KöŞe yazilari siralamasi


Sakallı ve de bıyıklıyız vesselam



Yüklə 0.86 Mb.
səhifə6/10
tarix28.07.2018
ölçüsü0.86 Mb.
növüYazi
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10

Sakallı ve de bıyıklıyız vesselam. Son günlerin vazgeçilmez modası. Sakal bıyık in, gömlek kravat out. Önce sanatçı ve sporcular, derken tüm topluma yayıldı gitti. Sabahları, eskiden hep bir ağızdan okuduğumuz andımız gibi. Türküm, doğruyum, sakallı ve bıyıklıyım …..

Bizim milli takım Çek Cumhuriyeti’yle kendi sahamızda milli maça çıkıyor. Bizimkilerin alayı sakallı, onlar değil. Sonuçta golleri bizim kaleye sıralayıp, kemali afiyetle milli takımımızı yendikten sonra, yine sessizce çekip gidiyorlar.

Yahu bize öyle söylememişler miydi? Keramet, sakalla bıyıkta değil miydi? Bu işte bir yanlışlık var galiba.

- Sen böyle yaz bakalım hoca, dekan ve yardımcısı bile sakal bırakmış. Ne diyelim vardır bir bildikleri.


317. DAHA KAÇ KERE,
Artık emeklilik yaşları yaklaştıkça, daha çok emeklilik dönemlerinde neler yapılabilir, oturup onları konuşuyoruz. Aramızda, olabildiğince tartışıyoruz.

Pek çoğumuz yapmadıklarını, yapamadıklarını, emeklilikten sonraki günlerine saklıyorlar.



‘.....şu şu işler mi, artık onları emekliliğe saklıyorum’ diyenleri duyar gibi oluyorum. Çalışma hayatında pek çok şeyi istese de yapmıyor insan. Zaman yok mu, para yok mu, izin almak zor mu, başka işler nedeniyle vakit bulunamıyor mu?, hepsi mümkün ve olabilir.

Zaman, yer, para ve istek, hepsi göreceli. Bazen olur bazen olmaz. Biri bulunur diğeri olmaz.

Ülkemizde, devlet memurları 65 , üniversite hocaları 67 yaşına ulaştığında, yaş haddinden emekli oluyorlar. Bazı mesleklerde, emniyette, orduda, ağır işlerde çalışanlar, daha da erken emekli oluyorlar. Bunun dışında kendi isteğiyle de erken emekli olunabiliyor.

Erken emekli olanları bir tarafa bırakalım. Biz altmış beşten sonra emekli olanları düşünelim. Türkiye’de ortalama yaşam, kadında 79, erkeklerde 74 (TUİK 2014). Altmış beşten sonra ortalama kalan süreyi artık herkes kendisi hesaplasın. Ortalama erkeklerde dokuz, kadınlarda on dört yıl kadar. Haydi fazla fazla on beş yıl deyiverelim.

Ortalama, on beş koca yıl kalmış. Ya da, koskoca beş bin beş yüz gün. Bakalım, bu süre içinde neleri yapabiliriz. Yılda kaç kere yurt dışına gider insan, bir, bilemedin iki defa. O da paran varsa. Bazımızın, pek çok kez yurt dışına gitmişliğimiz vardır. O halde gidilmedik yerlere gitmek lazım.

Gemi gezileri, Akdeniz’de, Adriyatik, Batı Akdeniz, Bir de Baltık, Fiyord gezileri var. Batanı, yananı artık kadere kısmete. Her sene birine gitsen, bir süre sonra ondan da bıkarsın. Umre’ye gidelim dersen, o da yılda bir kere olur. Hac için, zaten önceden sıraya girmek lazım. Beş sene sonra mı, yedi sene sonra mı gelir, ömür vefa eder mi orası bilinmez.

Kayağa gidelim dersen, önceden öğrenmediysen bu yaştan sonra biraz zor olur. Yılda ancak bir, iki kez gidebilirsin. O da, çok hevesliysen. Her yıl gitsen, toplamda ancak, 8- 10 kez gidebilirsin. Jübilesini erkenden yapanları çok görmüşümdür. Kayağı, kıyafeti, ayakkabısını, paraya kıyıp düzmek lazım. Kiralık alıp, bacağı kırmak da pek mümkün.

-‘Benim eskiden müziğe çok yeteneğim vardı. Babam ders aldırmadı, eh şimdi emekli de oldum. Alırım bir müzik aleti, ver elini müzik dershanesine’ diyenler de oluyor.

Oldu, zaten dershaneye gelenlerin tamamı da senin yaşlarında. Gidip baktın mı arkadaş. Gelenler, çocuğun hatta torunun yaşında. Önceden başlamadıysan işin zor.

- ‘Ben de gider dans okuluna yazılırım’. Bak, o olur. Yalnız sebatkar olmak lazım.

- ‘Ben emekli olunca, şimdiye kadar okuyamadığım kitapları alıp okuyacağım’. Olur okursun da. Her ay, bir kitap bitirmeyi kafaya koydun diyelim. Yılda en çok, on, on iki kitap eder. On beş yılda ancak yüz elli, bilemedin iki yüz kadarını okuyabilirsin. Ondan sonra belki gözün görmez, elin tutmaz.

-Ankara’da oturuyorsun, Anadolu medeniyetleri müzesine, burnunun dibindeki Anıt Kabir’e ya da Yassı Höyük, Gordion’a en son ne zaman gittin?

- Ben İstanbul’dayım. – Dur o zaman sorayım, Yeni Caminin içini gördün mü, ya Rüstem Paşa Camisi, Topkapı Sarayının altında bir müze daha var, onu en son ne zaman ziyaret ettin?

- ‘Geç bunları hocam’. Peki geçiyorum.

- Yazları hep gittiklerin, Bodrum, Antalya, İzmir, Çeşme. Peki, İshak Paşa Sarayı, Divriği, GAP, Urfa, Mardin, Nemrut, Hattuşaş, Kapadokya, Eskişehir, Çanakkale, Rize’de çay bahçeleri, Sinop’ta cezaevi, Trabzon’da Atatürk evi...... daha yazamadıklarım?

Emekli büyüklerim, el ayak tutarken, gidin gezin görün. Göz görürken oku ve gör, dilin tat alıyorken dilediğince ye, hayattan emeklilikte de tat almaya bak. Gençken, cebinizdeki para ile, alabileceğinizin en iyisini alın, en iyisi giyin. Yaşlanınca, cebinizde paranız olsa da, ne yiyecek dişiniz, ne de giydiğinizi yakıştıracak vücudunuz kalacak.

Gençler, hiçbir şeyi emekliliğe ertelemeyin. Zaman varken yapmaya bakın, fırsatları kendiniz yaratın. Müzik, tiyatro, resim, spor, denizlere dalmak, yamaç paraşütü, işte ne oluyorsa. Vakit varken, gidin gezin görün, gözünüz görürken okuyun, eliniz tutarken yazın. Bu arada emeklilikte geçinmek için, biraz yatırım da yapmayı unutmayın. Zira çeşmelerden sular, her daim akmıyor.

Devran dönüyor, zaman çok hızlı geçiyor.



316. KONGRE DEDİĞİN.
20-24 Kasım 2014 tarihlerinde Antalya’da 14. Ulusal Jinekolojik Onkoloji’ kongresini gerçekleştirdik. Eh serde gazetecilik de var. Oturayım da meslektaşlarımı bu konuda bilgilendireyim dedim.

Dünya jinekolojik onkoloji kongrelerinde olduğu gibi, bizim ulusal kongremizde de, endüstri desteği maalesef çok azalmış durumda. Kullanılan ilaçlar mı azaldı, hayır. Tedavi yöntemleri mi azaldı, hayır. Kanser hastaları mı azaldı, hayır. Hatta daha da arttı. Büyük ilaç firmalarından hiçbiri ortalıklarda yok. Kemoterapi firmaları nasılsa ilaçlarımız kullanılıyor diyerek çareyi kaçmakta bulmuşlar.

Laparoskopik cerrahi firmalarındanen büyük ikisi, alet standlarını açmışlar. Yeni uygulamalarını gösteriyorlar.

Bir firma yetkilileri,Serviks kanserinin erken tanısına yönelik geliştirilen iki sistem ile ilgili olan cihazlarını tanıtıyorlar. Bunun yanında Da Vinci robotik cerrahi firması, robotlarını getirmişler, demonstrasyon ve tanıtımını yapıyorlar.

Jinekolojik onkolojide kemoterapiler, neredeyse tamamen, klasik kemoterapilere destek olacak olan, ‘hedefe yönelik tedaviler’e (targetedtherapy) kilitlenmiş durumda. Gelecek birkaç yıl içinde bu alanda yeni bir ilaç patlaması olacak gibi görünüyor. Şimdiden değişik ülkelerde başlatılan faz çalışmaları son sürat gidiyor.

Bu konuda çıkan ilk ilaçla ilgili olan firma, şimdilik ülkemizde, ‘endikasyon dışı tedaviler grubu’nda olan ve ilk tedavilerde de kullanılmasına onay verilen ilaçlarının adını vermeden tanıtımını yapıyor.

Hani TV lerde haber programları vardır ya, az sonra az sonra diye diye beklemekten bitap düşersiniz. İşte onun gibi bir şey.

Kongreye katılım, maalesef beklenilenin altında. Bunda bakanlık hastaneleri ve özel hastanelerle ilgili izin alma zorlukları, sponsor firma bulma da olan güçlükler, katılım ücretlerinin yüklü olması gibi mazeretler öne sürülebilir. Kongre zamanlaması da, hem iş, hem tatil planlayanların aleyhine idi. Antalya kasımın son günlerinde, oldukça serin olduğundan, havuz- deniz salonları bu kongrede hep boş kaldılar. Bu nedenle kongreye gelenler, daha çok bilimsel salonları tercih etmek durumunda kaldılar. Zaten beklediğimiz de, bu değil miydi.

Kongre öncesi kurslar, ana salon ve video oturumları, sözel sunumlar da dahil olmak üzere, hemen her yerde, hemen her oturumda meslektaşlarımız bol bol filim seyrettiler. Kendilerini Antalya Altın portakal filim festivalinde gibi hissettiler. Orada burada hemen her yerde, ayni görüntüler, sahneler ayni, artistler ayni.

Açık cerrahilerde, iyi bir kameraman bulan anında filmini de patlatmış. Robotik uygulamalarda, alet zaten kendisi kayıt yapıyor. Yeter ki sen düzgün pozları sağla. Laparoskopik cerrahide de geliştirilmiş kayıt cihazları size bu imkanı sağlıyor.

Hatta bazı arkadaşlarımız, açık cerrahilerde bile endoskopik kayıt yöntemlerini kullanarak filim çekmişler. Gerçekten de, hepsi son derece profesyonel görüntülerdi.

Eskiden bir fotoğraf, bir filim gösterilmek istenildiğinde bize, ‘oğlum sen bu ameliyattan şimdiye kadar kaç tane yaptın?’ diye sorarlar, sen bu slaytları ya da filmi kahve molasında standlarda gösteriver derlerdi. Şimdilerde soran eden yok gibi. Çok vaka yapan kursta, az vaka, hatta bir vaka yapan ana salonda kendine yer bulabildi.

Kongrede konuşma yapabilmek, oturum başkanı olabilmek, bazıları için çok kolay, bazıları için, her nedense pek zordu. Neredeyse yirmi beş yıldır jinekolojik onkoloji ile uğraşırım. Ben bile kendime, kongreye üç gün kala yer bulabildim. Ne diyelim, ‘kongre dediğin, tek dişi kalmış canavar’.
315. ÖNCÜ OLABİLMEK,
Hayatta öncü olmak, olabilmek çok önemlidir diye düşünüyorum. Bir tanı yöntemi, bir ilaç bir ameliyat yöntemi, ya da bir cihazı ilk defa kullanmak, hasta üzerinde uygulamak, ülkemiz doktorlarına tanıtmak son derece önemli.

Bunun için gerekirse yurt dışına gider, eğitim alırsınız, gerekirse bu işi uygulayanları ülkemize davet edersiniz. Bir uygulamayı, bir yöntemi, önce uygulanabilirliğini, fayda ve eksikliklerini test ettikten sonra önce kendiniz uygulamaya başlarsınız. Ekip kurarsınız, yakın çalışma arkadaşlarınıza da öğretirsiniz. Daha sonra, kurslar, workshop’lar düzenleyip meslektaşlarınızı eğitirsiniz. Kongre ve sempozyumlarda tanıtımını yaparsınız.

Bir uygulamanın, bir tıbbi- cerrahi yöntemin ülkede sadece bir kişi tarafından yapılıyor olması, bir mana ifade etmez. Görevimiz, onun tüm yurt sathında pek çok meslektaşımız tarafından uygulanabilmesi, ve bu uğurda çaba sarf edilmesi olmalı.

İşte bu espri kapsamında, bundan bir süre önce, Ankara’da Gazi üniversitesinin, Gölbaşı kampüsünde, ‘Gazi Üniversitesi Laparoskopik Cerrahi Araştırma ve Uygulama merkezi’ adında bir merkez açıldı.

Bu işler öyle bir günde olmuyor. Öncelikle, idarecileri ikna edeceksin, onlarla birlikte oturup tartışacaksın, yer- bina bulacaksın. Bu işin finansmanı için alet edevat, para bulacaksın.

Merkez için içimizden, bazı öğretim üyeleri, çok büyük bir çaba gösterdiler, kendi işlerinden, hastalarından, ameliyatlarından feragat edip zaman ayırdılar. Önce bina hazırlandı. Bodrumundaki deney hayvanlarının üst kattaki ameliyathanelere çıkarılması için asansör bile yapıldı. Endovizyon sistemleri, dersaneler kuruldu.

Laparoskopik alet firmaları, merkeze katılmayı kabul ettiler. Orası için cihazlarını getirdiler. Ameliyathaneler hazırlandı.

Her şey hazır, açılış yapıldı. Laparoskopik eğitim kursları tüm ülkeye duyuruldu. Kendi içimizden, başta genel cerrahi, üroloji, kadın doğum olmak üzere eğiticiler belirlendi. Kervan yola çıktı. Herkes memnun. Kurslar başladı. Meslektaşlarımız, yurdun her köşesinden gelerek eğitim alıyorlar. Laparoskopik eğitimlerden sonra hedef robotik eğitim denildi.

Zaman geldi, yönetim değişti. Sonradan duyduk ki, bizim Laparoskopik eğitim merkezi kapatılmış. Firmalar ameliyathane malzemesini, endovizyon sistemlerini, velhasıl neyi getirip koymuşlarsa hepsini söküp götürmüşler. Daha sonra ne mi oldu. Merkez İstanbul’daaçıldı.

Kim kaybetti, Üniversite, benim üniversitem, Gazi Üniversitesi kaybetti, doğal olarak Ankara kaybetti.Eğitim alacak olanlar bir süre de olsa eğitim alamadı. Kim kazandı?

Bu işler, ülkemizde hep böyle başlar, birileri öncü olur, riskleri göze alır, işini gücünü hatta eğitimi, hastalarını, ameliyatlarını, hatta ailesini bile gün gelir ihmal eder. Kimi zaman da böyle hüsranla biter.

Eksiklikleri yanlışlıkları var mıydı, yok muydu, idareci değilim, bunları bilemem. Çok mu masraflı oldu. Bu masraflar artık karşılanamaz oldu mu? Davul üniversitede, tokmak firmalarda mıydı? Oturulup konuşuldu mu, yoksa hemen gidilip kapıya kilit vuruldu mu? Yanlış uygulamalar düzeltilebilir miydi. İşte buraları meçhul.

Avrupa’da robotik cerrahi eğitim merkezi, Fransa’nın Strazburg şehrinde üniversite kampusu içinde eski bir bina içinde. Açılışını bizzat zamanın Fransa Cumhurbaşkanı yapmış. Ben eğitime gittiğimde ayni gün Fransa Başbakanı ziyarete gelmiş idi. Dünyanın her yerinden kursiyerlere yıllardır eğitim veriyor. Hem de parayla. Hem para ödüyorsunuz, hem de paranızla sıraya giriyorsunuz. Bizimkinden çok da farklı değil. Ankara’da, bizim eğitim merkezimizyürür müydü, yürür dü. Olur muydu. Olurdu.

Aklıma hep Aşık Veysel’in dizeleri geliyor.




Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başka olmasa


314. OLMADI ARKADAŞLAR,
Kadın Doğum hekimlerinin ana derneği, ‘Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği’nin genel kurulu, iki kasım, 2014 bir Pazar günün Ankara’da yapıldı. Genel kurul öncesinde, yönetimde olan arkadaşlara karşı olan, ‘Jinekolojide Değişim Platformu’ adıyla, bir grup daha ortaya çıktı.Buraya kadar olanlar çok doğal. Zira iktidarlar bir süre sonra kendi muhalefetini yaratırlar.

Uzunca bir süredir, haklı haksız, karşılıklı suçlayıcı bir mail trafiği vardı. Çoğunu okusam da hiçbirine yorumda bulunmadım. Polemik içine girmedim.

Genel kurul, öğleyin 12 de başlayacak. Yurt dışından henüz akşam dönmüşüm, son olaylardan haberim bile yok. Sabah yönetim kurulu var dediler. Kalktık gittik. Orada önümüzde birde ne görelim. Yeni doğmuş iki nur topu gibi bebeğimiz olmuş. Toplantı masasından bize el sallıyorlar.

İlki, on meslektaşımızın dernek yönetim kurulu başkanı ve denetleme kurulu üyelerine gönderdiği noterden çekmiş oldukları bir ihtarname. İkincisi ise denetleme kurulunun raporu.

İhtarnamede, arkadaşlar, ‘işlerinizi, tüzüğünüze ve dernekler kanununa uygun yapın yoksa …’ diyorlar. Oldu mu? Olmadı arkadaşlar.

Denetleme kurulu raporu da, aman bir hatamız olmasın diyor. Özetle, raporda, dernek tüzüğüne göre, şube genel kurullarının olağan genel kuruldan en geç iki ay öncesinde yapmaları belirtiliyor. İki ay önceden genel kurullarını yapmamış olan dört şubeniz genel kurula katılamazlar, deniliyor.

Yönetim kurulunda oturduk tartıştık, oylamada, 8 e 5, katılamazlar şeklinde bir karar çıktı. Oldu mu? Olmadı arkadaşlar.

Arkadaşlar işi gücü bırakıp tatil günü, değişik yerlerden kalkıp gelmişler. Genel kurula katılamıyorlar, Oldu mu?Hem de hiç olmadı.

Delegeler divan başkanlığına beni seçtiler. Ben, yine de ilk iş olarak konuyu delegelere de anlattım. Düşünüp karar vermelerini istedim. Bu işi nasıl tatlıya bağlasak ta, arkadaşlar mağdur olmasalar, genel kurula katılsalar diye çırpınıyorum. Oylamada, oy çokluğuyla, katılmamaları şeklinde bir karar çıktı. Oldu mu? Olmadı arkadaşlar.

Yönetim iki yıllık faaliyetini anlattı. Arkadan denetleme kurulu raporu okundu. Özetle denetleme kurulu, neden bazı şube delegelerinin genel kurula neden alınmamaları gerektiğini bir kez daha anlattı. Hatta ne yönetim kurulunda, ne de genel kurulda bu konuda oylama dahi yapılmaması gerektiği vurgulandı.

Ben zaten bu kez yönetim kuruluna aday bile olmadım.Maalesef, iki yanlış bir doğru etmiyor. Noter kanalıyla ihtarname gönderen arkadaşlar, bunu yine kendi meslek derneklerine gönderiyorlar! Kendileri yine ayni derneğin yönetimine gelmek istiyorlar! Bunun izahını ben yapamıyorum. Biz Ankara şubesi olarak bunu çok acı şekilde yaşadık. Olay mahkemelere gittiğimizle kaldı. Dostlar, meslektaşlar, hiç yoktan birbirine kırıldı.

Bu genel kurulda, iyi gelişmeler olmadı da değil. Örneğin, bundan sonra, yönetim kurulu üyeliği ardışık olarak en çok üç kez ve genel başkanlık bir kez yapılabilecek. İstanbul’da her iki yakada çok fazla meslektaşımız var. Aylık toplantılar çoğunluk Avrupa yakasında yapılıyor. Karşı taraftan arkadaşların devamlı yakınmaları oluyordu. Bu nedenle iki şubemiz olsun denildi.

Arkadaşlar, dinlerde mezhepler, ülkelerde partiler, dernekler hep iktidar olmak arzusu nedeniyle ortaya çıkmıştır. Hatta birinci dünya savaşı sonrası Ürdün devleti bile, iktidar kavgasının bir ürünüdür. Ülkeler savaşır, garibanlar ölür. Ülkeler bölünür birileri iktidar olur.

Her görüşe, katılsam da katılmasam da saygı duyuyorum. Her görüşte olan meslektaşımı akl-ı selime davet ediyorum. Devir kavga değil, birlik beraberlik devridir. Koca bir ülke, bölünmeye çalışılıyor, sizin haberiniz var mı?


313. YAZ AYLARI,
Yaz daha gelmeden, aylar öncesinden, ılık rüzgarlar gibi sevinci gelir, içimize yerleşir. Bu yaz, tatilde nerelere gidilecek, ne zaman tatile çıkılacak. Kimlerle gidilecek. Turlar, planlar, programlar. Mağazalar, yazlıkları çoktan çıkarmışlardır bile. Alışveriş merkezlerinde dükkan vitrinlerinde gözünüze sokacak şekilde öyle bir koyarlar ki, baksanız olmaz bakmasanız olmaz, almasanız hiç olmaz. Her sene ayni giysiler olur mu hiç. Bu yılın moda renkleri neler?. Öncesinde çocukları da hazırlamak lazım.

Yazı kim sevmez. Okullar tatile girer, eğitim biter, öğrenciler, okul idarecileri, öğretmenler, velilerde bir sevinç bir sevinç.

Ben yaz aylarını, bir anlamda hem severim, hem de sevmem. Severim, bu sayede çalışma ortamından geçici de olsa bir süre uzaklaşırım. Herkes gibi, ben de tatil yaparım. Yeni yerler görürüm, bilmediğim yollardan giderim. Eskiden çoluk çocuk cümbür cemaat giderdik tatile. Şimdi, çocuklar evlendi, onlar artık kendi çocuklarıyla ayrı tatil yapıyorlar. Eşimle birlikte, sessizliğin, dinginliğini dinliyorum yine sessizce. Karşı ağaçtan devamlı seslenen ağustos böcekleri mi, yoksa çekirgeler mi. Gündüzleri, hangisi, geceleri hangisi saz çalıyor. Karşıdan pat pat pancar motor sesi geliyor. Orhan baba yine balığa çıktı galiba.

Tatilde mecbur kalmadıkça yola bile çıkmam, şehrin gürültüsüne girmem. Öyle beş yıldızlı falan, aşırı kalabalıklar, konserler, onlar gençlere göre yerler.

İşte yaz aylarını, bu nedenle severim ben. Ama başka bir nedenle de sevmem ben yazı. Maalesef, yaz aylarında hiç üretemiyorum. Hiç bir şey yazamıyorum. Hani gazeteniz yazın tatile çıkmasa, yaz aylarında hiç basılan yazım olmayacak. Şükür onlar da tatildeler.

Neleri yapmayı tasarladım ben. Tatili geçireceğim yerlere, pek çok kitabı da birlikte getirdim. Bilgisayarım zaten hep yanımda. Daim açık ta, salt müzik dinlemekten, arada bir internete girmekten başka bir şeye yaramıyor. Sizi bilmem ama, yaz aylarında üretim olmuyor arkadaşlar, ya da ben üretemiyorum.

Aşırı sıcak bölge ülkelerinden çok gelişmiş bir ülke var mıdır acaba? Gelişmiş ülkelerin, nedense hemen tamamı soğuk bölgelerden. Soğuk, insanı disipline ediyor. Üretime zorluyor. Sıcak, insanı bunaltıyor, mayıştırıyor. Afrika, Orta Doğu sıcak ve geri, Kuzey Amerika, Avrupa, Japonya soğuk ve ileri. Hemen karşıt fikir söyleyenleri duyar gibi oluyorum. Ne demişler, istisnalar kaideyi bozmaz. Meksika sıcak, millet siestada, kuzeyi ise malum. İtalya da, güneyde tatil, kum ve denizden başka bir şey yok, ülke ekonomisinin bel direği, üretim sağlayan sanayii ve fabrikalarsa hep kuzeyde.

Eylül, ekim geldi, Ankara’da artık havalar da serinledi. Tatil bitti, okullar açıldı, şehirler yeniden doldu taştı, tatilciler döndü. Şimdi çalışma ve üretim zamanı. Kaldığımız yerden yeniden başlamak gerek. Eski projelerin tamamlanması, yeni projelerin planlanması, gençlerin isteklerinin karşılanması gerek.

Sabah trafikleri giderek artıyor. Evden biraz daha erken çıkmak daha akıllıca.

Çocukların okul kayıtları, giysileri hepsi tamam mı. Eskiden tatil için çoğunluk baba ocağına, memlekete gidilirdi. Tatilden gelirken de, boş gelinmez, tarhana, erişte, bulgur, salça, kuru fasulye nohut, gibi kışlık erzaklar getirildi. Çoğu marketlerde bulunsa da memleketten gelenin tadı bir başka denilirdi..

İlk orta dereceli okullar, derken üniversitelerde de eğitim yılı başladı. BAP projeleri, asistanların yarım kalan tezleri ne oldu acaba?

Eylül geldi, şimdi iş zamanı, üretim zamanı, lagalugayı, lafı bırakalım, işimize bakalım.


312. AT SİNEĞİNDE VEFA,
Sineklerde vefa olur mu? Hiç böyle saçma şey olur mu, diyeceksiniz, olmaz tabi. Sinek, nerede mama varsa gider oraya konar. Hele hele, at sinekleri, eğer orada bir şeyler varsa hemen hayvanın poposuna yerleşiverirler. Siz anladınız işte, yazmaya elim varmıyor.

Bakan, müsteşar, genel müdür, rektör dekan, nerede toplantı yapıyor, hangi toplantıya katılacak, bunlar herkesten çok bilirler. Toplantı salonuna çok önceden gelirler. Ön kapıdan giremezlerse, arka kapıdan girerler. Mümkünse protokolün hemen arkasında yerlerini alırlar. Ne de olsa fotoğraflar çekilecek, hemen arkadan fotoğraflarda görülmek için özel çaba sarf ederler. Hatta suni gülümsemeyle poz vermeyi bile hiç ihmal etmezler.

Toplantı konularının, at sineklerini ilgilendirip ilgilendirmemesi hiç önemli değildir. Sağlıkçının, jeoloji toplantısına, coğrafyacının radyoloji toplantısına bu nedenle katılmasına şaşmamak gerekir. Zaten dinlemezler bile. Önemli olan protokoldekilerle yakın olmak, onların yanında görülmek ve görüntülenmektir. Protokol toplantıdan erken ayrıldığında, at sinekleri de çaktırmadan sıvışıverirler. Zira işleri bitmiş görev ifa edilmiştir.

Ancak bu at sineklerinin de zaman zaman hata yapıp önemli toplantıları atladıkları da olmuyor değil. İşte bunlardan biri geçtiğimiz hafta bizim fakültemizde yapıldı. Kliniğimizden duayen bir hocamızın emeklilik töreni ile akşamında da emeklilik yemeği var. Dekan bey yurt dışında olduğu için katılamıyor. İstihbaratı bu şekilde alan at sineği ‘katılmaya ne gerek var’ diye düşünmüş olmalı, zira ortamda onlardan hiçbiri yoktu.

Toplantıya, üniversitemiz rektörünün yanında, fakültemiz dekanını temsilen dekan yardımcısı, başhekim ve yardımcıları da, hep birlikte katılmasınlar mı. Genelde yoğun iş trafikleri, ekstra toplantılar ve olağan ve olağanüstü randevular nedeniyle, görevler ve konuşmalar bittiğinde, çoğunlukla açılış konuşmalarını yapan rektörler toplantılardan erken ayrılırlar. Bu kez öyle olmadı. Toplantının sonuna kadar orada bulundular. Toplantıya, rektör beyin de katılmasından çok sonra haberdar olan sinekler, ne de çok hayıflanmışlardır. ‘Nasıl oldu da atladık’, ‘nasıl oldu da kaçırdık’ diye ne de dövünmüşlerdir. Hocamız, zamanında hem rektörümüzün, hem de başhekimimizin de hocalığını yapmış. Onlarda eski hocalarını unutmamışlar. Ah de vefa, işte böyle olur.

Genç hocalarımız, asistanlarımız neredeyse her işi aralarında paylaşıp planlamışlar. Bu nedenle bizlere pek de iş düşürmediler.

Hocamızın gerçek dostları, arkadaşları, öğrencileri hep birlikte bazen konuşmalarla, eski fotoğraflarladuygulandık, an geldi hüzünlendik.

Emeklilik, bir yerde şeklen yuvadan ayrılmak olsa da, emekli olan büyüklerimize, hocalarımıza her zaman kapımız açık olmuştur. Deontoloji ve aile terbiyesi bunu gerektirir.

İnsanın gerçek dostları, o yüksek makamlardan, mevki ve görevlerden ayrıldıktan, ve emekli olduktan sonra belli olurlar. Zira onlar, her zaman yanınızdadırlar.

Diğerleri, kan emiciler, makamlardan ikbal ve menfaat bekleyenler, at sinekleri, goygoycular, oradan ayrılıp, yeni menfaat kapılarını çoktan aşındırmaya başlamışlardır bile.

Kırk yıldır, birlikte kader arkadaşlığı yaptığım hocamızdan şeklen de olsa ayrılmak, onu seven bizler için oldukça zor olacak. Tesellimiz, hocamızın sık sık kliniğimize uğraması ve en azından haftalık toplantılarımıza katılması önerilerimizi

kabul etmiş olması. Özdemir hocamıza, anabilim dalımız tüm çalışanları olarak, sağlıklı, mutlu ve çok uzun sürecek bir emeklilik diliyoruz.


Haldun hocam iyi günler,

Şu anda Dokuz Eylül Üniversite Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışmaktayım.

Ben 1988 yılı Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi  mezunuyum, sizlerin yetişmemizdeki büyük emeğinizi unutmak mümkün değil.  Bende Özdemir Hocamın emekliliğinde sağlıklı bir yaşam dilerim.

Medimagazinde yayınlanan “At Sineğinde Vefa” yazısını okudum. Elinize, beyninize sağlık.

Maalesef günümüzde at sinekleri o kadar çok ki mücadele etmekten yorulduk.
Sizin bu yazınıza bir akademisyen olarak bende kendi yazdığım bir şiirle katılmak isterim.
Sağlıklı kalmamız dilegiyle, 22.10.2014
Prof.Dr. M.Hakan Özdemir
VEFA

Vefa nedir? Bilir misiniz?

Günümüzde unutulan, unutturulan bir kavram.

Oysa çocukluğumuzda;

Sevgi, dostluk, sözünde durmak,

Sevgi ve dostlukta sebat olarak öğretilmişti,

Bize.

Vefanın bir isim olabileceğini,

Vefanın İstanbul’da bir semt olduğunu,

Vefanın ünlü bir boza markası olduğunu,

Sonradan öğrendim.

Vefa”yı bize öğretenlerin öğrendiği yerde,



Yani üniversitelerde ise

Aslında, vefanın vef’a* olduğunu öğrendim.

                                              



*Vef’a; şişe ağzını tıkamada kullanılan bez parçası

Каталог: wp-content -> uploads -> 2017


Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə