Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ile Üye Hakimler Hasan Hüseyin Özese ve Hüsnü Çalmuk’tan oluşan mahkeme heyeti tarafından 16 Ağustos 2010 tarihli oturum açıldı

Sizin üçün oyun:

Google Play'də əldə edin


Yüklə 0.63 Mb.
səhifə8/8
tarix25.01.2019
ölçüsü0.63 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8
Duruşmaya saat 20:45’e kadar ara verildi.

Duruşmaya kaldığı yerden devam olundu.

Sanık Levent Ersöz Müdafii Av. Ali Rıza Dizdar söz istedi, verildi:”Sayın Başkan, Önce size saygılarımı sunmadan ismimi size takdim etmem benimde böyle bir huyum var. Sayın Başkan Sayın Üyeler; Şimdi üç gündür savunmalarımı bitirdim. Sadece ve sadece tahliye ile ilgili savunma kısımlarına hemen hemen girmeksizin tahliye gerekçelerini anlatmaya çalışaçam ama öncelikle umut ediyor ve bekliyorum ki şayet buradaki müdafii arkadaşlarım savunması bitti bittiği zaman gereği düşünüldü. Tahliye talepleri ile ilgili Cuma günü bir değerlendirme yapılmasına yarın kaldığımız yerden ifadeler alınması şeklinde bir karar çıkmaz. İnşallah. Benim umdum bu. çünkü ben bunları yaşadım. Yaşadığım içinde ben bunları söyleme görevindeyim, söylüyecem. Benim çünkü benim müvekkilimin bir dakikaya. bir saniyeye bile ihtiyacı var özgürlüğüne kavuşabilmesi için. Ancak gerek Ceza Güvenlik Tedbirleri yasası, gerekse Adli Tıp Yasasındaki bazı çarpıklıklar ve ceza muhakemesi kanunundaki unsurlarla ele aldığımız zaman. Sağlıkla ilgili kısımlarını bununla ilgili boşlukların nerden dolduracağıma ben bir karar verdim. Fakat öncelikle şunu belirtiyim ki, Şunu belirtiyim ki. Burada henüz sorgular tamamlanmadı. Deliler tam anlamıyla tartışılıp, bitmedi. Bilirkişi incelemeleri keşif yapma safhalarına gelinmedi. Evraklarla ilgili, sahtecilik varlığı yokluğu tartışılmadı. İşin enteresan tarafı davaya, davaya konu olan, bazı gizli tanıklar hiç dinlenmedi. Daha o kısma geçilemedi. Arkasından tevsi takat safhasına da geçilmedi. Çünkü tevsi takat için öncelikle kamu makamının, savcının, daha sonrada bizlerin talepleri olacak tabi ki. Şimdi bütün bunlar olmadı. Bunların olması için bir zaman süreci içinde geçer. Gerçi mahkemenizin birleştirmeyle birleştirmemeyle ilgili kararları var ise de birle birleştirmek zorundasınız. Daha sonra açılan ıslak imzayla birleştirmek zorundasınız. Bunlar zorunluluk. Daha sonra ne olur bilinmez, şuanda birleştirme talebini reddetmiş olduğunuz mahkemeyi de birleştirmek zorundasınız. Yargıtay’ın elbette mahkemelerin üstünde ben üst mahkemeyim diye tavsiye kararında bulunma olanağı yok. mümkün değil hukukta böyle bir şey olmaz. Hukukta böyle bir şey olmaz. Bu sefer görüşler alınır. Ama birleştirme talebi, bildiğiniz gibi duruşman her safahatında olur, olmaz diye bir şey yok bu olur. Bu olduğu zaman ise bu davaların sürecinin gitme noktası gelme noktası asgari üç senedir. Yani azamisinden bahsetmiyorum, asgari üç senedir. Çünkü siz deneyimli bir başkansınız. Delileri teker teker okuyacaksınız mecbursunuz. Bu delilleri, bu klasörler arasında teker teker okumak öyle iddianamenin özetlenmesi şeklinde olmaz. Bütün sanıklar tutuksuz, tutuklu sanıklar, İnşallah hepsi tutuksuz olurlarda gelmek zorundalar, gelmezse müdafilerin gelme zorunluluğu var. Bu olması gereken zorunluluğu teker teker suratlarına okuyacaksınız, soracaksınız, birebir soracaksınız. Şimdi bunlar böyle olunca bu uzayacak. Uzaması demek nehangi noktaya geliyoruz. Ben hiç 102. maddenin beş seneyi üç seneyi geçmez artı altı sene olurmuş falan bunların hesabına germek istemiyorum. Özgürlüğün bedeli matematiksel hesaplara dayanmaz. Özgürlüğün bedelinin bir bedeli vardır. Ne demiştim birinci savunmamda Fehriye Erdal’ın la ilgili olacak, Belçika yargıçlarının bizim etkimiz yoktur dedi, Belçika dışişleri bakanı biz karışamayız dedi salıverirlerse salırlar. Öğle teröristi bize ver biz yargılayalım lafını nazik bir dille red etmişti. Şimdi ne olabilir şu dosyada ben hep aşağıdan giderek bakıyorum bu dosyada şu olabilir; 1.Suçun vasıf ve mahiyetinde büyük olasılıkla değişiklik olabilir. Bu suçun vasıf, mahiyetinde değişiklik olması ön durum, yani ön görülen durum olabilir. Şimdi insanlar suçludur sonunda ceza alacaklardır diye bir şey yok ortada bir iddia var. Ama bu iddianın daha sonra değişme ihtimali üzerinde durula bilinir. Değişme ihtimali üzerinde durula bilinir. Tutukluluk ta bir tedbir. Şimdi tutukluluk bir tedbir. Şimdi insanlar şunu söylüyorlar, Başbakan yardımcısı söylüyormuş, hiç beni umurumda değil, benim umurumda olan şu insan hakları mahkemesi başkanın söylemesi. Geçen gün bir kitaptan örnekler okudum. Savcılarla ilgili görüşleri okudum. Önemli olan tutukluluk bir tedbir olduğuna göre tedbir olan tutuklunun cezaya dönmemesi lazım. Ceza ancak hükümle beraber olur. Hüküm verildikten sora caza olur. Cezaya dönüldükten sonrada infazına bakmak gerekli. Ama başbakan yardımcısının veyahut Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının söylediği söz doğrudur. İkisi de hukukçu avukatlıktan gelme olmaları hasebiyle söylüyorlar. Biri diyor ki bu feryada dikkat edelim. Öbürü de diyor ki yattıkları süre 10 senelik cezaya tekabül ediyor diyor. Doğru yani 10 senelik bir cezaya tekamül eden bir tutukluluk süresi olmuş. Şimdi daha evvel bunu söyledim. Tahliye edilmesi demek bir kişinin suçsuzluk karinesinden ötürü değildir. Yahut da suçluluk karinesinden dolayı değildir. Biz seni tahliye ettik sen berat ettin anlamına gelmez. Biz seni tahliye ettik seni suçlu görmeyeceğiz anlamına da gelmez. O tedbirin devam edip etmemesine yargıç bir karar verecek kaçma şüphesi altında mı, kaçıyor mu, kaçma güvencesini ortadan kaldır, yani kaçma ihtimalini ortadan kaldıran sebeplerini koyabiliyor muyuz dosyada. Sorgusu yapılmış olanlar var, sorgusu verilmiş, çapraz sorgu demeyelim ona nedense kanunumuzda çapraz sorgu lafı geçmedi. Doğrudan sorgudur o. Doğrudan sorgusu yapılmış onlarda bitmiş. Delileri karartma imkanı var mı, Mümkün değil. Delilleri karartma imkanı olmayan bir durum var. O zaman buradaki dosyadaki delilleri karartma ihtimali de yoksa adalette ki kamuoyunda ki adaletin güvenin durumuna bakmamız lazım. Çünkü adaletin kamuoyunda güveninin potansiyeli düştükçe düşüyor. Bakınız burada habire 102 kişi yi misal veriyorlar. O farlı bir olay bu farklı bir olay, bir hakimin görüşü başkadır, diğer hakimin görüşü başkadır. E yani 12’nin değerli üyesi bir karar yazdı, gerekçeli bir karar yazdı.12’nin heyeti o kararı elinin tersiyle itti. Arkasından 9. Ağır Ceza Mahkemesinin üyesi bir üyesi bir karar yazdı, 9. Ağır Cezanın bir kararı oldu. Ama daha sora tensiplerine gelen mahkeme 98’le ilgili bir karar verdi. Mahkeme yüzle ilgili bir karar veremiziydi, verirdi. İşte o bir hırs başka bir mesele diye görülüyor ve toplum üzerinde adalete olan güven sarsılıyor. Engizisyon mahkemelerinde bile, şeriat mahkemelerinde bile toplum üzerinde ki güven sarsılmıyordu. Öğle karar çıkıyordu. Ben dün size anlatırken, Osmanlı şeriat mahkemelerinde ortadaki Müslüman yandaki ermeni, soldaki Rum demiştim ama asıl bir karar vardı. Mithat paşayı yargılayan hakimler bunlardı. E bir tarafta Kürt Mustafa’nın mahkemesi buradaydı, bir taraftan istiklal mahkemeleri Ankara’daydı. Şimdi bunlar zamanında olmuş bitmiş faka toplumda güveni sarsmamış olaylardı. Şimdi ise toplumda yavaş yavaş çok özür dilerim güven sarsılıyor. Güvenin sarsılmasında sizin isimleriniz ön plana çıkmıyor ki mahkemelere karşı eğer güvensizlik başlarsa adalet sisteminde çöküşler başlar Herkes başka türlü hakkını araya kalkıyor. Herkes başka şekilde hakkını aramaya gidiyor. Bakınız son zamanlarda yakalan bir takım çeler var ne çeteleriymiş bunlar, telefon dinlemelerden borçların yerini tespit eden suçluların yerlerini tespit eden, yerleri, kimleri tespit eden, bunlar niye çoğaldı? Bunların çoğalmasının sebebi adalete güven duygusu ortadan kalktığı zaman herkes birbirine soruyor, filan yerde adamın var mı, filan yerde adamın varsa hakime tesir edebilir miyiz. Bu bu günlerde bu çoğaldı. Şimdi ben pratiğin içinde olduğum için bunları söylemek zorundayım, yani söylemek zorundayım. Yani rahmetli eniştemi Erzurum’da ziyaretine gitmekten ürperdim çünkü içeriye giren bir ağanın biri kahve içerdi çıktığı zaman kulağımla doydum bağladım savcıyı dedi. İşte o günden bu güne o bağlamalar hikayesi kalktı fakat yeniden hortlamaya başladı. Korkunç bir şey, korkunç kötü bir şey. Hiç Hakimler Yüksek Savcılar Kurulu bu kadar tartışılır olur duruma düşmedi. Bunlar şimdi tartışılıyor. Kime ne ya yanlış karar verilir verilmez bu yanlış kararın düzeltilme yeri bizim kendi içimizde halletme yeridir. Biz kendimiz halledeceğiz, hukukta bunları, bir başkası bir şey halledemez. Sendikacının işini bir sendikacılar bilir. Bir proleter bir proleterdir. Ben ne kadar aydın olursam oliyim ben proleter değilim. Onun kafa kol emek gücü vardır. O kendi işini benden daha iyi bilir. Ama Marks ne demiştir proleter aydınlandığı zaman kapitali aydınlara okutmayacak kendisi uygulayacak demiştir, Marks. Günün birinde de olan bu olacak. Şimdi buradan geldiğimiz zaman tabi bazı noktalara geleceğiz, bunları anlattık sorgu bitmedi dedik, Şimdi ben bakıyorum şimdi bir örnek daha verip müvekkilimin özel durumunu geçmek zorundayım. Şimdi efendim Nurenburg duruşmalarında ilginç bir şey oldu bir yargıçlar kurulu yargıçları yargıladılar. Yani yargılanan yargıçlar, yargılanan yargıçlar gaz odasına insanları gönderen yargıçlardı. Hepsi kalktı şunu söyledi. Nurünberg duruşmalarında hatta bir tanesi dedi ki sizin vereceğiniz kararlar hiç benim için önemli değil. Ben beş sene sonra çıkarım dede. Nitekim dediği oldu. hakikaten beş sene sonra çıktı. Fakat içlerinde çok önemli Yaring diye önemli bir yargıç vardı. Bay Yaring. Profesör gibi bir yargıç. Bu yargıç da gaz odalarına göndermişti fakat sonradan öğrendiği için çok üzgün ve süzgündü, çok müthiş üzgündü, ben bunları nasıl yaptığımı bilemiyorum gaz odaları olduğunu bilmiyordum dedi ve hakkında müebbet hapis cezası verildiğinde Nurünberg mahkemesi başkanıyla bir konuşması olur. Ceza evinde kendisin ziyaret etmesini ister. O da gider yanına derki ben bilmiyordum, başkan da şunu söyler evet sen bilmiyordum diyorsun ama yaşı küçük çocuğu göndermiştin. Onun idama edildiğini öğrendikten sonra kararlarına devam ettin dedi. Hiç bilmiyorum bahanesine yaslanma dedi. Şimdi günün birinde bunu anlatmamın nedeni bu yargı sistemin kimlerin kimleri yargıladığı, kimlerin kimleri yargılamak zorunda getireceğiz. Şimdi Sayın başkan, Sayın üyeler, Sayın savcım, 7.4.2009 başkan Sayın Hüseyin Özese, üye Hüsnü Çalmuk, Üye Sedat Sami Haşıloğlu bir karar veriyorlar, benim dilekçem üzerine ben bu kararı okuyorum. Sanık Levent Ersöz Müdafii tarafından sağlık durumu gerekçe göstererek müvekkilin ceza ve güvenlik tedbirleri, infazı hakkında ki kanun16. maddesi göz önünde bulundurularak tahliyesi talep edilmiş olup Cumhuriyet Savcılığından bu hususta mütalaa alındıktan sonra evrakın incelenmesi sonucu. Sanığın tutuklandığı günden itibaren sağlık sorunları nedeniyle tutukluluğunu hastanede geçirmiş olduğu cezaevi koşullarıyla şu anki sağlık durumu arasında bir ilinti bir ilişkinin kurulmasını yasal ve tıbbi olarak mümkün olmayacağı bu açıdan yukarıda değinilen yasal gerekçenin oluşmadığı incelenene raporlar evrak kapsamına göre kendisine halı hazırda uygulanan tedavinin üst düzeyde bulunduğu, gerekli muayene, tedavi ve müdahalenin konularında uzman akademik yönden yetkin kişiler tarafından yerine getirildiği ve halen Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde GATA Hastanesinde yapılmakta olduğu sanığın hakkında yakamla emri çıkarıldıktan sonra sahte kimlikle yakalanmış olduğu dolayısı ile kaçma şüphesinin devam ettiği göz önünde bulundurularak tahliye talebinin reddine ve fakat sanığın talep ettiği takdirde Adalet Bakanlığı tarafından belirtilen tam teşekküllü hastanelere sevkinin sağlanması mümkün olduğu, hekim seçme hakkı bakımından bu hastanelerde kendisinin seçtiği hekimler tarafından muayene ve tedavi edilmesinin gerektiğine karar verilmiştir. Bunun tarihi 07/04/2009. Cezaevinden giden yazı, kurumumuzun tutuklusu iken sağlık sorunları nedeniyle İstanbul Fizik Tedavi Rehabilitasyon Eğitim Araştırıma Hastanesine yatarak tedavi görmekte olan Levent Ersöz’ün25/8/2009 tarihinde hastanenize sevk edildiği öğrenilen tutuklu hastanenizde hangi bölümde yatarak tedavi gördüğüne dair kuruma bilgi verilmesi diye 4. numaralı cezaevi yazıyor. Şimdi Levent Ersöz’ün serüveni başlıyor. Önce Koşuyolu Eğitim Hastanesi’nde daha sonra Koşuyolu Eğitim Hastanesinden bağlı bulunduğu kuruma sevk edilmesine rağmen buraya getiriliyor. Silivri Ceza Evine alınıyor. Ceza Evindeki doktorlar alır almaz hayır biz buna bakamayız diyorlar. Kendisi doğrudan doğruya Silivri Hastanesine gönderiliyor. Silivri Hastanesi onu GATA’ya sevk ettiği sırada Başhekim geliyor. Hayır Silivri Hastanesi GATA’ya sevk edemez doğrudan doğruya HASEKİ Hastanesine gidiyor, HASAKİ Hastanesine gidiyor 5 saat ambulansın içinde kalıyor. Yağmurlu bir havaydı ben buraya kadar gelmiştim o yağmurlu havada prostatı da şey o torbası var ve o stend bağlı kalbinde sadece iki tane rahatsızlığı var. Yani bir rahatsızlığı kalbinde ki setend ve prostat kanseri prostatlı torbayla hastane HASEKİ’de bekle diyor ve HASEKİ’den GATA’ya sevk ediyorlar. GATA’ya sevk edilince hastanede yatırılmamasının nedeni hasekide diyorlar ki seni burada yatıramayız çünkü burada tutuklu koğuşu yok. Doğrudan doğruya ordan GATA’ya sevki yapıldığı sırada Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığıyla beraber sevk eden doktor hakkında tahkikat açıyor. Sen niçin sevk ettin diyorlar. Sevk etmesi üzerine doktora Tabipler Odası ceza verilmesine mahal görmediğini söylüyor, onun üzerine sadece doktora ihtar, ikaz yazısı veriyorlar. GATA’da tedaviye başlıyor GATA’daki tedavi sırasında Nekrotidan Fazit adındaki bir hastalığı da kapıyor Ameliyat edildiği sırada. Epikrız raporuyla sıkı bir şekilde tekrar bütün hastalıklara ve ruhsal durumu mikro biyolojik tetkikler, her şey hazırlanarak buraya sevk ediliyor. Buraya geldiği zaman cezaevinde 1 gün kalıyor, kendisine Ayanoğlu, Silivri Ayanoğlu Hastanesine gönderiyorlar biz burda tedavi edemeyiz, bakamayız diyorlar, zorlukla kendisini HASAKİ’ hastanesine gidiyor. HASEKİ’ Hastanesinde bacağını kesmeye kalkıyorlar. Bacağını kesme sırasında ordan tedaviyi bakıyorlar tekrar alıyorlar. Tekrar buraya getiriyorlar. Tekrar buraya getirirken daha ceza evine girdiği sırada kötüleşiyor. Cezaevine girdiği sırada kötüleştiği sırada burda tutamayız diyorlar, bende söylüyorum bunu, hayatımda gördüğüm en ciddi,en duyarlı,en titiz, en nefis bir hastane fakat fakirlikten fukaralıktan, Bahçelievler’de kalmış 70. yüzyıl diye bir hastane var. 70. yüzyılda elinden gelen ihtimamı gösteriyorlar. Aynı ben bunu 12 Mart’ta 12 Eylül’de hastanede ölen Hakkı Kolgunun yattığı hücreyi görmüştüm, pislik içinde olan bir yer. Son derece pislik içinde olan bir yerde kendisine bakıyorlar. Ordan diyorlar ki biz tedavi edemeyiz Çapa’ya sevk ediyorlar. Çapa’ya sevk edildiği sırada yoğun tedavi altına alınıyor. Çapa’da yoğun tedavi sırasında neler var neler yok her şey ortaya çıkıyor. Orda biraz sonra bunları okumayacağım size bu klasörler sizin klasörlerde de var. iki klasör. Ama ordan bir neticeye gelmek istiyorum. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesine götürülüyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesinden sonra tekrar buraya getiriliyor. Tekrar Silivri Hastanesine ve Silivri Hastanesinden de Cerrahpaşa’ya getiriliyor. Son gördüğüm, kendisini 24 saat evvel gördüm. Son gördüğüm de hakim beyde tanıktır, artık ben bir şey diyemiyeceğim hakim bey de tanık olmuştur zannedersem, şimdi artık oksijen veriyorlar. Sürekli oksijen veriyorlar. Şimdi Levent Ersöz yürüyemiyor. Levent Ersöz’ün yürüme imkanı yok. Kendisinde prostat,sentli, nikrotitan fasit, ruh durumunda her an majar deprasyon ve intihar etme riski bulunuyor. Fizikte yürüme olanağı yok, fiziksel sorunu var, solunum yetmezliği var, Boyun fıtığı, boynundan ameliyat olmuş, şekeri yüksek, ve tansiyonu var. Ve oksijen vererek hayatta tutulmaya çalışılıyor. Akciğerlerinde görülen nodülün ise ehemmiyetsiz olduğu şeklinde ki yazıda şu anda ehemmiyetli bir vaziyet arz ettiği çıktı ortaya. Peki bu arada ne oldu. Bu arada ne oldu. Bu arada 7//8/2009’da başkan Sayın Köksal Şengül, Hasan Hüseyin Özese, Sedat Sami Haşıloğlu’nun bir kararı var diyor ki tutukluluk halinin devamına, daha önce Adli Tıp Kurumuna sevk edilen sanık Levent Ersöz’le ilgili olup sanığın sanığı müdafiinin bahsettiği dilekçenin ibraz ettiği belgelerin Adli Tıp Kurum’una gönderilmesi. Sayın Başkan, Sayın Üyeler, 07/08/2009 -16/08/2010 Adli Tıp Kurum’unda oylukla ilgili olarak daha önce hiç bir şey demedikleri uylukla ilgili olarak görüş ayrılığımız çıktığı için yeniden kan sayımı istiyoruz dediler. Cerrahpaşa’daki doktorla konuştum, neyin kan sayımını istiyorlar, bize ayrıntılı bir şey de yazmamışlar neyi göndereceğiz diyorlar. Şimdi yaz boz tahtası öl git haftası mı? Biz o zaman ne yapacağız biz o zaman ne yapmak zorundayız, biz ne yapmak zorunda olduğumuz zaman, Adli Tıp Kanunu’nu açıp okuyacağız. Adli Tıp Kanun’unun birinci maddesi şöyle der; Eski kanunun okuyorum. Çünkü bu değişti. Adalet işlerinde bilir kişi görevi yapmak üzere Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Kurumu kurulmuştur. Bakanlık gerekli gördüğü yerlerde ayrıca kuruma bağlı olarak Adli Tıp İhtisas Daireleri ve ya şubeleri kurabilirler. Yani eskiden hastanelerde Adli Tıp Birimi yoktu. Ben Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Bilim Dalından kendisinin hayati tehlikesi bulunduğu mevcut tedavilerinin cezaevi koşullarında yapılmasının mümkün olmadığına dair, geniş tafsilatlı oranın üç tane Adli Tıp hali hazırda Adli Tıp da öğretim üyeliği yapanların imzalı raporunu mahkemenize ibraz ettim. Şimdi mahkemeniz Sayın Özese’nin başkanlık yaptığı zaman bana verdiği kararda ne demişti gerekçelerinde açıklamıştı 16. maddeye göre değil doğru. Ben baktım 16. maddeye baktım baktım baktım.16. Madde hükmün ertelenmesi için Adli Tıp Kurumundan rapor alınır diyor. Ee bu tutuklu. O zaman bir şey var, bir şey bulabilir miyim diye düşündüm, maalesef kanunların halledemediğini yönetmelikler hallediyor, infaz tüzüğü hallediyor. İnfaz tüzüğünün 233. maddesi derki bir hükümlü veya tutuklunun sağlık sebeplerinden dolayı başka bir hastaneye yatırılması veya geniş sağlık teşkilatı bulunan diğer bir kuruma nakli gerekiyorsa durum kurum tabibi tarafından hasta hangi mahale gönderilmesi gerektiği gösterilmek suretiyle kurum müdürüne bildirilir. 234 Devlet Hastanesinde tedaviye yatırılan hükümlü, kurum tabiplikçe devlet hastanesinde muayene ve tedavinin lüzum görülen hükümlü ve tutukluların hastanede kaldıkları süreler yani Ceza İnfaz Güvenlik Yasasının dışında burda infaz tüzüğünde tutukluları da katmışlar. Halbuki cezaevi güvenlik infaz tüzüğünün 16, maddesi hükümlülerle ilgili doğru o kanun 16, maddesi tutuklularla ilgili. Şimdi Sayın başkan, Sayın üyeler, o zaman biz 109. maddeyi niçin konuldu diye sorduğumuz zaman 109. madde çok açık 109. madde derki Ceza Muhakemesi Kanununda şüphelinin 3. fıkranın a ve f bentlerinde yazılı hükümlülüklere tabi tutulması bakımından 1. fıkrada belirtilen süre sınırı dikkate alınmaz. Şimdi neydi 1. fıkrada ki sınır? 100. maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde yani 100. maddenin sebeplerinin varlığı halinde, üst sınırı 3 yıl veya daha az olan cezayı gerektiren bir suç sebebi ile yürütülen tutuklunun yerine tutuklanması yerine adli kontrol altına alınması kararı verilir diyor. Bu 109’un atıf yaptığı yer 100. madde açık net. Hiç tartışma yok ama 4. bendi de diyor ki 25/5/2005 tarihli 53/53 sayılı ek bir fıkra konuldu. O da diyor ki şüphelinin 3. fıkranın a ve f bentlerinde yazılı hükümlülüklere tabi tutulması bakımından 1. fıkra da belirtilen süre sınırı alınmaz. Peki a bendi ne, yurt dışına çıkmamak, f bendi ne şüphelinin parasal durumu göz önüne alınarak miktar ve defa ya veya birden çok taksitleri ödeme sırası Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine hakimce belirterek güvence teminatı yatırmak şartı ile der. Fakat burda birde 112. madde var bu bizi ilgilendiriyor. Adili kontrolleri hükümleri isteyerek yerine getirmeyerek, şüpheli ve ya sanık hakkında hükmedilecek hapis cezası süresi ne olursa olsun, yetkili merci hemen tutuklama kararı verebilir diyor, hemen yerine getirmezse. Sayın başkan, Sayın üyeler, benim sağlık koşullarım geçekten ciddi bir problem ben savunmada suçsuzluğumu anlattım ama suçum suçun vasıf ve mahiyetlerinde değişiklik olabileceğinden dem verdim. Bütün bunları anlatırken sizinde Adli Tıp Kurum’undan bu geliş gidişleri Adli Tıp Kurum’unun bir senedir, bir senedir dikkat edin sadece uylukla ilgili kısımlarını da bir ihtilafa düşmüş ama Adli Tıpa Göndermiş olduğunuz raporlarında yürüyememesi, kalp sorunu, prostat sorunu, intihar etme riski, de Adli Tıbbın her hangi bir şekilde, her hangi bir şekilde muhalefeti yok. Şimdi siz benim müvekkilimi 109’a göre tahliye ettiğiniz takdirde ben aslında 100. maddeye göre tutuklanmaması gerektiğini savunmama rağmen.109’a göre tahliye ettiğiniz zaman benim müvekkilimin gideceği bir yer yok ki. Gideceği tek yer hastane. Ya hastane, ya maazallah başka bir yer. Allah geçinden versin. Ama durumu gittikçe ona gidiyor. Şimdi ben size bunlarımı tekrar tekrar okuyayım. Bu raporların hepsi sizde var. fotoğraflarına kadar hepsi var. İşte Levent Ersöz’ün iki klasör tam tamına iki klasör. Bu iki klasör sığmaz durumdadır. Şimdi bu iki klasörde kullandığı ilaçlar, uyuşturucu verilen ilaçlar, fizik tedavisi her şey, her şey teker teker yazılı, yarın geç olabilir. Yarın ki geç olmayı bir kenara bırakalım kendisi hakkındaki tahliye talebi verilmesini yeniler saygılarımı sunarım.”

Sanık Ahmet Tuncay Özkan Müdafi Av. Ahmet Çörtoğlu söz istedi verildi:” Sayın başkan, Sayın Üyeler; Sayın heyetinize 12 ağustos 2010 tarihinde 26 sayfadan ibaret ekinde 6 dizi ekleri bulunan 9/6/2010 tarihli ara kararınıza, değişik iş kararınıza bir takım ödevlerinizle ilgili beyanlarımızı ve bizden istediğiniz ekleri sunduğumuz gibi genel şartları ile müvekkilimin tahliyesini talep etmiştik. 13/8/2010 tarihli oturumda Sanık Levent Ersöz’ün sorgusu esnasında mahkeme üyesi Sedat Sami Haşıloğlu’nun müvekkilim Tuncay Özkan tarafından da cevaplanabileceği şeklinde soru karşı sanda yine aynı tarihte 13/8/2010 tarihli bir sayfadan ve birtakım ekleri olan dilekçemizi arz ettik. Bu dilekçemizde ki bir iki hususa değinmek istiyorum. 9/6/2010 tarihli kararınızdan sonra Jandarma Genel Komutanlığına ve dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’a ve Başbakanlık Teftiş Kurulu’na üç tane müzekker çıkartmıştınız. Başbakanlık Teftiş Kurulundan gelen müzekkerede kamuoyunda Susurluk Raporu olarak bilinen raporun aslının olmadığı bir fotokopiden üretme sadece raporun bulunduğu eklerin olmadığı. Mesut Yılmaz tarafından ise 21/72010 tarihli havaleyle dosyaya konulan da sadece daha önceden mahkemeye sunduğunuz raporun bulunduğu başka bir şeyin olmadığı Sayın Mahkemeye bildirilmektedir. Biraz konu üzerinde çalışıp 12/8/2010 tarihli dilekçemizde açık detaylı şekilde açıkladığımız üzere bu ilgili kamuoyu tarafından Susurluk Raporu olarak bilinen rapor ön sözünde de görüleceği üzere bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak üzere dönemin başbakanına hitaben yazılmış sayı ve esas numarası olmayan özel bir rapor. Bu raporun sayısı yok, Tarih yok, bu rapor sadece Başbakanlığın bir görevlendirmesi neticesinde bizzat Teftiş kurulu Başkan Vekili Kutlu Savaş’a verilmiş bir görevin ifası muhatap başbakan. Dosya içinde ekini sunduk, o dönemde Radikal Gazetesinde yayınlanmış halini istediniz biz de bir eski sahaflardan bulduk bir örneğini raporunu sunduk, raporda direk olarak ön söz kısmında hazırlayan Kutlu Savaş bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak üzere hazırlanmıştır diye belirtiyor. Bu rapor tek asıl nüsha hazırlanmış ve Başbakan’a verilmiş. Bu raporun devletin her hangi bir kurumunda izi, sayısı, numarası yok. Sadece arşivleme bakımından Başbakanlık Teftiş Kurulunun verdiği cevapta 1/6/2010 tarihli gizli ibareli cevap da arşivinde yer almamaktadır. Tam bir fotokopisi raporun aslı Başbakanlığımızda bulunmadığı, başkanlığımızda bulunmadığı gibi tam bir fotokopisi başkanlığımız kayıtlarında olmakta hiçbir ekte bulunmamaktadır diye sayı ve esasın bulunmadığını da belirtiyor. Yani buradan açık ki bu raporun devletin her hangi bir gizli bilgisi ve belgesi niteliğinde olmadığı sabittir. Devlet kendi ağzıyla bu raporun gizli olmadığını devlet kayıtlarında bulunmadığını gizlilik ibaresi ve kurumsal, yani kamuda ki kurumsal niteliğin olmadığını açıkça mahkemeye bildirmekte, raporu hazırlayan Kutlu Savaş’ta bunun bir ön sözünde bunun bir ön sözünde bilgi sunmak ve önerilerde bulunmak üzere bizzat Başbakana verildiğini tarih ve sayısının bulunmadığını, rapor da zaten tarih ve sayısının olmadığı gözüküyor, orda bir tarih ve sayı var o Sayın heyetinizi yanıltmasın o tarih ve sayı sadece o raporun hazırlanması için Başbakanlık oluru. Yani bu raporun söylendiği gibi ikinci bir nüshası başka bir yer deki nüshası falan yok. Bu raporu kimse temin etmemiş bu raporun bir tane aslı var burada gözüktüğü, müvekkilimin samimi beyanlarında da söylediği televizyon programında döneme ilişkin televizyon programlarına dair, internet sitesi çıktılarını koyduk, çeşitli çıktıları, Başbakanın raporu o televizyon programında hazırladığını açıkça hepsi beyan ediyor. Hepsi. Onun için kanımızca artık Susurluk Raporu denen belgenin bir devlet sırrı niteliğinde olmadığı Ceza Kanunumuzun 327 ve 334. maddelerinde belirtilen devletin güvenliğine ilişkin gizli bilgiyi temin etme yasa yada yasak bilgileri temin etmek kapsamında nitelendirilemeyeceği çok açık. 1, Gizliliği yok, 2, Devlete ait değil. 3, Müvekkilim temin etmek için herhangi bir çaba ve gayret içinde bulunmamıştır. ikinci husus ise tekrardan daha önce mahkeme dosyalarınızda var olan, Jandarma Genel Komutanlığının o günkü, yani sözde 16 aralık 2003 tarihinde ki randevu defterinin fotokopi sinide içeren belgede. Tuncay Özkan’la öyle bir görüşme olmadığı belirtilmiş olmasına rağmen gene 9/6/2010 tarihli ara kararınızda Jandarma Genel Komutanlığına tekrardan teyiden yazma ihtiyacı duymuşsunuz. Sayın Mahkemenin müzekkeresine jandarma Genel Komutanlığı 21 Temmuz 2010 tarihinde 9/6/2010 2010/386 değişik iş sayılı kararının 21 nolu arar kararı gereği talep edilen hususlarla ilgili yapılan arşiv araştırması neticesinde her hangi bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır, diye tekrardan eski yazısını teyit ediyor. Şimdi ben buradan bunu tekrardan tarafları böyle bir görüşme olmadı diyor, katılan, böyle bir görüşme yok diyor, sadece iddia makamı nerden edindiği belli olmayan bir dayanakla dayanağı biz anlamış değiliz hala bu konuda ısrarla hatta o gün Sayın Savcı Nihat Taşkın Jandarma Genel Komutanlığının arşiv araştırmamız neticesinde bir belgeye ulamamıştır yönünde ki yazılı beyanını bir şüpheyle karşılayıp. Tersinde hareketle kabul edilenlerde zaten arşivlerde yoktu. Şeklinde bir yorumla bu belgeyi bizim aleyhimize bir delil olarak sunmaya çalışmaktadır, Sayın Mahkemeye. Ceza Hukuku hukuki delillerle maddi gerçeği bulmaya ve sonuca ulaşmaya giden bir norm bütünüdür. Burda o görüşmenin olduğunu, yapıldığını biz yapılmadığını ispat etmemeye, olmayan bir şeyi ispat etmeye çalışırken nasılsa 16/3/2010 tarihli emniyetten gelen Tuncay Özkan’a ait hiçbir bilgi, belge olmadığı yönündeki yazıdan sonra sorgumuzun üzerinden yaklaşık sekiz ay geçtikten sonra gerçek olmayan beyanlar bütünüyle doğruyu söylemeyerek Sayın Mahkemeyi kandırmaya, aldatmaya, sanıkları aldatmaya çalışarak bir 15 adet telefon görüşmesinden bahsetti. Ve şöyle başladı. Dosya bilmem kaç klasörde var. Arkasından dedi ki dijital verilerde var,dijital var, arkasından dedi ki sözlü beyanlara geçmiş. Henüz o tarihten bu güne bize bu 15 telefon iddianame ve eklerinin neresinde olduğuyla ilişkin hiçbir bilgi vermedi. Aynı şeyi sorgu sarasında da yapmıştı. Başbakanın dönemin Başbakanının Tuncay Özkan’a şeytan rejimin cazgırı dediğini ifade ederek soru yöneltirken biz buradan isyan ettik. O zaman daha herhalde ateşliydik, bir yılda ateşi söndürdüler. Biz söylücem söylüycem dedi. söylücem dosya içinde var dedi. Klasörde o gün bu gün onu da söylemedi. O gün 25 aralıktı bugün 16 Ağustos yine söylemedi. Israrla ve ısrarla Ceza Muhakemeleri Yasamızın 148. maddesinde ki açık yasak, aldatma, kandırmaca, yorma şeklinde sorularla, sonuca ulaşıp olmayan bir görüşmenin var olduğunu dile getirmeye çalışıyorlar. Onlarda haklılar, sorgusu esnasında Tuncay Özkan için dediler ki 16 aralık 2003 tarihli belgeye Sayın Başkanım sizde müdahale ettiniz. Dediniz ki o belgeyi kabul ( bir kelime anlaşılamadı) bizim dediler hukuki maddi delilimizdir dediler. Tuncay Özkan’ın 16 aralık 2003 tarihli sözde yaptığı görüşmeyi Sayın Mahkemeye maddi delil olarak sundular. Ama maddi delilin varlığına ilişkin herhangi bir olgu ortaya koymuş değiller. Aynı şeyi hazırlık soruşturmasında da yaptılar. Muhittin Erdal Şener’e ilk önce sordular, dediler ki 16 aralık 2003 tarihli görüşme var mı dediler. Yok öğle bir görüşme dedi, emniyette. Savcılığa geldiler ilk aşamasında dediler ki ama bak ses varmış, Muhittin Erdal Şener dedi ki olabilir ses varsa dedi. Arkasından Muhittin Erdal Şener’e dediler ki ses ve görüntü varmış. Ben o tarihte 25/12/2009 tarihinde ki yaptığım savunmada kayıtlarda var, yazılı beyanlarımızda da var bunlar. Yazılı beyanlarımızda da var. Bunları açıkça belirttik. Sese ve görüntü varmış dediler, yine ayın yöntem Tuncay Özkan’ın yaptığı görüşmenin ses ve görüntü kaydı varmış değince Muhittin Erdal Şener ifadesini değiştiriyor eğer görüntü ve ses kaydı varsa olabilir. O zaman o tip görüşmeler olabilir diyor. Hareket tarzı aynı. Hep aynı yerde. O gün tekrar verdiğimiz 13/82010 tarihli Sayın Sedat Sami Haşıloğlu’nun sorusuna ilişkin dilekçesi ise huzurda ki sanığın savunmasına birlikte üstlendiğimiz bir meslek taşımızın, Beşiktaş’ta ki iş adresinde Kanal Biz televizyonunda kendisinin odasında yapılan arama esnasında bulunan daha önce ki birinci iddia namedeki bir takım hukuki aykırılıkla karşı yasal yollara başvurması yönündeki Tuncay Özkan'ın sanığın kendisine verdiği açıklamalarla ilgili notlar. Bu notları da beyan ettik. Tabi bunlar nerden çıkıyor, bütün hazırlık soruşturmasının yasalara aykırı bir şekilde CMK 251 gereği savcıların bizzat yürütmesi gerekirken bunları polislere verirseniz orda her şey çıkar. Bunun âmâcıda bizim savunma dilekçemizi veyahut da o ilgili Ankara Barosunun hukuk kurultayı amblemli şunları dosyaya tekrar sunduk 13/8’de bunların içindeki notları okumaksızın sadece polisin yaptığı tespit, değerler ve tutanağındaki belirtileri ek-8 kısmında ki belirtileri nazara dikkate alırsanız bizim savunmalarımızı hiç okumazsanız, bizi hiçi dinlemezseniz, sadece polise bakarsanız, poliste yanlış yönlendirdiği zaman, yanlış sorular sorarsınız. Sayın Başkanım kısacık bir başa dönmek istiyorum. İddianamenin burda bir örgüt var diyorlar, örgüt burda müvekkilim de dönem dönem örgütle ilgili diğer kişilerle kendi bağlantısını kurması söylediği zaman birkaç sanık alınganlık gösterdi, ben eminim ki onu her hangi bir şekilde onlara bir şey töhmet altında bırakma gibi bir amacı olamaz. İddianamenin 114. sayfasında şöyle bir tanım yapıyor: Ergenekon yapılanmasına neden bir terör örgütüdür, Ergenekon yapılanması neden bir terör örgütüdür. Hiyerarşik bir yapısı vardır. Siz burda hiyerarşik yapı gördünüz mü hiç? Süreklilik arz eden bir sistemi vardır. Örgütün amaçladığı suçu işlemek için araç gereç bakımından elverişli vasıtalara sahiptir, hazırlık hareketleri vardır. Sayın Başkan, Sayın üyeler, yaklaşık bir yıldır Sayın Mahkemenizin önünde devam etmekte olan yargılamada savcılığın kendi belirttiği suçun yani Ceza Kanunumuzun 311 ve 312’nin ve 314. maddelerinin unsurları olarak belirttiği (bir kelime anlaşılamadı) bunlardır. Bir yılı aşan süredir ki yargılamalarda bu dizelere ilişkin en ufak gerçek ve samimi delil gördünüz mü? Şuradaki hiçbir sanık ben bugün orada değildim, ben orada değildim, ben o fiili işlemedim ben o gün o değilim beni karıştırıyorlar tanık beni görmedi bir savunma yaptı mı? yaklaşık olarak 4,5 saat konuştular sanıklar. Sanıklar sadece ve sadece suçlarını bilmediklerini neyle suçlandıklarını bilmediklerini suçlarına ilişkin hukuki ve fiili nedenlerin kendilerine söylenmediğini 108 sanık var 15’inin sorgusu yapıldı yanılmıyorsam 36, 37 tutuklu sanık var 20, 22 tane daha tutuklu sanığın sorgusu yapıldıktan sonra geriye kalan 93 sanığın daha sorgusu yapılacak. Bunu niye söyledim hala 30.07.2010 tarihinde verilen tutuklulukla ilişkin gerekçede bir kısım sanıkların savunmalarının alınamamış olması tutukluluk halinin devamına gerekçe olarak gösteriliyor. Hiçbir kuvvetli suç olgusunu ilişkin maddi ve hukuki bir gerekçe veyahut da bir delil mahkemeye sunulmaksızın müvekkilim sanık Ahmet Tuncay Özkan için kuvvetli suç şüphesinin devam ettiği belirtiliyor tutukluluk halinin devamına yaklaşık 9 aydır oy çokluğuyla karar veriliyor. Kesinleşmemiş olmakla birlikte yüksek Yargıtay’ın kısa bir süre önce verdiği bir karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin artık yerleşmiş içtihatları belli bir süreyi aşmış yani kanunun ya da teorinin nazariyenin makul süre dediği kısmı aşmış tutuklularda salt kuvvetli suç şüphesinin devam etmesinin tutukluluğun devamına gerekçe olarak gösterilemeyeceği, kaçma yargılamayı etkileme, delilleri karartma gibi bir takım unsurlarında bunlarla bir ara geldiğinde ve bunlarında sabit olması halinde tutukluluğun makul süreyi geçebileceğini belirtiyor. İşte bu anlattıklarım resen göz önüne alınacak hususlar 12 Ağustos ve 13 Ağustos 2010 tarihli dilekçelerimizde dikkate alınarak sanığın tahliyesine karar verilmesini saygılarımla arz ederim.”

Sanık Mehmet Haberal müdafii Av. Köksal Bayraktar söz istedi, verildi:" Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler, ben öncelikle 13 Ağustos 2010 tarihini taşıyan ve değerli meslektaşlarım Dilek Helvacı ve Yasemin Antakyalıoğlu’yla birlikte hazırlamış olduğumuz tahliye dilekçemizi aynen tekrarlarım. Ancak bugünkü konuşmamda vakit çok ileri olmasına rağmen kısaca dilekçemizi özetleyecek bazı yeni konulara değineceğim. Şimdi bugünkü duruşma aslında sabah saat 09.00’da başlayan ve bu saate kadar devam eden ve sanıyorum 3-4 saat daha devam edecek olan bu duruşmada çok ilginç bir özellik ve nitelik var. Sanıkların hepsi birbirinden değerli sanıkların hepsi bu memlekete çeşitli alanlarda bugüne kadar hizmet vermiş olan sanıkların çok kuvvetli delillerle kendi suçsuzluklarını önünüzde sergilemeleri oldu. Ve bu sergileme keyfiyeti içerisinde ilginç bazı terimlere yer verdiler. Zulüm gibi, işkence gibi, eziyet gibi bu yargılamanın azami ölçüde devam ettiği gibi, yargılamada usul yönünden bunu tabi apayrı bir şekilde tartışmak mümkün usul yönünden hatalı olduğu gibi biraz önce değerli arkadaşlarımda ortaya koydular. Daha yargılamanın bize göre başında olan bir aşamada bulunmamıza rağmen 2 yılın 3 yıla varan bir sürenin birden geçmesi gibi ve hala ve hala 30 sanığın tutuklu olarak yargılanmalarına devam etmesi gibi. Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler, hoşgörünüze dayanarak bir takım Yargıtay kararları da ortaya koyacağım gerçekten hukukun artık çiğnenmeye başladığını ifade edeceğim. Ve sık sık bir cümleyi gene insafınıza ve hoşgörünüze dayanarak ifade edeceğim. Müvekkilim Profesör Doktor Mehmet Haberal 1 yıl 14 aydan bu yana yani 16 aydan bu yana tutukludur. Oysa oysa bizim ifademiz alınmıştır bize sorulacak bir soru kalmamıştır. Çünkü 20 Ocak 2010 tarihinde yazılı savunmasını müvekkilimiz bizim aracılığımızla yüksek makamınıza sunmuş ve bundan sonra elinizden gelen bütün gayreti göstererek iletişim vasıtasıyla ifadesi alınmış 5 Nisan 2010 tarihinde ifadesi tamamlanmıştır. Çapraz sorgu doğrudan doğruya sorgu işlemi yapılmıştır. İddia makamı tam 40 soru sormuştur siz siz Sayın Başkanımız dâhil diğer iki değerli üye 145 soru sormuştur yani 185 soru sorulmuştur bir tam gün içerisinde ifadesi alınmıştır Mehmet Haberal’ın. Ve bu ifadesi alınırken terör örgütüyle ilgili burada açıkça söylüyorum insaf demek gerekir bir soru dahi sorulmamıştır. Şunu tanıyor musun bunu tanıyor musun? Ama terör örgütü ama Ergenekon örgütü ama hangi silah ama gizli toplantı bu konularla ilgili soru sorulmamıştır dolayısıyla ifademiz alınmıştır ve biz 16 aydan beri tutukluyuz. Evet Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler biz 16 aydan beri tutukluyuz bunu maalesef tekrarlayacağım kusura bakmayın önemli çünkü. Oysa hakkımızda hiçbir suç şüphesi yoktur gene oysa gene oysa gerek Türk Ceza Muhakemesinin Kanununun 100. maddesinde gerek, Türk hukuku uygulaması, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararları kuvvetli suç şüphesini gerekli görmektedir. Bugün değerli arkadaşlarımın söylemedikleri bir noktayı hoşgörünüze sığınarak ifade etmek istiyorum. Bakın, 100. madde bizse hep bir takım sloganlar ezberliyoruz öğretici olarak öğrenci olarak uygulamacı olarak ve bir yanlışlıkta bulunuyoruz. Tutuklama kararı verilebilmesi için kuvvetli suç şüphesi dahi yeterli değildir aynı zamanda ve tutuklama nedenlerinden birinin bulunması gerekir. 100. madde bunu böyle emrediyor 100. maddenin 1. fıkrası kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde ve diyor iki sebebin birleşmesi lazım dolayısıyla Sayın çoğunluk oyunu kullanan değerli hâkimlerin her zaman ifade ettikleri kuvvetli suç şüphesinin bulunması hayır yeterli değil aynı zamanda 100 maddenin 2. fıkrasında yer alan kaçma, saklanma, kaçacağı yönünde şüphenin olması delilleri yok etme gizleme veya değiştirme veya tanık veya mağdur üzerinde bir baskı kurma gibi sebeplerden birinin de bulunması lazım. Ayrıca gene Ceza Muhakemeleri Kanunu lütfen unutmaya kaçmayalım başka önemli bir noktaya dayanıyor dikkat edin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular diyor olaylar demiyor. Olay bizim eskiden bildiğimiz vakâ demektir olgu vakıa demektir bunu siz çok iyi biliyorsunuz vakâ müşahhastır oysa vakıa hem müşahhas hem de mücerrettir yani o kadar önemlidir ki bizim adeta prensibe kurala yaklaştığımız bir anlam taşıyacaktır yani mutlak olarak suç işlediği yönünde bir inanış olacaktır bütün bu sebepler bulunacaktır. Dolayısıyla Ceza Muhakemeleri Kanunundaki 100. maddesindeki tutukluluğu basit bir işlem olarak görmemek lazımdır. Bunu böylece belirttikten sonra yüksek huzurunuza ilk defa getirdiğimiz önemli bir Yargıtay kararını getirmek istiyorum. Biz hep Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden söz ediyoruz. Oysa Yargıtay’ımızın 4. Ceza Dairesinin 1975 tarihinde vermiş olduğu önemli bir karar var bakın 4. Ceza Dairesinin 25 Eylül 1975 tarihinde vermiş olduğu kararda aynen şöyle diyor tutuklama kararında delil gösterilmediği gibi delil diyor açıkça. Yani olguya nispeten o tarihlerde Ceza Muhakemesi Kanununda olgu terimi yok ama delil diyor dolayısıyla Türk hukuk uygulaması kuvvetli suç şüphesini bu kadar ararken bizim 16 aydır tutuklu olmamız son derece yanlıştır. Ayrıca Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler bu dilekçemizde 13 Ağustos tarihli dilekçemizde 4 tane Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararını verdik. Maalesef bu kararların hepsi Türkiye’yi mahkum eden kararlar, Özlem Bilgin’in Türkiye’ye karşı kararı, Kolay’ın Türkiye’ye karşı kararı, Karagöz’ün Türkiye’ye karşı kararı ve Duyum’un Türkiye’ye karşı kararı burada diyor ki; delillerin durumu ve dosya içeriği gibi tutukluluğun devamı kararlarının gerekçeleri yeterli değildir ve bu nedenle Türkiye’yi mahrum ediyor. demek ki tutuklama kararının devamı yönünde karar verirken bir mahkeme kararı delillerin durumu ve dosya içeriği gibi gerekçelere dayanamayacak. Ama daha önemli bir kararı bu sefer Türkiye’ye karşı değil İsviçre’ye, İtalya’ya, Çeklere ve İngiltere’ye karşı önemli 4 kararı bunları da verdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki; suç şüpheli delil durumu gibi basmakalıp sözcükler gerekçe olamaz işte biz bugüne kadar maalesef Sayın Başkanım sizin dışınızda diğer iki çoğunluk olayında bu gibi basmakalıp ve bu gibi gerekçesi gerekçe olarak nitelendirilemeyen bir takım nitelemelerle 1 yıldır 4 aydan bu yana tutuklu olarak bulunuyoruz. Bunun yanı sıra bildiğiniz gibi zaten çapraz sorguda da belirtildi 1 yıl 4 aydan beri tutuklu olan müvekkilimiz çok ağır bir hastalık ve rahatsızlık içerisindedir biraz önce Sayın Dizdar 2 klasör gösterdi bizimde 2 klasör tutarında raporlarımız var. Belki 1 klasör belki 3 klasör ama o kadar çünkü bugüne kadar İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tedavi Kliniğinde Kardiyoloji Kliniğinden çeşitli zamanlarda sorularınız üzerine veya resen verilen 15’e yakın rapor var bu raporların hepsinde müvekkilimizin hayati risk tehdidi altında yaşadığı belirtiliyor. Gerçekten hayati risk altında neden hayati risk altında biliyor musunuz? Sayın sanıkların hepsi birbirleriyle konuşma birbirleriyle görüşme, günün iki saatinde hava almak için dışarı çıkma hakkına sahipler müvekkilimizin böyle bir hakkı yok. Müvekkilimiz 16 aydan bu yana sadece ve sadece 8 metre kare ve sadece ve sadece önü demir perdelerle kapalı bir pencerenin bulunduğu bir odanın içerisinde ki karyola o odanın ancak ve ancak yarısını işgal ediyor orada hayatını geçirmek zorunda bu bugün gene sabahleyin zannediyorum Emcet Olcaytu belirtti. 40 derece sıcaklık, 40 sıcaklık içinde orada bütün hayatını 24 saatini geçirmek zorunda hayati risk düşünün bu hava şartları bu sıcaklık ve psikolojik durum kalp tansiyon rahatsızlığı içinde zamanını ve dakikalarını geçiren bir kişinin daha ağırlaşmasına sebebiyet veriyor. Buna rağmen Sayın mahkemeniz bunu da söylemek lazım 15’e yakın raporu bir kenara iterek adli tıp kurumundan rapor istemektedir. Tabi bunun ayrıntısına girmeyeceğim hatalıdır bu yaklaşım biçimi çoğunluk oyuyla verilen bu yaklaşım biçimi bu da son derece hatalıdır. Çünkü bir üniversiteden veriler rapor adli tıp raporuyla eşit değerdedir. Çünkü Yargıtay kararlarına göre adlı tıp raporu hiçbir zaman en üst dereceli bir rapor değildir. Hatta gene çünkü Yargıtay kararı pek çok kararında adli tıp raporlarının doğru olmadığını beyan etmektedir bunları açıkça ifade etmektedir, etmek gerekmektedir. Ayrıca şunu söyleyeceğim gene tekrar ediyorum biz 16 aydan beri tutukluyuz ama şöyle bir husus var ilginç bir husus bugüne kadar bunu dile getirmedik bakınız Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler, bugüne kadar bizim yaptığımız mahkememizin verdiği tutuklama kararlarına itirazda bu özel yetkili ağır ceza mahkemesinin ağır ceza mahkemesi başkanlarından biri ve gene ağır ceza mahkemesi üyelerinden biri bugüne kadar tam tamına 15 defa bizim tahliye edilmemiz yönünde oy kullandı ve siz duruşma salonunda vermiş olduğunuz kararlarda Sayın Başkanım doğrudan doğruya siz 5 defa azınlık oyunda kalarak maalesef tahliye talebimizi kabul etmemize rağmen bu tahliye edilmezlik durumu devam etti. Şimdi bunu niye ortaya koyuyorum 20’ye yakın defa eğer özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde sandalye işgal eden bu mevkie ulaşmış olan bir yargıç ve başkan devamlı olarak tahliye edilmesi yönünde bir beyanda bulunuyorsa bunda bir doğrulup payı vardır demektir. Dolayısıyla daima ve daima aslında azınlık olması gereken ama çoğunluk oyuna sahip olma gücüne kendisini sahip hisseden iki kişinin oyuyla devamlı olarak bizi tahliye edilemez bir durumda bırakılmamız herhalde hukuken tartışılabilir bir durumdur. Bunu kabul edebilmek açıkça söyleyeyim ki mümkün değildir. Ayrıca gene bugün söylendi diğer değerli arkadaşlarım bunu ifade ettiler bende kuvvetle bunu söylüyorum. Biz 16 aydan beri tutukluyuz ve tutukluluktaki makul süre geçmiştir. Bakın ünlü Elvan Can kararı var, Türkiye’ye karşı alınmış bir karar Türkiye’nin mahkum edildiği bir karar bu kararda, bu kararda Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1 yıl 2 ay gibi bir süreyi makul sürenin geçmesi olarak kabul etmiştir. Bunun dışında gayet tabidir ki biz kaçma şüphesi altında olmayan bir kimseyiz gene bir delilleri karartma durumunda değiliz gene biz delilleri gizleme durumu ve değiştirme durumunda değiliz bunları açıkça ifade etmek lazım. Yani CMK 100. maddedeki tutuklama nedenleri bizim hakkımızda katiyen bulunmamaktadır bunu da ifade edelim. Şimdi Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler, huzurunuzda hep biz 16 aydan beri tutukluyuz dedikten sonra bunun aksi görüşünü ifademizin alındığını, suç delillerinin bulunmadığını, kaçma şüphemizin olmadığını defalarca şuanda belirttim. Ayrıca şunu söyleyeceğim tüm deliller toplanmıştır bizimle ilgili ne delil toplayacaksınız ama, ama Sayın mahkememizin gene çoğunluk oyunu kullanan iki üyesi 13 Mayıs 2010 tarihinde ve 14 Mayıs 2010 tarihinde Rahşan Ecevit’e Ecevit’in rahatsızlığı ile ilgili hastalığıyla ilgili bir talimat yazılması yazı yazılması nerelerde tedavi olduğunun sorulması, Can Dündar’a bir yazı yazılması ve Karaoğlan isimli yapmış olduğu televizyon programının ham kasetlerinin istenmesine karar vermiştir. Şimdi bakınız biz bugün 16 Ağustos tarihindeyiz Sayın mahkemenizin yazısının yazılmasından bu yana 3 ay geçmiştir. bu 3 ay içinde ben bunu savunma olarak yapmak zorundayım. İddia makamı devamlı olarak yerinde oturuyor ben sizinle konuşurken ayağa kalkıyorum. Savunma makamı altında kendi haklarımı ve özgürlüklerimi müdafaa etmek istiyorum. Eğer bir mahkeme Profesör Doktor Mehmet Haberal’ın tutukluluğu ile ilgili karar vermişse Ankara’dan ve İstanbul’dan gelecek bir olan bir yazısı 3 ay beklemez. Hayır, makul süreden bahsediyoruz 3 ay neyi bekledi mahkeme ve bugün Rahşan Ecevit’ten de Can Dündar’dan da yazı gelmemiş durumundadır, bunda ben mi kabahatliyim. 3 ay uzatmaya bu süreyi uzatmaya faksın e-mailin telefonların bulunduğu ben eğer huzurunuzda sanık olduğum zaman faksa beni istemiyor musunuz? Telefonla beni çağırmıyor musunuz? Rahşan Ecevit’in telefonunu bugün dünya âlem biliyor Can Dündar’ı da tanıyor hele Can Dündar’ın verdiği cevap komik adresinde bulunamıyormuş. Nasıl olur bu 3 aydan beri bir tutukluluk hali ben burada devamlı olarak arkadaşlarımızla beraber tüm delilerin toplandığını ileri sürüyoruz ama diğer çoğunlukta kalan diğer iki üye hayır Rahşan Ecevit’ten cevap gelmemiştir diyebiliyor. Ama tutuklu olan bir kimsenin talimatı herhalde ayda bir ya da on beş gün de bir sürekli olarak yazılır ve bunun cevabı alınır bu, bu kadar uzun ve zor bir durum değil. Değerli arkadaşlarım gene belirtti üzerinde durmayacağım tabi ki vakit geçiyor ama şunları ifade etmek istiyorum bizim itham altında bırakıldığımız Türk Ceza Kanunu'nun 311 312 ve 314. maddeleri burada yok evet her on beş günde bir huzurunuza çıkıyoruz. Bugün Sayın sanıkların huzurunuzda söyledikleri gibi bir çeşit savunma yapıyoruz. Çünkü niye savunma yapıyoruz diğer mahkemelerde yoktur bu neden yapıyoruz çünkü Sayın mahkemenizdeki bu tutukluluk hali bir çeşit mahkûmiyet kararı haline gelmiştir de onun için bu savunmaları yapmak mecburiyetindeyiz. Arkadaşlarımız söyledi cebir ve şiddet yok Mehmet Haberal hangi eylemiyle yasama organının görevini yaptırmamıştır, hangi eylemiyle hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiştir, hangi eylemiyle gene hükümetin görevlerinin bir kısmını yaptırmamaya teşebbüs etmiştir, suçun unsurları yok ki. Hep örgütten bahsediliyor Mehmet Haberal ile ilgili sanıklardan herhangi biri arasında bir bağlantı bugüne kadar söylenmemiştir ki dolayısıyla olmayan bir suçun biz olmayan delillerini mi huzurunuza getireceğiz ya da bunları mı müdafaa edeceğiz Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler. Yanlış noktalar üzerine hareket edildiğinde maalesef sürekli olarak yanlışlıklar yapılıyor ve sonuçta gayet tabidir ki hem kişilerin hem de hem kişilerin hem de toplumun aleyhine netice veriyor. Ben şunu çok iyi hatırlıyorum bundan 3 ay önce size dedim ki; ey ve Sayın ve değerli hâkimlerimiz Türkiye bugünlerde ünlü bir tıp kongresine sahne olacak müsaade edin müvekkilimiz bu kongrenin açılış konuşmasını yapsın. Kabul etmediniz müsaade etmediniz bu yanak kongresi yapıldı. Ama öksüz bir çocuğun bir bayramı kutlaması gibi yapıldı. 3000 kişi bekleniyordu 1000 kişi gelebildi dünyanın 36 ülkesinden 1000 dünyanın en ünlü doktoru geldi. Ve bunlara hepimiz maalesef koridorlarda hepimiz odalarda Mehmet Haberal’in tutuklu olduğunu söylemek zorunda kaldık. Ben bunu şu yönden de üzülüyorum, Ben ülkemi seven bir insanım burada bulunan herkes ülkesini seven insan bunu ifade edelim ama biz bir Yeni Zelanda’dan gelen bir Avustralya’dan gelen bir Vietnam’dan gelen dünyaca ünlü bir doktora Mehmet Haberal neden yok dediklerinde Mehmet Haberal tutuklu şuanda neden tutuklu devlete karşı isyanı başkaldıran bir insan demeye utandık bunu ifade edeyim ve başka bir nokta bakınız burada bir internet şeyi var çıktısı var Türkiye’nin kayıplarını söylemek istiyorum 2010’da yanık kongresi İstanbul’da yapılmıştır tamam dediğim gibi bir şekilde sessizce yapılmıştır. Ama 2015 yılında İstanbul’da dünya organ nakli derneğinin toplantısı yapılacaktı 5000 kişi 10000 kişi gelecekti dünya organ nakli toplantısı bakınız yanık kongresi gibi değil ve bu kongre artık Türkiye’de yapılmayacak. Mehmet Haberal tutuklu olduğu için bunu İstanbul’da yapmama kararı almıştır bunu da ifade edelim. Şimdi Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler konuşmamın sonuna geldim ve sonunda size haddim olmayarak size ve iddia makamına haddim olmayarak bir şey söyleyeceğim. Türkiye enteresan günlerde yaşıyor hepimiz yaşıyoruz hele bizim gibi, yaşı 50’yi geçmiş insanlar yönünden çok üzüntülü günler yaşıyoruz. Türkiye’de bütün bunların olabileceğine hiç aklımıza gelmezdi ama geliyor neden geliyor derseniz anayasanın 138. maddesine rağmen basın kanununun 19 maddesinin 2. fıkrasına rağmen hepiniz ezbere biliyorsunuzdur bunları. Türk Ceza Kanununun 288. maddesine rağmen mahkemenizin vermiş olduğu geçen yıl vermiş olduğu tutuklama kararından sonra bir partinin genel başkan yardımcısı ve o dönemin zannediyorum milli eğitim bakanı ortaya çıkarak diyor ki; Mehmet Haberal hiç de iyi bir cerrah olduğu için falan filan tutuklanmamıştır. Mehmet Haberal doğrudan doğruya devlete karşı bir aktif harekette bulunduğu için tutuklanmıştır. Peki, böyle bir şey söylemiştir. Ama ama ağustos ayındaki ağustos ayındaki bu duruşmadan önce çünkü yargıyı etkileme boyutu 188 ve 138 ve basın kanununun 19 maddesine aykırı bir ülkenin Başbakanı meydanlarda herkese yüksek sesle bağıra bağıra bizim müvekkilimizin üzerinden bir oylamanın bir oylamanın unsurunu oynuyor. Bir oylamanın faktörünü oynuyor. Bakın Recep Tayyip Erdoğan 19 Haziran 2010’da diyor ki; Yargıtay’ın 9 hâkime verdiği bu kararla yargı güvenilirliği bitti. Bunun ideolojiden ayrı bir yanı olmaz ben yargıya inanmıyorum 50 yaşının üzerindeki insanların üzüntüsü bu ben yargıya inanmıyorum kimsenin de inandığına ihtimal vermiyorum. Çünkü yargı bu kararla güvenilirliğini yitirdi bunu böyle bilin bitirmiştir. Aynı kişi aynı siyasetçi 26 Haziran 2010’da da şöyle diyor bakınız; bizimle ilgili biz çünkü bakın ben bugün sizin karşınızda bir hukuk mücadelesi veriyorum. Gece yarısı saat 11’e 20 var. ve avazım çıktığı kadar müvekkilimin durumunu ortaya koymaya çalışıyorum, biz bu hukuk mücadelemize her yerde yapmaya devam edeceğiz bunu da açıkça belirtmek lazım bizim tahliye talebimizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarına tamamen aykırı olarak, bir kalemde reddeden 10 dakikada reddeden incelemeden reddeden hakimlere karşı müvekkilim Yargıtay’da Tanzimat davası açtı. Bu bir yasal hak ve buna karşı gene Recep Tayyip Erdoğan 22 Haziran tarihinde diyor ki; Profesör Mehmet Haberal’i tahliye talebini reddeden 9 hakimin tazminata mahkum edilmesi yasalara ve anayasaya aykırıdır. Nerden kaldı anayasanın 138. maddesi maalesef 9 hâkime yönelik tazminat davasıyla adamına göre hukuk uygulanmış hukukun değerleri ayak altına alınmış hukuk çiğnenmiştir. Öyle bir cesaret pervasızlık içindeler ki yani bizden bahsediyor. Deşifre olan kirli planların gereğini yerine getirmekten kimse imtina etmedi, hazindir başka bir kişi Bekir Bozdan televizyon programlarından tanıyoruz. Diyor ki; 21 Temmuz 2010’da bakın devam ediyor borazanlar çalmaya devam ediyor, Mehmet Haberal ameliyat yaptığı için tutuklu değil bu ülkede demokrasinin işleyişini hukukun anayasal düzenin işleyişini hukuk dışı yollarda müdahale etme gayreti içinde olduğu için tutuklandı. Yani sizin kararınızı Bekir Bozdan bu şekilde yorumluyor, siz her türlü şekilde yorum yapabilirsiniz bu çatının altında televizyonda değil bir siyasetçinin bunları söylemeye hakkı var mı? Ama bazı insanlar var olduğunu ileri sürüyorlar. Aynı Başbakan bununla da yetinmiyor yüksek hakimler ve savcılar yüksek kuruluna çatmıyor ama YARSAV’a çatıyor. Ve diyor ki; yargıda dernekler olmaz kaldırılması gerekir, bunun üzerine Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler, bugün adına adalet platformu denilen tüzel kişiliği olmayan bir kuruluş Üsküdar Belediyesinin pardon Adliyesinin kapısına bir basın toplantısı yapıyor ve bu adalet platformunun başkanlığını yaptığını iddia eden kişi bir oyuncak tabanca ile eline çıkıyor ve aynı zamanda bu tabancayı havaya kaldırarak bir pano açıyor ve burada biz hâkimler ve savcılar yüksek kuruluna şikayet ettik biz YARSAV’ın kapatılması için şikayet dilekçesi verdik Üsküdar Başsavcılığına diyor, bunları diyebiliyor. Nerde kaldı Türkiye’de adaletin bağımsızlığı? Ben burada acaba gece saat 10.45’te boşuna mı bunları söylüyorum, bakın bir şey söyleyelim biz size güveniyoruz. Biz bu ülkede başka bir güce güvenmiyoruz biz adalete güveniyoruz tıpkı, tıpkı Platon gibi Platon’un kendisini ölüme mahkûm eden mahkeme heyetinin kararına uymamayı idam sehpasına gitmemeyi kendisine tavsiye eden Atina Şehri mensuplarına hayır gideceğim başka türlü adalete itaat olmaz ben Atina’da adalet varsa bunun icrasını yerine getirmeye getirtmeye hazırım demiştir. Biz size güveniyoruz dolayısıyla şunu söylemek istiyorum lütfen kararınızı tabi ki tahliye kararınızı çoğunluk oyuna katılan üyelere rica ve istirham ederek sesleniyorum. Lütfen kararınızı hiçbir baskı altında kalmadan veriniz ve bu kararınızın ben bugünkü konuşmamın sonunda şunu söylüyorum; müvekkilim hakkında tutuklama sebepleri yoktur, tutuklama sebepleri bırakınız ortadan kalkmayı zaten yoktu ve yoktur. Müvekkilimizin hürriyetini biran önce biran önce kavuşturun ki sağlığına kavuşsun, Türk toplumuna yararlı olsun Türk toplumu böyle bir meşaleden böyle bir sağlık meşalesinden mahrum kalmasın bunu yapmayın buna hiçbirimizin hakkı yok Sayın Başkanım ve Değerli Üyeler hepinize beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.”

Saatin 22:40 olması karşısında bugünkü oturuma son verildi.



GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Oturuma 17 Ağustos 2010 günü saat 09.00’da kaldığı yerden devam edilmek üzere ara verilmesine oy birliğiyle karar verildi. 16.08.2010


BAŞKAN 20909 ÜYE 28298 ÜYE 32346 KATİP 134033



Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6   7   8
Orklarla döyüş:

Google Play'də əldə edin


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©muhaz.org 2017
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə