İlmiye sınıfı ise karakteristik başlığı olan örfü bu yüzyılın sonuna kadar korumuş ve örf bir ulema sembolü olarak mezar taşlarında yaşamıştır.

Tarikat mensuplarına ait mezar taşlan ise kendi aralarında önemli bir grup oluştururlar. Bu taşlarda mistik sembolizm en geniş-şekilde kullanılmıştır. Tarikat taşlarının başlıkları, bu sembolizmin açık birer ifadesidir. Mevleyî mezar taşlarının başlık kısmı, tarikatın sembolü sayılan "sikke" şeklindedir. Bu sikkeli taşlardan, kişinin tarikat içindeki mevkiini anlamak mümkündür. Tarikata intisap edip derviş olanların mezar taşlarında destarsız dal sikke vardır. Şeyhlerinki ise destarlı olup birkaç türe ayrılırlar. Erken dönem Mevlevi mezar taşlarında "örfi" ve "cüneydi" destarlı başlıklar kullanılmıştır. 17. yy'ın ortalarından itibaren, "şekerâviz" ve "şekerâviz kafesi" destarlı başlıklar yaygınlık kazanır. Tarikata intisap edip yalnızca "muhip" dere-

cesinde kalanların mezar taşlarında ise, başlık olarak sikke yoktur. Bunun yerine sikke, bir sembol şeklinde taşın gövdesine işlenmiştir. Bu uygulamaya diğer tarikatlarda da rastlanır. Bektaşî şeyhlerine ait mezar taşlarında genellikle 12 terkli (dilimli) hüseyni ve 4 terkli edhemi başlık kullanılmıştır. Günümüze az da olsa "seyfi" başlıklı Bektaşî mezar taşı gelebilmiştir. Bunlardan en tanınmışı Üsküdar İnadiye' deki Hasan Baha'nın 1170/1756 tarihli taşıdır. Bektaşî mezar taşlarına ayrıca 12 köşeli "teslim taşı" ile "teber" ve "keşkül" gibi tarikat eşyaları da birer sembol olarak kabartma şeklinde işlenmiştir. Kadirî ve Nakşî tarikatlarına mensup bulunanların mezar taşı başlıkları ise müjgânlıdır. Ayrıca Kadirî taşlarında 18 köşeli yıldız ile 8 yapraklı1 gül motifi kabartmaları vardır. Diğer tarikatlara ait mezar taşları ise, baş-lıklarmdaki terk sayısına göre ayırt edilirler. Örneğin Bayramîlerde 6, Celvetîler-de 13 terkli mezar taşı başlıkları bulunur. Tarikat taşları içinde en ilginç grubu ise Melamî/Hamzavîlere ait olanlar meydana getirir. Bu tarikat, özel derviş giysi ve taçlarını reddettiği için mezar taşlarında başlık bulunmaz. Melamiler bütünüyle gizlilik esasına uydukları için ancak ölümlerinden sonra "bî ser ü pâ" (başsız ayaksız) denilen bu özel mezar taşları sayesinde tanınırlar. Bunların bir diğer özelliği de kitabelerinde kesinlikle ait oldukları kişilerin tarikatla ilişkilerine dair bir kaydın bulunmaması, yalnızca isim ve mesleğin belirtilmesidir.

istanbul'daki kadınlara ait mezar taşları da ayrı bir grup meydana getirirler. Genellikle kadın taşlarında başlık yoktur. O-lanlarda ise "hotoz" şeklindedir. Bu taşlarda daha çok süslemeye önem verilmiş-

18. ve 19. yy'ın kadınlara ait mezar taşları. Fotoğraflar Nazmı Tiınuroğlu

tir. İstiridye kabuğu ve bitkisel motifler bu grupta en çok rastlanan süsleme öğeleridir. Modernleşmeyle birlikte kadın mezar taşlarındaki bu süsleme öğeleri, natürmort etkisi bırakacak şekilde değişime uğramıştır.




Dostları ilə paylaş:
1   ...   104   105   106   107   108   109   110   111   ...   140
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə