Küreselleşme ve bireyin eziLİŞİ Doç. Dr. Gülgün Tuna

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 280.33 Kb.
səhifə1/6
tarix23.01.2018
ölçüsü280.33 Kb.
  1   2   3   4   5   6

KÜRESELLEŞME VE BİREYİN EZİLİŞİ

Doç. Dr. Gülgün Tuna
Ankara 2007

Giriş
Bölüm 1. Nasıl Bir Küresel Sistemin İçinde Yaşıyoruz? Tarih, Teori ve Pratik



  1. Liberal Teoride ve Pratikte Birey

  2. Liberal Kapitalizmi Kim Küreselleştiriyor?

Bölüm 2. Hayatımızı Yönlendiren Sistemsel Etkenler ve Bireysel Özgürlük



  1. Kendini Bilmek: Sistem Bireyi Nasıl Biçimlendirir?

  2. Kapitalist Tüketim Toplumunun Yaşam Tarzı ve Bireyin Ezilişi: Popüler Kültür

  3. Bireysel Özgürlük Mümkün müdür?

Bölüm 3. Küresel Sistemin Sorunları

a) Yoksulluk

b) Çevresel Yıkım

c) Şiddet: Savaş, Terör, Suç ve Ailesel Şiddet
Bölüm 4. Küresel Ekonomik, Ekolojik ve Sosyal Etkileşimler Karşısında Birey:

a) Bir Kişi Ne Yapabilir?

b) Veriler ve Örnekler

c) Çıkış Yolları




GİRİŞ
Mutluluk herkesin ulaşabileceği bir yerdedir. Oysa çoğumuz, küresel ekonomik sistemin ve kültürün etkisiyle, mutluluğu para kazanmak, mal-mülk edinmek,yarışmalarda ya da rekabetçi aktivitelerde başkalarına üstünlük sağlamak türünden yanlış yerlerde ararız. Göz alıcı, parlak eşyalara imreniriz. Mutluluğun reklamlarda yapılan tanımını izleyerek, eğer bazı ürünleri satın alıp kullanırsak, mutlu olacağımıza inanmamız için kitle halinde yönlendirilmekteyiz. Böylelikle umutsuzca bu ‘’mutluluk veren’’ ürünleri kullanırız, ve bir çoğumuz fazla harcama yaparak borca batar, fakat sonuçta ürünler vaad ettikleri mutluluğu getirmedikleri için tatmin olamayarak kendimizi mutsuz hissederiz. Daha sonra hayatlarının geç bir döneminde maddi refaha ulaşan kişiler de hayretle bunun yıllardır aradıkları huzuru getirmediğini anlarlar. Çünkü hayatın amacı kapitalist sistemin öğretisi olduğu üzere para değildir. Ancak günümüzde para öncelikli amaç haline getirilmiştir.

Yüksek kaliteli bir yaşam, içine en fazla anlam, değer ve amaç doldurulmuş olandır. Fakat birçok insan hayattaki amaçlarını özgürce belirleme konusunda olduğu kadar, içine doğdukları sistemin getirdiği sınırlayıcı etkileri aşamamanın, doğru bir amaç yolunda ilerleyememenin de sıkıntısını çekmektedir. Günden güne bir sona ulaşmaksızın anlamsız ve yorucu bir uğraşın kıskaçlarına yakalanmışlardır. Para kazanmak için binbir emek harcanmakta, sonra o para sistemin dayattığı gereksiz tüketim için harcanmakta, sonra yeniden para kazanmak ve borçları ödemek için yine emek harcanmaktadır. Birçok modern toplumu, sağlıksız, tüketimle yönlendirilen hayat tarzları, mutsuz ilişkiler, sıkıcı ve usandırıcı meslekler kaplamıştır.

Bu kitapta, insan hayatında ortak olan bazı ana problemlerin nasıl küresel ekonomi tarafından oluşturulduğunu ve bireylerin nasıl bunların üstesinden gelebileceğini göstermeyi umuyorum. Ne durumda olursanız olun, içinde yaşadığınız dünyanın düzenini ve kurallarını bilirseniz, hayatınızın kalitesini daha yüksek bir düzeye getirebilirsiniz.

Aslında bizler doğaya tabi canlılarız, tüm hayatımızı idare eden doğal kurallar vardır, bu kurallara göre doğar, yaşar ve ölürüz, fakat “uygar” toplumsal ve ekonomik sistemler, bu doğa kurallarına uymayı imkansız hale getirmektedir. Hayatlarımızı keşmekeş içerisinde amansız bir yarışta kazanmaya çalışarak, zehirli hava soluyarak, piyasanın bize sunduğu toksik maddeleri yiyerek, fazla yiyerek, fakat yine de iyi beslenmeyen vücutlarımızla, tüketici toplum için reklamı yapılan ürünlerin cazibesine dayanamayarak harcıyoruz. Sonuçta hastalandığımızda, belirtileri yok etmek için modern tıbbın sağladığı ilaçları kullanıyoruz, fakat hastalığın altında yatan nedenler tedavi edilmiyor: asıl neden yanlış yaşam tarzıdır ve sağlıklı olabilmek aslında kolay ve masrafsızdır. Kapitalist sistem, yarattığı sorunlara yine para kazandırıcı ve bireyi sömürücü çözümler üretir. Örneğin gelişmiş toplumlarda beslenme bozukluğu nedeniyle artan obesite (şişmanlık) sorunu için tüketicilerin önüne binlerce çeşit hap, diyetler, egzersiz aletleri ya da pahalı estetik çareler sürülmektedir. Böylece bu sorun da para kazanmanın bir yolu haline getirilmektedir. Oysa çok basit, sağduyuya dayanan bir yaşam tarzı ile doğayı izlemek böyle sorunların oluşmasını baştan önleyecektir. Bilmemiz gereken, vücudumuzun nasıl çalıştığı ve neye gereksinim duyduğu konusundaki temel bilgilerdir. Sağlık, kar peşinde koşan kapitaliste bırakılmayacak kadar önemli bir akıl ve bilgi meselesidir.

Bunun dışında, kapitalist sistemde mutlu bir hayat sürmemizi engelleyen faktörlerin başında mali sorunlar gelir. Yoksulluk, parasızlık, borçlar yaşama enerjimizi tüketen, insanları hayata küstüren, birbirleriyle ilişkilerini bozan, hatta intiharlara yol açan problemlerdir. Bireyler sistemin tuzaklarından kendilerini koruyabilirlerse bu batağa batmayabilirler. Örneğin kredi kartları sermaye sahiplerinin bireyleri sömürme sürecinde ulaştıkları en son noktadır: hiç parası olmayan insanlar bile tüketime ve gereksiz alışverişe özendirilip borçlandırılmakta, daha sonra haciz yoluyla ailenin nesi var nesi yoksa el konularak sermaye birikimi sağlanmaktadır. Yani sinekten yağ çıkarır gibi parasız insandan para çıkarılmaktadır. Bu gibi sömürü taktiklerinden kurtulmak ve korunmak için önce sistemin nasıl işlediğini anlamak, sonra prensip sahibi ve kişisel disiplini olan bir birey olarak sistemin bize dayattığından farklı bir yaşam tarzını benimsemek gerekmektedir. Kitle kültürünün yarattığı tektip insan modelinden farklı, kişisel farklarımızı yaşayabildiğimiz bir hayatı sürdürebilmeliyiz

Hayat bir bütündür; küresel sistem, bu bütünün ayrılmaz bir parçası olan sağlığımız ve maddi durumumuzun yanısıra, görünüşümüzü ve davranışlarımızı da etkilemekte ve belirlemektedir. Dış görünüş neden önemlidir? Çünkü tarihin başlangıcından beri, insan toplulukları dostları ile düşmanlarını görünüşlerine bakarak ayırt etmişlerdir. Kabaca kişiliği ikiye ayırabiliriz: dış görünüş diye adlandırdığımız, dışarıya doğru olan kişilik ve karakter diye adlandırdığımız içsel olan kişilik. Yabancılar bizi tamamen görünüşümüze bakarak yargılar. Bir bakışla hemen hemen farkında olmadan bir fikir sahibi olurlar. Biz tasarlasak da tasarlamasak da, hepimizin bir imajı vardır. İnsanlar sadece bizim kendi dışarıya doğru olan yansımamızı farkedeceklerinden, nasıl göründüğümüze dikkat etmemiz zorunludur. Alışılmamış veya çağdışı giysiler giyenler toplumdan dışlanabilirler, gülünç bulunabilirler veya akıl sağlıklarından şüphe edilir. Bu noktadan hareketle, ekonomik sistem insanların hassas bir yanını yakalamış ve ‘’moda’’ yoluyla her yıl, her sezon, yeni giysilerle dış görünümlerini belirlemeyi kendi üzerine almış, onlara nasıl görünecekleri konusunda pek özgürlük tanımamıştır. Böylece karlı ve büyük bir giyim-moda sektörü oluşturulmuştur. Oysa her yıl, her sezon yeni giysiler almanın gereksizliği ve savurganlığı ortadadır.

Kişisel yaşamlarımızın önemli diğer bir öğesi de “tavırlarımız”dır: İnsan davranışları başlı başına bir bilim dalının konusudur. İnsanlık tarihini oluşturan ve milyonlarca yıldır bir canlı türü olarak soyumuzun sürmesini sağlayan faktör, başka türlerde görülmeyen derecede dayanışma, yardımlaşma ve işbirliği yapma yeteneklerine sahip olmamızdır. Bunlar herkesin toplumsal kabul, daha iyi ilişkiler, ve ortak, huzurlu bir atmosfer sağlamak için elde etmeleri gereken toplumsal becerilerdir. İyi davranış, kişinin kendine duyduğu saygı ile başkalarına duyduğu saygıyı birleştirir. Sosyal statüsüne bakmayarak, çevredeki herkesin takdir ve anlayışa değer olduğu inancının bir ifadesidir. Davranışlar bulaşıcıdır: iyi davranışlarımız, saygısız, düşmanca davranışların pek de elde edemeyeceği yeni iletişim kanallarına açılır, böylece toplumsal uyum ve başarının formülünü oluştururlar. Yumuşak ve nazik bir davranış herkes için daha hoş bir yaşam ortamı yaratır. Ne yazık ki küreselleşmekte olan kapitalist sistem, nasıl davranmamız gerektiği konusunda da doğamıza ters düşen ilkeler içerir. Bu sistemde başarılı olmanın yolu, bencil, bireyci, hırslı, acımasız, rekabetçi olmaktan ve sürekli olarak ve ne pahasına olursa olsun maddi kazanç peşinde koşmaktan geçmektedir. Böyle bir ortamda bireylerin mutluluğu yakalaması çok zor, hatta imkansızdır.

İnsan hayatındaki en önemli mutluluk öğesi diğer insanlarla olan ilişkilerdir. İnsan türüne özgü özelliklerimiz arasında etkili iletişim, empati ve anlayış önemli bir yer tutar. Ancak günümüzde para ve çıkar hesapları arkadaşlar, eşler, kardeşler arasında bile ilişkilerin kalitesini düşürmüştür. İlişkilerimizi onarmak mümkündür, ve sistemin etkilerinden arındırılırlarsa yüksek bir ihtimalle öncekinden daha iyi olacaklardır.

İş ve para konuları mutluluğunuzun önüne dikilebilecek başlıca engellerdendir. Hayat tarzındaki bir değişiklik mali durumumuzu büyük oranda etkileyebilir: sade, fakat insanın ruhunu doyurabilecek bir yaşam, bizi faturaları ödemeye esir eden günümüzün tüketimle yönlendirilen hayat tarzına kıyasla çok daha az masraflıdır. İkinci olarak, bir çok insan gittikçe geniş ve mekanik bir sistemin önemsiz, işlevsel bir parçasına dönüştükleri işlerinden hoşnut değillerdir. Bir iş maddi gelir ve ikramiyelerden, prestijden ve statüden daha fazlasını taşımalıdır. Kişi ruhunu memnun edecek bir iş bulabilir ya da yaratabilir. Çoğu insan işini değiştirmekten kaçınır çünkü doğru yerde olmasalar da orada kendilerini güvende hissederler. Fakat bir kariyer değişikliği çabaya ve risk almaya değer. İdeal kariyeriniz dünyaya eşsiz katkınızı getirecek; hayattaki misyonunuzu ve temel amacınızı yansıtacaktır. Size daha büyük birşeye katkıda bulunurken kişisel doyum vermelidir. Bu bağlamda, başkasına köle gibi çalışmak yerine, kendi işinize başlamak ve kendiniz için çalışmak yapabileceğiniz en heyecan verici şeylerden biridir.

Kapitalist sistemde yaşamak zorunda olsak bile, maddi durumumuzu düzeltecek izlemesi kolay, akla uygun yollar bulunmaktadır. Öncelikle sistemin bireylere dayattığı yanlış ve zararlı öğretilerden kurtulmak gereklidir. Para ile ilgili her zaman doğru kalacak temel kurallar vardır. Bunlardan bir tanesi aşırı tüketim dalgasına kapılmamak ve fazla harcama yapmamaktır. İkincisi borçlanmamak, özellikle bankalardan kredi almamaktır. Bir çok insan sahip olmadıkları parayı harcayarak, eninde sonunda kendilerini mali bir felaketin içinde buluyor. Kendinizi borca sürüklemek tüketici kredileri ve kredi kartları ile çok kolaydır, kredi kartları, aynen açık bir damarın vücudunuzun hayat gücü olan kanınızın bitmesine yol açması gibi, sizin mali gücünüzü emip kurutacaktır. Bankalar, kredi kartlarınızdaki tüm borcun kapatılmasını istemezler, her ay yalnızca asgari bir ödeme isterler, böylelikle mümkün olduğu kadar uzun bir süre sizin onlar için köle gibi çalışmanızı sağlarlar. Sistemin amacı sermayeyi belli ellerde toplamaktır, bu nedenle borcunuzun üzerine faiz bindirerek mümkün olan en fazla miktarı sizden tahsil etmeye çalışırlar.

Parayı yönetebilirsiniz, hatta mali yönden sizi yıkmış bir durumu bile değiştirebilecek gücünüz ve yeteneğiniz vardır. Sabır ve disiplinle borçlardan kurtulmanız mümkündür. Kendinizi borçlardan kurtarmanızı sağlayacak yolları bulmalı, nasıl para kazanılacağı, biriktirileceği ve saklanacağı ile nasıl mali güvenlik yaratılabilineceği konularında sisteme ters düşse de kişisel ilkelerinizi oluşturmalısınız. Para sadece bir araçtır, sizin onun için ne yapabileceğinizi değil, onun sizin için ne yapabileceğini görmeye çalışın. Eğer para karşısında yeni bir tutum benimseyebilirseniz, mali problemler ile ilgili bir daha asla endişelenmeniz gerekmeyecektir.

Kişisel haklarımızdan önemli bir tanesi de kendi geleceğimizi tasarlamak ve kurmaktır. Kişi kendini analiz ederek, hayatını şekillendirmekte olan ne gibi dış etkenler olduğunu bulabilir ve onların üzerinde kendisinin ne kadar kontrolü olabileceğini düşünebilir. Kendini bilmek özgür olmak için önemlidir ve böylece mutlu olunur.

Kendini bilmek hayatınıza ve kişiliğinize katkıda bulunan bütün iç ve dış şartları incelemenizi gerektirir. Hayat yavaş yavaş ilerleyen bir büyüme sürecidir: Yaşamak büyümektir. Hayatımızın herhangi bir noktasında kendimize baktığımızda her seferinde kendimizin yeni bir tecrübeler, öğretiler ve seçenekler toplamı olduğumuzu görürüz. Çok eskiden yapılmış hatalı seçimlerin kişiyi hayat boyu esir etmesine gerek yoktur. Sonsuza dek öğrenmeye, değişmeye ve büyümeye devam ettiğimizden, ilerleme veya gelişme göstermeyen imajımızı bırakmamız, kendimizi değiştirmek için hazır olmamız, ve kendi hayatlarımızı yaratmamız çok önemlidir. Bize hayatımızın geçmiş aşamalarından miras kalan görüşlerimizi gözden geçirip düzeltmemiz gerekmektedir. Ailemiz, çevremiz ve küresel sistem tarafından yapılan erken programlamanın oluşturduğu korkulara ve engellere hapsolmamalıyız. Gerçekten kim olduğumuzu bulmalı, neden böyle olduğumuzu anlamalı, artık beğenmediğimiz etkilerden arınmalıyız.

Kişinin kendisi olması, onun kendi hareketlerini ve hayattaki çeşitli durumlara verdiği tepkileri özgürce tayin edebilmesiyle mümkündür. Diğerleri tarafından nasıl karşılanacağı konusunda aşırı dikkatli olmak ise tam tersi bir durumdur. Bu da demektir ki, hayatınız kendi sorumluluğunuz altında olmalı ve kendi amaçlarınız doğrultusunda bir yön tutturmalısınız. Ancak hayatımızı, erken ailesel öğretilerin, sosyalleşmenin, küresel sistemin, geçmiş tecrübe ve alışkanlıkların sınırlayıcı etkilerinden kurtularak özgürce tayin etmek mümkün müdür? Seçim yaparken özgür olduğumuzu düşündüğümüzde bile, bilinçaltımızda yalnızca dış güçlere tepki gösteriyoruz. Gerçek özgürlüğe giden gizli yol, içsel özgürlüğe varmaktan geçiyor. Kendi hayatımızın yaratıcısı olabilmeliyiz. Gerçekten özgür olduğumuzda olan biteni alıcı gibi alan bir reaktörün tersine, hayatlarımızın onu tayin eden aktörleri oluruz.

Kendinizi kabul edin, ve kendiniz olun. Kendinizi özgür bırakın ve özgür seçimler yapın. Kendinizi mutlu eden şeyi – özgürce – keşfedin. Hayatınızın anlamını ve amacını bulun. Mutluluğun anahtarı anlamlı ve amaçlı bir hayat yaşamaktır.

Neden insanlar hareketlerine değer yüklemek gereksinimini duyar? Çünkü onların amaçlarını yerine getirmek için psikolojik bir gereksinimleri vardır. Bilmelidirler ki, yaptıkları her şeyin bir amacı, değeri ve işlevi vardır. İnsanoğlu hayvanlıktan insanlığa değişimi sağlamaya çalıştığından, o daha üstün bir amaca hizmet edebilmek için genetik olarak belirlenmiş hareketlerin ötesine geçmelidir. Diğer bir deyişle, insanlar da, sık sık kendilerini hayvanlarla, yiyip içmelerini, ve hayatta kalmak için fiziksel fonksiyonlar göstermelerini gerektiren benzer şartlar altında bulabilirler; bununla birlikte insan ruhu hayatta sadece fiziksel gereksinimlerini karşılamaktan daha fazlasının arayışına girer. İşte bu, bir amaç arayışıdır, bir anlam arayışıdır ki, hayatı yaşamaya değer kılar. Bu bir mutluluk arayışıdır.

Dünyayı ve hayatı farklı bir bakış açısından görmemiz mümkündür. Bugünkü hayat anlayışımızın temelinde, durumlara bizim yüklediğimiz anlamlar yatmaktadır. Olaylar ve durumlar genellikle bireylerin gücünü aşar ve bireyler çaresizlik duygusuna kapılır. Bunlara yüklediğimiz anlamları değiştirip yeniden yorumlarsak, bizi aşacak derecede güçlü olamazlar. Küresel sistem konusundaki bilgimiz, her durumda, bizim dışa odaklanmamızı sağlayarak ve görüşümüzü elimizdeki o meseleden uzağa taşıyarak, o meseleden daha büyük ve üstün olmamızı sağlar. Bir probleme dışarıdan ve yukarıdan, sistem perspektifinden bakabilme yeteneği bize üstünlük duygusu ve güç verir. Dış dünyadaki olayları kontrol edemesek de, bu olayları nasıl gördüğümüzü ve onlara karşı vermeyi seçtiğimiz duygusal tepkiyi kontrol edebiliriz.

Bireyin her durumu tersine çevirebilecek gücü vardır. Ortak kültürümüzü incelemek ve eleştirmek, insanlar arasında olumlu ortak bir güç yaratır. Nefretin fitillenmesini engelleyip gerilimi rahatlatır. Çünkü küresel sistem toplumlar arasındaki çatışma ve savaşların da tohumlarını içermektedir. Bireyler, farklılıklara karşı hoşgörü göstermeyi başarabilmelidir. Küresel kültürün dayattığı tektipliği reddederek, bireysel farklılıklarımızı ve ortak insanlığımızı kabul edebiliriz. Güçlüklerle karşılaştığımızda bireysel mücadele tecrübesini mümkün kılan, umutsuzluk ve boşuna çabalama duygusunu silen bir algılama, yorumlama ve eleştirme yeteneğine sahip olmalıyız.

Ruhunuzu, vücudunuzu, aklınızı ve tüm yaşantınızı çok güçlü bir şekilde etkileyecek olan eleştirel bakış açısını nasıl elde edeceksiniz? Daha doğru olan yaşam tarzını bulmayı nasıl başaracaksınız? Doğal, sağlıklı ve mutlu yaşama sanatı öğrenilebilir; bu, biraz da durumumuzdaki gülünçlüğü, ironiyi ya da çelişkileri farketme meselesidir. Yeni başlayanlar için ilk adım çevremizdeki tüm ürünlerin, kitapların, dergilerin, filmlerin, davranış kalıplarının, çalışma ve yaşam tarzlarının eleştirisini yapmak olabilir. Ancak sürekli eleştiri yapmak, karamsar ve kötümser bir tavırla değil, olgun, sakin ve onarıcı, düzeltici bir yaklaşımla hayatımızı değiştirmek anlamına gelmelidir. Sağlıklı ve mutlu bir hayat için daha neşeli ve daha esprili bir yaklaşım benimsemek diğer bireylere de örnek olacak bir kılavuzluk yapmamızı sağlar.

Hayatınızı devam ettirebilmenize mani olan engelleri ortadan kaldırabilmek, içinizi keşfetmenizi ve problemlerinizdeki içsel kaynakları bulmanızı gerektirir. Bize doğduğumuz andan itibaren dayatılmış olan eğitim ve öğrenimin birçok öğesini silmemiz veya değiştirmemiz gerekebilir. Aksi takdirde ‘’erken programlama’’ ve toplumsal öğretiler daha mutlu ve dinamik bir hayatın önüne hep birer engel olarak dikileceklerdir. Bir problemin ilk ve son olarak –sonsuza dek– üstesinden gelmek ve ondan kurtulmak izlenecek en iyi politikadır. Bu bir iç savaştır, fakat problemlerinizin köklerine bir kez indiğiniz zaman, onlar hakkında daha nesnel ve olgun düşünmeye başlayacaksınız; ve sonunda, kendinizle bir barış yapacaksınız.

Geçmişte size öğretilmiş ve belletilmiş olan doğruları eleştirel bir bakışla incelemek, anlamak, sizi geleceğinizi tasarlamanız için gerekli olacak bilgi ve bilgelikle donatacaktır. Bu geleceğinizin geçmişinizden daha iyi olacağının garanti edilmesindeki en iyi yoldur. Bilgi sizin en büyük zenginliğiniz olacaktır çünkü onu kendinizi aydınlatmak ve başkalarına rehberlik ve yardım etmek için kullanacaksınız.

Sistemin üzerinizde yarattığı etkileri ayıkladıktan sonra, hayatınızın amacını özgürce keşfedin. Bir göreve girişin ve dünyanızda değişiklikler yapın. Sizin yardımınızı gerektiren bir çok önemli dünya meselesi vardır ki, bunlarla ilgili harekete geçmemek utanç vericidir. Günümüzün başlıca sosyal sorunlarına, ekonomik ve çevresel konularına eğilin. Yoksulluk, açlık, savaş, şiddet, hastalık, haksızlık, çevresel yıkım, cahillik, ve diğer bir çok problem yaşam koşullarını kötüleştirmektedir. Birey olarak, her insan özel kabiliyet ve yeteneklerini kullanarak dünyaya katkıda bulunabilir.

Dünya üzerindeki her yaşam birbiriyle ilgilidir. Diğer canlıların hayatlarında bir fark yaratın. Diğerlerinin hayatlarını daha iyi bir hale getirdikçe, aynı zamanda kendi hayatınızın kalitesini de yükseltmiş olacaksınız. Hayatınız sadece sizin için değil, diğer bir çokları için de yararlı olacaktır. Siz doğduğunuz için bu dünya daha iyi bir yer olacaktır. Bu uzun ve güç bir görev, fakat yaşama sanatıdır.


Bölüm 1. NASIL BİR KÜRESEL SİSTEMİN İÇİNDE YAŞIYORUZ? TARİH, TEORİ VE PRATİK

‘’Her defasında insanlığa, kendi kişinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun.’’

- Kant


  1. Liberal Teoride ve Pratikte Birey

Teoride klasik liberal görüş bireye en çok değeri veren felsefi düşüncedir. Kişisel özgürlük ve haklar, demokrasi, özel girişim, özel mülkiyet vb. bireysel değerlere en çok bu düşüncede ağırlık verilir. Fakat pratikte liberal kapitalizm öyle bir işleyiş kazanmıştır ki birey kitle kültürü baskısı altında ezilmiş, konformizm sürecinde bireysel özelliklerini yitirmiş, adeta robotlaşmış ve haklarını kullanamaz olmuştur.

Kapitalist sistem, bireysellik üzerine kurulu liberal teoriye dayanmasına rağmen, pratikte bireylerin özgürlüklerini kısıtlayan, onları kitlesel kültürün tek tip üyeleri ve köleleri haline getiren, ve üreticiyi de, tüketiciyi de iliklerine kadar sömüren bir düzendir. Bu sistemde bireyler kısa vadeli maddi mutluluklar, para, servet, yükselme hırsı gibi amaçlarla kandırılıp oyalanabilirler, fakat hiçbir zaman tam, huzurlu ve derin bir tatmine ulaşamazlar. Sistem bireyci görünmekle birlikte aslında bireye (insana) saygısı olmayan, onu kullanan bir sistemdir.

Düşünce tarihinde bireyciliğin ve liberalizmin gelişimi birbirine paraleldir; bireycilik Locke ile başlamış, Mandeville, Hume, Tucker, Ferguson, Smith ile devam etmiştir. Mill, Spencer, Bastiat 19. yüzyılda, Mises, Hayek, Rand, Friedman, Nozick, Rothbard 20. yüzyılda bireyciliği savunmuşlardır. Klasik liberalizmin birey anlayışı en çok Kant’ın düşüncesinde öne çıkar: Kant’a göre insan kendi başına bir son, bir amaçtır, asla bir araç olarak görülemez; çünkü insan akıl sahibi bir varlıktır ve bu yönüyle diğer tüm varlıklardan ayrılır. Kant’ın ahlak anlayışı, insanın hem kendisine hem de diğer insanlara bakışında insanı insan olarak, yani birer araç olarak değil amaç olarak görmesini ister. İnsanlar birbirleri ile olan ilişkilerini bu temel ahlaki kurala göre oluşturmalıdırlar.

Bireycilik, klasik liberalizmin dört temel unsurundan biridir: diğerleri, özgürlük, serbest pazar ve sınırlı devlettir. Liberalizme göre, birey temel varlıktır. Birey toplumdan önce var olmuştur ve tabii haklar anlayışına göre bireyin hakları da toplumdan önce vardır. Bütün toplumsal eylem ve davranışlar bireyler tarafından yapılır.

Bireye halk, sınıf gibi kollektif bütünlerden daha fazla bir ahlaki değer atfedilir çünkü bireyin varlığı bütünlerin varlığından daha gerçektir. Birey, bütün kurum ve yapılardan daha önemlidir. Birey, temel ontolojik gerçeklik olduğu için, toplum, millet, sınıf gibi herhangi bir bütünden daha önemlidir ve onların amaçlarını gerçekleştirmenin aracı değildir. Yüksek bir amaç için bile olsa, bireyin kullanılması kabul edilemez. Toplumun çıkarı, toplumun iyiliği, kamu çıkarı gibi kavramlar belirsizdir. Klasik liberalizm, bireylerin iyiliğinin dışında ortak çıkarlar olabileceğini kabul etmez. Bireyi topluluğun iyiliği için kullanmak, onu kurban etmek demektir.

Liberal düşünceye göre bireye saygı göstermek, inanç ve görüşlerinin kendi özel meselesi olduğunu kabul etmek gerekir. Bireyin kişiliği korunmalı, kişisel yetenek ve eğilimlerini dilediği gibi geliştirme hakkına saygı gösterilmelidir. Bu bağlamda insan haklarının en güçlü dayanağı bireyciliktir, bireyin vazgeçilmez doğal hakları vardır, bunlar kaldırılamaz ve devredilemez.

Bireycilik, bireyin kendi amaçlarını serbestçe seçebilmesini ve bunları gerçekleştirecek eylemleri serbestçe yapabilmesini öngörür. Yani birey özgür olmalıdır. Bir de bireyin, hiç kimsenin müdahale edemeyeceği bir özel hayat alanı vardır, ne devlet ne de diğer bireyler bu alana girebilir. Bu çerçevede, bireycilikle özgürlük ve sınırlı devlet kavramları birbirleriyle bağlantılıdır. Klasik liberalizm hem bireycilik hem de özgürlük teorisidir.

Batılı kapitalist demokrasiler bireysel özgürlükleri geleneksel anlamda gerçekleştirmişler ve temel birey haklarını tanımışlardır. Batının 18. yüzyılda Endüstri Devrimi ile birlikte gösterdiği bilimsel ve teknolojik gelişme ve ulaştığı yüksek yaşam standartları, ‘modern’ ve ‘gelişmiş’ olarak nitelendirilmiş ve 20. yüzyılda bağımsızlığını kazanan Üçüncü Dünya ülkeleri tarafından da örnek alınmıştır. Yani hemen hemen tüm dünya toplumları bu modeli taklit veya kopya etmeye çalışmaktadır. Fakat kapitalist sistemin işleyişinin gereği olarak yeni baskı, yönlendirme ve egemenlik yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bugün pratikte liberal ve neoliberal sistemlerde tüketici modernliğin, özgürlüğün ve ilerlemenin kahramanı gibi görünmektedir. Batı dışında yaşayan birçok insan için de tüketim kültürü liberal kapitalizmin bireysel özgürlük ve bolluk vaatlerini temsil etmektedir. Liberal düşünce bireysel özgürlükle akılcılık ve ilerleme kavramlarını birleştirir ve bunları serbest pazar sistemi ve seçim demokrasisi gibi toplumsal kavramlarla bağdaştırır. Bu çerçevede ideal toplumun merkezine tüketici yerleştirilmiştir, bu, özgürce, akılcı ve özerk bir şekilde seçimlerini yapan, pazar üzerindeki etkisi ile dinamik bir toplum yaratan bir bireydir. Fakat bu teorik görüntü gerçekte çok farklıdır. Bireylerin arzuları kapitalist pazarlama teknikleri ile kitle halinde yönlendirildiği için gerçek özgürlükten yararlanamamaktadırlar. Kişi hak ve özgürlüklerinin hukuki olarak tanınması bireysel özgürlüğün gerçekten varolduğunu göstermez. Bireylerin düşünce ve davranışları sistem tarafından başarıyla biçimlendirilmektedir.

Liberalizm ve neoliberalizm pazar ve pazar davranışlarının son derece soyut tasvirlerini yaparlar, öyle ki bu teoride tüketici davranışları kültürden, sosyal ilişkilerden ve tarihsel çerçeveden soyutlanmıştır. Oysa gerçekte modernite öyle bir toplumsal sistem yaratmıştır ki bireylerin tutum ve davranışları ekonomik altyapıyı ayakta tutmaktadır; yani kültürel değerler ve davranış kalıpları ekonomi ile çok yakından ilişkilidir. Üretim ve tüketim sistemin birbirine bağlı iki vazgeçilmezidir, biri olmazsa diğeri de olmaz. İnsanların geçim kaynağı olan işlerini sürdürebilmeleri için üretim devam etmeli, hem de (rekabet nedeniyle) hep artarak devam etmelidir. Üretim maliyetlerinin karşılanması ve üreticinin kar edebilmesi için de sürekli olarak tüketim körüklenmelidir. Herkes birbirine bağımlıdır, çünkü sistemde herkesin geçimi diğerlerinin çalışmasına ve tüketimine bağlıdır. Bir gün aniden tüketiciler piyasadaki ürünleri satın almaktan vazgeçip, kapalı ev ekonomisine geri dönmeye karar verirlerse sistem çöker.

Bireyler hem üretim hem de tüketim sektörlerinde rol alırlar. Ancak her iki rol de insanların kişisel potansiyellerini sonuna dek özgürce kullanabildiği ve mutlu olabildiği yerler değildir.

Üretim sürecinde bireylerin kısıtlı, rutin, anlamsız, yaratıcılıktan uzak ve sıkıcı görevleri vardır. Çoğu kez hiyerarşik sıralamada alt katmanlarda yer alırlar ve karar verme mekanizmasına katılmazlar. Sürekli rekabet ortamında işini kaybetme korkusu ile huzursuz olurlar.

Tüketim sürecinde ise birey saygısızca yönlendirilen, seçim ve kararları binbir çeşit manipülasyon ile etkilenen, kendisini özgür zanneden fakat aslında sistemin kölesi olan bir zavallıdır. Kendi ihtiyaçlarını bile kendisi belirlemekten yoksundur, onun neye ihtiyacı olduğuna özel şirketler, piyasa güçleri, reklamcılar ve medya karar verir. Zaten onun nasıl bir kişi olacağını da sosyal sistem belirlemiştir.

Kişinin ihtiyaçları artık temel doğal ihtiyaçlar olmaktan çıkmış, sosyal kavramlar haline gelmiştir. Kişi bir şeye ‘ihtiyaç’ duyuyorsa, bunu belli bir yaşam tarzını yaşayabilmek için istiyordur; ya da başkalarıyla ilişkilerini etkileyeceği için istiyordur. Daha doğrusu kişiye o ihtiyaç duyuruluyordur.

Nasıl bir yaşam istememiz gerektiği de bize sosyo-ekonomik sistem tarafından öğretilir. Nasıl evlerde oturacağımız, ne yiyeceğimiz, hangi kaynaklara kolaylıkla ulaşabileceğimiz, hangilerini elde edemeyeceğimiz, boş zamanımızda neler yapabileceğimiz (ki zamanımızın çoğu boş değildir) başkaları tarafından belirlenir. Böylece kişinin özel yaşamı ve mahrem alanlarına kadar yaşamın her alanı istila edilir.

Liberal pazar sisteminin savunucuları, bireylerin kişisel çıkarları doğrultusunda ve kar motivasyonuyla çalıştığını, işbölümü sonucunda herkese geniş bir ürünler yelpazesi sunulduğunu öne sürerler. Rekabet sayesinde en kaliteli ve en ucuz ürünler tüketiciye ulaşacaktır. Ancak sistemde tekelleşme, manipülasyon, sömürü gibi olgulara fazlasıyla yer bulunduğundan, o ideal bolluk ve eşit fırsat ortamına ulaşılamamaktadır. Bazı kesimler refah ve varsıllık içinde yaşarken, bazı kesimler yoksulluk ve sefalet içindedir. Liberal teorinin en zayıf yönlerinden biri eşit gelir dağılımına pek önem vermemesidir. Teoriye göre ekonomik büyüme sonucunda toplam zenginlik elde edildikten sonra bu zenginlik zamanla bireylere damla damla akacaktır (Kuznets teorisi). Fakat gerçekte zamanla eşitlik yerine eşitsizlik artmaktadır. Küresel kapitalizm yayıldığı ülkelerde sosyal devlet ve sosyal güvenlik politikalarını yok etmekte, böylece sosyal dengesizlik ve adaletsizlikleri düzeltme imkanlarını da yok etmektedir. Sonuçta birey devletten beklediği koruma ve adaleti bulamamakta, ekonomik sistemin acımasız çarkında yalnız bırakılmaktadır.


  1. Liberal Kapitalizmi Kim Küreselleştiriyor?

Günümüzde ‘’küreselleşme’’ yoluyla tüm dünya toplumlarına dayatılmakta olan liberal kapitalist kalkınma anlayışı, büyük insan kitlelerinin yaşam düzeylerini yükseltmediği gibi, aksine yoksulluğu, işsizliği, çaresizliği arttırmakta, üstelik ekonominin dayandığı temel olan doğayı kirleterek ve tüketerek yaşam kaynağımızın ta kendisini yok etmektedir

Küreselleşme konusunda bilinmesi gereken en önemli noktalardan biri de, bunun kendiliğinden ya da insanın doğası gereği olan bir gelişme olmadığı, egemen güçler tarafından planlanıp sahneye konmuş bir olgu olduğudur. İkinci Dünya Savaşının galip devletleri, daha savaş bitmeden yeni kurulacak dünya ekonomik düzenini planlamışlar, 1944’te Bretton Woods’da toplanarak liberal ekonominin öncülüğünü yapacak olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankasını (IBRD) kurmuşlardı. Bu yeni dünya ekonomik sistemi, eski (1930’lardaki) ulusal, devletçi, korumacı ekonomik politikaları önleyecek, uluslararası sermaye ve mal akışını kolaylaştıracaktı. Kuşkusuz bu yeni düzen savaştan galip çıkan büyük güçlerin, özellikle ABD’nin çıkarına işleyecekti. Savaş bittiğinde ABD’nin elinde 10 milyar dolar ticari kazanç fazlası vardı, savaş ekonomisi Amerikan endüstrilerini canlandırmış, istihdam oranını yüksek ölçüde arttırmış, ihraç kapasitesini büyütmüştü. Savaş sırasında zorunluluk nedeniyle geliştirilen teknolojiler artık sivil hayatta, iletişimde, ulaşımda, enerji üretiminde ve endüstriyel üretimde kullanılabilecekti. Amerika savaştan zarar görmezken, çarpışmaların, bombalamaların, yangınların mekanı olan Avrupa’nın endüstriyel üretim ortamı yok olmuştu. Avrupa ülkeleri, savaştan toplam 7.6 milyar dolar bütçe açığı ile çıkmıştı. Dahası, Avrupa hükümetleri hem içerideki komünist hareketlerin hem de dışarıdan Sovyet yayılmasının tehdidi altındaydı. ABD, hem Sovyet Blokuna Avrupa’nın tümünü kaptırmamak için, hem de yeni kurulan liberal ekonomik düzende kendisi ile birlikte uyumlu çalışacak güçlü, istikrarlı ortaklar yaratabilmek için müttefiklerine büyük miktarlarda parasal yardımlarda bulundu (1948 Marshall Planı). Ayrıca Batı dünyasının güvenlik harcamalarının da büyük kısmını üstlendi (1949 NATO). 1947’de başlayan GATT sistemi ile uluslararası ticaretin liberalizasyonu yönünde görüşmeler başladı.

Kısacası, günümüzün uluslararası ekonomik düzeninin temeli 1940’larda atılmıştı: Bu, dünya savaşından galip çıkan büyük güçlerin istediği düzendi. En başta ABD olmak üzere, Batı Avrupa ve daha sonra Japonya, yeni ekonomik düzenin olabildiğince liberal, yani serbest pazar sistemi olmasından yararlanacaklardı. Endüstriyel ürünlerini ihraç edebilecekleri yabancı pazarlara, serbestçe yatırım yapabilecekleri yabancı ekonomilere liberal sistem içinde kolayca ulaşabileceklerdi. Batı kökenli çokuluslu şirketler bu ortamda artacak ve büyüyecekti.

Soğuk Savaş boyunca (1947-1991) bu ekonomik sisteme katılmayan Sovyet Bloku ülkeleri, 1991’de sosyalist kampın çökmesi ile birlikte Batı ekonomik sistemini benimsemeye çalıştılar.

Savaş sırasında Avrupa’nın sömürgeleri konumunda bulunan Asya ve Afrika ülkeleri, 1950’lerde ve 60’larda bağımsızlıklarını kazanarak uluslararası topluluk içinde yerlerini almaya başladıklarında “az gelişmişlik’’ dünya ekonomisinin başlıca sorunlarından biri olarak tartışılmaya başlandı. Çünkü bu ülkeler yetersiz kapasiteleri ve mali güçleri nedeniyle, dünya kapitalist sistemine arzu edilen verimli pazarlar olarak katılamıyorlardı. Çözüm olarak Batılı iktisatçılar, Üçüncü Dünya ülkelerine kalkınma stratejisi olarak Batı modelini öneriyorlar, Batı’nın kredi kurumları olan UPF ve DB da bu ülkelere yardım karşılığında liberal ekonominin koşullarını dayatıyordu. Amaç bu ülkeleri de serbest pazar sistemine katmaktı. Ancak bu az gelişmiş ülkeler sermaye ve teknoloji yokluğu, geri kalmış sanayileri, vasıfsız nüfusları ile sisteme katıldıkları zaman bu dezavantajları nedeniyle hep kaybetmek, sömürülmek ve bağımlı olmak durumunda kalıyorlardı.

Modernleşme ve kalkınma, Batılılaşma ile eş anlamlı olmuştu: Bu, Batı’nın siyasi kurumlarını (parlamenter demokrasisini), sosyal kurumlarını ve serbest pazar sistemini benimsemek, çoğu kez gerekli birikimi ve altyapısı olmayan toplumlara bunları yukarıdan empoze etmek anlamına geliyordu. Az gelişmiş ülkelerde Batı tarzı eğitim almış küçük, seçkin bir kesim toplumun yönünü Batı’ya çevirmeye çalışırken, nüfusları daha fazla olan geleneksel yığınlar ‘’modernleşme’’ye karşı direnç gösteriyor, kaderci ve teslimiyetçi tutumlarını terk etmiyorlardı. Bu kesimlerin ne gerekli eğitim ve donanımı, ne de sermaye birikimi olduğundan, modern kapitalist sisteme katılmak onlara yarar değil zarar getiriyordu.

Savaş sonrasında geçen 50 yıllık döneme bakıldığında, dünya toplumlarının çoğunun Batı tipi endüstrileşmeye dayalı, ekonomik büyümeye yönelik kalkınma çabalarına giriştiği, fakat uzun yıllar süren bu çabalara rağmen (ve milyarlarca dolar krediye rağmen) hala yoksulluktan kurtulamadığı, aksine Kuzey ve Güney arasındaki uçurumun büyüdüğü görülür. Çünkü dünya ekonomisinin gelişmiş ülkelerinin amacı, yoksul toplumların ancak kendilerine pazar oluşturacak kadar kalkınmasıma izin vermek, fakat kendilerine rakip olacak kadar güçlü ve bağımız ekonomiler edinmelerine engel olmaktır. 2000 yılının ekonomik göstergeleri dünya nüfusunun dörtte üçünün yoksulluk içinde yaşadığını, kaynakların en büyük kısmına dörtte bir nüfusu içeren Kuzey ülkelerinin sahip olduğunu gösteriyordu.

Bugün Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da da kentsel yaşamda Batı tarzının öğeleri görülür. Hipermarketler, büyük alışveriş merkezleri, fast-food zincirleri, kredi kartları, çok sayıda otomobil kullanımı, Hollywood filmleri, reklamlar. Bu küresel kültürün teknolojik yenilikler, uluslararası ticaretin artması, iletişim ve ulaşımın kolaylaşması nedeniyle yaygınlaştığı ileri sürülmektedir. Küresel kültür, kısmen, üretimin uluslararasılaştırılmasının doğrudan bir sonucudur. Ancak gerçekte küreselleşme kendiliğinden olan bir olgu değildir. Çokuluslu şirketlerin çok büyük miktarlarda para, enerji ve zaman harcamasıyla ‘’küresel’’ kültür ve sistem yaratılmaktadır. Standardize edilmiş üretim ve kalkınma modelleri, ve bunlarla paralel giden kültürel kalıplar tüm dünya ülkelerine yayılmak istenmektedir.

Bu yayılmaya karşı duran toplumlar ve rejimler sistemin düşmanı ilan edilmekte ve gerekirse askeri müdahalelerle yola getirilmektedir. Örneğin ABD Başkanı Bush tarafından ‘’Şer Ekseni’’ ilan edilen ülkeler kapitalizme ve emperyalizme karşı direnen, bu ekonomik sisteme katılmayan rejimlere sahipti: Kuzey Kore, Suriye, Irak, İran, Libya gibi . Kapitalizm ulusal engellerle karşılaşmadan her ülkeye girebilmek ister. Sermaye, mal ve hizmetler her yerde serbestçe dolaşabilmeli, her ülkede bir pazar yaratılıp kaynaklarından yararlanmalı, kar edebilmelidir. Bu gidişe engel oluşturan liderler ve hükümetler askeri yollarla veya gizli yöntemlerle ya da ekonomik yaptırımlarla düşürülebilir. Örneğin yabancı sermaye ve yardım muslukları kısılarak bir ülkede ekonomik kriz yaratılabilir ve daha sonra ‘’dost’’ bir hükümetin iktidara gelmesi sağlanabilir.

Yukarıdaki kısa tarihçe, bugünkü kapitalist dünya ekonomisinin kendiliğinden oluşmadığını, egemen güçler tarafından planlanarak sahneye konulduğunu, onların çıkarları doğrultusunda işlediğini, ve ‘’küreselleşme’’ adı altında tüm dünya ülkelerine dayatıldığını göstermeyi amaçlamaktadır. Bu düzenin içine doğmuş olan bireyler, dünyanın ve insanlığın doğal halinin bu olduğunu, yoksulluk, eşitsizlik, para hırsı, rekabet gibi olguların normal olduğunu düşünebilirler. Özellikle 1980’lerden sonra dünyaya gelen genç kuşaklar, öyle acımasız ve şiddet dolu bir sistemin içine doğmuşlardır ki bencillik, saldırganlık, para hırsı, rekabet gibi kapitalist kültür özelliklerinin insanın doğasında bulunduğunu zannetmektedirler. Oysa bunlar küreselleşen kapitalist kültürün insanlara empoze ettiği, beyinlerine işlediği değerlerdir. İnsan bir boş ‘’tabula rasa’’ olarak doğar, toplumu kendisine ne öğretirse onu doğru bilir. İnsanın doğasında bulunan dayanışma, işbirliği ve yardımlaşma gibi olumlu özellikler milyonlarca yıl boyunca bir tür olarak hayatta kalmasını sağlamıştır. Sadece son 500 yıldır filizlenen, büyüyen ve yaygınlaşan kapitalist kültür değerleri eğer insanın doğasında olsaydı, insanlık çoktan yok olurdu.



Bölüm 2. HAYATIMIZI YÖNLENDİREN DIŞ ETKENLER VE KİŞİSEL ÖZGÜRLÜK
“Gnosi Seauton”

-SOCRATES


Bu bölüm kendiniz olmak ve hayatınızı özgürce yaratmanız ile ilgilidir. Özgürlük, seçmek istediğiniz düşlerinizin bir görüntüsüdür, ancak bunlar ailenizin, arkadaşlarınızın, veya diğer insanların değil, sizin kendi düşleriniz olmalıdır. Kendinizi bilmek sizi, dış güçler tarafından empoze edilen değer ve amaçların bilinçaltınıza olan etkilerinden kurtarır. Ancak içsel bir özgürlük sahibi olarak hayatınızdaki amacı özgürce tayin edebilirsiniz. Aksi takdirde, sonsuza dek diğer insanların isteklerine göre davranma riski ile karşı karşıya kalırsınız.


Dostları ilə paylaş:
  1   2   3   4   5   6
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə